|
Bismillahirrahmanirrahim |
|
1.
İbn Abbas, Mücahid ve Süfyan-ı Sevri, "en-Necm" kelimesiyle Süreyya
Yıldızı'nın kastolunduğunu öne sürerlerken, İbn cerir ve Zamahşeri de aynı
görüşü paylaşmışlardır. Çünkü Arapça'da (en-Necm) kelimesi genellikle Süreyya
Yıldızı için kullanılır. Suudi ise, "en-Necm" kelimesiyle Zühre
Yıldızı'nın kastedildiği kanaatindedir. Ebu Ubeyde Nahvi'ye göre de, en-Necm
yıldızların bir cinsi olması hasebiyle, burada, ayetin anlamı "Tüm
yıldızların sabahleyin battığı zamana yemin olsun ki" şeklindedir. Mahal
itibarıyla son görüş kabul edilmeye daha uygundur.
2. Burada muhatab
Hz. Muhammed (s.a) ve dolayısıyla Kureyşlilerdir. "Sahibüküm"; yani
"sizinle birlikte uzun müddet yaşamış olan arkadaşınız Muhammed".
Burada, "Rasûlüllah" ya da "Rasûlümuz" şeklindeki ifadeler
yerine, "arkadaşınız" şeklinde bir ifade kullanılmış olmasının
ardında, derin anlamlar gizlidir. Çünkü böyle bir nitelemeyle, Kureyşlilere
sözkonusu kişinin yani Hz. Peygamber'in (s.a) yabancı biri olmadığı, aksine herkes
tarafından yüksek meziyetleri ve yüce ahlâkı bilinen, kendi kavimlerine mensup
birisi olduğu vurgulanmaktadır. "Hakkında uydurduğunuz yalan, iftira ve
ithamları, yakından tanıdığınız böyle birine, hiçbir surette yakıştırmanız
mümkün değildir."
3. İşte batan
yıldızlar üzerine yemin edilmesinin asıl nedeni budur. "zalle", bir
kimsenin doğru yolu bilmeden "gaveyyün" ise bilerek yanlış bir yolu
seçmesi anlamına gelebilir. Yani, denilmek isteniyor ki, "Hz. Muhammed
(s.a) sizlerin bilmediği, tanımadığı bir kimse değildir. Dolayısıyla O'nu
sapıklıkla suçlamanız, sadece bir iftiradır." Bu husus hakkında batan
yıldızlar üzerine yemin, şu münasebetle edilmiştir. "Bilindiği gibi, gece
gökyüzü yıldızlarla dolu olsa bile insan yine de herşeyi net bir şekilde
göremez. Sözgelimi yıldızların etrafı oldukça aydınlattığı bir gecede dahi,
bazen bir ağaç uzaktan bir korkuluk gibi, bir ip yılan gibi, bir tepe ise büyük
bir hayvan gibi görülebilir. Fakat yıldızlar batıp, ortalığı gündüzün aydınlığı
sardığında herşey yerli yerinde, net bir şekilde görünür ve hiçbir şeyin
hüviyetinden şüphe edilemez. Hz. Peygamber'in (s.a) hayatı da işte böyle, tıpkı
gündüz gibi apaçıktır. Sizlerin de çok iyi bildiği gibi, arkadaşınız fıtratı
temiz, akıllı ve kavrayışı derin birisidir. Bu özelliklerine rağmen, Onun doğru
yoldan saptığından nasıl kuşku duyulabilir? Ayrıca sizler, Onun gayet dürüst ve
iyiniyet sahibi bir kişiliği olduğunu da bilirsiniz. O halde, yüksek
meziyetleri olan, iyiniyetli, fıtratı temiz bir insanın doğru yoldan saptığını
ve hatta başkalarını da saptırmaya çalıştığını nasıl iddia edebilirsiniz?
4. Yani, sizler,
Hz. Muhammed'e (s.a) sırf insanlara Kur'an'ı tebliğ ettiği için öfke
duyuyorsunuz. Oysa bu Kur'an'ı O uydurmamıştır ve onu kendi çıkarları için
tebliğ etmemektedir. Bu Kur'an, Ona Allah tarafından vahyolunmuştur ve
vahyolunmaya devam edilmektedir. O, Peygamberliğini Peygamber olma hevesiyle
değil, Allah kendisine emrettiği ve Risaleti tebliğ etmesini buyurduğu için
ilan etmiştir. Dolayısıyla O, sizlere bir Peygamber sıfatıyla tebliğ etmektedir.
İslâm'ın, Tevhid, Ahiret, Kıyamet gününde ceza ve mükafatın verileceği haberi,
kainatta insanın bulunduğu mevki ve salih bir hayat sürmenin prensipleri
hakkındaki mesajı, Onun kendi uydurduğu düşünceler olmayıp, Allah'ın kendisine
vahyettiği hakikatlerdir. Hz. Peygamber'in (s.a) sizlere tebliğ ettiği bu
Kur'an kendisine Allah tarafından nazil olmuştur ve hâlâ olmaktadır.
Dolayısıyla sizlere tebliğ ettiği bu hakikatler bir ilme dayanmaktadır.
"O hevadan
konuşmaz. O Kur'an kendisine vahyedilen bir vahiyden başka değildir."
Bu bağlamda şöyle
bir soru yöneltilebilir: "Hz. Peygamber'in (s.a) tüm sözleri Allah
katından mıdır? Değilse şayet, Hz. Peygamber'in (s.a) sözlerinden hangisi
kendisine ait, hangisi Allah'ın vahyidir?" Böyle bir sorunun cevabını şu
şekilde verebiliriz: Kur'an kesinlikle bir vahiydir ve içindeki tüm sözler
istisnasız Allah'a aittir. Hz. Peygamber'in (s.a) kendi sözleri ise üç
kategoriye ayrılabilir:
1)
Hz. Peygamber'in (s.a) İslâm'ı tebliğ, Kur'an'ı beyan ve izah niteliği taşıyan
sözlerinin tümünün vahy kaynaklı olduğuna şüphe yoktur. Maazallah bunlar
hevasından uydurduğu düşünceler değildi.
Bir
bakıma Hz. Peygamber, (s.a) Allah'ın tayin ettiği resmi bir sözcüydü. Bu tür
vahy, kelimesi kelimesine Kur'an gibi nazil olmuş değilse bile, Hz.
Peygamber'in (s.a) söylediği bu sözler yine de vahy ilmine dayanmaktadır. Ancak
Kur'an ve Hz. Peygamber'in (s.a) sözleri arasındaki fark, Kur'an'ın anlamıyla
birlikte kelimelerinin de Allah tarafından nazil olması, buna karşılık Hz.
Peygamber'in (s.a) izah niteliğindeki sözlerinin, Allah tarafından öğretilmiş
olmasına rağmen, kelimelerinin kendisine ait olmasıdır. Bu bakımdan, Kur'an'a,
"Vahyi Celî" Hz. Peygamber'in (s.a) bu tür sözlerine de "Vahyi
Hafî" denilir.
2)
Hz. Peygamber'in (s.a) Müslümanların lideri olması münasebetiyle Allah'ın
kelimesini yüceltmek ve dini ikame etmek için mücadele ederken muhtelif
zamanlarda verdiği emirleri kapsayan sözleri. Bu mücadele boyunca Hz.
Peygamber, (s.a) zaman zaman sahabeyle istişarede bulunmuştur. Bu istişareler
sonunda O, bazen kendi reyinden vazgeçip, sahabelerin reyini kabul etmiştir.
Bazan de sahabeler "Bu sizin kendi sözünüz mü yoksa Allah'ın vahyi
midir?" diye sormuşlar, O da "Benim sözümdür." karşılığını
vermiştir. Bazen Hz. Peygamber (s.a.) içtihat edip, bu doğrultuda emir
verdikten hemen sonra, Allah Teâlâ, Onun buyruğunun aksini bildiren ayetler
inzal etmiş ve bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) yanlış olan içtihadını
düzeltmiştir. Buraya kadar anlatılanlardan anlaşıldığı gibi, Hz. Peygamber'in
(s.a.) sözleri hevasından olmayıp, Allah'ın teyid etmesiyle kesinlik
kazanmıştır. "Hz. Peygamber'in (s.a.) her söylediği vahiy midir?"
sorusuna gelince, Onun bir insan olması hasebiyle söylediği sözler,
sahabeleriyle istişare ederek aldığı kararlar veya Allah'ın aksini emrettiği
konulardaki içtihatları vahiy değildir. Fakat bunların dışında söylediği sözler
"vahyi hafî" grubuna girer.
İslâm
hareketinin önderliğine, Müslümanların emirliğine, İslâm devletinin
başkanlığına kendiliğinden tayin olmadığı gibi, Onu halk da seçmemiştir. Bu
mevkiler O'na Allah tarafından verilmiş ve O da bu mevkilerdeki yetkisini
Allah'ın emriyle kullanmıştır. Hz. Peygamber'in (s.a.) kendi içtihatlarına
dayalı icraatı da Allah tarafından teyit edilmiştir. Yani Onun görüşleri,
Allah'ın kendisine verdiği ilme dayanmaktadır. Ancak yanıldığında Allah Teâlâ
hemen Onun sözkonusu yanlışlığını "Vahyî Celî" ile düzeltmiştir.
Bundan, Rasûlullah'ın (s.a) kendiliğinden yaptığı içtihatların Allah'ın
rızasına muvafık olduğu anlaşılıyor. Çünkü böyle olmasaydı, muhakkak Allah
kendisini ikaz ederdi.
3)
Hz. Peygamber'in (s.a) bir insan olması hasebiyle, peygamberlikten önce ya da
sonra, Nübüvvet ile ilgili olmayan sözleri. Bu bağlamda öncelikle bilinmesi
gereken husus, kafirlerin, Rasûlullah'ın bu tür sözleriyle ilgili itirazlarının
bulunmayışıdır. Onlar Hz. Peygamber'i, yukarıdaki iki kategoriye giren
sözlerinden ötürü, dalaletle suçluyorlardı. Dolayısıyla sözkonusu ayette Hz.
Peygamber'in (s.a.) Nübüvvet ile ilgisi bulunmayan sözleri kastedilmemektedir.
