|
Bismillahirrahmanirrahim |
|
1.
Kâfirlerin "Kur'an'ı Muhammed uydurdu" şeklindeki ithamlarına cevap
olmak üzere, surenin hemen girişinde Hz. Muhammed'in (s.a) söylediklerinin
kendisinden olmadığı gibi kısa bir beyanla yetinilmiş ve Allah, Kur'an'ın
kendisi tarafından nazil olduğunu bildirmiştir. Bunun yanısıra muhatablara bu
esasın iki unsuru daha açıklanmıştır. Birincisi, "Bu sözü inzal eden
Aziz'dir" yani, muhteşem bir kudret ve kuvvet sahibidir. O'na karşı koymak
ve O'nun takdirinin gerçekleşmesini engellemeye kalkışmak kimsenin haddi
değildir. İkincisi, "O Hakîm'dir". Yani, O'nun gönderdiği her söz bir
hikmete mebnidir. Dolayısıyla, bu "Hidayet"ten yüz çevirenler
cahillerden başkası değildirler. (Daha fazla bilgi için bkz. Secde an:1)
2. Yani, bu kitab
baştan sona kadar Hak'tır ve ona hiç bir surette batıl karışmamıştır.
3. Bu, İslâm'ın
asıl maksadının anlatıldığı çok önemli bir ayet olduğu için, onu üstünkörü
okuyarak geçmemeli ve ayetin işaret ettiği anlam iyice kavranmalıdır. Burada
iki temel esas vardır ki, onlar anlaşılmadan ayetin tazammun ettiği anlamların
kavranması mümkün değildir. Birincisi, "Allah'a ibadet edin",
ikincisi, "Dini ancak Allah'a halis kılarak, O'na kullukta bulunun"
"İbadet"
kelimesi "abd" kökünden türemiştir ve lûgatta kul, köle için
kullanılır. Bu bakımdan "ibadet" kelimesi iki anlama delâlet eder.
İlki, Lisanu'l-Arab'ta kullanıldığı şekliyle "Abdullah" (Allah'ın
kulu) kulluk etmek, diğeriyse aciz olmanın idraki içinde, severek itaatte
bulunmak. (Ayrıntı için bkz. "Kur'an'da Dört Terim adlı eserim) Yani
Allah'ın kulundan istediği, sadece kendisine kulluk ve itaat etmesi, ayrıca
koyduğu kurallara harfiyyen uymasıdır.
"Din"
kavramı çeşitli anlamlara gelir. 1) Galip, Muktedir, Hakim ve Sahip,
"insanlara hükmeden" (Lisanu'l-Arab), 2) İtaat ve kölelik, "O'na
itaat etti" (Lisanu'l-Arab), 3) İnsanların tabi oldukları örf ve adetler.
Yukarıda
zikredilen her üç anlamı da dikkate aldığımızda "din" kavramıyla, bir
insanın, başkaları üzerinde kendisine otorite ve yetki vehmederek, onların
hayatlarını tanzim etmeye kalkışmak istemesinin kastolunduğu anlaşılır.
Dini Allah'a
halis kılarak, O'na itaat etmek için Allah'a kulluk etmekle birlikte, başkalarına
kulluk etmemeyi, sadece Allah'ın koyduğu kural ve ilkelerle yaşamayı ve O'nun
hükümlerine tâbi olup, yasaklarından kaçmayı tazammun eder.
4. "Dini
yalnızca Allah'a halis kılarak kulluk etmek" şeklindeki ilke, kesin ve
değişmez bir gerçek olarak ortaya konmuştur. Çünkü bu, yalnız ve yalnız
Allah'ın hakkıdır. Kulluk edilmeye layık olan sadece O'dur ve sadece O'na itaat
edilmesi gerekir. Allah'a kulluk etmeyi reddedip de başkalarına itaat eden
kimse dalâlettedir. Şayet Allah'a kulluk etmekle birlikte, başkalarına da
kulluk ediyorsa, bu da şirktir. Nitekim bu ayeti kerimenin en güzel izahını Hz.
Peygamber (s.a) yapmıştır. İbn Merduye'nin Yezid el-Kursî'den naklettiğine göre
bir şahıs Hz. Peygamber'e, "Şayet bizler mallarımızı şan, şöhret olsun
diye tasadduk edersek, Allah bize bir mükafat verir mi?" diye sormuştur.
Hz. Peygamber, "Hayır" diye cevap verince, bu sefer o şahıs,
"Hem Allah rızası, hem de şan, şöhret için tasadduk edersek?" diye
sordu. Hz. Peygamber, "Allah, hâlisane olarak sadece kendi rızası için
yapılmamış hiçbir ameli kabul etmez" dedi ve bu ayeti okudu.
5. Mekkeli
kâfirler ve genelde tüm müşrikler, "Biz başka kimselere yaratıcı oldukları
için kulluk etmiyoruz. Biz sadece Allah'ı yaratıcı olarak kabul ediyor ve O'na
itaatte bulunuyoruz. Ancak O'nun yüce makamına doğrudan ulaşamadığımız için,
arada bulunan mübarek zatlara dua ediyor ve dualarımızı Allah'a çabucak
ulaştırsınlar diye onlara müracaatta bulunuyoruz" demektedirler.
6. Yani,
"İttifak ancak tevhid üzerinde sözkonusudur, şirk üzerinde ise ittifak
etmek mümkün değildir." Hiçbir müşrik hangi ilâhın, hangi aracının Allah'a
daha yakın olduğu konusunda hemfikir değildir. Bazıları aya, güneşe ve
yıldızlara vs. aracı olarak tapmaktadır ama, aralarında, bunlardan hangisinin
Allah'a daha yakın olduğu konusunda bir birliktelik yoktur. Yine bazıları ölmüş
bulunan muhterem zevatın Allah indinde kendilerine şefaat edeceğine
inanmalarına rağmen hangisinin orada daha etkili olduğu konusunda ayrılık
içindedirler. Dolayısıyla bu tür inançların hiçbiri bir ilme dayanmaz. Çünkü
kimin ilahî yetkiyle donatıldığı, kimin sözlerinin Allah indinde geçerli
olduğu, Allah tarafından bir liste halinde gönderilmiş değildir.
Tüm bunlar
cahilce inanışlar ve ataları körü körüne taklidin bir sonucu olduğu için,
ihtilafın vukû bulması kaçınılmazdır.
