Bismillahirrahmanirrahim

1. Surenin giriş bölümünde de belirttiğimiz gibi, bu ayetler, Hz. Zeyd, Hz. Zeyneb'i boşadıktan sonra nazil olmuştur. O sıralarda Hz. Peygamber (s.a) evlatlık ile ilgili geleneğin ve cahiliye adetinin kökten kesilmesinin zamanının geldiğini bu konuda bizzat kendisinin önlem alması gerektiğini ve bu adetin tamamen ortadan kaldırılması için evlâtlığının (Zeyd) dul karısı ile evlenmesi gerektiğini hissediyor, Allah da ona bu şekilde ilham ediyordu. Fakat bu konuda çekimser kalmasının nedeni, bunun zaten başarıları nedeniyle kıskançlıktan çıldıran kafir ve münafıklara karşı bir propaganda malzemesi oluşturacağından duyduğu korkuydu. Bu, kişisel şöhretin kaybolacağından duyduğu korku değil, bilakis İslâm'a zarar vereceği korkusuydu. Böyle bir olay, İslâm'a yönelen kişilerde güvensizlik yaratabilir, tarafsız kişilerin düşmana katılmasına ve Müslümanlardan zayıf imanlı olanların şüpheye düşmelerine neden olabilirdi. Bu nedenle Hz. Peygamber (s.a), İslâm'ın amaç ve çıkarlarına daha büyük zararlar vereceğini düşünerek bu cahiliye adetini ortadan kaldırmak için bir girişimde bulunmamayı tercih etti.

2. Konunun başlangıcında, daha ilk cümlede, Allah Hz. Peygamber'in (s.a) bütün endişelerini ortadan kaldırmaktadır: "Dinimiz için neyin hayırlı neyin hayırsız olduğunu biz daha iyi biliriz. Bu konuda neyin iyi neyin kötü olduğunu da biz biliriz. Bu nedenle münafıklara ve kafirlere uyan bir davranış içinde bulunmamalısın, bilakis bizim dileğimize uygun bir tavır içinde olmalısın. Bizden korkmalısın, kafirlerden ve münafıklardan değil."

3. Bu cümle Hz. Peygamber'e (s.a) olduğu kadar, Müslümanlara ve İslâm düşmanlarına da hitap etmektedir: "Eğer Peygamber (s.a) Allah'ın emri doğrultusunda davrandığı için iftiraya uğrar ve düşmanın, şerefi konusundaki saldırılarına sabırla göğüs gererse, onun bu fedakâr ve samimi davranışları Allah'a gizli kalmaz. Peygamber'e (s.a) bağlılıklarında sebat eden, şüphe ve kararsızlığa düşen müminlerin durumu da Allah'a malumdur. Ve Allah, kafirlerle münafıkların Peygamber'e (s.a) iftira atma çabalarından da bîhaber değildir. Onun için perişan olmana gerek yok. Allah herkesin ameline göre hak ettiği ceza ve mükafatı verecektir.

4. Bu cümlenin muhatabı yine Hz. Peygamber'dir (s.a). O'na şöyle talimat verilmektedir: "Sana emanet edilen görevi Allah'a güvenerek yerine getir ve bütün dünya sana düşman olsa bile buna aldırma." Bir kimse, bir emrin kesin olarak Allah tarafından verildiğinden emin olduğunda, iyilik ve hayrın bu emri yerine getirmekte olduğu konusunda itminan içinde olmalıdır. Artık bu emrin sebep ve hikmetini görüp anlamasına gerek yoktur, o sadece tamamen Allah'a güvenerek bu emri yerine getirmelidir. Kulun bütün işlerinde yardımcı ve dayanak olarak Allah yeter. Allah onu doğru yola ulaştırma ve ona yardım etme konusunda kafidir ve kendi hidayet yolunda çalışan kimselerin kötü bir sonla karşılaşmamaları da sadece O'nun kefaletindedir.

5. Yani, "Bir kimse aynı zamanda hem mümin, hem münafık, hem doğru yolda, hem sapık; hem salih, hem de günahkâr olamaz. İnsanın göğsünde iki kalp yoktur ki birinde samimi iman olsun, diğerinde de Allah'tan hiç korkmamak. O halde bir insan aynı zamanda sadece bir tek karaktere sahip olabilir: Ya mümin veya münafık, ya da kafir veya Müslüman olur. Eğer siz mümine münafık veya bir münafığa mümin derseniz, bu gerçeği değiştirmez. Kişinin gerçek karakteri aynı kalır."

6. Zihar arapça bir terimdir. Eskiden bir Arap, aile kavgaları sırasında sinirlenip karısına: "Senin sırtın bana annemin sırtı gibidir" dediğinde, karısını annesi ile mukayese ettiği için artık o kadının adama bir daha helal olmayacağına inanılırdı. Bu konuda Allah şöyle buyuruyor: "Bir adam, bir kadına anne dediği veya onu annesine benzettiği için o kadın onun annesi olmaz. Onun annesi, onu doğurandır. Karısını annesine benzetmesi, gerçeği değiştirmez." Zihar hakkındaki İslâmî hükümler için bkz. Mücadele suresi: 2-4.

7. Asıl söylenmek istenen söz budur. Bundan önce gelen iki cümle bu noktayı vurgulamak ve desteklemek amacıyla yer almıştır.

8. Bu emrin uygulanması ile ilgili olarak ilk sunulan reform, Peygamber'in (s.a) evlatlığı Zeyd'in artık, Zeyd bin Muhammed yerine, babasına nisbet edilerek Zeyd ibn Hârise adıyla çağrılmasıdır. Buhari, Müslim, Tirmizî ve Neseî, Abdullah İbn Ömer'den (r.a) eskiden insanların Zeyd bin Harise'yi Zeyd bin Muhammed diye çağırdıklarını rivayet etmişlerdir. Bu ayetin nazil olmasından sonra onu, Zeyd ibn Harise diye çağırmaya başlamışlardır. Bunun yanısıra bu ayetin nuzulünden sonra insanların kendilerini gerçek babalarından başkalarına nisbet etmeleri de yasaklanmıştır. Buhari, Müslim ve Ebu Davud, Sa'd ibn Ebi Vakkas'tan (r.a) Hz. Peygamber'in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: "Kendisini bildiği halde babasından başkasına nisbet eden kimseye cennet haram kılınmıştır." Hadis kitaplarında bu davranışı büyük bir günah olarak bildiren başka hadisler de yeralmıştır.

9. Yani, böyle bir durumda bile kişinin kendisini başka bir kimseye nispet etmesi caiz değildir.

10. Bu, şu anlama gelir: "Bir kimsenin sevdiği için bir başkasına oğlum demesinde bir beis yoktur. Aynı şekilde sevgi ve saygı nedeniyle bir başkasına anne, baba, kardeş, evlat denilmesinde bir günah yoktur. Fakat eğer böyle söylendiğinde, o kişilerin gerçek akrabaların statü, hak ve konumunda olacağı düşünülüyorsa, o zaman bu davranış cezasız kalmayacak ve mutlaka hesaba çekilecektir."

11. Yani, "Allah bu konuda işlenen günahları affetmiştir, hiç kimse bunlardan hesaba çekilmeyecektir." Şu anlama da gelebilir: "Allah istemeden yaptığı davranışlar nedeniyle kişiyi hesaba çekmez. Yasaklanmış bir davranış olsa bile Allah kişiyi istemeden, bilmeden yaptığı bu davranış nedeniyle cezalandırmaz."

12. Yani, "Hz. Peygamber'in (s.a) Müslümanlarla, Müslümanların da Hz. Peygamber'le (s.a) olan ilişkileri, diğer insan ilişkilerinin ötesinde yüce bir özelliğe sahiptir. Hz. Peygamber'le (s.a) müminler arasındaki bu ilişki ile karşılaştırılabilecek başka hiçbir ilişki yoktur. Hz. Peygamber müminlere, ailelerinden, hatta kendi nefislerinden bile daha müşfik, yumuşak ve merhametlidir. Aileleri, eşleri ve çocukları onlara zarar verebilir, onlara bencilce davranabilir, onları yanıltabilir, onların hata ve günah işlemelerine neden olabilir ve onları cehenneme sürükleyebilirler.

Fakat Peygamber (s.a) başkadır: O, sadece müminleri ebedi saadet ve huzura yöneltecek davranışlarda bulunur. Müminler kendi felaketleri ile sonuçlanan hatalar işleyebilirler, fakat Hz. Peygamber (s.a) onlar için sadece iyi ve hayırlı olanı diler. Durum böyle olduğuna göre, Hz. Peygamber'in (s.a) müminler tarafından ailelerinden, çocuklarından, hatta kendi nefislerinden bile önde tutulmaya hakkı vardır. Müminlar, onu dünyadaki herkesten, herşeyden daha çok sevmeli; onun seçim ve hükmünü kendilerinkine tercih etmeli ve onun verdiği her emre boyun eğmelidir.

Buhari ve Müslim'in değişik lafızlarla rivayet ettikleri bir hadiste Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Hiç biriniz, ben kendisine, babasından, çocuklarından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça gerçek bir mümin olamazsınız."

13. Yukarıda değinilen özel ilişki nedeniyle Hz. Peygamber'in (s.a.) eşleri müminlere gerçek anneleri gibi haramdır, yani onlarla evlenemezler. Bu durum sadece Peygamber'e (s.a.) mahsus bir durumdur.