Ancak yine de belirtmek gerekir ki, Hz. Peygamber'in (s.a.) bu tür sözleri bile
hak ve doğruluğun dışında başka bir şey ifade etmez. Çünkü Allah, Onu takva
timsali bir peygamber olarak göndermiştir. Bununla birlikte Hz. Peygamber'in
(s.a.) her sözü vahyin nuruyla aydınlanmıştır. Nitekim Ebu Hureyre'nin
rivayetine göre, Rasûlullah (s.a)"Ben Hak'tan başka hiç bir şey
söylemem" dediğinde ashabtan biri "Ya Rasûlallah ama siz bazen
bizlerle şakalaşıyorsunuz" diye sorunca O, "Ben gerçekten de Hak'tan
başka bir şey söylemem" demiştir. (Müsned-i Ahmed, Ebu Davud) Amr b.
el-As'ın oğlu Abdullah şunları anlatıyor: "Ben Hz. Peygamber'in (s.a.)
ağzından çıkan her sözü yazıyordum. Bunun üzerine bazı kimseler bana, "Sen
Rasûlullah'ın (s.a) söylediği her sözü yazıyorsun. Oysa O, bazan kızgın bir
halde de konuşur" deyince, ben de yazmaktan vazgeçtim. Bir defasında da bu
hususu Rasûlullah'a arzettim. Bunun üzerine O, "Sen yaz. Canımı elinde
tutan Allah'a yemin ederim ki, benim ağzımdan Hak'tan başka birşey çıkmaz"
dedi. (Daha fazla izah için bkz. "Tefhimat" adlı eserim, c. 1, bölüm:
Risalet ve onun hükümleri)
5. Yani, sizlerin
zannettiği gibi, O'na ilim veren bir insan değil, insanlardan daha üstün bir
varlıktır." Bazı müfessirler "Şedidu'l-Guva" (kuvvetleri
şiddetli) ifadesi ile Allah Teâlâ'nın kastolunduğunu öne sürerken Hz. Abdullah
b. Mes'ud, Hz. Aişe, Hz. Ebu Hureyre, Katade, Mücahid, Rebi b. Enes'in bu
görüşte olmadıkları nakledilir. İbn Cerir, İbn Kesir, Razi ve Alusi de aynı
görüştedir. Ayrıca Şah Veliyuddin Dihlevi ve Mevlana Eşref Ali, kendi
hazırladıkları meallerde bu görüşe katılmışlardır. Kur'an'ın diğer yerlerinde
de beyan edildiği veçhile, doğrusu da budur. Örneğin Tekvir: 19-23'de şöyle
buyurulmuştur,
"O şerefli
bir elçinin sözüdür. O güçlüdür. Arşın sahibinin yanında değerlidir. İtaat
olunur, üstelik güvenilir. Arkadaşınız mecnun değildir. Andolsun onu apaçık
ufukta görmüştür."
Ayrıca Bakara:
97'de bu meleğin ismi de açıklanmıştır.
"De ki: Kim
Cebrail'e düşman olursa..."
Bu ayetlerle
birlikte düşünülüğünde burada kuvvetleri şiddetli olan muallimin (öğretenin)
Cibril-i Emin olup, Allah'ın kastedilmediği anlaşılır. Nitekim bu hususun
açıklaması daha ileride yapılacaktır.
Bu konuda bazı
kimseler, "Cibril"i Hz. Muhammed'in (s.a) muallimi (öğreteni) olarak
kabul ettiğimiz takdirde, onun Hz. Peygamberden daha faziletli olduğunu da
kabul etmemiz gerekir," şeklinde şüpheye düştüler. Oysa bu endişe
yersizdir. Çünkü Cibril, Hz. Peygamber'e (s.a.) kendi ilmini öğretmiyordu ki,
ondan daha faziletli olsun. Cibril Hz. Peygamber'e (s.a.) ve Allah'ın ilmini
aktarmada sadece bir vasıtaydı. Bu yüzden de mecazen "öğretti"
denilmiştir. Bu bakımdan Cibril'in Hz. Peygamber'den (s.a.) üstün olması
gerekmez. Ayrıca şöyle bir örnek vermek de mümkündür. Allah Teâlâ beş vakit
namazı farz kıldığında, namazların vakitlerini öğretmesi için Cibril'i
göndermiştir. Cibril de Rasûlullah'a imamlık yaparak beş vakit namaz
kıldırmıştır. Bu kıssa, sahih senetlerle Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi,
Muvatta ve diğer hadis kitaplarlarında nakledilmiştir. Rasûlullah, "Cibril
imamlık yaptı ve arkasında namaz kıldım" diye buyurmuştur. Fakat Cibril'in
Rasûlullah'a namaz kıldırmış olması, ondan daha faziletli olduğuna delil teşkil
etmez.
6.
"zümarrete" İbn abbas ve Katade'ye göre "güzel ve şahane",
Macahid, Hasan Basri İbn Zeyd ve Süfyan Sevri'ye göre 'kuvvetli', Said b.
Müseyyeb'e göreyse, "hikmet sahibi"dir. Hz. Peygamber'den (s.a.)
rivayet edilen bir hadiste "zu mirre", sağlam, sıhhatli anlamında
kullanılmıştır. Lugatta bu kelime, sağlam akıllı ve akıl sahibi anlamına gelir.
Allah Teâlâ burada, Cibril için çok yönlü bir kelime kullanarak, onun akıl ve
beden bakımından kemale erişmiş bir varlık olduğunu vurgulamıştır. Urducada bu
kelimenin tam karşılığı olmadığı için, biz bunu "hikmet sahibi"
olarak tercüme ettik. Çünkü Cibril'in bedenî kuvvetlerinin kemali hakkında
başka ayetlerde de izah yapılmıştır.
7. "Ufuk
kelimesiyle, güneşin doğduğu ve gündüzün aydınlığının yayıldığı yer, yani
gökyüzünün doğu tarafı kastolunmuştur. Aynı ifade Tekvir: 23'de,
"Ufuk'ıl-Mübin" şeklinde geçmiştir. Bu iki ayetten de anlışıldığına
göre, Cibril ilk kez Hz. peygamber'e (s.a) gökyüzünün doğu tarafında
gözükmüştür. Çeşitli rivayetlere göre Cibril, o zaman Allah'ın kendisini
yarattığı asıl suret üzre idi. İleride ilgili rivayetler zikrolunacaktır.
8. Yani,
"Cibril, gökyüzünün doğu tarafında göründü ve Hz. Peygamber'e (s.a)
yaklaşarak havada durdu. Sonra daha da yaklaştı, hatta o kadar yaklaştı ki,
aralarındaki iki yay veya ondan daha az bir mesafe kaldı" Müfessirler
genelde "" ifadesini iki yay ile karşılamışlardır İbn Mes'ud ve İbn
Abbas "Kays" kelimesini "zir'a" şeklinde tercüme
etmişlerdir. Yani aralarında iki zir'a mesafesinde bir uzaklık kalmıştır.
"Aralarındaki
mesafe iki yay veya ondan daha az idi." şeklindeki ifadeden (neuzubillah)
Allah'ın söz konusu mesafeyi hesaplamaktan aciz olduğu anlamı çıkarılamaz.
Böyle bir izah tarzı, tüm yayların aynı uzunlukta olmayışındandır. Dolayısıyla
bu mesafenin eksik ya da fazla olması mümkündür.
9. "Kuluna
vahyettiğini vahyetti" şeklindeki ifadeyi iki şekilde de anlamak
mümkündür. Birincisi, "O (Cibril) Allah'ın kuluna vahyettiğini
vahyetti." İkincisi O (Allah) kendi kuluna vahyettiğini vahyetti."
Birinci anlamı ele alırsak, Cibril'in Allah'ın kuluna vahyettiği anlaşılır.
İkinci anlamı ele alırsak, Allah'ın Cibril vasıtasıyla kuluna vahyettiği
anlaşılır. Müfessirler bu her iki anlamı da öne sürmüşlerdir. Ancak siyak ve
sibak içinde bir değerlendirme yapıldığında, birinci anlamın daha uygun olduğu
görülür. Nitekim Hasan Basri ve İbn Zeyd'in bu görüşte oldukları nakledilir.
Burada "Hu" zamirinin (Abdihi), başlangıçtan beri isminin
zikredilmemesine rağmen Allah'a nasıl izafe edilebileceği sorulacak olursa, şu
şekilde bir cevap verilebilir. Şayet o izafe olunan, belli bir şahıs ise, onun
zikri geçmese bile, zamir kendiliğinden ona işaret eder. Nitekim Kur'an da bu
tür örnekler vardır. Örneğin, "Şüphesiz Allah onu Kadir Gecesi'nde
indirdi" ayetinde, açıkça zikredilmemesine rağmen, ayetlerin siyakından
(sonrasından) Kur'an'ın kastedildiği anlaşılmaktadır. Yine "Eğer Allah
yaptıkları yüzünden insanları hemen cezalandıracak olsaydı, onun üstünde canlı
bir yaratık bırakmazdı." (Fatır 45) ayetinde kendisi açıkça
zikredilmemesine rağmen kastedilenin yeryüzü olduğu açıkça bellidir.
"Biz ona
şiir öğretmedik, bu zaten ona yakışmaz" ayetinin ne öncesinde ne de
sonrasında Hz. Peygamber'in (s.a) hiç zikri yoktur. Ama sözün gelişinden Hz.
Peygamber'in (s.a) kastedildiği açıkça ortadadır. Rahman Suresi'nde de,
"Üzerinde bulunan herşey yok olacaktır" denilirken, ayetin ne
öncesinde ne de sonrasında zikri geçmemesine rağmen, yeryüzünün kastolunduğu
bellidir. "Biz onları yeniden inşaa ettik." (Vakıa: 35) ayetinde,
cennetteki kadınlardan bahsetmesine rağmen, onların ismi zikredilmemiştir.
Bununla beraber, yukarıdaki ayetten de Cibril'in kendi kuluna vahyettiği anlamı
çıkarılamaz. Dolayısıyla buradan, Cibril'in Allah'ın kuluna vahyettiği ya da
Allah'ın Cibril vasıtasıyla kuluna vahyettiği anlaşılır.
10. Yani,
Rasûlullah (s.a) O'nu gündüzün aydınlığında gördüğü için, bunun bir cin,
şeytan, hayal ya da rüya olduğu şeklinde bir şüpheye kapılmamıştır. Net bir
şekilde gördüğünden dolayı da O'nun Allah'dan vahiy getiren Cibril olduğu
konusunda bir tereddüt duymamıştır.
Burada insan Hz.
Peygamber'in (s.a) bu kadar istisnai bir vakıayı müşahede etmiş olmasına
rağmen, gördüğü şeyin, hayal, cin veya şeytan olabileceği şeklinde neden bir
şüpheye düşmediğini düşünebilir ve dolayısıyla bunun nedenini sorabilir. Bize
göre bu sorunun beş şıkka dayanan bir cevabı vardır:
a)
Rasûlullah (s.a) bu vakıayı gündüzün aydınlığında görmüştür. Yani, uyku
esnasında bir rüya olarak veya yarı uykulu iken ya da derin düşüncelere
daldığında değil, tıpkı insanın gündüzün aydınlığında etrafındakileri net bir
şekilde gördüğü gibi görmüştür. İnsan bu şekilde her gördüğü şeyden (dağlar,
nehirler, evler vs.) şüphe etmiyorsa, Hz. Peygamber (s.a) de apaçık bir hakikat
olarak gördüğü bu manzaradan şüphe etmemiştir. Bunu dış (âfâkî) bir neden
olarak öne sürebiliriz.
b)
İçsel (enfusî) diye niteleyebileceğimiz diğer bir neden, içinde bulunduğu
haleti ruhiye dolayısıyla, Hz. Peygamber'in (s.a) yanlış bir şey görmediğine
inanmasıdır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) Cibril'i ruhen uyanık ve musait bir
vaziyette görmüştür. Daha önceden zihninde bu tür hayaller kurmadığı için,
gördüğü manzarayı hayal olarak nitelememiştir. Aksine O, şuuru yerinde iken
O'nu görmüştür.
c)
Ayrıca karşısındaki varlık, o kadar harikulede bir güzelliğe sahipti ki, Hz.
Peygamber (s.a) böyle bir güzelliği tasavvur dahi etmemişti. Dolayısıyla Hz.