7. Allah Teâlâ,
bu kimseler için "Kâzip" ve "Kâfir" olmak üzere iki tür
ifade kullanmıştır. Kâzip denmesinin nedeni onların Allah'a yalan ve iftira
uydurmuş olmalarıdır. Kâfir ifadesi ise, ilki, hakkı reddetmeleri ve tevhidi
bildikleri halde batıl inançları üzerinde ısrar etmeleri, ikincisi ise,
"Allah'ın nimetleri için başkalarına şükretmeleri ve Allah'ın verdiği
rızık ve nimetlerde, O'nun yanında sözü geçtiğini zannettikleri kimselerin payı
olduğuna inanmaları" dolayısıyla iki anlamda kullanılmıştır.
8. Yani, Allah'ın
oğlu olması zaten mümkün değildir. Fakat Allah dilediği takdirde, kendisine
kimi isterse onu seçer. Ancak unutulmamalıdır ki, seçtiği kimse de her
halûkarda mahluk olacaktır. Çünkü kâinattaki her şeyi Allah yaratmıştır ve
onlarla olan ilişkisi Halık-mahluk münasebeti şeklindedir. Dolayısıyla
baba-oğul şeklinde bir ilişkinin olabilmesi için, nesebî bir bağ gereklidir.
Allah Teâlâ ise bu gibi sıfat ve tanımlamalardan münezzehtir. O bir ve tektir.
9. Allah'ın,
baba-oğul şeklindeki bir ilişkiden münezzeh oluşuyla ilgili olmak üzere
aşağıdaki şu deliller öne sürülmüştür.
1)
Allah her türlü acizlik, zaaf ve eksiklikten münezzehtir. Ancak noksan olan
kimseler bir oğula ihtiyaç duyar. Yani, fani (ölümlü) olanların bir oğul sahibi
olmayı istemelerinin nedeni, kendilerinden sonra isimlerinin devam etmesini
arzuladıkları içindir. Nitekim başkalarını evlat edinenler kendilerinde büyük
bir eksiklik olduğundan dolayı bunu yaparlar. Oysa Allah Teâlâ böyle bir
eksiklikten münezzehtir. O'na evlat nispet edenler cehalet içindedirler.
2)
Allah bir ve tektir, eşi ve benzeri yoktur. Oğul edinmek ayrıca karşı bir cinsi
de gerektireceği için, O bundan münezzehtir. Allah'a ancak cahiller evlat
nispet ederler.
3)
Allah Kahhar'dır. Yani O, herşeyin hakimidir ve tüm kâinat O'nun tasarrufu
altındadır. Dolayısıyla hiçbir şey O'nun benzeri olamaz.
10. Daha fazla
bilgi için bkz. İbrahim an: 26, an: 6, Ankebut an: 75.
11. Yani, Allah
sizlere bir azab gönderdiği takdirde, hiçbir kuvvet O'na mani olamaz. Sizlerin
tüm küstahlığınıza rağmen, size mühlet tanıması O'nun bir lütfudur. Burada
"mühlet tanımak" şeklindeki ifade "mağfiret" olarak
geçmektedir.
12. Bu ifade,
Allah'ın önce insanları, sonra Havva'yı yarattığı anlamına gelmez. Burada
önemli olan tertib-i zaman değil, tertib-i beyan'dır.
Nitekim Kur'an'ın
pek çok yerinde kronolojik sıralama dikkate alınmadan zikredilen olaylar
vardır.
13. Burada
"en'am" ile dişi ve erkek olmak üzere 8 çift (deve, öküz, koyun ve keçi)
kastolunmaktadır.
14. Üç perde; ana
karnı, ana rahmi ve zardır.
15. Yani,
tasarruf sahibi, hükmeden ve rızık veren.
16. Yani, tüm
kâinat O'nun tasarrufu altındadır ve O'nun emirleriyle idare olunmaktadır.
17. Başka bir
deyişle, "Şayet Allah'ı kâinatın sahibi ve Rabbi olarak kabul ediyorsanız,
yegane ma'bud olarak da onu kabul etmelisiniz."
Bu bir mantıktır
ki, kâinat üzerinde hükümranlığında hiçbir ortağı bulunmazken, yine de Allah'ın
dışında ma'bud ittihaz edinilebilmektedir. Aklınıza ne oldu ki, böylesine
mantıksız düşünceleri kabul edebiliyorsunuz? Sizi, her çeşit hayvanı, yeri,
göğü, ay ve yıldızları yaratan gece ve gündüze hükmeden sadece Allah iken,
başkalarını nasıl ma'bud ittihaz edebiliyorsunuz?
18. Bu dikkate
değer bir ifadedir. Çünkü burada "Nasıl döndürülüyorsunuz?"
denilmektedir, "Nasıl dönüyorsunuz?" değil. Yani, "Sizleri doğru
yoldan çıkaran başkalarıdır ve sizler o kimselerin söylediklerine uyarak en
doğru şeyleri bile göremiyorsunuz!" Yine dikkate değer bir husus, burada
hitabın, başkalarını yoldan çıkaranlara değil, yoldan çıkan zavallılara
olmasıdır. Bu çok manidar bir ifade biçimidir. İnsanları yoldan çıkaranlar
toplum içerisinde legal (açık) faaliyet gösterdikleri için, isimlerinin
zikredilmesine gerek bile duyulmamıştır. Onlara hitaben yapılacak bir konuşma
anlamsız olurdu. Çünkü onlar Allah'a bile bile ortak koşuyorlar ve Allah'a
kulluk edenleri engellemeye çalışıyorlardı. Bu tür insanlarla diyaloğa girmek
bir yarar sağlamaz, zira sapıklık ve dalâlet ile onların çıkarları artık özdeşleşmiştir.
Onlar gerçeği kavramış olsalar bile, sırf çıkarları yüzünden, dalâleti
terketmezler. Ancak diğer insanların bu çıkar şebekelerinin etkisi altında
yoldan çıkmış olmaları üzücüdür. İşte hitap böyle insanlaradır. Çünkü onlar
kandırılmıştır ve sapıklıktan bir menfaatleri de yoktur. Bu insanlar biraz
düşünecek olsalar, kendilerini şirk koşmaya teşvik edenlerin, bu
davranışlarıyla nasıl bir çıkar ilişkisi içinde olduklarını farkedeceklerdir.
19. Yani,
"Sizlerin inkar etmeniz, Allah'ın hükümranlığına bir halel getirmez.
Sizler Allah'ı tek ma'bud olarak kabul etseniz de, etmeseniz de, Allah için
farkeden bir şey olmaz."