Bu hususta, Hz. Peygamber'in hanımlarının Müslümanların onlara saygı göstermesi ve hiçbir Müslümanın onlarla evlenememesi anlamında müminlerin anneleri olduğuna dikkat edilmelidir. Diğer meselelerde müminlerin kendi anneleri gibi değildirler. Mesela, gerçek akrabaları dışında bütün Müslümanlar onlara namahremdir, yani onların yanında tesüttürlü bulunmalıdırlar. Peygamber'in (s.a) eşlerinin kızları müminlerin gerçek kızkardeşleri gibi değildir, yoksa hiçbir Müslüman onlarla evlenemezdi. Onların kız ve erkek kardeşleri müminlerin teyze ve dayıları gibi de değildir. Gerçek akrabası olmadıkça hiç kimse Peygamber'in (s.a) eşlerine varis olamaz.

Bu hususta dikkati çeken bir nokta da, Kur'an'a göre bu statünün Hz. Aişe (r.a) dahil peygamber'in (s.a) bütün eşlerini kapsıyor olmasıdır. Fakat (Müslümanlardan) bir fırka, Hz. Ali'yi, Hz. Fâtıma'yı (r.a) ve onların çocuklarını imanlarının merkezi yaptıklarında, bütün dini onların etrafında bina ettiklerinde ve Hz. Aişe (r.a) dahil birçok sahabeyi bir alay ve lanet hedefi kıldıklarında, bu ayet onlara bir engel teşkil etmektedir. Çünkü bu ayete göre Müslüman olduğunu söyleyen herkes Hz. Aişe'yi (r.a) annesi olarak kabul etmek zorundadır.

Bu yüzden bu zorluğu çözümlemek amacıyla çok garip bir iddia öne sürülmüştür: Hz. Peygamber (s.a), Hz. Ali'ye (r.a), ölümünden sonra eşlerini boşama veya müminlerin annesi pozisyonunda bırakma yetkisi vermişti. Ebu Mansur Ahmet bin Ebu Talib Tebrizî, bunu Kitab'ül-İhticac adlı eserinde yazmış ve Süleyman bin Abdullah el-Behrâni, Hz. Peygamber'in (s.a), Hz. Ali'ye (r.a) şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ey Ebu'l-Hasan; bu şeref, biz Allah'a itaatte sebat ettiğimiz sürece devam edecektir. Bu nedenle, benden sonra sana karşı gelerek Allah'a isyan eden eşlerimden dilediğini boşayabilir ve onu müminlerin annesi olma şerefinden mahrum bırakabilirsin."

Bu hadis, isnad kurallarına göre bile uydurma bir hadistir. Fakat bu surenin 28-29 ve 51-52 ayetleri incelendiğinde, bu hadisin Kur'an ayetlerine de muhalif olduğu görülür. Çünkü "muhayyerlik" ayetinin (an.29) nüzulünden sonra, artık Hz. Peygamber'in (s.a) her tür zorluğa rağmen kendisiyle kalmayı seçen eşlerinden herhangi birini boşama hakkı yoktur. Ayrıntılı açıklama için bkz. yukarıda an:42 ve aşağıda an:93.

Bunların yanısıra, eğer önyargısız bir kimse hadisi dikkatle incelerse, hadisin çok saçma ve Peygamber'in (s.a) şahsiyetini alçaltıcı nitelikte olduğunu anlar. Allah'ın Rasûlü'nün (s.a) derece ve pozisyonu çok yücedir. Sıradan bir insana bile ölümden sonra karısını boşamayı düşünmesi ve eşiyle onun arasında bir anlaşmazlık çıktığında yeğenine eşini boşama hakkı ve yetkisi vermesi yakıştırılamaz. Bu da, bu fırkaların Ehli Beyt'in Hz. Peygamber'in (s.a), hatta İlahi Kanun'un şeref ve saygınlığı konusunda ne düşündüklerini göstermektedir.

14. Ayet şu anlama gelir: Peygamber (s.a) için Müslümanların onunla ilişkileri eşsiz bir niteliğe sahiptir. Fakat sıradan Müslümanlar sözkonusu olduğunda, onların arasında ilişki, akrabalık ilişkilerinin diğer ilişkilerden önce gelmesi ilkesine dayanır. Eğer kişi kendi ailesinin, çocuklarının, kız ve erkek kardeşlerinin ihtiyaçlarını görmezden gelir ve başkalarına sadaka verirse, bu sadaka doğru değildir. Zekât da ilk planda fakir akrabalara, daha sonra diğer fakir ve muhtaçlara verilir. Miras, ölenle akrabalığı bulunan yakınlar arasında paylaştırılır. Diğer kimselere ise ölen kişi, hediye olarak servetinden bir miktar verebilir. Fakat ölenin hiçbir şekilde, kendi akrabalarını mahrum bırakıp herşeyini başkalarına verme hakkı yoktur.

Bu ilahi emirden sonra hicreti müteakip Muhacirlerle Ensar arasında kurulan "kardeşlik" müessesi de ortadan kalkmıştır. Çünkü bu müesseseye göre Muhacir ve Ensar, bu iman kardeşliğine dayanarak birbirlerinin varisi olabiliyorlardı. Allah, mirasın sadece kan bağı ilkesine dayanılarak paylaştırılmasını emretmiştir. Bununla birlikte bir kimse iman kardeşine dilerse hediye olarak yardımda bulunabilir.

15. Allah, bu ayetle diğer peygamberlerden aldığı gibi Hz. Peygamber'den (s.a) de sağlam ve güvenli bir söz aldığını hatırlatmaktadır. Bir önceki ayet incelendiğinde bu misakın şu anlama geldiği anlaşılır: "Peygamber ilk planda kendisî Allah'tan gelen her emre uyup itaat etmeli, daha sonra da başkalarını bu emre uymaya çağırmalıdır. O, Allah'ın emirlerini diğerlerine aktaracak ve onları uygulamada zorlama konusunda hiçbir gevşeklik göstermeyecektir." Bu ahde, Kur'an'da daha bir çok yerde değinilmektedir:

1) "Allah Nuh'a buyurduğu şeyleri size din olarak buyurmuştur. (Ey Muhammed) şimdi sana da vahyettik. İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya buyurduk ki: 'Dini ikame edin, onda ayrılığa düşmeyin'." (Şura: 13)

2. "Hani Allah Ehli Kitap'tan ahid almış ve onlara: "Onu insanlara açıklayacaksınız ve gizlemeyeceksiniz." diye emretmişti." (Al-i İmran: 187)

3) "Hani Allah İsrailoğulları'ndan söz almıştı: 'Allah'tan başkasına kulluk etmeyin..." (Bakara: 83)

4) "Onlardan 'Size verdiğimiz kitaba sıkıca sarılın, içinde olanı düşünün ki kötü yollardan sakınanlardan olasınız.' diye ahid almıştık." (A'raf: 169-171).

5. "Allah'ın size olan nimetini hatırlayın ve "işittik, itaat ettik" diye söz verdiğinizi unutmayın." (Maide: 7)

Burada Allah'ın yapılan ahdi hatırlatmasının nedeni, Hz. Peygamber'in (s.a) bir cahiliye adeti olan evlatlık kurumunu kaldırmakla İslam düşmanlarının bundan yararlanacağından korkarak tereddüt etmesidir. Şu düşünceden çekiniyordu: "Mesele, bir kadınla evlenme meselesi. Ben bu meseleyi sadece sosyal bir reform olarak ele alıyorum. Fakat islâm düşmanları benim bunu şehevî duygularımı tatmin etmek için yaptığımı ve ıslahatçı kisvesi altında başkalarını kandırdığımı söyleyecekler." işte bu nedenle Allah, Peygamber'i (s.a) şöyle temin etmektedir:

"Sen bizim tarafımızdan tayin edilmiş bir peygambersin. Diğer peygamberler gibi sen de, bizim verdiğimiz her emre uyacağına dair verdiğin sağlam söze bağlısın. Bu nedenle başkalarının iftira ve suçlamalarına aldırmamalı, başkalarının alaylarından korkmamalı ve senden istediğimizi hiç tereddüt etmeksizin yerine getirmelisin."

İnsanlardan bazıları bu misakın (sağlam söz), Hz. Muhammed'den (s.a) önce gelen bütün peygamberlerden ve onların kavimlerinden, Hz. Muhammed'in (s.a.) peygamberliğine inançlarına ve onunla işbirliği yapacaklarına dair alınan ahid olduğu görüşündedirler. Bu yoruma dayanarak, peygamberlik kapısının hâlâ açık olduğunu ve Hz. Peygamber'in (s.a) de, ümmetinin kendisinden sonra gelecek peygambere inanacağına dair söz verdiğini iddia ederler. Fakat ayetin geçtiği konunun bütünlüğü içinde bakıldığında bu tefsirin tamamen yanlış olduğu anlaşılmaktadır. Konu içinde Hz. Muhammed'den sonra peygamber geleceğine ve onun ümmetinin gelecek peygambere inanması gerektiğine işaret eden hiçbir ifade yoktur. Eğer ayet bu anlamda okunursa, ilgisiz ve manasız olmaktadır. Bundan başka, ayette geçen sözlerde bu misak ile hangi sözleşmenin kastedildiğine dair bir işaret de yoktur. O halde, bu misakın (sağlam söz) mahiyetini anlayabilmek için Kur'an'da, peygamberlerden alınan sözlere değinen diğer ayetlere bakmalıyız. Eğer Kur'an'da sadece bir tür misaktan, yani insanların daha sonra gelecek peygamberleri tasdik edeceklerine dair verdikleri sözden bahsediliyorsa, o zaman burada da misak ile aynı şeyin kastedildiğini düşünmek doğru olur. Fakat Kur'an'ı açık bir zihinle inceleyen herkes, Kur'an'da peygamberlerden ve ümmetlerinden alınan birçok farklı misaktan (sağlam söz) bahsedildiğini bilir. O halde bu birbirinden farklı misaklardan sadece burada konunun akışına uygun olanını ve konu içinde anlamsız kalmayanını kabul etmek zorundayız. Bu tür yanlış tefsirler, Kur'an'dan hidayet almayı değil, onu değiştirerek yorumlamayı amaçlayan kişilerin kafa yapısını göstermektedir.