Peygamber (s.a) gördüğü varlığın kendisinin hayallerinin bir ürünü olduğunu
veya bu özelliklere sahip bir cinle karşılaştığını düşünmemiştir. İbn Mes'ud'un
Rasûlullah'dan (s.a) rivayet ettiği bir hadise göre O, "Ben Cibril'i 600
kanatlı olarak gördüm" demiştir. (Müsned-i Ahmed). İbn Mes'ud'un izahına
göre, Cibril'in bir kanadı bile o kadar büyüktü ki, adeta ufku kaplamıştı.
Allah bunu "Şedid-ül Guva' ve 'Zu mirre" sıfatlarıyla ifade etmiştir.
d)
Hz. Peygamber'e (s.a) vahyi aktarmak için görevli varlık, itimat telkin eden ve
emin bir şahsiyete sahipti. Rasûlullah'a (s.a) kainatla ilgili öğrendiği ilmi
anında aktarıyordu. Aktarılan bu bilgi, onun zan ve hayal sınırlarını
aşmaktadır. Çünkü Hz. Peygamber'in (s.a) önceden edindiği böyle bir bilgi
yoktu. Dolayısıyla O, zihninde kendisine bu bilgiyi aktaran varlığın, cin veya
şeytan olabileceği ihtimalini düşünmemiş, hatta bu tür bir tereddüde
kapılmamıştır. Zira şeytan, şirke rağmen Tevhid, cahiliyyeye rağmen yüksek
ahlâk ve fazilet, zulüm ve haksızlığa rağmen ise Allah'ın birliği hakkında
bilgi aktarmaz.
e)
En önemli neden; Allah'ın Peygamberlik görevi gibi yüce bir makama seçtiği
kimsenin kalp ve zihnini şek ve şüphelerden arındırmasıdır. Artık o kimse,
Allah'ın tevfikiyle her gördüğü ve duyduğu hakikatı "şerh-i sadr" ve
"itminan-ı kalb" ile tasdik eder. Kendisine vahiy ilham ve diğer yollarla
gelen bilgiler hakkında kuşkuya düşmez. Çünkü Allah tarafından gönderilen
mesaja, şeytanın müdahale edemeyeceğini çok iyi bilir. Allah'dan başkasının
kelamı karışmış olsa bile, yine de geri çevirebilecek bir şuur ve hissiyat, tüm
peygamberlere Allah tarafından verilmiştir. Faraza böyle bir şey olsa hemen
fark ederler. Tıpkı balığın yüzmesinden, kuşun uçmasından ve insanın kendi
varlığından şüpheye düşmediği gibi, bir peygamber de "Ben Allah'ın elçisi
miyim?" şeklinde herhangi bir şüpheye düşmez.
11. Bu, Hz.
Peygamber'in (s.a) kendisini asıl suretiyle gördüğü Cibril ile yaptığı ikinci
görüşmeye işaret etmektedir. Bu görüşmenin vuku bulduğu yerin adı olarak,
"Sidretu'l-Münteha" ifadesi kullanılmış ve yanında da
"Cennet'ul- Me'va" olduğu bildirilmiştir.
"Sidretu'l-Münteha",
bir sıra ağacın en sonundaki ağaca atfen kullanılır. Nitekim Allame Alusi,
Ruhu'l-Meani adlı eserinde bu hususu şöyle açıklar: "Tüm ilimler orada son
bulur ve ötede bulunan herşeyi Allah bilir." İbn Cerir de aynı açıklamayı
hemen hemen kabul eder. İbn Esir ise, "En Nihaye fi Garibi'l-Hadis"
adlı eserinde şöyle bir açıklama yapar: "Bu hususu anlamak, yani maddi
dünyanın son sınırındaki "Sidre"nin keyfiyetini bilebilmek çok
güçtür." Mahiyeti ne olursa olsun Allah Teâlâ, insanların lisanındaki
"Sidre" kelimesini seçip kullanmıştır." Cennetu'l-Me'va' ise
lugatte, barınılacak, oturulacak yer anlamına gelir. Hasan Basri'ye göre bu
Cennet, mü'minlerin gireceği cennettir. O, bu ayetten yola çıkarak cennetin
gökte olacağını söyler. Katede ise bu cenneti şehid ruhlarının gideceği cennet
olarak kabul eder. Yani Ahirette verileceği vaad edilen cennet değildir.
Nitekim İbn Abbas da aynı kanaattedir. O ayrıca şöyle der: "Ahirette va'd
edilen cennet gökte değil, bu dünyada olacaktır."
12. Yani, O'nun
keyfiyetini ve niceliğini aktarmak mümkün değildir. İnsanın tasavvur
edemeyeceği boyutlarda olduğu gibi izah etmekte mümkün değildir.
13. Yani, Hz.
Peygamber (s.a) o kadar çok tahammül sahibi idi ki, orada tecelli eden olaylar,
onun gözlerini kamaştırmadı, kendisini rahatsız etmedi ve sakin bir şekilde
müşahede etmeye devam etti. Diğer yandan gayet teveccüh, kemal-i zabt ile
dikkatini, çevresiyle hiç ilgilenmeden meleklerin çağırdığı maksat üzerinde
toplamıştı. Bu meseleyi şöyle bir örnekle açıklamak mümkün: Büyük ve kuvvetli
bir hükümdar tarafından, huzura çağrılan bir kimsenin, hükümdarın sarayında
ömrü boyunca görmediği müthiş bir debdebe ve ihtişam ile karşılaştığını
düşünelim.
Şayet bu kimse
yüksek meziyetlere sahip değilse, şaşkınlık ve hayret içinde kalarak, sürekli
sağa sola bakacaktır. Fakat yüksek meziyetleri olan ve edep sahibi bir şahıs,
ne bir şaşkınlık içine düşer ne de orada gördüğü harikulede manzaradan
etkilenir. Aksine vakar içinde, huzura niçin çağrılmışsa, dikkatini ona verir.
İşte Rasûlullah'ın (s.a) aynı şekilde hasletleri bu ayette beyan edilmiştir.
14. Ayetten
açıkça anlaşıldığı gibi, Hz. Peygamber (s.a) Allah'ı değil, O'nun büyük
ayetlerini görmüştür. Siyak ve sibakdan bu olayın ikinci görüşmede vuku bulduğu
anlaşılmaktadır. İlk kez onu Ufuku'l-Ala da görmüştü ve bu, Allah değildi.
İkincisinde ise "Sidretu'l-Münteha"da görmüştü o da Allah değildi.
Rasûlullah (s.a)her ikisinde de Cibril'i görmüşdü. Eğer Hz. Peygamber (s.a)
Allah'ı görmüş olsaydı muhakkak bu kadar büyük bir hadiseyi açıkça anlatmış
olması gerekirdi. Kur'an'da Hz. Musa, Allah'ı görmeyi arzu ettiğinde Allah
Teâlâ kendisine, "sen beni göremezsin" demiştir. Yani Hz. Musa'ya
böyle bir şeref verilmemiştir. Şayet bu şeref, Hz. Peygamber'e (s.a) verilmiş
olsaydı, Allah onu açıkça beyan ederdi. Ayrıca Kur'an'da, miras hadisesiyle
ilgili olarak aynı ifade kullanılmıştır: "O'na (Peygambere) ayetlerimizden
bir kısmını gösterelim diye..." (İsra: 1) Söz konusu ayette ise, Hz.
Peygamber'in (s.a) Sidret'ul-Münteha'da, Allah'ın büyük ayetlerini gördüğünden
bahsedilerek aynı ifadeler kullanılmıştır.
Aslında Kur'an'ın
bu ayetlerinden, Hz. Peygamber'in (s.a) Allah'ı değil, O'nun ayetlerini gördüğü
açıkça ortadadır. Fakat bu ihtilaf, bir takım hadisler yüzünden meydana
gelmiştir. Bunun için de, biz, çeşitli sahabelerden bu konuyla ilgili rivayet
edilen hadisleri aşağıda nakletmeyi istedik:
a)
Hz. Aişe (r.a)'dan gelen rivayetler.
Hz.
Mesruk şöyle beyan etmiştir: "Bir defasında ben Hz. Aişe'ye, "Ya
validemiz! Hz. Peygamber (s.a) Allah'ı gördü mü?" diye sorunca, o:
"Senin bu sorun tüylerimi ürpertti" diye cevap verdi. "Şu üç
şeyi iddia edenin yalan söylemiş olduğunu nasıl unutursunuz!" İlk olarak
Hz. Peygamber'in (s.a) Allah'ı görmediğini söyleyip, şu ayetleri okumuştur.
"Gözler onu görmez", "Allah bir insanla konuşmaz, ancak vahiyle
yahut perde arkasından veya bir elçisini gönderip dilediğini vahyeder." Daha
sonra da şöyle dedi: "Rasûlullah (s.a) Cibril'i iki kez asıl suretinde
gördü." (Buhari, Kitabu'l-tefsir.)
Aynı
hadisi, Buhari, "Kitabu't-Tevhid" ve "Kitab'u Bidau'l-Halk"
bablarında yine Hz. Mesruk kanalıyla şöyle nakletmiştir: Hz. Aişe'nin bu cevabı
üzerine kendisine "Sonra yaklaştı, sarktı" ayetinin anlamını sordum.
Bunun üzerine o, "Bununla Cibril kastedilmektedir. O her zaman
Rasûlullah'a (s.a) insan şeklinde geliyordu, ama bu sefer asıl suretinde gelmiş
ve tüm ufku kaplamıştır" dedi.
İmam
Müslim "Kitabul-İman Sidretu'l-Münteha'nın zikri" babında Hz. Aişe
ile Hz. Mesruk arasındaki konuşmayı şu şekilde nakletmiştir. Ancak bu rivayette
dikkat edilecek nokta, "Kim Allah'ı gördüğünü iddia ederse, o Allah'a
iftira etmiştir." şeklindeki ifadedir. Nitekim Hz. Mesruk şöyle anlatıyor:
"Ben arkama yaslanıyordum, aniden dik oturdum ve "Ey mü"minlerin
annesi! acele etmeyin. Allah, "Onu yüksek ufukta iken gördü" ve
"Andolsun onu bir kez daha inerken gördü" diye buyurmamış mıdır?
dedim. Hz. Aişe şöyle cevap verdi: "Ümmetin içinde Hz. Peygamber'e (s.a)
bu konuda ilk soruyu ben yönelttim. O da "Bununla Cibril kastolunuyor. Ben
onu iki kez Allah'ın yarattığı asıl suretinde gördüm. İkisinde de gökten
iniyordu. Öyle ki, görüntüsü tüm ufku kaplamıştı" diye cevap verdi bana.
İbn
Merduye yine Hz. Mesruk kanalıyla, ilgili rivayeti şu şekilde nakletmiştir.
"Hz. Aişe, herkesden önce Hz. Peygamber'e (s.a.) "Rabbini gördün
mü?" diye ben sordum. O da, "Hayır, Ben Cibril'i gökten inerken
gördüm" diye cevap verdi demiştir."
b)
Abdullah b. Mes'ud'dan (r.a) gelen rivayetler:
Zir
bin Humeyş'in, İbn Mes'ud'dan rivayet ettiğine göre, O "fe kâne kabe
kavseyni ev edna" ayetini şöyle tefsir etmiştir: "Rasûlullah (s.a)
Cibril'i 600 kanatlı olarak görmüştür" (Buhari, Kitabu't-Tefsir, Müslim,
Kitabu'l-İman, Tirmizi, et-Tefsir).