Hz. Peygamber'in
(s.a) şöyle söylediği rivayet olunur: "Allah; ey kullarım! Gelmiş-geçmiş
tüm ins ve cinden daha fazla fâcir olsanız, yine de benim hükümranlığıma bir
halel getiremezsiniz" demiştir. (Müslim).
20. Yani, Allah
kendi çıkarı için değil, kullarının iyiliği için küfrü tasvib etmez. Çünkü
küfür Allah için değil, insanlar için zararlıdır. Burada dikkate değer husus,
Allah'ın dilemesiyle rızasının ayrı şeyler olmasıdır. Çünkü Allah'ın dileği
dışında hiçbir şey vuku bulmaz. Fakat O'nun razı olmadığı olaylar cereyan
edebilir, zaten olmaktadır da. Dünyada zalimler, zorbalar, haydutlar,
hırsızlar, katiller, caniler, gece gündüz faaliyet göstermektedirler. Allah
Teâlâ, yaratmış olduğu nizamda bu kimselere fırsat tanımıştır. Allah tıpkı
salih insanlara iyilik yapmaları için fırsat tanıdığı gibi, fâcir insanlara da
kötülük yapmaları için fırsat tanımıştır. Allah onlara böyle bir fırsat tanımamış
olsaydı yeryüzünde kötülük diye bir şey olmazdı. Tüm bunlar Allah'ın dilemesi
dahilinde olmaktadır, yoksa bu, Allah'ın bu kötülüklerden razı olduğu anlamına
gelmez. Nitekim bir kimse haram yol ile rızkını kazanmak istediğinde, Allah o
kimseye fırsat tanır. Allah'ın bir hırsıza ya da rüşvet alan bir kimseye bu
şekilde rızıklarını kazanmaları için fırsat tanıması, yaptıkları o işten razı
olduğu anlamına gelmez.
Sizler eğer küfür
üzerinde ısrar ederseniz, biz sizi zorla mü'min yapmayız. Fakat yaratıcınızı
inkar etmenizden de hoşlanmayız. Çünkü bu sizin zararınızadır. Aksi takdirde
benim hükümranlığıma halel gelmez.
21. Burada küfrün
karşıtı olarak, iman değil, şükür kelimesi kullanılmıştır. Bu kullanımdan
küfrün nankörlük, imanın da şükür olduğu anlaşılıyor. Allah'ın ihsanını idrak
eden bir kimse için, iman etmenin dışında başka çıkar bir yol yoktur. Bu kimse
eninde sonunda mutlaka iman edecektir. Dolayısıyla şükür ile iman birbirine
bağlıdır. Şükreden kimse iman eder. Tam aksine küfür sözkonusu iken şükür
olmaz.
22. Yani, hepiniz
kendi yaptıklarınızdan sorumlusunuz. Başkasının tesiriyle küfür içinde olan bir
kimsenin vebalini onu küfre sokan kimse taşımayacaktır. Dolayısıyla suçunun
cezasını kendisi çekecektir. Bu yüzden küfür ile iman arasındaki farkı anlayan
kimse, hemen küfrü terketmeli ve İslâm'ı kabul etmek suretiyle kendisini
cehennem azabından kurtarmalıdır.
23. Burada
"insan" ifadesiyle, Allah'a nankörlük eden kâfirler kastolunmaktadır.
24. Yani, iyi
durumlarında diğer ma'budlarına, bir felakete uğradıklarında ise, Allah'a
yalvarırlar. Çünkü bu durumda diğer ma'budlarından ümitlerini keserler.
Kalblerinin derinliklerinde, aslında diğer ma'budların aciz varlıklar ve gerçek
güç sahibinin ise Allah olduğunu bilirler.
25. Yani, o kötü
anlar geçtiğinde yine Allah'ı bırakarak, diğer ilâhlarına taparlar.
26. Yani,
kendilerinin dalâlette oldukları yetmiyormuş gibi, "Bir musibete
uğramıştım, falan zat, filan şeyh, filan keramet sahibi beni o musibetten
kurtarmıştı" diyerek başkalarını da teşvik eder ve böylece dalâlette
olanların halkasını genişletirler.
27. Yani, tekrar
o ilahlarına tapmaya başlayıp, onlar için kurban ve adaklar keserler.
28. Burada, biri
kendisine bir musibet geldiğinde sadece Allah'a rücu eden, başka zamanlarda
O'nun dışındaki kimselere kulluk yapan kimseler, diğeri her türlü halde Allah'a
yönelen kimseler olmak üzere iki tip insan arasında bir mukayese yapılmaktadır.
Bu birinci grubu Allah Teâlâ, cahil, ikincileri ise, alim olarak
nitelemektedir. Bunlar okuma yazma bilmeseler de âlimdirler, zira asıl ilim,
hakikatin ilmidir ve bu ilme göre amel etmektir. İnsanın kurtuluşu buna
bağlıdır. Sanki şöyle denmek isteniyor "Bu iki grubun eşit olması mümkün
mü?" Bu insanların dünyada bir araya gelmeleri nasıl mümkün değilse,
ahirette de bir araya gelmeleri mümkün olmayacaktır.
29. Yani, sadece
iman etmekle yetinmeyin, yanısıra Allah'tan korkarak, O'nun emirlerini yerine
getirin. Yasak ettiği şeylerden uzak durun ve dünyada Allah'tan korkarak
hayatınızı sürdürün.
30. Yani, onlara
bu dünyada da ahirette de güzellik vardır.
31. Şayet bir
belde, Allah'a itaat eden kimseler için, yaşanamayacak hale gelirse, onlar
zorluğun ve sorunların daha az olduğu bir yere hicret etsinler.
32. Yani, onlar
Allah yolunda her türlü musibete ve sıkıntıya katlanarak, hak yolda yürümeye
devam ettiler. Bunların içine, hicret ederek, öz vatanlarına hasret duyanlar
ile, hicret edemeyip bulundukları yerde, musibetlere göğüs geren ve
müslümanlıklarında diretenler de dahildir.
33. Yani, benim
görevim sadece tebliğ etmek değildir. Örnek olmak ve tebliğ ettiklerimi de
bizzat yaşamak da görevlerim arasındadır.
34. "Hüsrana
uğrayanlar", Allah'ın insana verdiği ömür, akıl ve diğer nimetleri boşa
harcayanlardır. İnsan bunları dünyada boş yere heder eder. Yani Allah'ın
olmadığını kabul ederek, O'na ortaklar koşarak veya kıyamet ve hesap gününün
olmadığını, hesaba çekilmeyeceğini sanarak, Allah'ın kendisine lütfettiği tüm
sermayesini (ömür, akıl, sıhhat v.s) bu yanlış düşünceler nedeniyle sarfedip
iflas eder.