16. Yani, "Allah sadece misak almakla kalmamıştır, bu söze ne kadar uyulduğunu da sorgulayacaktır. O zaman sadece Allah'a verdiği söze sadık kalanların sadık kullar oldukları açıklanacaktır."

17. (1-8) ayetlerde bahsi geçen konunun iyi anlaşılabilmesi için bu ayetlerin, aynı surenin 36-41. ayetleri ile birlikte okunması gerekir.

18. (9-27) ayetlerde Hendek Savaşı ve Beni Kurayza Gazvesi'nin bir değerlendirilmesi yeralmaktadır. Bu ayetler okunurken bu olayların ayrıntıları da (Giriş bölümünde verilmişti) gözönünde bulundurulmalıdır.

19. Fırtına, düşman orduları hemen gelir gelmez ortaya çıkmamıştır; bilakis Medine yaklaşık bir ay kuşatma altında kaldıktan sonra meydana gelmişti. "Görmediğiniz ordular" ile insanlar haberdar olmaksızın Allah'ın emri ile insanların meselelerine müdahale eden gizli güçler kastedilmektedir. İnsan olayların görünen sebepler yüzünden meydana geldiğini kabul eder ve gizli sebepleri hesaba katmaz. Oysa çoğu kez bu gizli güçler tayin edici rolü oynar. Bu güçler Allah'ın meleklerinin emri ile hareket ettiğine göre, açık bir ima olmamasına rağmen burada "ordular" ile meleklerin kastedilmiş olması mümkündür.

20. Şu anlama da gelebilir: "Düşmanlar size her taraftan saldırdı. Necd ve Hayber'den gelenler sizi yukarıdan, Mekke'den gelenler ise aşağıdan kuşattılar."

21. "Mü'minler": Hz. Muhammed'i (s.a) Allah'ın Rasûlü olarak kabul edenler ve gerçek mümin olsun, münafık olsun onun ashabı arasına katılanların tümü. Bu paragrafta Allah Müslüman toplumundan bir bütün olarak söz etmektedir. Bunu takip eden üç paragrafta münafıkların tavırları konusunda yorum yapılmakta, ondan sonraki iki paragrafta ise Hz. Peygamber (s.a.) ve gerçek müminlerle ilgili konulara değinilmektedir.

22. Yani "Müminlerin, sonunda Allah'ın yardım ve desteğine mazhar olacaklarına ve onlara zafer kazanmaları için yardım edileceğine dair verilen va'd."

23. Bu cümlenin iki anlamı vardır: "Zahiri anlamı şöyledir: Onların Hendek'te müşriklere karşı durma şansları yoktur, bu nedenle şehre geri dönmelidirler. Gizli anlam ise: Onların artık İslâm'da kalma şansları yoktur, bu nedenle atalarının dinine dönmelidirler ki, bütün Arabistan'ın düşmanlığını kazanarak içine girdikleri tehlikeli durumdan kurtulabilsinler. Münafıklar böyle kaypak sözler söylüyorlardı ki, karşılarındaki kişi gerçek gizli anlamı anlasın, sözleri nedeniyle sorguya çekildiklerinde ise bunu kastetmediklerini, yanlış anlaşıldıklarını iddia edebilsinler.

24. Yani, "Beni Kurayza kabilesi de düşmanlara katılınca, münafıklar savaştan çekilmek için bir bahane bulmuş oldular ve Hz. Peygamber'den (s.a) tehlike halinde olan ailelerini korumak için savaştan ayrılıp geri gitme izni istemeye başladılar. Oysa o sırada Medine'deki bütün halkın korunma ve savunmasından bizzat Hz. Peygamber (s.a) sorumlu idi. Beni Kurayza'nın ihanetinden sonra Hz. Peygamber (s.a), fert fert ordudaki askerlerin değil bütün şehrin ve halkın korunmasını hedef alan planlar yapmak zorunda kaldı."

25. Yani, "Hz. Peygamber (s.a), İslâm Kuvvetlerinin Kumandanı olarak yaptığı genel savunma planında bu tehlikeye karşı da bazı önlemler almıştı. O halde bu insanların böyle özür öne sürebilecekleri acil bir tehlike durumu mevcut değildir."

26. "Kendilerinden fitne çıkarmaları istenseydi": Kafirler, şehre galip olarak girip, onlardan, Müslümanları tamamen ortadan kaldırmak için kendileriyle işbirliği yapmalarını isteselerdi.

27. Yani, "Onlar Uhud Savaşı'nda gösterdikleri zayıflıktan pişman olmuşlar ve bundan sonra karşılaşacakları ilk imtihanda bu zayıflığı tamir edeceklerine dair Allah'a söz vermişlerdi. Fakat Allah boş sözlerle kandırılamaz. O, kendisine söz verenlerin samimi olup olmadıklarını ortaya çıkarmak için, onları şu veya bu şekilde denemeden geçirir. İşte bu sebeple, Uhud Savaşı'ndan sadece iki yıl sonra, onları daha büyük bir tehlike ile karşı karşıya getirmiş ve verdikleri sözde ne kadar samimi olduklarını ortaya çıkarmıştır.

28. Yani, "Bu kaçışınız sizin hayatınıza bir şey kazandırmayacaktır. Ne bu dünyada ebedi olarak yaşamanız, ne de dünyanın tüm servetini kazanmanız mümkün değildir. Kaçışınızdan sonra en fazla birkaç yıl yaşayabilirsiniz ve ne kadar tayin edilmişse, ancak o kadar ömür sürebilirsiniz."

29. Yani, "Bu Peygamberi bırakın, sadece iman ve hak yolunda bu kadar büyük tehlike ve zorluklara göğüs germekten vazgeçin. Siz de bizim yaptığımız gibi rahat ve kolay bir hayat sürün."

30. "İsteksiz olarak..." "Onlar müminlerin herşeylerini feda ettikleri yolda, enerjilerini, zamanlarını, servetlerini vs. harcamaya isteksizdirler. Değil çaba harcamak ve tehlikelere cesaretle göğüs germek, onlar müminlerle hiçbir konuda açık kalplilikle işbirliği yapmak bile istemezler."

31. Sözlük anlamı olarak bu ayet iki manaya gelir: 1) "Siz bir savaştan galip döndüğünüzde, sizi yumuşaklıkla karşılarlar ve sizi kendilerinin de samimi birer mümin olduklarına, İslâm uğrunda kendilerinin de çaba sarfettiklerine, bu nedenle ganimetten pay almayı hakettiklerine inandırmaya çalışırlar." 2) "Zafer kazanıldığında bu kimseler, ganimetin paylaştırılması sırasında çok iddialı konuşurlar ve İslâm'a yaptıkları hizmetleri sayarak ganimetten büyük paylar isterler."

32. Yani, "Allah, onların kıldıkları namazları, tuttukları oruçları, ödedikleri zekatı ve İslâm'a girdikten sonra yaptıkları bütün iyi işleri boşa çıkaracak ve onlara bu amelleri için hiçbir mükâfat vermeyecektir. Çünkü Allah, amel ve davranışları dış şekline göre değil, bilâkis onların altında yatan gerçek iman ve samimiyete göre değerlendirir. Amel ve davranışlar bu nitelikten tamamen yoksunsa, o zaman sadece gösteriş, yani anlamsızlık kalacaktır. Burada, özellikle bir nokta dikkate değer: Allah'a ve Rasûlü'ne (s.a.) inandıklarını iddia eden, namaz kılan, oruç tutan, zekat veren ve diğer iyi işlerde Müslümanlarla işbirliği yapan kimselerin gerçekte hiç iman etmemiş oldukları konusunda kesin bir hüküm verilmektedir. Onlar İslâm ile gayr-i İslâm arasındaki savaşta ikiyüzlülük yaptıkları, kişisel çıkarlarını dinin çıkarlarına tercih ettikleri ve kendilerini, servet ve gayretlerini İslâm uğrunda harcamaktan çekindikleri için böyle bir hüküm verilmiştir. Bu da bir insan hakkında verilecek hükmün kriterinin görünen ameller değil, bağlılık ve fedakârlık olduğunu göstermektedir. Eğer bir kimse Allah'a ve O'nun yoluna bağlı değilse, onun iman ettiğini söylemesinin, ibadet etmesinin ve diğer iyi amellerinin hiçbir anlamı yoktur."

33. Yani, "Onların amel ve davranışları hiçbir değer taşımadığı için, Allah bu amelleri karşılıksız bırakır ve onların Allah'a karşı koyma güçleri bulunmadığı için, Allah bu amelleri helak edip boşa çıkarmakta hiçbir güçlük çekmez."