İmam
Müslim'in naklettiği başka bir rivayete göre, İbn Mes'ud "O'nun gördüğünü
kalbi yalanlamadı" ayetini de aynı şekilde tefsir etmiştir.
Müsned-i
Ahmed'te İbn Mes'ud'un bu tefsiri Zir b. Hubeyş'in dışında ayrıca Abdurrahman
b. Yezid ve Ebu Vayl tarafından da rivayet edilmiştir. Ayrıca yine Zir bin
Hubeyş'den nakledilen iki rivayet daha vardır. Hubeyş İbn Mes'ud'dan şöyle
rivayet eder: "İbn Mes'ud, O'nu Sidret'ul-Münteha'nın yanında gördü.
" ayetini tefsir ederken Rasullah. "Ben Cibril'i Sıdretu'l-Münteha'da
600 kanatlı olarak gördüm" dedi, demiştir" İmam Ahmed, aynı konudaki
başka bir rivayeti, Şakik b. Seleme kanalıyla nakletmiştir. Bu rivayete göre
İbn Mes'ud, "Rasûlullah, Cibril'i Sidretu'l-Münteha'da asıl suretinde
gördü." demiştir.
c)
Ata b. Ebi Rebiha, "Andolsun onu birkez daha inerken gördü." ayeti
hakkında Ebu Hureyre'ye sorduğunda O, "Hz. Peygamber (s.a) Cibril'i
görmüştü" diye cevap verdi (Müslim, Kitabu'l-İman)
d)
İmam Müslim, Ebu Zer'den, Abdullah b. Şakik kanalıyla gelen iki rivayeti, Kitabu'l-İman'da
şu şekilde nakletmiştir: 1) Ebu Zer, Hz. Peygamber'e (s.a) "Ya Rasûlullah,
Rabbini gördün mü?" diye sormuş, O da "Ben O'nun nurunu gördüm"
diye cevap vermiştir 2) "Ben sadece nur gördüm" demiştir. Bu hususu İbn
Kayyım, Zadu'l-Mead'da şöyle izah eder. "Birinci ifadenin anlamı ",
Ben Allah'ı değil, O'nun nurunu gördüm şeklindedir."
Nesei
ve İbn Ebi Hatim, Ebu Zer'in sözünü, "Rasûlullah (s.a) Rabbini gözleriyle
değil, kalbiyle gördü" şeklinde nakletmişlerdir.
e)
İmam Müslim, Kitabu'l-İman'da, Ebu Musa el-Eşari'den bir rivayeti şu şekilde
nakletmiştir: "Mahlukun gözleri Allah'a kadar ulaşamaz."
f)
Hz. Abdullah İbn Abbas'dan gelen rivayetler:
İmam'ı
Müslim'in İbn Abbas'dan naklettiği bir rivayete göre, "Rasûlullah (s.a)
Rabbini iki defa kalbiyle görmüştür." (Aynı rivayet Müsned-i Ahmed'de de
kayıtlıdır.)
İbn
Merduye, Ata bin Ebi Rebiha kanalıyla İbn Abbas'ın şu sözünü nakletmiştir.
"Rasûlullah (s.a) Rabbini gözleriyle değil, kalbiyle görmüştür."
Nesei,
İkrime kanalıyla İbn Abbas'ın şu sözünü nakleder: "Niçin hayret
ediyorsunuz? Allah, Hz. İbrahim'i dost edindi, Hz. Musa ile konuştu ve Hz.
Muhammed'e kendini gösterdi." (Hakim de aynı sözü nakleder ve sahih olarak
kabullenir.)
Tirmizi,
Şa'bi kanalıyla İbn Abbas'ın bir mecliste şöyle söylediğini nakleder:
"Allah, Ruyeti ve Kelamı Hz. Musa ile Hz. Muhammed (s.a) arasında taksim
etmiştir. Hz. Musa iki kez Allah ile konuşmuş ve Hz. Muhammed de (s.a) iki kez
Allah'ı görmüştür. Bu konuşmayı işittikten sonra Hz. Mesruk, Hz. Aişe'nin
yanına giderek O'na, "Rasûlullah (s.a) Allah'ı gördü mü?" diye
sormuştur. Hz. Aişe, "senin bu sorun tüylerimi ürpetti" dedikten
sonra, aralarında yukarıda zikrettiğimiz konuşma geçmiştir.
Tirmizi, İbn Abbas'dan rivayet edilen üç görüşü şu şekilde nakleder.
1) Rasûlullah (s.a) Allah'ı görmüştür.
2) Allah'ı iki kez görmüştür.
3) Allah'ı kalbiyle görmüştür.
Müsned-i Ahmed'de İbn Abbas'dan bir-iki rivayet daha nakledilir. O,
Rasûlullah'ın (s.a) "Ben Allah'ı gördüm" dediğini söyler. Diğer
rivayette ise şöyle demiştir: "Rasûlullah (s.a) "Bu gece Rabbim bana
en güzel şekilde geldi" diye buyurduğunda, ben, Rasûlullah'ın (s.a)
Allah'ı rüyasında gördüğünü anladım."
Taberani ve İbn Merduye, İbn Abbas'tan başka bir rivayeti şu şekilde
nakletmişlerdir: "Rasûlullah (s.a) Rabbini iki kez gördü. Birinde
gözleriyle, diğerinde ise kalbiyle"
g)
Muhammed b. Kaab el-Kurzî'nin nakline göre, bazı sahabiler Hz. Peygamber'e
(s.a); "Ya Rasûlallah! Sen Allah'ı gördün mü?" diye sormuş ve o da
"Ben O'nu iki kez gördüm" demiştir. (İbn Ebi Hatım) İbn Cerir ise
aynı sözü şu şekilde nakleder: "Ben O'nu gözlerimle değil kalbimle
gördüm."
h)
Şerik bin Malik kanalıyla Hz. Enes b. Malik'den miraç hakkında şöyle bir
rivayet bulunmuştur. "Rasûlullah (s.a) Sidretu'l-Münteha'ya ulaştığında,
Allah O'na yaklaştı ve üstüne sarktı, hatta o kadar yakınlaştı ki aralarında
iki yay veya ondan daha az bir mesafe kaldı. Ondan sonra emirlerden bir emirle
50 vakit namazı farz kıldı. Bu hadise, İmam Hattabi, Hafız b. Hacer, İbn Hazm ve
el-Cami Beyne'l-Sahiheyn sahibi hafız Abdulhak, senet ve metin yönünden itiraz
etmişlerdir. Onların itiraz ettikleri en önemli nokta, sözkonusu hadisin
metninin Kur'an'ın açık ifadelerine ters düşmüş olmasıdır. Çünkü Kur'an her iki
Ruyeti de zikreder ve ikisinin de, biri Ufuku'l Ala'da, diğeri
Sidretu'l-Münteha'da olmak üzere ayrı zaman ve mekanlarda vuku bulduğunu
söyler. Fakat yukarıdaki hadislerde her iki Ruyeti birbirine kavuşmuştur.
Dolayısıyla bu hadisi kabul etmek mümkün değildir.
Son tahlilde
yukarıda zikrettiğimiz rivayetlerin sıhhatli olanlarının İbn Mes'ud ve Hz.
Aişe'den gelenler olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bu iki kişi de, Rasûlullah'ın
(s.a) Allah'ı değil, Cibril'i gördüğünü ittifak ile söylemişlerdir. Ayrıca bu
rivayetler, Kur'an'ın ifadeleriyle de mutabakat arzetmektedir. Ayrıca Ebu
Zer'den ve Ebu Musa el-Eşari'den nakledilen hadisler bu hususu teyid ediyorlar.
Bunların aksine İbn Abbas'dan gelen rivayetler karma karışıktır ve çelişkilerle
doludur. Nitekim bu rivayetlerin hiçbiri Hz. Peygamber'e (s.a) kadar ulaşmaz.
Bu konudaki istisnalar içerisinde de, Kur'an'da zikredilen, "Ru'yet"
hakkında bir açıklama yoktur. Ancak bir rivayette açıklama bulunuyor, onda da
"Benim anladığıma göre Rasûlullah (s.a) Allah'ı rüyada görmüş"
denilmektedir. Dolayısıyla bu rivayetlerin İbn Abbas'a ait olduğu şeklindeki
iddialar güven verici değildir. Muhammed bin Ka'b el-Kurzi'nin naklettiği
rivayete gelince, hangi sahabilerin soru yönelttikleri zikredilmemiştir. Yine
o, Hz. Peygamber'in (s.a) Allah'ı gördüğü şeklindeki iddiayı reddeden başka bir
rivayeti nakletmiştir.
15. Yani, sizler
Rasûlullah'a sırf size tebliğ ettiği bilgiler dolayısıyla sapık diyorsunuz.
Oysa ona bu bilgileri Allah vahyetmekte ve o da sizlere tebliğ etmektedir.
Sizlere aktarması için, Allah ona apaçık hakikatleri göstermektedir. Şimdi
takip etmekle direttiğiniz yolun ne kadar çürük temellere dayandığını iyice
düşünün. Rasûlullah'ın (s.a) sizleri doğru yola davet etmesine rağmen, onun
davetini reddetmenin kimlerin zararına olduğunu hiç hesap ettiniz mi?" Bu
bölümde Mekke, Taif, Medine ve civarındaki Arapların tapmış oldukları üç
ilahenin adı zikredilmektedir. Araplara onlar hakkında, "O putların,
kainatın ve dünyanın idare edilmesinde bir payları olabileceğini hiç düşündünüz
mü? Allah ile onların arasında herhangi bir bağ ve yakınlığın bulunması mümkün
mü?" şeklinde bir soru yöneltmiştir.
Lat adlı put
Taif'de bulunuyordu. Beni Sakife kabilesi ona o kadar bağlıydı ki, Ebrehe
Kabe'yi yıkmak için geldiğinde kendileri de diğer Araplar gibi Kabe'nin
Allah'ın evi olduğuna inanmalarına rağmen Lat'a dokunmasın diye, Ebrehe'nin
ordusuna rehberlik yaparak Kabe'ye kadar gelmelerini sağlamışlardır. Lat'ın
anlamı hakkında alimler arasında ihtilaf vardır. İbn Cerir, Lat'ın, Allah
kelimesinin tesniye şeklindeki kullanımı olduğunu öne sürer. Yani aslında kelime,
"Allahatun" idi ama sonradan "el-Lat" olmuştur. Zamahşeri
ise; bu kelime (Lat) "Leva-yelus"dan türemiştir. Bir yere karşı
yönelmek anlamına gelir. Çünkü müşrikler ona yönelir, önünde eğilir ve
etrafında tavaf ederlerdi." der.
İbn Abbas ise,
Lat'ın son harfini (T) şeddeli okur ve Latta 'Yeluttu'dan türediğini iddia
eder. Bir şeyi karıştırmak, harman etmek anlamlarına gelir. Nitekim İbn Abbas'a
ve Mücahid'e göre, Lat, Taif yolu üzerinde bir tepede oturan bir şahsın adıdır.
Hacca gidenlere arpayı ezip, şeker ve suyla karıştırarak ikram ederdi. Öldükten
sonra bulunduğu tepe üzerine putunu dikmişler ve ona tapmaya başlamışlardır.