Bu ifadenin diğer
bir anlamı da şöyledir: Bu (hüsrana uğrayan) kimse, yanlış inançlarının
etkisiyle, başkalarına zulmeder ve onların günahlarını da yüklenir. Ancak kendi
küfrü dolayısıyla zaten hiçbir şeyi kalmadığı için, tamamen herşeyini kaybeder.
Üçüncüsü, o sadece kendisi iflas etmekle kalmamış, yanısıra ailesini,
akrabalarını ve kabilesini de yanlış inançları dolayısıyla zarara sokmuştur. Bu
üç zararı da Allah Teâlâ "hüsran-ı mübin" (apaçık hüsran) olarak
nitelemiştir.
35.
"Tağut" yani âsîlik. Bir kimseye Taği (âsî) yerine Tağut
denildiğinde, o kimsenin aşırı âsî olduğu kastedilir. Sözgelimi bir kimse için
"güzel" deriz. Fakat "bu güzelliğin ta kendisi" dersek, o
kimsenin çok güzel olduğunu vurgulamış oluruz. İşte tıpkı bunun gibi, diğer
ilâhlara kulluk etmek âsîliktir ama kişinin kendisini ilâh mevkiine koyarak
başkalarını kendisine kulluk ettirmesi isyanın ta kendisidir. (İzah için bkz.
Bakara an: 286, Nisa an: 91-105, Nahl an: 32)
36. Bunun iki
anlamı olabilir. Birincisi: "O duyduğu her söze hemen inanmaz. Onun
üzerinde düşünür ve doğruysa kabul eder."
Diğer anlamı ise:
"Bir söz duyduğunda ona hemen kötü bir anlam vermeyip, iyi niyetle
yaklaşır" şeklinde olabilir.
37. Yani, o kimse
artık azaba müstahak olmuş ve Allah onu cezalandırmaya karar vermiştir.
38.
"Yenabi" arzdaki tüm su kaynakları için kullanılmıştır.
39. Yani, akıl
sahibi olanlar, bu örnekten dünya hayatının ve ziynetlerinin geçici olduğu
şeklinde bir ders çıkarırlar kendilerine. Çünkü her baharın bir de sonbaharı
vardır. Her genci yaşlılık ve sonunda ölüm bekler. Yani, her kemalin bir zevali
olur. Dolayısıyla dünya, insana Allah'ı unutturacak ve bu geçici hayat için
ahiretini mahvettirecek kadar değerli değildir. Akıl sahibi bir insan, sıradan
manzaralardan bile ders alabilir. Bahar ve sonbahar Allah'ın kanunlarına
bağlıdır. Allah dilediğine hayat verir, onu yayar ve geliştirir, dilerse onu
harabeder. Allah'ın bereket nasip ettiğine, kimse mani olamaz. Mahvetmeyi
dilediğini de kimse mahvolmaktan kurtaramaz.
40. Yani, Allah,
onlara bu hakikatlerden ibret almayı ve İslâm'ı kabul ederek, kalblerinin
mutmain olmasını nasip etmiştir.
Bu itminan
insana, o ne zaman tüm şüphelerden arınır ve hiçbir tehlike ve zarar endişesi
kendisini inanmaktan alıkoyamayacak bir hale gelirse, işte o zaman nasip olur.
Çünkü inanan kimse, bir kez "İslâm haktır" diye kesin bir kanaate
sahip olduğunda, artık o, Allah ve Resûlü'nün emirlerine zoraki değil, seve seve
tabi olur. Kitab ve Sünnet'teki akide ve amelleri kabullenir. Ve tüm bunları
adeta kendiliğinden yerine getirir. Çıkarlarına ters düşse bile, yanlış bir
davranışı terketmek ona üzüntü vermez. Çünkü o, zaten bu davranışı kendisi
meşrû görmediği gibi, ayrıca kendisine zararlı olacağını da düşünür. Ayrıca
doğru yoldan sapmadığı için Allah'a hamd eder. Bu dünyevi zararlar, kendisinin
Allah'a itaatsizliği sonucunda doğacak zararlardan daha hafiftir. O bir
tehlikeyle karşılaştığında da aynı tarzda düşünür. Nasıl bir tehlike gelirse
gelsin, Allah yolunda yürümeye devam eder. Çünkü o, kendisi için Allah'ın
yolundan başka bir yolun olamayacağını düşünerek, her türlü zahmete katlanır.
41. Yani,
Allah'ın Kitabı'nın ve Rasûlü'nün Sünneti'nin ışığında doğru yolu görebiliyor.
42. İnsan kalbi
iki nedenden ötürü mutmain olmaz. Birincisi, sıkılan ve daralan bir kalbe sahip
olanlar. Bu kimselerin kalbleri tamamen kararmadığından müslüman olma imkanları
halen yok olmamıştır. İkincisi, tamamen katılaşmış bir kalbe sahip olanlar.
Böyle insanların Hakkı kabul edip, müslüman olmaları mümkün değildir. Bu
durumda olan kimseler, helâk olmaktan başka bir şey beklememeleri konusunda
uyarılıyorlar. Bundan, daralmış ve sıkılmış bir kalble olsa da İslâm'ı kabul
eden kimsenin kurtuluş ümidinin bulunduğu anlaşılıyor. Gerçi Allah bu konuda
açık ifadeler kullanmamışsa da, böyle bir anlayış, sözkonusu ayetin yorumundan
çıkmaktadır. Buradaki asıl maksat ise, Hz. Peygamber'e (s.a) inatla karşı
çıkanların uyarılmasıdır. Sanki şöyle denilmek isteniyor; "Sizler Hz.
Peygamber'e (s.a) gurur ve kibirle karşı çıkıyor ve Allah'ın gönderdiği
mesajdan yüz çeviriyorsunuz. Fakat bilmelisiniz ki, Allah'ın gönderdiği mesaj
karşısında büyüklenmek, sizler için büyük bir talihsizlikten başka bir şey
değildir."
43. Yani, bu kitabda
hiçbir çelişki yoktur. Tüm kitab boyunca aynı maksat gözetilmekte, akide ve
ameller hususunda aynı esaslar öne sürülmektedir. Her bölüm, bir diğerini
tafsil ve tefsir etmektedir. Anlam ve izahlar bir ahenk içinde birbirine
bağlıdır.