34. Bu ayetin geçtiği konunun bütünlüğü içinde bakıldığında, Hz. Peygamber'in (s.a) davranışlarının ve hayat tarzının bir örnek model olarak sunulmasının amacının, Hendek Savaşı sırasında kişisel çıkarlarını ve güvenliklerini düşünerek hareket eden kimselere bir ders vermek olduğu görülür. Onlara şöyle denilmektedir. "Siz mümin ve Müslüman olduğunuzu ve Allah Rasûlü'ne (s.a.) tabi olduğunuzu iddia ettiniz. Tabi olduğunuzu iddia ettiğiniz Rasûlün bu olayda nasıl davrandığını görmüş olmalısınız. Eğer bir grubun lideri kişisel güvenliği peşinde koşan, tembel, kişisel çıkarlarını herşeye tercih eden, tehlike anında her an kaçmaya hazır olan bir kimse ise, ona tabi olanların da böyle zayıflıklar göstermeleri beklenebilir. Hz. Peygamber (s.a) ise başkalarına emrettiği her iş ve yüke başkalarıyla birlikte katlandı. Hatta onlardan daha fazlasını yaptı. Başkalarının yaşayıp da onun hariçte kaldığı hiçbir güçlük yoktu. O, diğer müminlerle birlikte hendeği kazan, açlık ve diğer zorluklara göğüs gerenlerin yanında ve içindeydi. O, kuşatma sırasında savaş alanından bir an olsun ayrılmadı ve bir adım bile geri çekilmedi. Beni Kurayza'nın ihanetinden sonra, diğer Müslümanların aileleri gibi onun ailesi de tehlike ile karşı karşıya kalmıştı. O, kendisi ve ailesi için özel koruma tedbiri almamıştı. O, başkalarından istediği fedakârlıkların en büyüğünü ortaya koyabilmek için savaş alanında daima en ön saflarda yeralıyordu. O halde, ona tabi olduğunu söyleyen herkes, bu önderin ortaya koyduğu örnek davranışa da tabi olmalıydı."

Bu, ayetin bu çerçeve içinde ele alındığında ortaya çıkan manadır. Fakat ayetin sözleri geneldir ve sadece bu manaya hasretmenin bir anlamı yoktur. Allah, Rasûlü'nun (s.a) hayatının sadece bu anlamda örnek model olduğunu söylememekte, bilakis mutlak bir örnek olduğunu bildirmektedir. O halde bu ayet, Müslümanların hayatlarının her yönünde Allah Rasûlü'nü bir örnek model kabul etmelerini ve kişilik ile karekterlerini bu modele göre şekillendirmelerini gerektirir.

35. Yani, "Hz. Peygamber'in (s.a) hayatı Allah'tan gafil olan kimse için değil, bilakis Allah'ı sadece zaman zaman değil devamlı ve çok anan kimseler için bir örnek modeldir. Aynı şekilde onun hayatı, Allah'tan ümidi kesen ve kıyametin kopacağına inanmayan kimseler için değil, bilakis Allah'ın rahmet ve lütfundan ümitli olan ve akibetinin, bu dünyada iken kişilik ve davranışlarının ne derece Allah Rasûlü'nün kişilik ve davranışlarına benzediği hükmüne bağlı olacağı bir Hüküm Günü'nün geleceğinden emin olan kimseler için örnektir."

36. Hz. Peygamber'in (s.a) örnek hayatına dikkat çektikten sonra Allah (c.c), şimdi de onun ashabını örnek olarak vermektedir ki, mümin olduğunu iddia eden yalancılarla Allah Rasûlü'ne (s.a.) gerçekten tabi olanlar arasındaki fark meydana çıksın. Her iki grup da dıştan inanmış göründüğü, Müslüman sayıldığı ve namazlara katıldığı halde, denenme zamanı geldiğinde bu iki grup birbirinden ayrılır ve kimlerin Allah ve Rasûlü'ne (s.a.) gerçekten bağlı olduğu, kimlerinse sadece ismen Müslüman olduğu ortaya çıkar.

37. Burada, 12. ayet gözönünde bulundurulmalıdır. Orada, münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanların, on-oniki bin kişilik büyük bir ordu tarafından sarıldıklarını ve Beni Kurayza'nın da arkadan saldırıya hazır olduğunu gördüklerinde açıktan şöyle dedikleri belirtilmişti: "Allah ve Rasûlü'nün bize verdiği sözler aldatmacadan başka bir şey değilmiş. Bize, eğer Allah'ın Dini'ne inanırsak, O'nun yardım ve desteğinin hep arkamızda olacağına, bütün Arabistan'ı ve diğer ülkeleri yöneteceğimize, Sezar ile Kisra'nın bütün servetlerinin bizim olacağına dair söz verilmişti. Oysa bakın şimdi bütün Arabistan bizi yok etmeye gelmiş ve bizi bu felaketten kurtaracak melek ordusundan hiçbir eser de yok." Şimdi onlara şöyle denmektedir: "Allah ve Rasûlü'nün verdiği sözün bir anlamı, bu mümin olduğunu iddia eden yalancıların anladığıydı. Diğer anlamı ise samimi ve gerçek müminlerin anladığıydı. Onlar da bu toplanan tehlikeyi gördüklerinde Allah'ın va'dini hatırladılar. Fakat bu va'dler, onlar mümin olduklarını söyledikleri anda, hiç çaba sarfetmeksizin bütün dünyaya galip gelecekleri ve meleklerin gelip onların yapması gereken işi yapacağı anlamına gelmiyordu. Bilakis bu va'dler, onların çok şiddetli sınavlardan geçirilecekleri, büyük tehlike ve zorluklar yaşayacakları, fedakârlıklarda bulunacakları ve işte ancak o zaman Allah'ın onlara lütfunu bahşedeceği ve Allah'ın inanan kullarına vadettiği hem dünya hem ahiret saadet ve başarısına ulaşacakları anlamına geliyordu.

"Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve onunla birlikte inananlar: "Allah'ın yardımı ne zaman?" diyecek olmuşlardı. İyi bilin ki Allah'ın yardımı yakındır." (Bakara: 214)

"İnsanlar yalnız 'inandık' demekle hiç sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun ki biz onlardan öncekileri sınadık. Elbette Allah doğruları bilecek, yalancıları da bilecektir." (Ankebut: 2-3).

38. Yani, "Onlar zor dönemlerin geldiğini gördüklerinde, imanlarında tereddüt etmediler, bilakis imanları daha da güçlendi ve onlar Allah'a itaati bırakmak yerine, tam bir kararlılık ve samimiyet içinde herşeylerini Allah yolunda feda edip, O'na teslim olmayı tercih ettiler."

Burada iman ve tevekkülün, dinin her emir ve isteğinde denemeye tabi tutulan nefsin bir niteliği olduğuna dikkat edilmelidir. Hayatın her safhasında insan, dinin bir şey emrettiği veya yasakladığı, veya kişiden hayatını, servetini, zamanını ve kişisel arzularını feda etmesini istediği durumlarla karşı karşıya gelir. Bu tür durumların her birinde itaatten sapan kişinin iman ve itminanı azalır, emre itaat eden kişinin iman ve itminanı ise artar ve güçlenir. Kişi başlangıçta sadece İslâm'ın temel akidesini kabul ederek (Kelime-i şehadet) Müslüman ve mümin olabiliyorsa da, onun iman durumu sabit kalmaz, bilakis gerilemeye veya ilerlemeye müsaittir. Samimiyet ve itaat ruhundaki bir azalma, imanın gerilemesine neden olur, öyle ki bu sürekli gerileme kişiyi, ufacık bir hareketinde müminlikten münafıklığa geçeceği bir uç sınıra getirebilir. Bunun aksine bir kimse ne kadar çok samimi ise, onun itaati o kadar mükemmel, din yoluna bağlılık ve fedakarlığı o kadar büyük olacak, imanı da o denli artıp sadıklar derecesine yükselebilecektir. Fakat imandaki bu artma ve azalma sadece manevi bir olaydır ve sadece Allah tarafından tespit edilip hüküm verilebilir. İnsanlar içinse iman, bir Müslümanın İslâm'a girdiğini söylerken yaptığı şehadettir ve kişi bu şehadetinde sebat ettikçe Müslüman sayılır. Bu hususta, falanca kişinin yarı Müslüman olduğunu, falancanın üçte bir, bir diğerinin iki kat, ötekinin üç kat Müslüman olduğunu söyleyemeyiz. Aynı şekilde hukukî işlemlerde bütün Müslümanlar aynı ve eşittir. Bir kimseye daha fazla imanı olduğu için fazla hak, bir diğerine az imanlı olduğu için daha az hak verilmesi imkansız bir şeydir. Bu yönlerden imanın azlığı veya çokluğu sözkonusu değildir ve işte bu anlamda İmam Ebu Hanife: "İslâm'da iman eksilip artmaz." demiştir. Bkz. Enfal an: 2, Feth an: 7.

39. Yani, "Bazıları Allah yolunda hayatlarını feda etmiş, bazıları da imanı uğrunda hayatını feda edeceği bir fırsat beklemektedir."

40. Beni Kurayza Yahudileri.

41. Buradan itibaren 35. ayete kadar olan ayetler, Hendek Savaşı ve Beni Kurayza Gazvesi'nden hemen sonra nazil olmuştur. Bu olaylarla ilgili geniş bilgiyi surenin giriş bölümünde yer vermiştik. Müslim'de Hz. Cabir ibn Abdullah'tan rivayet edilen bir hadise göre: "Bir gün Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.a), Hz. Peygamber'i (s.a) ziyaret ettiler. Hanımlarının çevresinde oturduğunu ve Hz Peygamber'in de (s.a) sessiz olduğunu gördüler. Hz. Ömer'e (r.a) hitaben: "Gördüğün gibi çevremde oturuyorlar ve benden harcamaları için para istiyorlar." dedi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir ve Ömer (r.a) kızlarını azarladı ve: "Niçin, Nebî'yi (s.a) üzüyor ve sahip olmadığı şeyleri ondan istiyorsunuz?" dediler." Bu olay, Hz. Peygamber'in (s.a) o dönemde ekonomik yönden ne kadar zorluklar içinde olduğunu ve İslâm'la putperestliğin şiddetli bir çatışma halinde olduğu o dönemde eşlerinin isteklerinden ne kadar üzüntü duyduğunu göstermektedir.