İşte Lat ismi de buradan gelir. Fakat Lat hakkındaki bu izah, -her ne kadar İbn
Abbas ve Mücahid gibi kimselerden rivayet edilmiş olsa da- kabul edilemez.
Çünkü, birincisi Kur'an'da, Lat'ın son harfi şeddeli değildir. İkincisi Kur'an
onların üçünden de 'ilahe' (tanrıça) olarak bahsediyor. Oysa onlara göre bu
şahıslar (Lat) erkektir.
Uzza da (izzet
sahibi) Kureyşlilerin bir tanrıçasıydı. Mekke ile Taif arasında, Nahle
vadisinde, Hurad adlı bir mevkide bulunuyordu. (Nahle vadisi ile ilgili
açıklama için bkz. Ahkaf an: 33) Haşimoğulları'nın müttefiki Şeybanoğulları bu
putun bakıcılarıydılar. Kureyş'in diğer kabileleri de bu puta tapar, kurban
keser ve hediyeler takdim ederlerdi. Kabe'de yaptıkları gibi onun bulunduğu
mevkide de kurban keserler ve onu putların en izzetlisi olarak kabul ederlerdi.
İbn Hişam'ın rivayet ettiğine göre bir gün, Ebu Uheyye ölüm döşeğinde yatarken,
Ebu Leheb kendisini ziyaret eder ve ağlarken görür. Bunun üzerine Ebu Leheb,
"Ey Ebu Uheyye! niçin ağlıyorsun, yoksa ölümden mi korkuyorsun? Oysa o
herkese eninde sonunda gelir" demiştir. Ebu Uheyye ise "Vallahi ben
ölümden korkmuyorum. Ancak benden sonra Uzza'ya kim tapacak? İşte onun için
ağlıyorum" diye cevap vermiştir. Ebu Leheb, "Hiç kimse Uzza'ya senin
için tapmıyordu ve sen öldükten sonra da tapmaktan vazgeçmeyeceklerdir"
deyince, Ebu Uheyye "Şimdi rahatladım dedi." Artık biliyorum ki, bundan
sonra yerime geçen biri var."
Menat, Mekke ve
Medine arasında, Kızıldeniz sahilinde, Kudeyd adlı bir mevkide bulunuyordu.
Özellikle Huzaa, Evs ve Hacrec kabileleri ona taparlardı. Menat'ı tavaf
ederler, ona hediyeler verirler ve kurban keserlerdi. Hac döneminde Beytullah'ı
tavaf ettikten, Arafat ve Mina'ya gidildikten sonra, Menat ziyaret edilirdi.
Öyle ki: "Lebbeyk Lebbeyk" sedaları yayılırdı etrafa. Ayrıca
Beytullah'ı tavaf ettikten sonra, Menat'a hacc niyetiyle gidecek olanlar, Safa
ve Merve arasında say etmezlerdi.
16. Yani, siz bu
ilaheleri Allah'ın kızları olarak kabul ediyorsunuz. Bu ne kadar anlamsız ve
saçmadır ki, kendiniz için kız çocuğu edinmeyi zül telakki ederken, utanmadan
onları Allah'a nispet ediyorsunuz.
17. İlah ve
ilaheleriniz, hiç bir surette ilahlık sıfatına haiz değillerdir ve onların ilahlıkta
bir payları dahi yoktur. Ayrıca onların ilahlığı hakkında Allah'ın onlara bir
yetki verdiğine dair Allah tarafından verilmiş bir belge de bulunmuyor
elinizde. Tüm bunlara rağmen böylesine saçma inançlar ortaya attınız.
18. Diğer bir
ifadeyle, bunların dalâlette olmalarının iki nedeni vardır: a) Onların bu
inancı bir gerçeğe dayalı olmadığı gibi sadece zan ve vehimden ibarettir. b)
Onlar bu inançları arzu ve hevalarına uyarak ortaya atmışlardır. Çünkü onlar,
öyle bir ilahları olsun istiyorlar ki, şayet ahiret varsa bu ilahları onları
orada kurtarabilsin. Fakat bu dünyada hiçbir surette sınırlamalar (helal-haram)
koymasınlar. Bu tür kimseler, dünyada diledikleri şekilde, helal ve harama
aldırmadan yaşamak istedikleri için, herhangi bir ahlâkî disiplini kabul
etmezler. İşte bu yüzden de peygamberin getirdikleri tevhidi nizama karşı
çıkmaktadırlar. Dolayısıyla arzularına uygun ilahlar icad etmişlerdir.
19. Her dönem
boyunca peygamberler gönderilmiş ve onlar da insanları dalâlet bataklığından
çıkarabilmek için aynı gerçeği tebliğ etmişlerdir. Şimdi de Hz. Muhammed (s.a)
"Bu kainatın yegane ilahı Allah'tır." gerçeğini tebliğ etmiştir.
20. Bu ayetin
diğer anlamı, "insanların, dilediklerini mabud edinme hakları var
mıdır?" şeklinde olabilir. Yine ayrıca "Bu mabudlar, insanların
kendilerinden beklediği umutları gerçekleştirme gücüne sahip midirler?"
şeklinde başka bir anlam vermek de mümkündür.
21. Yani, tüm
melekler bir araya gelip, onlar için şefaat etseler dahi, bunun onlara hiçbir
yararı olmayacaktır. "İlahlarınızın meleklerin yanında değeri nedir ki,
onların şefaati kabul edilsin? Tüm yetkiler Allah'ın elindedir. Öyle ki
melekler bile, Allah'ın izni olmadan hiç kimseye şefaat edemezler."
22. Yani, ilk
akılsızlıkları, hiçbir otoriteleri olmamasına rağmen, yine de melekleri ma'bud
edinmeleridir. İkinci akılsızlıkları, meleklerin Allah'ın kızları olduğuna
inanmalarıdır. Böyle inanmalarının asıl nedeni, Ahirete iman etmemeleridir.
Zira Ahirete iman etmiş olsalardı, bu kadar mantıksız düşüncelere kapılmaz ve
böylesine aptalca şeyler söylemezlerdi. Bunlar, bir tek Allah'a iman etmekle
bin tane tanrıya inanmak arasında bir fark olmadığını sanıyorlar; onlara göre,
nasıl olsa bir tek Allah'a iman edenler de, birçok tanrıya inananlar da,
dünyanın iyi ya da kötü şartlarından aynı derecede etkilenmekteydiler. Yani,
ayrı görüşte olsalar da, her iki insanın da tarlası ürün verir, her ikisi de
hastalanır, iyileşir, iyi veya kötü durumlarda olmaları, her ikisi için de
mukadderdir. vs. İşte bu yüzden onlar, bir tek Allah'a inanmak ile birçok
tanrıya inanmak arasında fark gözetmezler. Onların bu düşüncesine göre hak ve
batılın karşılığı ancak bu dünyadadır. Çünkü, dünyada muvahhidler ile müşrikler
arasında temelde bir fark olmadığından (!), bir tek Allah'a ya da birçok ilaha
inanmak sonuçta gönlün bileceği bir iştir.
23. Yani, onların
"melekler Allah'ın kızlarıdır" şeklindeki inançları hiçbir bilgiye
dayanmaz. Onlarınki sadece zandır. İşte onlar bu zan ve vehim ile hareket
ederek, meleklere tapmakta, kurban kesmekte ve onlara yalvarıp
yakarmaktadırlar.
24. 'Zikr' birkaç
anlama gelebilir.
a)
Kur'an okumak,
b)
Nasihat, öğüt,
c)
Allah'ın adının anılması. Yani onlar, Allah'ın adının bile anılmasını
istemezler.
25. Yani,
dünyanın zevk ve sefasından başka birşey düşünmeyen bir adamdan hayır gelmez.
Dolayısıyla sen bu kimselerle uğraşarak vaktini boşuna harcama. Böylesine
Allah'tan uzak olanlarla uğraşacağına, Allah'ın zikrini dinlemek isteyenlerle
ilgilen.
26. Bu ara
cümlesiyle, bir önceki ayet açıklanıyor.
27. Yani, bu
maddi dünyadan başka birşey ile ilgilenmediklerinden onlarla uğraşmaya bile
değmez.
28. Yani, kimin
doğru yolda (hidayet üzere) olduğunu, kimin yanlış yolda (dalâlette) olduğunu
ancak Allah bilir. Çünkü her şeyi bilen sadece O'dur. Dolayısıyla seni dalâlet
içinde olmakla suçlamaları sonucu değiştirmez. Şayet kendileri dalâlette
olmakta ısrar ederlerse, bu onların bileceği bir iştir. Sen onlarla tartışarak
vaktini ziyan etme ve tebliğ çalışmalarını sürdür. Kimin Hak üzerinde, kimin
bâtıl üzerinde olduğuna ancak Allah karar verecektir.
29. Burada ara
cümlesiyle yapılan açıklamadan sonra, konu hiç kesilmeden devam etmektedir
adeta. "Onları kendi haline bırakın, Allah onlara yaptıklarının
karşılığını verecektir."
30. İzah için
bkz. Nisa an: 53
31. İzah çin bkz.
En'am an: 130, Nahl an: 89.
32.
"İllallahümme", az miktarda, hafif tesir ve bir şeyin yanında az bir
zaman durmak, anlamlarına gelir. Örneğin, "ellememe bi'l-mekan" (o
bir mekanda biraz durdu), "ellememe bi't-taam' (o azıcık yedi), "bihi
lememun" (aklen biraz dengesiz). Dolayısıyla bu kelime, kişinin bir fiili
yapmamakla birlikte yapacak noktaya kadar gelmesini ifade eder. Ferra, şöyle
bir cümleyi bedevilerden duyduğunu nakleder: "Darebe ma
lememe'l-katlu" (öyle vurdu ki az kalsın ölecekti). Yani, o şahıs bu fiili
az kalsın yapacaktı.
Müfessirler bu
ifadeyi küçük günah olarak anlamışlardır. Bazıları, bir kimsenin büyük günahları
işleyecek noktaya gelmiş olmasına rağmen bu cürümü işlememiş olması ya da son
safhayı gerçekleştirmemesi şeklinde yorumlarlar. Bazıları, az bir zaman günah
işleyen kimsenin sonradan günahlarından vazgeçmesi anlamına geldiğini
söylerler. Bazıları ise günah işlemeyi düşünüp yapmak niyetinde olan kimsenin,
bu cürümü fiilen yapmaması şeklinde anlaşılabileceği kanatindedirler.
Bu ifade üzerinde
sahabe ve tabiundan bazı rivayetleri nakletmeyi uygun bulduk.
Zeyd b. Eslem ve
İbn Zeyd, İbn Abbas'ın bu ifadeyi "Kişinin İslâm'a girmeden önce işlediği
günahlar" anlamında yorumladığını naklederler.
İbn Abbas'ın
yukarıda zikrettiğimiz görüşü ile, "bu kişinin bir fuhuş veya büyük günah
işledikten sonra hemen tövbe etmesi (vazgeçmesi) dir." şeklindeki diğer
bir görüşü, Ebu Hureyre, Abdullah bin Amr bin el-As, Mücahid, Hasan Basri ve
Ebu Salih'den de rivayet edilmiştir.