44. Bu kimseler
"yüzleriyle korunacaklarına" göre, çok çaresiz olacaklardır. Çünkü
ancak çok çaresiz olan insanlar yüzlerine darbe alırlar. Güçlü insanlar, diğer
uzuvlarına darbe alsalar da, yüzlerini korumaya çalışırlar. Yukarıda zikri
geçen kimseler yüzlerini açıkta bırakacaklarına ve böylece korunmaya
çalışacaklarına göre hiçbir çareleri kalmamış demektir. İşte kâfirlerin kıyamet
günündeki çaresizliklerinin manzarası mecazen böyle çiziliyor.
45.
"Kesb", Kur'an ıstılahına göre, bir kimsenin amelleri neticesinde
elde ettiği ceza veya mükafattır. Bu sonuç o kimsenin amelleri neticesinde elde
ettiği ceza veya mükafattır. Bu sonuç, o kimsenin kesbidir.
46. Yani, bu
Kur'an yabancı bir dille indirilmemiştir ki, Mekke'deki ve diğer arapların onu
anlaması için bir mütercim gereksin. Bu onların kendi ana dilleri olduğu için
doğrudan doğruya Kur'an'ı anlayabiliyorlardı.
47. Yani, bunda
hiçbir eğrilik olmadığı için, sıradan bir insanın bile anlaması güç değildir.
Bu kitabta, yanlışın ve doğrunun ne olduğu, neyin reddedilip neyin
redddedilemeyeceği, neyin yapılıp neyin yapılamayacağı, her insanın
anlayabileceği şekilde anlatılmıştır.
48. Böyle bir
misal ile Allah Teâlâ, şirk ve tevhid akidelerini ve onların insan hayatı
üzerindeki etkilerini kısa ve tesirli bir şekilde açıklamıştır. Birçok efendisi
olan ve her efendinin kendisine hizmet etmesini istediği bir kölenin, hiçbirini
memnun edemeyeceği ve devamlı surette, her efendisinden ayrı ayrı ceza ve cefa
çekeceği kaçınılmazdır. Fakat bu kölenin aksine, tek bir efendisi olan köle, bu
şekilde bir ızdırab çekmeyeceği gibi, o tek efendisine huzur içinde hizmet
eder. Bu o kadar net bir gerçektir ki, idrak edebilmek için fazla düşünmeye
bile gerek yoktur. Bir tek ilâha kulluk etmek, birçok ilâha kulluk etmekten
daha iyidir ve insanoğlu ancak o zaman huzur bulur.
Burada, bu
misalle taş ve topraktan yapılmış tanrıların kastolunmadığını açıklamakta fayda
mulahaza ediyoruz. İşaret edilmek istenen, insanlara çelişkili emirler veren ve
kendilerine kulluk etmeleri için, onları kendi yanlarına çekmeye çalışan canlı
ma'budlardır. Dolayısıyla bu misalin taş ve topraktan yapılmış putlara ıtlak
edilmesi mümkün değildir. İşaret edilmek istenen ma'budlardan biri, insanı
tatmin etmesi için çeşitli heveslere sevk eden kendi nefsidir. Diğeri kişinin
ailesidir, kabilesidir, milletidir, toplumudur, din adamlarıdır, liderlerdir,
kanun koyuculardır, ticari ve iktisadi güçlerdir v.s. Tüm bunlar insanı kendi
yanlarına çekmek ve etkileri altına almak için çırpınmakta ve çoğu zaman
birbirlerine ters düşen isteklerde bulunmaktadırlar.
Herhangi birinin
isteği karşılanmadığında, hemen ceza vermeye kalkışır. Elbette herbirisinin de
ceza verme yöntemi farklıdır. Biri kalbe sıkıntı verirken, diğeri zelil etmeye
çalışır, başka biri ilişkileri kesmekle tehdit ederken, diğeri iflasa
sürüklemekle korkutur, biri dini silah olarak kullanır, öbürü kanunlarla
korkutmaya çalışır, velhasıl insanın bu çıkmazdan kurtulabilmesi için bir tek
çıkış yolu vardır. Bu da halisane bir kalble tevhide sarılmaktır. Yani, sadece
bir tek olan Allah'a kulluk etmek ve O'nun dışındaki herşeyden kesilmek.
Tevhid inancı, şu
iki durumda da varlığını sürdürür:
1)
Bir kimse tevhidi düşünceyi samimiyetle kabullendiğinde, toplum kendisine karşı
tavır alır ve üzerindeki sıkıntı ve zorluklar artar. Ancak tüm bunlara rağmen o
şahıs bir iç huzura kavuşur ve başına gelen hiçbir musibet, sıkıntı ve zorluk,
onun bu iç huzurunu bozamaz, onu düşüncelerinden vazgeçiremez. O kimse,
nefsinin, yerine getirdiği takdirde, Allah'ın rızasına ters düşecek her
isteğini şiddetle reddeder. Öyle ki ailesinin, kabilesinin, milletinin,
hükümetin, din adamlarının ve sermaye çevrelerinin isteklerini dahi, Allah'ın
emirlerine ters düştükten sonra geri çevirir. Sonuçta o, belki sıkıntı ve
zorluklarla karşı karşıya kalacaktır ama, yine de huzur içinde olacaktır. Çünkü
o, imanının doğrultusunda davranmakta ve sahibinin isteklerini yerine
getirmektedir. O, kendilerini Allah'ın yerine koyan ve insanları kendilerine
itaat ettiren otoritelere kulluk etmiyor ki, bir rahatsızlık duysun. Onun
kalbindeki huzur ve sükûnu dünyadaki hiçbir kuvvet elinden alamaz. Hatta onu
idam sehpasına götürseler bile, seve seve ölüme gider ama asla sahte
otoritelere boyun eğmez.
2)
Tüm toplum tevhidî öğretiden etkilenir ve ahlâkını, kültürünü, medeniyetini,
eğitimini, din anlayışını, kanunlarını, örf ve adetlerini, siyaset ve
ekonomisini kısaca hayatın her cephesini bu inanç üzerine kurar ve uygulamaya
geçirir. Hayatı Allah'ın Kitabı'na Rasulü'nün Sünneti'ne göre düzenler.
Allah'ın dininde haram kılınan hususları, kanunlarda suç olarak niteler ve
yönetimin gayesi eğitim ve öğretimi, insanların bu suçlardan korunmalarını
sağlamak amacıyla zihinlerini ve ahlâklarını terbiye edecek şekilde tanzim
etmek olur. Minberlerden haramın zararları hakkında hutbeler verilir, tüm
toplum haramı suç olarak telakki ettiği gibi, ekonomik kurumlar da harama
yönelik ilişkileri yasaklar.