42. Bu ayet nazil olduğunda Peygamber'in (s.a) dört hanımı vardı: Hz. Sevde, Hz. Aişe, Hz. Hafsa, Hz. Ümmü Seleme, Henüz Hz. Zeynep (r.a) ile evlenmemişti. (ibn A'rabi: Ahkamül-Kur'an, Mısır baskısı, 1958, cilt. 11, s. 51213) Bu ayet nazil olduğunda ilk önce Hz. Aişe ile konuştu ve şöyle dedi: "Sana birşey soracağım; cevap vermekte acele etme, anne-babana sor, daha sonra karar ver." Daha sonra Allah'ın emrini ona bildirdi ve bu ayeti okudu. Hz. Aişe'de şu cevabı verdi: "Bu konuda anne-babama mı danışayım? Allah'ı, Rasulünü ve ahireti tercih ediyorum." Bundan sonra teker teker hanımlarına gitti ve her birine aynı şeyi sordu. Hepsi de Hz. Aişe'nin verdiği cevabı verdiler. (Müsned-i Ahmet, Müslim, Nesaî)

Bu olaya tahyir adı verilir, yani kocanın karısına boşanma veya yanında kalma konusunda karar vermede serbest bırakılması. Bu, Hz. Peygamber (s.a) için bir zorunluluktu, çünkü Allah ona eşlerini muhayyer bırakmasını emretmişti. Eğer Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarından biri ayrılmayı seçmiş olsaydı, Hz. Peygamber'in (s.a): "Size istediklerinizi vereyim ve sizi güzellikle bırakayım." sözlerinden de anlaşılacağı gibi otomatik olarak tamamen boşanmış olmayacak, bilakis Peygamber (s.a) tarafından boşanacaktı. Fakat Hz. Peygamber (s.a) onu mutlaka boşardı. Çünkü sözünde durmamak bir peygambere yakışmaz. Tabii ki boşandıktan sonra bu hanım, Hz. Peygamber'in eşleri statüsünde olmayacak ve hiçbir Müslümana da artık haram olmayacaktı. Çünkü o kendisine verilen seçenekler içinde dünyayı, onun nimet ve süsünü seçmiştir ve evlenmesi yasaklandığında bu seçeneği gerçekleştiremez. Diğer taraftan ayetten, Hz. Peygamber'in, (s.a) dünyaya karşılık Allah'ı, Rasulü'nü ve ahireti tercih eden eşlerini boşama hak ve yetkisinin olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü tahyirin sadece iki yönü vardır: Eğer eşlerden biri dünyayı seçerse boş olacak; eğer Allah'ı, Rasûlünü ve ahiret hayatını seçerse boşanmayacaktır. Tabii ki, eğer hanımlarından biri bir seçeneği tercih ederse, diğeri ona haram olur.

İslâm Hukukunda tahyir aslında boşanma hakkının devredilmesi anlamına gelir. Koca, karısına boşanma veya kendisi ile birlikte kalma seçeneği verir. Bu konuda fakihlerin kitap ve sünnetten çıkardıkları hükümler şunlardır:

1) Koca, karısına bu hakkı bir kez verdi mi, onu geri alamaz ve karısının bu hakkı kullanmasını engelleyemez. Fakat kadın mutlaka bu hakkı kullanmak zorunda değildir. Kocası ile evli kalmaya veya boşamaya, ya da hiçbir şeyi tercih etmeyip tahyir hakkının iptaline karar verebilir.

2) Bu hakkın kadına aktarılacağı iki durum vardır: a) Koca, boşanma hakkını karısına verdiğini açıkça ifade etmelidir. Eğer açıkça bu boşanmadan bahsetmezse, bu niyete sahip olmalıdır. Mesela: "Seçim senin" veya "Sen bilirsin" derse, bu dolaylı ifadeler eğer kocanın niyeti sabit değilse, boşanma hakkının kadına geçmesine neden olmaz. Eğer kadın hak iddia eder, kocası da bunu kastetmediğine dair yemin ederse, kadın bu sözlerin bir kavga sırasında veya boşanma ile ilgili olarak söylendiğini ispat etmedikçe kocanın sözüne itibar edilir. Kavga sırasında bu sözler sarfedildiğinde, bunlar boşanma kastı ile söylenmiş ve tahyire niyet edilmiş olur. b) Kadın boşanma hakının kendisine verilmiş olduğunu bilir. Eğer söylendiği sırada orada yoksa, başkalarından öğrenir, eğer orda bulunduysa kendisi duyar. Kadın bu sözleri duymadıkça veya bunun haberini almadıkça boşanma hakkı kadına geçmez.

3) Kadının bu hakkının kullanacağı sürenin sınırlarına gelince, eğer kocası boşanma hakkını herhangi bir süre belirmeksizin vermişse bu konuda fakihler farklı görüşlere sahiptirler. Bazı fakihler kocasının kendisine bu hakkı verdiği mecliste hakkını kullanması gerektiği görüşündedirler. Eğer kadın, meclisi herhangi bir cevap vermemeksizin terkederse veya cevap vermek istemediğini gösterircesine dikkatini başka bir şeye çevirirse kendisine verilen haktan vazgeçmiş olur ve artık onun için muhayyerlik sözkonusu değildir. Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. İbn Mes'ud, Hz. Cabir b. Abdullah, Atâ, Cabir bin Zeyd, Mücahid, Şa'bi, Naha'i, İmam Malik, İmam Ebu Hanife, İmam Şafî, İmam Evzâi, Süfyan-ı Sevri ve Ebu Sevr'in görüşü budur. Diğer görüşü ise, seçim kararının o meclisle sınırlı olmadığı, bilakis kadının daha sonra da kararını verebileceğini söyler. Hz. Hasan Basrî, Kadade ve Zührî bu görüştedir.

4) Eğer koca verdiği hak için bir süre belirler ve mesela: "Bir ay veya bir yıl seçme süren var, ya da şu süre içinde muhayyersin" derse, kadın bu hakkı ancak o süre içinde kullanabilir. Fakat, eğer: "Bu hakkı istediğin zaman kullanabilirsin" derse, kadın bu hakkını süresiz kullanabilir.

5) Eğer kadın boşanmaya karar verirse, bu niyetini açıkça ve kararlı bir şekilde ifade etmelidir. Niyeti tam olarak ortaya çıkarmayan belirsiz ve kaypak sözler bir hüküm ifade etmez.

6) Kanunî olarak koca, karısına bu hakkı üç şekilde verebilir: a) "Senin işin senin elindedir" diyebilir veya b) "Kendini ihtiyar et" (seçimini kendin yap) veya c) "Dilersen kendini boşa" diyebilir. Bu sözlerin her birinin hukukî sonuçları farklıdır:

a) Eğer koca "senin işin elindedir" derse ve kadın da açıkca boşanma kararında olduğunu söylerse, Hanefilere göre bu, bâyin (geri dönülmeyen) talâk olur. Yani bundan sonra kocanın karı-koca eğer isterlerse tekrar nikahlanabilirler. Eğer koca "Senin işin senin elindedir, ama sadece bir talak için" derse, bu, bir talâk (ric'i) sayılır, yani koca iddet süresi içinde karısına dönebilir. Fakat koca muhayyerlik hakkını kadına verdiği sırada üç talakın hepsine birden niyet etmişse veya bunu bizzat ifade etmişse, o zaman kadının bu hakkı kullanması, kadın üç kez boşandığını söylese de söylemese de, geri dönülmesi mümkün olmayan talâk anlamına gelir. (üç bâyin talak)

b) Eğer koca karısına bu hakkı "kendini ihtiyar et" (seçimini kendin yap) sözleriyle verirse, kadın da bu hakkı açık bir ifadeyle kullanırsa, Hanefilere göre, koca üç-tabaka niyet etmiş olsa bile geri dönülebilen talak (ric'i) anlamına gelir.

Fakat koca açık bir ifadeyle üç talak için muhayyerlik vermişse, kadının bu hakkı kullanmasıyla üç talâk gerçekleşmiş olur. İmam Şafii'ye göre, koca muhayyerliği verdiği sırada boşama niyeti taşıyorsa ve kadın da bu hakkı kullanırsa bu geri dönülebilir bir boşama (bir ric'i talak) olur. İmam Malik'e göre, eğer medhule-zifaf görmüş kadına bu hak verilmişse üç talak anlamına gelir, eğer gayrı medhule-zifaf görmemiş kadına bu hak verilmişse kocanın bir talaka niyet etmiş olduğu iddiası kabul edilir.

c) "Dilersen kendini boşa" sözleri kullanıldığında, kadın da bu hakkı kullanır ve boşanmayı seçerse, bu bâyin (nikahsız geri dönülemeyen) değil, bir ric'î (kocanın iddet süresi içinde karısına dönme hakkının varolduğu) talâk anlamına gelir.

7) Eğer koca muhayyerlik hakkını verdikten sonra kadın nikahlı kalmayı seçerse, boşanma vuku bulmaz. Hz. Ömer, Hz. Abdullah bin Mes'ud, Hz. Aişe, Hz. Ebu'd-Derda, İbn Abbas ve İbn Ömer bu görüştedirler. Daha birçok fakih de bu görüşü kabul etmişlerdir. Mesrûk, bu konuda Hz. Aişe'ye (ra) sorduğunda şu cevabı vermiştir: "Hz. Peygamber (s.a) eşlerini muhayyer bıraktı, onlar da onun nikahı altında yaşamayı seçtiler. Öyleyse bu talak sayılabilir mi?" Bu konuda gelen rivayetlere göre, Hz. Ali ve Hz. Zeyd (r.a) böyle bir durumda bir ric'i talakın meydana geldiği görüşündedirler. Fakat başka bir rivayete göre, bu iki sahabî de talakın meydana gelmeyeceği görüşündedirler.