İbn Mes'ud,
Mesruk ve Şa'bi ile ayrıca Ebu Hüreyre ve İbn Abbas'dan güvenilir senetlerle,
bu ifadenin "Bir kimsenin büyük günah işlemeye yaklaşması, hatta ilk
safhayı geçtikten sonra hemen vazgeçmiş olması" anlamına geldiği rivayet
edilir. Sözgelimi bir şahsın hırsızlık yapmak niyetiyle yola çıkıp sonra
vazgeçmesi veya bir kadına yaklaşıp, sonra zina etmekten kaçınması gibi.
Abdullah b.
Zübeyr, İkrime ve Dahhak, "Bu ifade ile kendisi hakkında dünyada bir
müeyyide tayin edilmemiş ve ahirette de karşılığında ceza verileceği haberi
bulunmayan küçük günahların kastolunduğunu" söylerler.
Said b. Müseyyeb,
bu ifadenin, "fiilen işlenmeyen kötü düşünceler" anlamına geldiğini
söyler.
Yukarıda, sahabe
ve tabiun tarafından yapılmış çeşitli yorumları naklettik. Nitekim ulemanın ve
fakihlerin çoğunluğu da aynı görüştedirler. Nisa Suresi'nin 31. ayetinde,
günahlar açık bir şekilde ikiye ayrılmıştır. Kebair (büyük günahlar), Seğair
(küçük günahlar).
Sözkonusu ayet,
fuhuş ve büyük günahlardan sakınanların, küçük günahlarının affolunacağını
bildirerek, insanlara ümit vermektedir. Fakat buna rağmen bazı alimler, hiç bir
günahın küçük olamayacağını söylemişlerdir. Çünkü onlara göre, Allah indinde
masiyet kendi başına büyük bir günah demektir. Ancak İmam Gazzali, "Kebair
(büyük günah) ve Seğair (küçük günah) arasında fark vardır ve bu gerçeği
reddetmek mümkün değildir. Çünkü dinin ana kaynaklarında bu fark açıkça
belirtilmiştir.' demektedir.
Büyük ve küçük
günahlar arasındaki farka gelince, Kur'an ve Sünnet'te açıkça yasaklanan her
günahın, büyük günah olduğu kesindir. Ayrıca Allah'ın ve Hz. Peygamber'in
(s.a.) had cezası verdiği veya Ahirette karşılık olarak azab haberi bildirdiği
ya da mücrimin lanetlendiği her günah, büyük günahtır. Yine Allah'ın mücrimler
üzerine azab göndermesine neden olan her suç büyük günahtır. Bunların
dışındakiler, küçük günahlar grubuna girer. Büyük günahları işlemeye niyet
etmek ve istek duymak da küçük günahtır. Hatta büyük işlememek kaydıyla,
başlangıç safhasında olmak dahi küçük günahtır. Ancak, küçük günah işleyen
kimse, Allah'a karşı büyüklenir, büyük günah işlemekten çekinmez ve Allah'ın
yasalarını dikkate almadığı gibi, bu yasaları hafife alırsa o takdirde
sözkonusu afdan yararlanamaz.
33. Allah'ın
küçük günahları affetmesinin nedeni, onların günah kabul edilmemesi dolayısıyla
değildir. Affedilmelerinin nedeni, Allah Teâlâ'nın kullarına olan rahmetinin
geniş olmasındandır. Şayet kullar büyük günahlardan sakınır ve fuhuştan uzak
durursa, Allah, engin rahmeti dolayısıyla kullarının küçük günahlarını affeder.
34. Bu ayet,
Kureyş'in ileri gelenlerinden Velid b. Muğire'ye işaret etmektedir. İbn Cerir et-Taberi'nin
rivayet ettiğine göre bu şahıs, Hz. Peygamber'in (s.a) davetini (İslâm'ı) kabul
etmeye meyletmiştir. Onun diğer bir müşrik arkadaşı, bundan haberdar olunca,
ona gidip şöyle der: "Duyduğuma göre sen atalarının dinini terk edip,
Muhammed'in dinini seçecekmişsin. Sen eğer ahiret azabından çekiniyorsan, bana
bir miktar para ver, ben senin yerine ahirette azab çekerim." Velid
arkadaşına inanıp İslâm'ı kabul etmekten vazgeçer. Va'd ettiği paranın bir
kısmını arkadaşına vermekle birlikte, gerisini ödemez. İşte burada bu olaya
işaret edilerek, müşriklerin ahiret hakkında ne kadar saçma inanç ve düşünceler
taşıdığı vurgulanmıştır.
35. Yani o, bu
davranışının kendisine bir yarar sağlayacağını ya da bu şekilde ahiret
azabından kurtulacağını nereden biliyor?
36. Daha
ilerideki ayetlerde, Hz. İbrahim'in ve Hz. Musa'nın sayfalarından bazı kısımlar
özetle anlatılmıştır. "Musa'nın sahifeleri" ifadesiyle Tevrat
kastediliyor olmakla birlikte, "İbrahim'in sahifeleri" hakkında,
Kur'an'ın dışında bir yerde herhangi bir bilgi yoktur. Hatta Yahudilerin ve
Hıristiyanların kutsal metinlerinde dahi bu husustan bahsedilmez. Sadece
Kur'an'da, biri burada biri Alâ Suresi'nde olmak üzere iki yerde Hz. İbrahim'in
getirdiği talimattan bazı bölümler zikredilmiştir.
37. Bu ayetten üç
kaide çıkarılabilir:
a)
Herkes yaptıklarından sorumludur.
b)
Bir şahsın yaptıklarından ancak kendisi sorumludur.
c)
Hiçkimse, bir başkasının cezasını çekmeyi kabullenemez. Çünkü onun bu tavrı,
asıl suçlunun cezasının hafifleştirilmesini sağlamayacağı gibi, bunun ona (asıl
suçluya) bir yararı da olmayacaktır.
38. Bu ayetten de
üç kaide elde edilebilir:
a)
Her şahıs, yaptığının karşılığını görecektir.
b)
Başkasının yaptığı amellere, kimse ortak olamaz, ancak yapılan amele iştirak
edilmişse, karşılığına (mükafata) da iştirak edilebilir.
c)
Hiçkimse, yapmadığı amelin karşılığını alamaz.
Bazı kimseler, bu
üç kaideyi dünyada ekonomik bir sisteme uyarlamak istiyorlar. Bu kimseler bu
yanlış düşüncelerine dayanarak, bundan, "insan ancak bizzat kazandığı mala
sahip olabilir ve bunun dışında hiçkimseye mülk edinme hakkı verilemez"
sonucunu çıkarırlar. Oysa bu yaklaşım, Kur'an'ın ayet ve hükümlerine ters
düşer; örneğin Kur'an'ın va'z ettiği veraset kanununa göre, ölen kimsenin malı,
varislerinin meşru hakkıdır. Halbuki ölen kimsenin bizzat çalışarak kazandığı o
malda (çalışmak bakımından) hiçbir payları yoktur. Sözgelimi babasının malına
varis kabul edilen küçük bir çocuk, mal ve mülk edinmede babasına herhangi bir
katkıda bulunmamıştır. Ancak zekat ve sadaka, şer'an bir kimsenin kazandığı
malına başkalarının ortak olması demektir. Ve sadaka alan şahıs aldığı
sadakanın meşru sahibidir. Fakat aldığı sadakanın kazanılmasına bir katkıda
bulunmamıştır. Buna göre, Kur'an'ın pek çok ayetine ters düşerek, tek bir
ayetten böyle bir sonuca varmak yanlıştır.
Bazı kimseler de,
aynı yöntemi ahiret hayatına uygulayarak, bir kimsenin amelinden, başkasının
nasıl yararlanabileceğini ve bir kimsenin başkası adına iyi bir amel
işlediğinde, yapılan amelin sevabının, başkasına nasıl verilebileceğini
sorarlar. Bu sorulara olumsuz bir cevap verildiğinde "İsâli's-Sevab"
(başkası adına bir amel işleyip sevabını ona vermek) ve "Bedel-i
Hacc" (başkası adına hacc ifa etmek) caiz olmaz. Bunun yanısıra başkasına
hayır duası etmek de anlamsız olacaktır. Çünkü bu dua, hakkında dua edilenin
ameli değildir. Bu aşırı tutum Mutezilenin dışında, diğer Müslümanlarca
benimsenmemiştir. Bu ayete dayanarak bir kimsenin amelinin, başkasına fayda
sağlamayacağına, sadece Mutezile inanmaktadır. Bir kimsenin hayır duasının
başkasına fayda sağlayacağı konusunda Ehl-i Sünnet ittifak halindedir. Çünkü bu
husus Kur'an'da da sabittir. İsâli's-Sevab ve başkası adına vekaleten hayırlı
bir iş yapmanın vekalet verene bir yarar sağlayacağı hususu, prensip olarak
kabul edilmekle birlikte, ayrıntılarda ihtilaf vardır.
a) İsâli's-Sevab;
bir kimsenin hayırlı bir iş yapıp, yaptığı amelin sevabını bir başkasına
vermesi için Allah'a dua etmesidir. İmam Malik ve İmam Şafi, "sevab,
sadece bedeni ibadetlerde (örneğin, namaz, Kur'an okumak vs.) başkasına
verilmez. Mali ibadetlerde (örneğin, sadaka vs.) ve mali-bedeni ibadetlerde
(örn. hacc) sevab başkasına verilebilir." Nitekim sahih hadislerde
sadakanın ve vekaleten yapılan Haccın sevablarının başkasına intikalinin caiz
olduğu anlaşılmaktadır. Bu tür "İsâlü's-Sevab"ın mümkün olduğunu
kabul etmekle birlikte, Hanefiler insanın herhangi bir amelinin sevabını (örn.
namaz, hacc, umre, sadaka vs.) bir başkasına bağışlayabileceği görüşündedirler.
Tıpkı bir
işçinin, işverenden yaptığı işin ücretini kendisine değil de, bir başkasına
vermesi için talepte bulunması gibi. Dolayısıyla bazı hayırlı amelleri,
isâl'ü-sevab'dan istisna etmenin bir anlamı yoktur. Bu husus birçok hadisle de
sabittir:
Hz. Aişe, Ebu
Hureyre, Cabir b. Abdullah, Ebu Rafi, Ebu Talha el-Ensari, Huzeyfe b. Useyd
el-Gifari'nin ittifakla rivayet ettiklerine göre Hz. Peygamber (s.a), iki koç
alarak, birini kendi ailesi, diğerini de ümmeti için kesmiştir (Buhari, Müslim,
İmam Ahmed, İbn Mace, Taberi, Hakim, İbn Ebî Şeybe).
Hz. Aişe'den
nakledildiğine göre, bir şahıs Hz. Peygamber'e (s.a) gelerek şöyle bir soru
yöneltir: "Annem aniden vefat etti. Sanıyorum, konuşabilmek için vakit
bulabilseydi, benden sadaka vermemi isteyecekti. Şayet ben, şimdi onun yerine
sadaka verirsem, bunun sevabı ona ulaşır mı?" Rasûlullah (s.a)
"Ulaşır" diye cevap verdi. (Buhari, Müslim, İmam Ahmed, Ebu Davud,
Nesei).