Dolayısıyla
Allah'ın dininde hüsnü kabul gören davranışlar salih amel sayılır ve kanunlar
bu amelleri teşvik ve himaye ederken, idari güçler de korur ve geliştirirler.
Eğitim ve öğretim kurumları, bu davranışları zihinlere ve ahlâka yerleştirir,
camiler bunları halka telkin eder ve sonuçta toplum salih amelleri benimser,
örf ve adetlerini buna göre ayarlar ve alışveriş de bu esaslar çerçevesinde
yapılır. İşte böyle bir toplumda mü'min bir kimse, iç ve dış huzuru bulur.
Maddi ve manevi hayatını geliştirecek tüm kapılar açılır. Çünkü tevhidi bir
toplumda, Allah'ın dışındaki tüm sahte otoriteler birer birer devrilmiştir.
İslâm, her iki
durumda da bulunsa, her ferdi halis bir tevhid akidesine sahip olmaya, her
zorluk ve tehlikeye rağmen sadece Allah'a kulluk etmeye çağırır. Ancak, İslâmın
asıl gayesinin, ikinci durumu oluşturmak olduğu gözden uzak tutulamaz. Çünkü
tüm peygamberlerin asıl hedefi; insanları küfür ve ilhaddan kurtararak bir
toplum halinde dini Allah'a halis kılmalarını, sadece O'na kulluk etmelerini
sağlamak ve böylece müslüman bir toplum meydana getirmektir.
Kur'an ve sünnete
vakıf olan herhangi bir kimse bile, peygamberlerin asıl hedeflerinin insanları
bireysel olarak ıslah etmek olmayıp, dini toplumsal hayata hakim kılmak
olduğunu bilir.
49. Buradaki
"elhamdülillah" ifadesi, tıpkı bir konuşmacının; muhatabına soru
yöneltip cevap almadığında, karşısındaki kimsenin suskunluğundan olumlu bir
anlam çıkararak, "Bir tek efendi yerine, daha çok efendiye kulluk etmek
daha iyidir" deme cesaretini gösteremedikleri için Allah'a şükretmesi
gibidir.
50. Yani, bir
efendiye kulluk ile, birçok efendiye kulluk etmenin arasındaki farkı çok iyi
idrak ediyorsunuz ama iş diğer ilahları terkedip, bir tek Allah'a kulluk etmeye
gelince, anlamaktan acizmiş gibi davranıyorsunuz.
51. Önceki ayetle
bu ayet arasında latif bir boşluk vardır. Fakat akıl sahibi herkes bu boşluğu
doldurabilir. Bu ince boşlukta adeta şöyle bir anlam saklıdır: "Sen bu
kâfirlere çok basit bir meseleyi anlatmaya çalışıyorsun ve onlar sırf
inatçılıkları yüzünden anlamamakta ısrar ediyor, üstelik seni azarlıyorlar.
Onlara "Ben de öleceğim, sizler de öleceksiniz. İşte o zaman kimin haklı
olduğunu hep birlikte göreceğiz" de."
52. Yani, kıyamet
gününde, Allah'ı inkar ettikleri, Allah'ın hak ve yetkilerinde, zat ve
sıfatlarında başkalarını O'na ortak koşarak nefislerine zulmettikleri için
cezalandırılacaklardır. Böyle yapmakla şirk suçunu işlemiş oldular ve ayrıca
Hakka davet edildiklerinde, kendilerini Hakka davet eden kimseleri
yalanladılar. Allah indinde ancak Hakka davet eden ve onu kabul edenler mükafat
göreceklerdir.
53. Burada
"cennette" değil, "Rabblerinin indinde" şeklinde bir ifade
kullanılmış olması, oldukça dikkate değerdir. Çünkü her kul ölümden sonra
Rabbinin yanına gider. İşte bu yüzden, Allah'ın salih kullarının sadece cennete
girdikten sonra değil, ölümden hemen sonra da aynı muamele ile karşılacakları
açıkça anlaşılıyor. Yani onlar, Berzah aleminde ve kıyamet gününde, sorgulamanın
şiddetini, mahşer meydanındaki mahcubiyeti duymayacak, kusurlarına ve
eksiklerine pek dikkat edilmeyecektir. Tüm bu acılardan azade, tüm istekleri
yerine getirilecektir.
54. Rasûlullah'a
(s.a.) iman eden kimseler arasında, daha önce cahiliyye döneminde çok ağır iki
tip (iktisadî ve ahlâkî) cürüm işlemiş olan kimseler de bulunuyordu. Bu
kimseler müslüman olduktan sonra, sadece şirk ve zulümden vazgeçmekle
kalmamışlar, ayrıca salih ameller ile hayırlı işler de yapmışlardır.
Dolayısıyla "Onların işlediği en çirkin suçlar bile, amel defterinden
silinecek ve amel defterleri, yaptıkları salih ameller gözönünde bulundurularak
yeniden düzenlenecektir" denilmiştir.
55. Mekkeli
müşrikler, Hz. Peygamber'e (s.a) "Sen bizim tanrılarımızı inkar ediyorsun
ama onlar büyük güç ve keramet sahibi oldukları için seni mahvedecekler"
diyorlardı.
56. Yani, kişinin
aciz putlara, onca izzet ve şeref atfedip, asıl kudret sahibi olan Allah'ı hiç
hesaba katmadan, bu hakir varlıkları O'na ortak koşması, hidayetten mahrum
olmanın bir delilidir.
57. İbn Ebi
Hatim'in, İbn Abbas'dan rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (s.a) şöyle
buyurmuştur: "Dünyada güçlü olmak isteyen Allah'a tevekkül etsin, zengin
olmak isteyen elindekilere değil, Allah'ın yanında olanlara güvensin, izzet ve
şeref sahibi olmak isteyen de Allah'tan korksun."
58. Yani,
"Beni mağlub edebilmek için elinizden geleni yapın."
59. Yani, onları
yola getirmek senin görevin değildir. Senin görevin onlara doğru yolu
göstermektir. Buna rağmen onlar dalâleti tercih ederlerse, bunun sorumluluğu
kendilerine aittir.
60. Uyku
sırasında, ruhun kabzedilmesiyle, his, şuur, idrak gibi kuvvetlerin muattal
kılınması kastolunuyor. Tıpkı uykuda olanın ölmüş birine benzemesi gibi.