43. Bu, Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarından birinin böyle bir edepsizlik yapmış olma ihtimali (Allah korusun) olduğu anlamına gelmez. Bu uyarı, onların müminlerin anneleri olduklarının farkında olmaları gerektiği, bu nedenle ahlakî sorumluluklarının büyük olduğu ve davranışlarının mükemmel ve saf olması gerektiği anlamına gelir. Buna benzer bir şekilde Allah Hz. Peygamber'e de (s.a) şöyle hitap etmektedir: "Eğer şirk koşarsan, bütün amellerin boşa gider." (Zümer: 65). Bu da Hz. Peygamber'in (s.a), Allah korusun, şirk koşma ihtimali olduğu anlamına gelmez, bilakis Hz. Peygamber'in (s.a), bu vesileyle de diğer Müslümanların, şirk'in çok dikkat edilmesi gereken büyük bir günah olduğunun farkında olmaları gerektiğini anlatmak ister.

44. Yani, "Siz, Peygamber'in (s.a) hanımları olmanız hasebiyle Allah'ın azabından kurtulacağınız veya dünyada yüksek makam ve dereceye sahip olduğunuz için Allah'ın sizi hesaba çekmekte güçlüğe düşeceği gibi yanlış bir zanna kapılmayın."

45. Bu insanların günahları nedeniyle iki kat azaba çarptırılmalarının, iyi bir amel karşılığında da onlara iki kat mükafat verilmesinin nedeni, Allah'ın toplum içinde yüksek makam verdiği kişilerin insanlara lider olmaları ve insanların çoğunun iyi de olsa kötü de olsa bu liderlere tabi olmasıdır. Bu nedenle onların kötü amelleri sadece kendileriyle sınırlı kalmaz, bilakis bir topluluğun bozulmasına sebep olur. İyi amelleri de kendileri ile sınırlı kalmaz ve birçok başka insanın da kurtuluşuna neden olur. İşte bu yüzden cezalandırıldıklarında hem kendi günahları, hem de başkalarının doğru yoldan sapmaları için cezalandırılır. İyi amel işlediklerinde de, sadece kendi işledikleri iyi ameller nedeniyle değil, iyiye yönelttikleri diğer insanlar nedeniyle de mükafatlandırılırlar.

Bu ayet aynı zamanda, bir kişi ve eşyanın güvenilirlik ve yasaklanma derecesi ne kadar yüksek olursa, bu güven ve yasağı çiğnemenin o kadar ciddi olacağı ve cezasının da o kadar büyük olacağı ilkesini ifade etmektir. Mesela, camide içki içmek, evde içmekten daha bir günahtır ve bu nedenle daha şiddetli bir cezayı gerektirir. Aynı şekilde mahrem akrabalarla zina etmek etmek, başka bir kadınla zina etmekten daha büyük bir günahtır. Ve bu nedenle daha büyük bir cezaya sebep olacaktır.

46. Buradan itibaren paragrafın sonuna kadar olan ayetler, İslâm'da tesettür emrinin yeraldığı ayetlerdir. Bu ayetlerde sadece Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarına hitap edilmesine rağmen bütün Müslümanların evlerinde aynı reformun yapılması amaçlanmaktadır. Hitaba Hz. Peygamber'in (s.a) evinden başlanmasının nedeni, böyle temiz bir hayat tarzı onun evinden başlarsa, diğer Müslüman evlerindeki hanımların da bu tarza uyacakları gerçeğidir. Çünkü onun evine bütün Müslümanlar tarafından örnek alınacak bir model olarak bakılmaktadır. Bazı kimseler, bu ayetlerin sadece Peygamber'in (s.a) hanımlarına hitap ettiğini görüp bu emirlerin sadece onları kastettiğini iddia ederler. Fakat bu ayetlerin devamını okuyan bir kimse, müslüman kadınları değil de sadece müminlerin annelerini kasteden bir emir olmadığını hisseder. Allah'ın (c.c) sadece Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarının pislikten temizlenmesini, sadece onların Allah'a ve Rasûlüne itaat etmesi ve namazı kılıp zekatı vermesi gerektiğini kastetmiş olması mümkün müdür? Eğer kasıt bu olamazsa, onların evlerinde vakarla oturmaları, cahiliye yürüyüşünden kaçınmaları, namahrem erkeklerle yumuşak sözlerle konuşmamaları konusundaki emirler nasıl sadece onlar için geçerli olabilir? Aynı konu içinde bazı emirlerin genel (âm), bazılarınınsa özel (has) olduğuna delalet eden bir hüccet var mıdır?

"Siz diğer kadınlar gibi değilsiniz" cümlesi, diğer kadınların süslü bir şekilde sokağa çıkıp, erkeklerle rahatça konuşabilecekleri ve flört edebilecekleri, "siz ise böyle davranamazsınız" anlamına gelmez. Bunun aksine kullanılan uslûp bir adamın sadece kendi çocuğuna şöyle demesi gibidir: "Sen sokak çocukları gibi değilsin, küfürlü konuşmamalısın." Bu cümleden hiç kimse, bu adamın sadece kendi çocuğunun küfretmesini kötü gördüğü, diğerlerinin böyle bir dil kullanmasına ise aldırmadığı sonucunu çıkarmaz.

47. Yani, "Zaruretler halinde erkekle konuşmasında bir beis yoktur, fakat böyle bir durumda kadının ses tonu ve konuşma tarzı karşısındaki erkeğin boş ümitlere kapılmayacağı bir ciddiyette olmalıdır. Kadının ses tonunda bir yumuşaklık, konuşmasında bir kaypaklık ve dinleyen erkeğin duygularını harekete geçirecek ve onu ilerisi için ümide teşvik edecek şekilde bir tatlılık, olmamalıdır.

Bu tür bir konuşma hakkında Allah, böyle konuşmanın, kalbinde Allah korkusu ve kötülükten sakınma olan bir kadına yakışmayacağını söyler. Başka bir deyişle, bu Müslüman ve muttakî bir kadının değil, hafif ve günahkâr bir kadının konuşma tarzıdır. Eğer bu ayet Nur Suresi 31. ayetle birlikte okunursa ("gizli zinetleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar") Allah'ın, kadınların sesleriyle veya takılarından çıkan seslerle başka erkekleri cezbetmemelerini ve başka erkeklerle konuşmak zorunda kaldıklarında ise ciddi bir şekilde konuşmalarını murad ettiği anlaşılır. İşte bu nedenle kadınların ezan okuması yasaktır. Bunun yanısıra eğer bir kadın cemaatle namaza iştirak eder ve imam da bir hata yaparsa, kadın erkekler gibi Sübhanallah diyerek imamı uyaramaz; sadece ellerini çırparak imama hatasını hatırlatabilir.

Şimdi de şunlara bir göz atalım: İslâm, kadının başka erkeklerle tatlı ve yumuşak bir sesle konuşmasına izin vermez, hatta zaruri bir ihtiyaç olmaksızın erkeklerle konuşmasını yasaklarken, kadının sahneye çıkıp dansetmesine, şarkı söylemesine, flört etmesine ve cazibesini ortaya koyarak dolaşmasına izin verebilir mi? Kadının radyoda aşk şarkıları söylemesine müsaade edebilir mi? Veya kadınları uçak hostesi yapıp onları özellikle yolcuları cezbetmek üzere yetiştirebilir mi? Ya da kadınların süslü püslü bir şekilde kulüplere, toplantılara ve sosyal faaliyetlere katılmasına, erkeklerle karmakarışık bir ortamda bulunmasına ve onlarla eğlenip vakit geçirmesine izin verebilir mi? Bu kültür hangi Kur'an'dan çıkarılmıştır? Çünkü Allah'ın gönderdiği Kur'an'da bunlara izin verildiğine dair hiçbir işaret yoktur.

48. Metindeki "garne" kelimesi bazı dilbilimcilere göre karâr dan, bazılarına göre ise vekâr dan türemiştir. Birinciyi kabul edersek "oturun, sebat edip durun", ikinciyi kabul edersek "Huzur içinde olun, vekarla oturun" anlamına gelir. Her iki durumda da ayet, kadının faaliyet alanının ev olduğu anlamına gelir. Kadın faaliyetlerini bu çerçeve dahilinde huzur içinde sürdürmeli ve ancak zarurî bir ihtiyaç olduğunda evinden dışarı çıkmalıdır. Bu anlam, ayetin ifadesinden ortaya çıkmaktadır ve bunu daha şiddetle vurgulayan hadisler de vardır. Hafız Ebu Bekir Bezzar, Hz. Enes'den (r.a), kadınların Hz. Peygamber'e (s.a) şöyle bir şikayette bulunduklarını rivayet eder: "Bütün sevapları erkekler kazanıyor: Savaşa gidiyorlar ve Allah yolunda büyük ameller işliyorlar. Savaşa gidenlerin sevabını kazanmak için bizim ne yapmamız lazım? " Hz. Peygamber (s.a) şu cevabı verdi: "Sizin aranızda evinde oturan, savaşa giden kadar sevap kazanır." Hz. Peygamber'in (s.a) anlatmak istediği nokta şuydu: Savaşa giden kimse, ancak, evinde herşeyin yolunda olduğundan, karısının eve ve çocuklara baktığından ve karısının, yokluğunda kendisini aldatmasının imkansız olduğundan emin olursa huzur içinde savaşabilir. Savaşa giden kocasına bu emniyet ve huzuru veren kadın, evde oturduğu halde savaşta kocasına ortak olmuş gibidir. Bezzar ve Tirmizi'nin Hz. Abdullah bin Mes'ud'dan rivayet ettikleri başka bir hadise göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Kadın tesettürlü ve peçeli olmalıdır. O evinden çıktığında şeytan ona gözünü diker. Kadın evinde olduğu zaman Allah'ın rahmetine daha yakındır." (Ayrıntılı açıklama içn bkz. Nur Suresi an: 49)