Abdullah b. Amr
El-As şöyle anlatıyor: "Dedem As b. Vail cahiliye döneminde yüz deve
kesmeyi adamıştı. Amcam Hişam b. el-As'ın payına düşen 50 deveyi kesmesi
üzerine, babam (Amr b. el-As) Hz. Peygamber'e (s.a) "Ben ne yapayım?"
diye sordu. Hz. Peygamber de (s.a) "Şayet baban Tevhid'i kabul etmiş
idiyse, onun namına oruç tut ve sadaka ver. Bu ona yararlı olur." şeklinde
cevap verdi. (Müsned-i Ahmed)
Hasan Basri'nin
rivayetine göre, Sa'd b. Ubade, Hz. Peygamber'e (s.a) 'Annem vefat etmiştir.
Onun yerine sadaka verebilir miyim?" diye sorunca, Rasûlullah
"evet" diye cevap vermiştir. (Müsned-i Ahmed, Ebu Davud, Nesei, İbn
Mace) Nitekim Rasûlullah'ın (s.a) ölünün adına sadaka verilmesine izin
verdiğine ve bu davranışın ölü için faydalı olacağına dair birçok rivayet, Hz.
Aişe, Ebu Hureyre, İbn Abbas kanalıyla Buhari, Müslim, İmam Ahmed, Nesei,
Tirmizi, Ebu Davud, İbn Mace, gibi muhaddislerden nakledilmiştir.
Bir şahıs, Hz.
Peygamber'e (s.a) "Annem, babam hayatta iken onlara hizmet ederdim, şimdi
onlar öldüğüne göre onlara nasıl hizmet edebilirim" diye sorunca, Hz.
Peygamber (s.a) "namaz kıldığın zaman, onlar için de namaz kıl, oruç
tuttuğunda, onlar için de oruç tut. Bu onlar için hizmettir" dedi.
(Darekutni) Yine Darekutni'nin, Hz. Ali'den naklettiği bir rivayete göre,
Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Şayet bir kimse mezarlıktan geçerken 11
defa İlhas Suresi'ni okur ve ölülere bağışlarsa tüm ölüler bu sevabdan
yararlanır."
Bu birçok hadis,
isâli's-sevab'ın, sadece sadaka ve Hacc-ı Bedel'e mahsus olmadığını, her ibadet
ve hayırlı ameli de kapsadığını teyid ediyor. Dolayısıyla hiçbir amel arasında
ayrıcalık yoktur. Fakat bu konuda aşağıdaki şu dört hususa dikkat edilmesi
gerekir:
1) İsâli's-sevab
ancak Allah rızası için olduğunda, şeriata uygunluk arzettiğinde kabul
edilebilir. Aksi varit olduğu takdirde, bu kimse amelinin karşılığını
alamayacağı gibi, ayrıca ceza da görür. Böyle bir kimsenin amelinin, başkasına
fayda sağlaması mümkün değildir.
2) Salih kullar
Allah nezdinde adeta bir misafir gibidirler. Dolayısıyla bir kimse onlara dua
ettiğinde, bu dua kendilerine bir hediye olarak ulaştırılır. Suçlulara ise dua
ulaştırılmaz, fakat onlara dua eden sevab kazanır. Tıpkı posta yolu ile para
gönderen kimsenin, para yerine ulaşmasa dahi, parasını geri alması gibi.
3) İsâli's-sevab
mümkündür ama, isâli's-ceza (cezanın başkasına gönderilmesi) mümkün değildir. Çünkü
hiçkimse kötü amellerinin cezasını, bir başkasına çektiremez.
4) Başkası adına
hayır dua etmenin ve salih amel işlemenin iki yararı vardır:
Birincisi; bu
davranış, dua eden kimsenin, ruh haline ve ahlâkına müsbet tesir yapar ve bu
davranışı dolayısıyla o kişi Allah katında mükafat almaya hak kazanır.
İkincisi; Allah,
yapılan amelden sevab gönderilen kimseye mükafat verdiği gibi ayrıca ameli
yapan şahsa da mükafat verir. Örneğin bir sporcu yorucu çalışmalarının
sonucunda kuvvet ve sıhhat kazanır ve kazandıklarını başkalarına nakledemez.
Fakat bu sporcu bir yerde görevli olarak spor yapıyor ve karşılığında ücret
alıyorsa, sözkonusu ücret kulüp yöneticisi tarafından kendisine ödenir. Ancak
sporcu kendisinin aldığı ücretin dışında (annesine, babasına, hocasına) da
verilmesini taleb edebilir. Dolayısıyla hayırlı bir amel işleyen kimse sevabın,
anne-babasına veya bir dostuna verilmesi için dua edebilir.
b) Bir kimsenin
yaptığı amelin, başka birine de yarar sağlaması iki şekilde de olabilir:
1) Bir kimse,
başka birinin isteği üzerine, böyle bir ameli yapar.
2) İstese de
istemese de, sözkonusu vecibeyi yerine getiremediği için, bir kimse bu şahsın
yerine o vecibeyi yerine getirir. Hanefi fukahasına göre bu ameller üç
kısımdır. 1) Namaz gibi bedeni ibadetler, 2) Zekat gibi mali ibadetler, 3) Hacc
gibi mali-bedeni ibadetler. Birinci şık vekalet yoluyla yerine getirilemez.
İkinci şık vekaleten yerine getirilebilir. Sözgelimi bir kimse, hanımının
ziynetleri (mücevherleri) için zekat verebilir. Üçüncü şık ise, kendisine
vekalet edilen şahsın geçici olmayıp devamlı bir acziyet içerisinde bulunduğu
takdirde yerine getirilebilir.
Sözgelimi Hacca
gitmeye sıhhati elvermeyen ve böyle bir ümidi de bulunmayan kimse adına hacca
gidilebilir. Bu konuda Malikî ve Şafiîler de aynı görüştedirler. İmam Malik,
Hacc-ı Bedel konusunda baba oğluna vasiyet ederse, oğlu kendisi yerine hacca
gidebilir. Aksi takdirde gidemez demektedir. Ancak hadisler bu konuda sahihtir.
Babanın vasiyeti olsa da olmasa da oğlu babası yerine hacca gidebilir.
İbn Abbas'dan
rivayet edildiğine göre Has'am Kabilesinden bir kadın, Hz. Peygamber'e (s.a)
şöyle dedi: "Babama haccın farziyeti, kendisi çok yaşlandığı ve deve
üzerinde dik oturamadığı zamanda ulaştı." Bunun üzerine Hz. Peygamber
(s.a) "o halde onun yerine hacca sen git" diye buyurdu. (Buhari,
Müslim, İmam Ahmed, Nesei, Tirmizi) Hemen hemen yaklaşık ifadelerle aynı hadis,
Hz. Ali'den de rivayet edilmiştir. (İmam Ahmed, Tirmizi).
Abdullah İbn
Zübeyr'in rivayet ettiğine göre, Has'am kabilesinden bir erkek, Rasûlullah'a,
yaşlı babasıyla ilgili olarak, "Onun yerine ben hacca gidebilir
miyim?" diye sordu. Rasûlullah, "Sen onun en büyük oğlu musun?"
diye sorunca, o "evet" dedi. Bunun üzerine Rasûlullah, "Babanın
borcu olsaydı şayet, onun borcunu ödeyecek miydin?" diye sordu.
"Evet" cevabını alınca, "Babanın yerine hacca gidebilirsin"
dedi. (Müsned-i Ahmed, Nesei)
Abdullah b.
Abbas'ın rivayet ettiğine göre, Cüheynî kabilesinden bir kadın, Rasûlullah'a,
"Annem hacca gitmeye niyet ettiği halde, gidemeden vefat etmiştir. Ben
onun yerine hacca gidebilir miyim?" diye sordu. Rasûlullah, "Şayet
annenin borcu olsaydı onun borcunu ödeyecek miydin?" diye karşılık verdi.
"Evet" cevabını alınca "O zaman nasıl kulların borcunu
ödüyorsanız, Allah'ın borcunu da ödeyin. Çünkü O kendisiyle yapılmış olan ahdin
yerine getirilmesine daha müstehaktır" diye buyurdu. (Buhari, Nesei).
Bunun dışında Buhari ve Müsned-i Ahmed'de kayıtlı bir başka rivayete göre bir
kimse, kızkardeşi hakkında Rasûlullah'a böyle bir soru sorunca, Rasûlullah
(s.a) kendisine yukarıdaki cevabı vermiştir.
Yukarıda
zikredilen hadislerden, malî-bedenî ibadetlerin bir başkası tarafından yerine
getirilmesinin caiz olduğu anlaşılıyor. Bedeni ibadetlere gelince, bazı
hadislerden çıkarılan sonuçlara göre onlar da, vekaleten icra edilebilir.
Örneğin; İbn Abbas'ın rivayet ettiğine göre, Cüheyni kabilesinden bir kadına,
Rasûlullah, "Annem oruç tutmaya niyet ettiği halde, tutamadan vefat
etmiştir.
Ben onun yerine
tutabilir miyim?" diye sorunca, Rasûlullah "Annen için oruç tut"
diye cevap verir. (Buhari, Müslim, İmam Ahmed, Nesei, Ebu Davud)
Hz. Buriyde'nin
rivayet ettiğine göre bir kadın, annesiyle ilgili olarak, Rasûlullah'a
"Annemin bir ay (başka bir rivayete göre iki ay) oruç borcu vardır. Ben
onun yerine oruç tutabilir miyim?" diye sorduğunda Rasûlullah (s.a) ona
izin vermiştir. (Müsned-i Ahmed, Tirmizi, Ebu Davud). Hz. Aişe'nin rivayet
ettiğine göre, Rasûlullah (s.a) "Ölen bir kimsenin oruç borcu varsa,
velileri onun yerine oruç tutsun" diye buyurmuştur. (Buhari, Müslim, İmam Ahmed,
Bezzar'ın naklettiği rivayette, Rasûlullah'ın (s.a) sözleri "isterlerse
oruç tutsunlar" şeklindedir) Bu hadislere dayanarak hadis imamları, İmam
Evzai ve Zahiriyye mezhebi, bedeni ibadetlerin vekaleten icra edilebileceği
görüşündedirler. Ebu Hanife, Şafiî, Malik ve Zeyd b. Ali ise "ölünün orucu
tutulamaz" diye fetva vermişlerdir. İmam Ahmed, İmam Leys ve İshak b.
Rahaveyh "Vefat eden kimse, niyet ettiği halde yerine getiremediği
takdirde bu ameli başkasının icra etmesi mümkündür" diye beyan etmişlerdir.
Bu görüşe karşı olanların dayandığı delil, yukarıdaki hadisleri rivayet eden
kimselerin, rivayet ettikleri hadisin beyan ettiği tutuma muhalif fetva vermiş
olmalarıdır. Sözgelimi, İbn Abbas "Başkası için namaz kılmayın oruç
tutmayın" (Nesei) diye fetva vermiştir. Abdurrezzak, aynı şekilde İbn
Ömer'den de böyle görüş nakletmektedir. Tüm bu rivayetlere göre, başlangıçta
izin verildiği konuda Hz. Peygamber'den (s.a) hadis rivayet eden sahabinin,
sonradan rivayet ettikleri hadisin hilafına fetva vermeleri nasıl mümkün
olabilir?