61. Bu ifadeyle,
insanlara ölüm ile hayatın aslında bir olduğu anlatılmak isteniyor. Hiç
kimsenin gece yatağına yatmasından sonra, sabahleyin hayata döneceğine dair bir
garantisi yoktur. Hiç kimse ileride nelerin olacağını, hangi musibetle
karşılaşacağını, bir saniye daha yaşayıp yaşamayacağını bilemez. Bilinmez ki
insan uyurken mi, uyanıkken mi, evde otururken mi, caddede yürürken mi yada
bedenindeki bir hastalık yüzünden mi, dışarıdan gelen bir afet dolayısıyla mı
ölecek! Allah'ın takdiri karşısında tüm acizliğine rağmen, yine de insan ne
kadar aptaldır ki hâlâ Allah'dan gafil bir halde yaşamaktadır.
62. Yani, bunlar
kendi kendilerine, bazı zatların, Allah yanında etkili olduğunu ve Allah'ın
onların ricasını geri çevirmeyeceğini zannediyorlar. Oysa onların elinde bu
konuda hiçbir delil bulunmamaktadır. Ayrıca Allah'ın bazı kimselere yetki
verdiğine dair, Allah tarafından verilmiş bir belgeleri de yoktur. Zaten
peşinden koştukları zevatta ellerinde Allah'dan aldıkları bir belgenin olduğunu
söylemiyorlar. Tüm bunlara rağmen asıl sahipleri olan Allah'ı bırakmış ve bu
aracı kabul ettikleri zatlara sarılmışlardır.
63. Yani, hiç
kimse, Allah'ın yanında kalkıp şefaat etmeye cüret edemez. Kime izin verip,
kime izin vermeyeceği, tamamen Allah'a kalmış bir iştir. Ayrıca kime şefaat
için izin verilmişse, ancak o kimseye şefaat edilebilir. İzah için bkz. Bakara
an: 281, En'am an: 33, Yunus an: 5-24, Hud an: 84, 106, Rad an: 19, Nahl an:
64-65, 79, Taha an: 85-86, Enbiya an: 27, Hacc an: 125, Sebe an: 40.
64. Bu,
müşriklerin alışılagelmiş bir adetidir. Hatta bazı talihsiz müslümanlar dahi bu
hastalığa yakalanmış ve müşrikler gibi aynı tavır içerisine girmişlerdir.
Allah'a inandıklarını söylemelerine rağmen, onlara sadece Allah'a kulluk
etmekten bahsetseniz, hemen yüzlerini asar ve size derler ki: " Bu adam
evliyaya inanmadığı için, sürekli Allah deyip duruyor."
Fakat onlara
başka zatlardan bahsederseniz, gözlerinin içi güler ve memnun olurlar. Bu
davranışlarından, onların muhabbet ve ilgilerinin kime daha fazla olduğu açıkça
bellidir. Allame Alusî tefsirinde (Ruhu'l-Meâni) bu konuyla ilgili şunları
söylüyor: "Bir gün bir şahsın, başına gelen musibetten kurtulmak için
ölmüş bulunan bir zata yalvarıp yakardığını gördüm ve ona "Ey Allah'ın
kulu! Allah'a yalvar, çünkü O, "Kullarım sana, benden sorduklarında de ki:
"Ben onlara yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına icabet ederim. O
halde onlar da benim davetime uysunlar, bana iman etsinler ki, doğru yolu
bulalar" (Bakara: 186) diye buyurmaktadır, dedim. Bu sözüm üzerine çok
öfkelendi. Hatta bazılarının dediğine göre, ben oradan ayrıldıktan sonra,
"Bu adam evliyaya inanmaz" demiş. Yine başkalarına göre,
"Veliler Allah'dan daha çabuk duayı işitirler" diyormuş."
65. Yani onlar,
sadece Allah'ın adı zikredildiğinde yüzlerini ekşitirler.
66. Bu cümle iki
anlama da gelebilir. Birincisi, "Allah, bana verilen nimetlere layık
olduğumu bilmektedir. Çünkü layık olmayıp yanlış bir inanca sahip olsaydım,
Allah bana bu nimetleri bağışlamazdı." İkincisi, "Ben bu işin ehli
olduğum için bana bu nimetler verilmiştir."
67. Cahiller
kendilerine verilen nimetleri, Allah indinde makbul kimseler olduklarının
alâmet ve delili zannederler. Oysa, Allah'ın bu dünyada verdiği nimetler bir
fitneden (sınamadan) başka bir şey değildir. Dünyada verilen nimetler ikram
olsun diye değil, imtihan için verilmektedir. Eğer aksi olsaydı, Hak üzerinde
olanlar yoksulluk içinde kıvranırken dalâlet üzerinde olanlar lüks ve zenginlik
içinde yüzmezlerdi. Dünyada nimet sahibi olmak, Allah katında makbul olmanın
alâmeti değildir. Çünkü yeryüzünde iyi insanların yoksulluk çekerken, kötü
oldukları herkesçe bilinen insanların refah içinde yaşadıkları aşikârdır. Bu
husus üzerinde derin bir şekilde düşünüldüğünde, akıl sahibi her insan,
dünyadaki yoksulluk ve zenginliğin Allah'ın sevgi ve nefretine bir ölçü teşkil
edemeyeceğini anlayacaktır.
68. Yani,
Allah'ın azabı geldiğinde, onların tüm marifet ve zekâları işlerine
yaramamıştır. Dünyada kazandıkları, kendi çabalarının bir sonucu olmuş olsaydı,
yine aynı cehdi göstererek Allah'ın azabına mani olabilirlerdi. Böylece
kendilerine verilen fırsat ve nimetlerin, onların Allah indinde makbul kimseler
olmadıklarının bir delili olduğu ortaya çıkmıştır.
69. Yani,
Allah'ın rızkı paylaştırması, hikmetini sadece kendi bildiği kanunlara
bağlıdır. Dolayısıyla rızk, insanın kendi yetenek ve becerilerinin, Allah
katında makbuliyetinin veya mağlubiyetinin bir işareti değildir. (İzah için
bkz. Tevbe an: 54, 75, 89; Yunus an: 23; Hud an: 3, 33; Rad an: 42; Kehf an:
37; Meryem an: 45; Taha an: 113-114; Enbiya an: 99; mü'minun giriş bölümü ve
an: 1, 49, 50; Şuara an: 81-84; Kasas an: 97-98, 101: Sebe an: 54-60)
70. Bazıları bu
ifadeyi hayret verici bir şekilde tevil etmişlerdir. Onlara göre, Allah Teâlâ,
elçisine, insanlara "Ey kullarım" demesini emretmiştir. Yani, -Haşa-
insanlar Hz. Peygamber'in (s.a) kulları olmuş oluyor. Buna tevil değil, açıkça
Kur'an'ı tahrif ve tağyir etmek denir. Böyle kimselere, belki cahil
müntesipleri hayran kalabilirler, ama böyle bir tevili kabul ettiğimizde,
Kur'an'ı tümüyle tutarsız kabul etmiş oluruz. Çünkü Kur'an başından sonuna
kadar, yalnızca Allah'a kulluk edileceğinden söz eder ve Hz. Muhammed'in (s.a)
Rab değil kul olduğunu vurgular. Hz. Peygamber'in (s.a) bir gün Mekke'deki
kafirlere, "Bugünden itibaren sizler, "Abdüsşems" değil,
"Abdu'l-Muhammedsiniz" dediğini kim düşünebilir? Böylesine sapık
düşüncelerden Allah bizleri muhafaza etsin!" demiştir.