Kur'an'ın bu açık ve kesin emri ışığında, Müslüman kadınların meclis ve parlamentolara üye olmasına, evin dışında sosyal faaliyetlere katılmalarına, devlet dairelerinde erkerlerle yanyana çalışmalarına, kolejlerde erkeklerle beraber eğitim yapmalarına, hastahanelerin erkek kısmında hemşire olarak çalışmalarına, uçaklarda hosteslik yapmalarına veya eğitim için yurt dışına gönderilmelerine asla müsaade edilemez. Kadınların ev dışı faaliyetine izin verildiğini savunanların en kuvvetli delili, Hz. Aişe'nin (r.a) Cemel savaşında rol almış olmasıdır. Fakat bu delili öne sürenler herhalde Hz. Aişe'nin (r.a) bu konudaki görüşünü bilmiyorlar. Abdullan bin Ahmed bin Hanbel Zevaid'üz-Zühd'ünde, İbn Münzir, İbn Ebi Şeybe ve İbn Sa'd'da kitaplarında Mesrük'tan şöyle bir hadis rivayet ediyorlar: Hz. Aişe Kur'an okurken (ve karne fi büyütikünne) ayetine geldiğinde elinde olmadan ağlamaya başlardı, öyle ki başörtüsü gözyaşlarından ıslanırdı. Çünkü bu ayet, ona Cemel Savaşı sırasında işlediği hatayı hatırlatırdı.

49. Bu ayette, ayetin tam kavranabilmesi için mutlaka iyi anlaşılması gereken iki önemli kelime kullanılmıştır: teberrüc ve cahiliyet'ül-üla.

Arapçada teberrüc kelimesi başkalarının önünde açılıp saçılmak anlamına gelir. Araplar berac kelimesini bariz ve yüksek olan her nesne için kullanırlar. Kuleye, yüksek meydanda ve aşikâr olduğu için burç derler. Yelkenli gemiye Bârice derler. Çünkü yelkenleri uzaktan görülebilir. Teberrüc kelimesi kadın için kullanıldığında şu üç anlama gelir: 1) Kadının yüzünün ve vücudunun cazibesini insanların önünde göstermesi; 2) Takılarını ve elbisesinin süsünü başkalarına göstermesi 3) Yürüyüşü, endamı ve işvesi ile dikkat çekip kendini ortaya koyması. İleri gelen dilbilimciler ve müfessirler de kelimeye bu anlamı vermişlerdir. Mücahid, Katâde ve İbn Ebi Nuceyh: "Teberrüc, cilveli, dikkat çekici, endamlı bir şekilde yürümektir." demişlerdir. Mukatil: "Kadının gerdanlıklarını, küpelerini ve göğsünü (gerdanını) göstermesidir." der. El-Müberred: "Kadının gizlemesi gereken zinetlerini açığa vurmasıdır." der. Ebu Ubeyde ise: "Kadının, erkeklerin dikkatini çekmek için vücudunu ve elbiselerini göstererek kendisini ortaya koymasıdır." der.

Cahiliyye kelimesi buranın yanısıra Kur'an'da üç yerde daha kullanılmıştır. Al-i İmran-154'de, Allah yolunda savaşmaktan korkup-kaçınanlar için: "Bazıları da kendi canlarının kaygısına düşüp Allah'a karşı cahiliye zannı gibi haksız bir zanda bulunuyorlardı." denmektedir. Maide-50'de Allah'ın indirdiği kanunlar yerine, kendi kanunları ile hükmetmek isteyenlere hitaben: "Onlar cahiliyyenin hükmünü mü istiyorlar?" buyurulmaktadır. Ve Fetih Suresi 26. ayette, Mekkeli müşriklerin, Müslümanların umre yapmasına izin vermemelerine neden olan önyargıları "cahiliyye hamiyyeti" olarak nitelenmektedir. Bir hadise göre, Ebu'd-Derda bir tartışma sırasında, karşısındaki ile annesi yüzünden alay etti. Hz. Peygamber (s.a) bunu duyunca "sende hâlâ cahiliyye belirtileri var," dedi. Başka bir hadise göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Üç şey cahiliyyeyi gösterir: Başka bir kimsenin soyu ile alay etmek, yıldızların hareketi ile fal bakmak ve ölülerin ardından yas tutmak." Bütün bu adetler, islam terminolojisinde cahiliyyenin İslâm kültürüne, medeniyetine, İslâm ahlâkına ve İslâmî düşünüş ve davranış tarzına aykırı her tür tutum ve davranış anlamına geldiğini göstermektedir. O halde, cahiliyetü'l-üla, İslâm öncesi Arapların ve tüm diğer toplumların içinde bulunduğu kötü ve gayri-İslâmî durum anlamına gelir.

Bu açıklamaya göre, Allah'ın yasakladığı şey, kadınların fiziksel güzellik ve cazibelerini göstererek evden dışarı çıkmalarıdır. Allah, kadınlara evlerinde oturmalarını emretmektedir; çünkü, onların asıl faaliyet alanı, dış dünya değil, evin içidir. Bununla birlikte kadınlar iş için dışarı çıkmak zorunda kalırlarsa, İslâm öncesi cahiliye kadınları gibi çıkmamalıdırlar.

Çünkü, yüz ve vücudunu ortaya koyarak ve zinetlerini, güzel elbiselerini göstererek, endamlı bir şekilde yürümek İslâm toplumundan bir kadına yakışır bir davranış değildir. Bunlar islâm'ın kabul etmediği cahiliye adet ve davranışlarıdır. Şimdi herkes memleketimizde popüler hale getirilen kültürün, Kur'an'a göre, İslam kültürü mü yoksa cahiliye kültür mü olduğuna kendisi düşünüp karar versin.

50. Ayetin yer aldığı konunun çerçevesinden, Ehl'ül-Beyt (ev halkı) ile, burada, Hz. Peygamber'in eşlerinin kastedildiği anlaşılmaktadır. Çünkü hitap, "Ey Peygamber'in hanımları" diye başlamaktadır ve gerek bu ayetten önce, gerekse sonraki bütün konunun muhatabı da yine Peygamber'in (s.a) hanımlarıdır. Bunun yanısıra "Ehl'ül-Beyt" kelimesi Arapçada, Türkçedeki (ev halkı) "aile" (ingilizcede household) anlamında kullanılmaktadır. Ve bir adamın karısını ve çocuklarını kapsayan bir terimdir. Hiç kimse "karı"yı ev halkından saymamazlık edemez. Kur'an bu kelimeyi bundan başka iki yerde daha kullanır ve her iki yerde de "karı" ailenin en önemli üyesi olarak bu kelimenin tarifi kapsamına girer. Hud Suresi'nde, melekler Hz. İbrahim'e (a.s) bir oğul müjdelediklerinde, karısı şöyle der: "Vay bana, ben kocamış iken ve şu kocam da bir ihtiyar iken doğuracak mıyım?" Melekler dediler ki: "Allah'ın emrine mi şaşıyorsun? Ey İbrahim'in ev halkı, Allah'ın rahmeti ve bereketi sizin üzerinizdedir." Kasas Suresi'nde, Musa (a.s) bebek iken Firavun'un evine vardığında ve karısı ona uygun bir süt anne aradığı sırada, Musa'nın (a.s) kızkardeşi şöyle der: "Size, onu büyütecek ve iyi bakacak bir ev halkını haber vereyim mi?" O halde arapça ifade kuralı, hepsi, Peygamber'in (s.a) hanımlarının ve çocuklarının Ehl'ül-Beyt terimi içinde yeraldıklarını göstermektedir. Bu yüzden İbn Abbas, Urve bin Zübeyr ve İkrime, bu ayetteki Ehl'ül-Beyt ile Peygamber'in (s.a) hanımlarının kastedildiği görüşündedirler.

Fakat Ehlü'l-Beyt ile Peygamber'in (s.a) hamımlarının kastedildiği ve başka hiç kimsenin buna dahil olmadığını söylemek de yanlıştır. Çünkü "ev halkı" bir kimsenin ailesine mensup olan herkesi kapsayan bir terimdir. Ayrıca Hz. Peygamber de (s.a) bu noktayı açıklığa kavuşturmuştur. İbn Ebi Hâtim'e göre, Hz. Aişe'ye (r.a), Hz. Ali (r.a) hakkında sorulduğunda, şu cevabı vermiştir: "Hz. Peygamber'in en çok sevdiği ve onun en çok sevdiği kızının kocası olan bir kimseyi mi bana soruyorsunuz?" Daha sonra Hz. Peygamber'in (s.a) Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hüseyin'i (r.a) çağırdığını, bir örtü altına alıp şöyle dua ettiğini anlattı: "Allah'ım, bunlar benim ev halkım (Ehl'ül-Beyt), onlardan pisliği uzaklaştır ve onları tertemiz kıl." Hz Aişe der ki: "Ben de senin ev halkından biriyim (yani beni de o örtünün altına alıp dua etsen) dedim." Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) şu cevabı verdi: "Sen dışarıda kal. Elbette sen zaten ehli beyttensin."