Şu husus iyice
bilinmelidir ki, vekaleten ibadet, ancak sözkonusu ibadete niyet ettikleri
halde, birtakım zorunluluklar nedeniyle yerine getirme fırsatı elde edemeyen
kimselere bir yarar sağlayabilir. Aksi takdirde ömrü boyunca hacca gitmeyi
düşünmeyen bir kimse için binlerce kez hacca gidilse bile, ona bir yararı
olmaz. Aynı husus borcu olan kimseler için de böyledir. Nitekim ömrü boyunca
borcunu ödemeyi düşünmeyen bir kimse, borçlu olduğu halde vefat etse ve
vefatından sonra bu şahsın borcunu başkaları ödese bile Allah katında o kimse
yine borçlu kabul edilir. Bu şahıs, yaşarken borcunu ödemeyi istemiş ama
ödeyememiş olursa ve onun yerine bir başkası borcunu öderse o takdirde böyle
bir günahdan kurtulabilir.
39. Yani,
"Ahirette herkesin hesabı görülecektir". Bu cümlenin önceki cümleden
hemen sonra zikredilmiş olması, sözkonusu kaidelerin, dünyadaki ekonomik
sistemle ilgili olmayıp, ahiretteki ceza ya da mükafat ile ilgili olduğunu
gösteriyor. Kur'an'ın bir tek ayetinden yola çıkarak, ayetin siyak ve sibakıyla
uyum arzetmeyen, üstelik diğer ayetlere ters düşen bir sonuca varmak, doğru bir
yöntem değildir.
40. Yani, ferah
da gam ve keder de Allah tarafındandır. İyilik ve kötülük, müsibet ve refah,
Allah'ın dilemesine bağlıdır. Dolayısıyla hiç kimse başka birinin kısmet ve
nasibini değiştirmeye muktedir değildir.
41. İzah için
bkz. Rum an: 27-30, Şura an: 77
42. Önceki ayetle
birleştirerek okuduğumuzda, (tertib-i kelamdan), bu ayetin ölümden sonraki
hayatın mümkün oluşuna bir delil olarak öne sürüldüğü sonucuna varırız. Yani
ölüm ancak Allah'ın elindedir. Bir damla sudan (nutfeden) insan gibi bir
varlığı yaratmış ve aynı şekilde iki cinsi (erkek-kadın) meydana getirmiştir.
Bu bakımdan, insanları yeniden diriltmek O'nun için güç bir iş değildir.
43.
"egani" kelimesine müfessirler ve lugat alimleri çeşitli anlamlar
vermişlerdir.
a)
Katade'nin İbn Abbas'dan rivayet ettiğine göre, "erda" (razı etti)
demektir.
b)
İkrime'nin yine İbn Abbas'dan rivayet ettiğine göre, "kanna" (tatmin
etti) demektir.
c)
İmam Razi, insanın ihtiyacı daşındakinin "ekna" olduğunu öne sürer.
d)
Ebu Ubeyde ve diğer lugat alimleri, "ekna"nın "kuneyve"den
türediğini ve muhafaza edilmiş kalıcı mal, (ev, arazi, bağ, bahçe, hayvanlar
vs.) anlamına geldiğini söylerler.
e)
İbn Zeyd ise diğerlerinden ayrı olarak, "ekna" kelimesini
"efkar" (fakirleşmiş) şeklinde yorumlar. Yani, Allah dilediğini
zengin, dilediğini fakir kılar.
44. Gökteki en
parlak yıldızın ismi Şi'ra'dır. Bu yıldıza, "Merzemü'l-Cevaza"
"El-Kelb'ul-Ekber", "el-Kelb'ul-Cebbar",
"Şi'ru'l-Ebur" gibi isimler de verilmiştir. Bu yıldız, güneşten 23
kat daha parlaktır ve onun ışığı yeryüzüne 8 yılda ulaşır. (Yani, arada 8
yıllık bir mesafe vardır.) Dolayısıyla güneşten küçük ve daha az parlak
görünür. Mısırlılar, doğduğu zaman Nil nehrinin bereketini artırdığına
inandıkları için bu yıldıza taparlardı. ayrıca bu yıldızın Nil'in bereketinin
müsebbibi olduğuna inanırlarmış.
Yine cahiliye
döneminde Araplar, yıldızların insan hayatına etkisi olduğuna inanırlar ve
Şi'ra yıldızına taparlardı. Özellikle Kureyş'in komşu kabilesi olan Huzaa, bu
yıldıza tapmakla tanınırdı. Yukarıdaki ayet ile, şöyle demek isteniyor.
"Sizlerin nasibi Şi'ra yıldızına bağlı değil, onu yaratan Allah'ın
elindedir."
45.
"Adeni'l-Ûla" ile Hz. Hûd (a.s)ın kendilerine azab gönderilen kavmi
kastolunmaktadır. Onların içinde mü'minler kurtulmuştur, işte onların evlatları
da "Adeni'l-Uhra" ya da "Adeni'l-Sani" adıyla
tanınmışlardır.
46. Burada Hz.
Lût (a.s)'ın kavmi kastolunmaktadır. 'Onları neler kapladı neler" ifadesi
ile de, altında Lût kavminin gömülü kaldığı Lût gölü kastolunmaktadır.
47. Bazı
müfessirlere göre bu ifadeler Hz. İbrahim ile Hz. Musa'nın sahifelerinin bir
bölümüdür. Bazı müfessirler ise 54. ayetle birlikte söz konusu sayfalar
hakkındaki açıklamaların sona erdiği ve yeni bir konunun başladığı görüşündedir.
Ancak siyak ve
sibak dikkate alındığında ilk görüşün daha doğru olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü
sonraki ibareden (Bu önceki uyarıcılardan bir uyarıcıdır) anlaşıldığına göre,
Hz. İbrahim'in ve Hz. Musa'nın sayfaları önceki uyarıcılar olarak zikredilmiştir.
48.
"tetemaru" münakaşa etmek, tartışmak ve şüphelenmek anlamlarına
gelir. Bu ayet Kur'an'ı okuyan herkese hitap etmektedir. Şöyle denilmektedir:
"Önceki
peygamberleri yalanlayan toplumların kötü sonlarını bilmenize rağmen, onların
izlerini takip ediyorsunuz. Önceden helâk olan toplumlar da Allah'ın nimetleri
hakkında şüpheye düştüler ve "bu nimetleri sadece Alah vermiyor, O'nun
ortakları da var" diyerek peygamberlerle tartışmaya başladılar. Sonuçta
peygamberlerin kendilerine getirdiği tevhid akidesini yalanladılar. Sizler o
toplumların bu şüphe ve tartışmalar dolayısıyla helâk olduklarını ve sizlerin
de akibetinizin aynı olacağını düşünemiyor musunuz?"
Burada Ad, Semud
ve Nuh kavimlerinin Hz. İbrahim'den (a.s) önce yaşadıklarına ve Hz. Lût'un
(a.s) onun çağdaşı olduğuna dikkat edilmelidir. Dolayısıyla bu tartışma, Hz.
İbrahim'in sayfalarının bir bölümü olamaz.
49. Bu cümleyi
müfessirler şu şekilde izah etmişlerdir.
a)
Korkutucu (Nezir) Hz. Muhammed'dir (s.a).
b)
Kur'an'dır.
c)
Önceki ayetlerde de zikri geçen kavimlerdir. Bize göre 3. şık daha makûldur.
50. Yani,
"Ne acelesi var, nasıl olsa düşünecek çok zaman bulunuyor" diye
zannetmeyin. Aslında sizlerden hiçkimse ne kadar zamanı olduğunu ölümün veya
kıyametin ne zaman kendisine gelebileceğini bilmez. Dolayısıyla vaktin erken
olduğu zannına kapılmayın. Şimdi aldığınız nefesten sonra yine nefes alıp
alamayacağınızı bilemezsiniz.
51. Yani, kıyamet
saati geldiğinde ne sizlerin, ne de tanrılarınızın gücü onu durdurmaya
yetmeyecektir. Allah dışında hiç kimse onun gelişini durduramaz.
52. "Bu
söz" ile Rasûlullah'a (s.a) nazil olan vahiy kastolunmaktadır. Yani
"Onun tebliğ ettiği mesajda hayret edilecek ne var ki, şaşıyorsunuz?"
53. Cehalet ve
dalâletinize ağlamanız, üzülmeniz gerekirken, sizler tam tersine hakla alay
etmektesiniz.
54.
"samidûn" lugat alimlerine göre iki anlama gelir. İbn Abbas, İkrime
ve Ebu Ubeyde Nahvi'nin görüşüne göre, Yemen dilinde "Semud" şarkı
türkü için kullanılır. Kafirler, Kur'an'ı başkaları duymasın diye yüksek sesle
şarkı söylerlerdi. Diğer anlamı ise İbn Abbas ve Mücahid'e göre kibir ve
gururla başı dik tutmak demektir. Mekkeli müşrikler, Rasûlullah'ın (s.a) yanından
geçerken, ondan nefret ederek başlarını dik tutarlarmış. Nitekim Ragıb
el-İsfehani de aynı görüşü kabul eder. Katade'ye göre, "gafilun" Said
b. Cübeyr'e göre ise "Muarizun" anlamına gelir.
55. İmam Ebu
Hanife ve İmam Şafiî ve çoğu alimlere göre, bu ayet üzerinde secde vaciptir.
İmam Malik bu ayet okunduğunda secde ederdi. (Kadı Ebu Bekir, İbnu'l Arabi,
Ahkamu'l-Kur'an) Fakat o, bu ayet üzerinde secde etmenin vacip olmadığı
kanaatindedir. İmam Malik'in, kanaati şu rivayete dayanır. Zeyd b. Sabit'ten
rivayet edildiğine göre O, Hz. Peygamber'e (s.a.) Necm Suresi'ni okumuş ve Hz.
Peygamber (s.a) secdeye gitmemiştir. (Buhari, Müslim, İmam Ahmed, Tirmizi, Ebu
Davud, Nesei) Fakat bu rivayet sözkonusu ayeti okuduğumuzda secde etmemize mani
teşkil etmez. Çünkü -muhtemelen- Rasûlullah (s.a) o anda herhangi bir neden
dolayısıyla secde etmeyip daha sonra secde etmiş olabilir. Başka bir rivayette,
Rasûlullah'ın (s.a) bu ayet üzerinde secde ettiği açıkça ortadadır. İbn Mes'ud,
İbn Abbas, Muttalib b. Ebi Vedea'nın ittifakla rivayet ettiklerine göre Hz.
Peygamber, Harem-i Şerif'de ilk olarak bu sureyi okumuş ve müşriklerde dahil
herkes onunla birlikte secde etmiştir. (Buhari, İmam Ahmed, Nesei) İbn Ömer'den
rivayet edildiğine göre, "Rasûlullah (s.a) namazda Necm Suresi'ni okumuş ve
bu ayet üzerine secde ederek secdede bir süre beklemiştir" (Beyhaki, İbn
Merduye) Sabburatu'l-Cüheyni'den rivayet edildiğine göre, Hz. Ömer, sabah
namazında Necm Suresi'ni okuyup secde etti, sonra kalkıp Zilzal Suresi'ni
okuyup ruku etti. (Said b. Mensur) İmam Malik'in "Muvatta" adlı
eserinde, "Kur'an'da Secde" bölümünde, Hz. Ömer'le ilgili bu rivayet
kayıtlıdır.