71. Burada, İbn
Kesir'in anladığı gibi sadece mü'minlere değil, tüm insanlığa hitab edilmiştir.
Çünkü aksini düşünebilmek için elimizde herhangi bir delil bulunmamaktadır.
Ancak bu hitabın genel olması, her tevbe edenin, günahlarının affedileceği
anlamına gelmez. Çünkü hemen sonra gelen ayet, günahların affını, tevbe etmekle
birlikte, Allah'ın gönderdiği "hidayete" tabi olmanın gerekliliğini
izah etmektedir. Bu ayet, aslında cahiliye bataklığına batmış olan katil, zani,
hırsız ve haydutlar için bir ümit ışığıdır. Bu kimselere sanki şöyle
denmektedir: "Allah'dan ümidinizi kesmeyin, O'na yönelin ve tevbe edin ki,
affolunasınız. Allah merhamet sahibidir." Bu yorum İbn Abbas, Katade,
Mücahid, İbn Zeyd tarafından yapılmıştır. (İbn Cerir, Buhari, Müslim, Ebu
Davud, Tirmizi, Ayrıca izah için bkz. Furkan an:84)
72. Yani,
Allah'ın Kitabı'nda emrettiklerini en güzel şekilde yerine getirin, men
ettiklerinden uzak durun. Kur'an'daki kıssa ve misallerin uygun olanlarını
kendinize ibret ve örnek alın. Ona isyan eden kimseler, Allah'ın emirlerinden
yüz çevirir ve Kitab'ta vaz ettiği kötü örneklere uyarlar.
73. Allah bu
kainatı yaratmış, fakat onu kendi haline bırakmamıştır. Tüm kainat ve içindeki
her şey O'nun kontrolu altındadır. Çünkü kainat O'nun izniyle meydana gelmiş ve
yine O'nun izniyle devam etmektedir.
74. Müşriklerin
işledikleri iyi ameller bile, onlara ahirette bir yarar sağlamayacaktır. Çünkü
şirk suçunu işlemeleri, hayat boyunca yaptıkları tüm amelleri boşa
çıkaracaktır.
75. Yani, onlar
Allah'ın yüceliğini idrak edemedikleri için, en hakir mahlûkları O'na ortak
koşmakta ve Allah'ı bırakarak onlara kulluk etmektedirler.
76. Yerin ve
göğün, Allah'ın kudret ve tasarrufu altında olduğunu izah etmek için, arzın
Allah'ın avucu içinde olacağı, göklerin de sağ elinde dürüleceği, bunun da O'na
hiç güç gelmeyeceği şeklinde bir ifade kullanılmıştır. Tıpkı bir kimsenin küçük
bir topu eline almasının ve mendili buruşturmasının zor olmayacağı gibi.
"Bugün inkar etmekte oldukları Allah'ın kudretini, o gün geldiğinde öyle
göreceklerdir ki, yer ve gök O'nun elinde basit bir top ve mendil gibi
olacaktır." İmam Ahmed, Buhari, Müslim, Nesei, İbn Mace, İbn Cerir'in
Abdullah b. Ömer ve Ebu Hureyre'den naklettiklerine göre, Hz. Peygamber bir gün
bir hutbe irad ederken bu ayeti okumuş ve şöyle demiştir: "Allah Teâlâ gök
ve yıldızları küçük bir çocuğun topu elinde çevirdiği gibi çevirecek ve o gün
şöyle diyecektir: "Ben bir tek ilahım, Hükümdarım, Cebbarım, Kibriyayım.
Yeryüzündeki hükümdarlar nerededirler? Nerededirler, yeryüzündeki cebbarlar,
mütekebbirler?" Hz. Peygamber (s.a.) bunları söylerken öyle titremeye
başladı ki, biz minberin yıkılacağını sanarak korktuk."
77. Yani, Yüce ve
Azim olan Allah nerede, onların ortak koştuğu hükümdarlar nerede?
78. Sur'un
üflenişi ile ilgili açıklama için bkz. En'am an: 47, İbrahim an: 57, Kehf an:
73, Taha an: 78, Hacc an: 1, Mü'minun an: 94, Neml an: 106.
79. Burada Sur'a
iki defa üfleneceği zikredilmiştir. Neml: 87'de Sur'a bu iki üflenişten önce
bir kez daha üfleneceği ifade edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.) bu yüzden sur'a
üç kez üfleneceğini söylemiştir. 1) Nefhetu'l-Feza yani dehşet veren ses. 2)
Nefhetu'l-Sa'k, yani öldüren ses. 3) Nefhetu'l Kıyame li Rabbi'l-alemîn, yani
bu üflenişten sonra herkes kabirlerden çıkacak, Allah'ın huzurunda
bulunacaklardır.
80.
"Şahidler" ile, Allah'ın gönderdiği mesajı insanlara ulaştıran
kimseler kastolunmaktadır. Diğer taraftan başkalarının yaptıklarına şahitlik
yapanlara da işaret edilmektedir. Ayrıca sadece insanlar değil, melekler,
cinler, hayvanlar, insanların uzuvları, taşlar, ağaçlar vs. de kastedilmiş
olabilir.
81. Yani,
cehennemin kapıları, tıpkı hapishanelerin kapılarının kapalı olup, suçlular
geldiğinde açıldığı ve onların içeri alındığı gibi, önceden kapalı olacaktır.
82. İzah için
bkz. Taha an: 83, 106; Enbiya an: 99.
83. Yani, bizlere
cennet bağışlandı ve bizim emrimiz altına verildi.
84. Bu sözün
cennet ehline de, Allah'a da ait olması, ya da Allah'ın cennet ehlinin sözünün
devamını getirmesi mümkündür.
85. Yani tüm
kainat, "Elhamdülillahi Rabbi'l-alemin" diyerek Allah'a hamd
edecektir.