Müslim, Tirmizi, Ahmed, İbn Cerir, Hakim, Beyhâki gibi muhaddisler, Ebû Said el-Hudri, Hz. Aişe, Hz. Enes, Hz. Ümmü Seleme, Hz. Vâsile bin Eska ve başka birçok sahabiden, Hz. Peygamber'in (s.a) Hz. Ali, Hz. Fatıma ve iki oğlunu Ehl-ül Beyt'ten saydığını gösteren birçok hadis rivayet etmişlerdir. O halde onları Ehl'ül-Beyt'ten saymayanların görüşü yanlıştır.

Yukarıdaki hadislere dayanarak Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarını Ehl'ül-Beyt kapsamı içine almayanlar da hata içindedirler. Çünkü Kur'an tarafından açıkça ifade edilen bir noktaya hadisle karşı çıkılmaz. Ayrıca zaten bu hadislerden böyle bir anlam çıkarılamaz. Bazı hadislerde rivayet edilen, Hz. Peygamber'in (s.a) ailesinden dört kişiye örttüğü örtünün içine Hz. Aişe ve Hz. Ümmü Seleme'yi (r.a) almaması olayından, onları Ehl'ül-Beyt içine dahil etmediği anlamı çıkmaz. Peygamber'in (s.a) eşleri zaten "ev halkı"ndandırlar; çünkü Kur'an onlara Ehl'ül-Beyt diye hitap etmiştir. Bununla birlikte Hz. Peygamber (s.a) Kur'an'daki bu açık ifadenin ailenin diğer üyelerinin Ehl'ül-Beyte dahil olmadığı gibi bir yanlış anlamaya sebep olabileceğini düşünerek, onların da (Hz. Ali, Fatıma ve iki oğulları) ev halkından olduğunu bu olay vesilesiyle ayrıca vurgulamıştır, eşleri için böyle ayrıca bir vurgulamaya gerek duymamıştır. Çünkü Kur'an bu noktayı açıklığa kavuşturmuştur.

İnsanlardan bir grup da, ayetin anlamını saptırarak, Ehl'ül-Beyt'in sadece Hz. Ali, Hz. Fâtıma ve iki oğullarını kapsadığını, Peygamberin (s.a) hanımlarının buna dahil olmadığını söylemişlerdir. Hatta daha da ileri giderek "Allah sizden pisliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor" cümlesinden, Hz. Ali, Hz. Fatıma ve iki oğullarının aynen peygamberler gibi ismet sahibi (günahsız) olduğu sonucunu çıkarmışlardır. Ayetteki "pislik" ile günah ve hatanın kastedildiğini ve Allah'ında belirttiği gibi Ehl'ül-Beyt'in günah ve hatadan temizlendiğini söylerler. Oysa ayetteki ifade onların pislikten uzaklaştırıldıklarını ve temizlendiklerini bildirmemekde, bilakis şöyle demektedir: "Allah sizden pisliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor." Konunun bütünlüğü de, burada Peygamber'in (s.a) ev halkının övülmesinin kastedildiğine dair bir ipucu vermemektedir. Tam aksine onlara ne yapıp ne yapmamaları gerektiği bildirilmektedir; çünkü, Allah onları tertemiz kılmak istiyor. Başka bir deyişle, onlara şu davranış tarzını benimserlerse, Allah'ın onları tertemiz kılacağı, aksi taktirde onları temizlemeyeceği söylenmektedir. Bununla birlikte, eğer: "Allah sizden pisliği uzaklaştırmak ve sizi tertemiz kılmak istiyor" sözünden Allah'ın onları günahsız ve hatasız kıldığı sonucu çıkarılırsa, Allah'ın namazdan önce abdest alan bütün Müslümanları da günahsız ve hatasız kılmaması için hiçbir sebep yoktur. Çünkü abdest alanlar hakkında da Allah şöyle buyurur: "Allah sizi tertemiz kılmak ve size olan nimetini tamamlamak istiyor." (Maide: 6)

51. Metindeki "vezkürne" kelimesinin iki anlamı vardır: Hatırlamak ve anmak. Birinci anlamı alırsak ayet şu manaya gelir: "Ey Peygamber'in hanımları, sizin evinizin bütün dünyaya Allah'ın ayetlerinin ve Hikmet'in tebliğ edildiği ev olduğunu hiçbir zaman unutmayın. Bu nedenle sizin sorumluluğunuz çok büyük. İnsanların sizin evinizde bile cahiliyeden kalma bazı iz ve özellikler tespit etmesine meydan vermeyin." İkinciyi kabul edersek ayet şu anlama gelir: "Ey Peygamber'in hanımları, siz duyduğunuz ve gördüğünüz herşeyi başka insanlara aktarıp anlatmalısınız. Çünkü siz, Peygamber'le (s.a) yakın ve sürekli ilişkiniz sayesinde, başka insanların sizin vasıtanız olmadan öğrenemeyeceği birçok şeyi yaşayıp öğreniyorsunuz."

Bu ayette iki şeye değinilmiştir: 1) Allah'ın ayetleri, 2) Hikmet. Allah'ın ayetleri, Kitabı'nı oluşturan ayetlerdir. Fakat hikmet Hz. Peygamber'in (s.a) insanlara öğrettiği bütün değerli şeyleri kapsayan geniş anlamlı bir kelimedir. Bu kelime ile Allah'ın Kitabı'nın ayetleri de kastedilmiş olabilir, fakat kelimenin anlamını sadece bunlara hasretmek için hiçbir sebep yok. Hikmet kelimesi, Hz. Peygamber'in (s.a) okuduğu Kur'an ayetlerinin yanısıra gerek kendi sözleri, gerekse eşsiz mükemmellikteki kişiliği ile insanlara öğrettiği değerli bilgileri kapsar. Bazı kimseler, ayette geçen "mayütlâ" (okunan) kelimesine dayanarak, "Allah'ın ayetleri" ile ve "Hikmet" ile Kur'an'ın kastedildiğini iddia ederler. Fakat bu tamamen yanlış bir hükümdür. "Tilavet" (okuma) kelimesinin özellikle sadece Allah'ın Kitabı'nın okunması için kullanılan bir terim olması, sonraki çağlarda meydana gelmiş bir olaydır. Kur'an ise bu kelimeyi bir terim olarak kullanmamıştır. Bakara Suresi 102. ayette aynı kelime, şeytanların yalan yere Süleyman'a (a.s) nisbet ettikleri büyü ve sihirle ilgili bilgiler için kullanılmaktadır. ("Onlar şeytanların Süleyman'ın (a.s) mülkü hakkında uydurdukları sözlere uydular." Bu da, Kur'an'ın kelimeyi sözlük anlamında kullandığını ve sadece Kur'an okumak anlamında kullanmadığını göstermektedir.

52. "Her şeyi bilen": En gizli ve saklı şeyleri bile bilir.

53. Bir önceki paragraftan hemen sonra bu konunun sunulmasında gizli bir kinaye vardır: Buraya kadar Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarına verilen emir ve talimatlar sadece onlara mahsus değildir, bütün İslâm toplumu da onlara uygun bir şekilde kendisini ıslah etmelidir.

54. "Kendilerini Allah'a teslim edenler": İslâm'ı kendileri için bir yaşama tarzı, bir din olarak seçen ve hayatları boyunca ona uyan ve İslâmî düşünüş ve yaşayış tarzından dönmeyi istemeyen, bilakis ona teslim olma yolunu seçen kimseler.

55. "İman eden": İtaatleri sadece göstermelik ve gönülsüz olmayan, bilakis İslâm hidayetinin hak olduğunu samimiyetle kabul eden, Kur'an'ın ve Peygamber Muhammed'in (s.a) gösterdiği yolun kendilerini ebedî kurtuluşa götürecek tek doğru yol olduğuna inanan kimseler. Allah ve Peygamberinin yanlış dediği, onların hükmüne göre de yanlıştır ve Allah ve Peygamberinin doğru dediği, onların düşünce ve duygularına göre de doğrudur. Onlar Kur'an ve sünnetin emrettiği hiçbir şeyi ne psikolojik olarak, ne de aklen aykırı bulmazlar, ve hem Allah ve Rasûlünün emirlerinde bir değişiklik yaptıkları suçlamasından sakınıp, hem de onları kendi arzularına uydurmak ve dünyada o günlerde geçerli olan kurallara benzetmek için bir fırsat gözleyip durmazlar. Hz. Peygamber (s.a) gerçek imanı bir hadisinde şu şekilde tanımlamıştır:

"Rab olarak Allah'tan, din olarak İslâm'dan ve rasûl olarak Muhammed'den hoşnut olan kimse imanın gerçek tadını almıştır." (Müslim)

Başka bir hadisinde de şöyle buyurmuştur:

"Benim getirdiklerim kendi nefsinizden önce gelmedikçe hiçbiriniz gerçek mümin olamazsınız." (Şerh-üs-Sünne)

56. Yani, "Onlar sadece iman etmekle kalmazlar, aynı zamanda uygulamada da itaati seçerler. Onlar Allah ve Rasûlünün emrettiklerinin hak olduğuna kalben inanan, fakat uygulamada bu emirlere karşı gelen; Allah ve Rasûlünün haram kıldıklarının kötü olduğunu samimiyetle kabul eden, fakat pratik hayatta bu haramları işleyen kimseler gibi değildirler."

57. Yani, "Onlar konuşmalarında doğru sözlü ve ilişkilerinde sadıktırlar. Yalan, hile, aldatmaca gibi şeylerle uğraşmazlar. Dilleri sadece vicdanlarının doğru kabul ettiği şeyi söyler. Ancak hak ve doğruluğa uygun olduğunu bildikleri şekilde davranırlar ve başkalarıyla olan bütün ilişkilerinde doğruluk ve haysiyetten ayrılmazlar."

58. Yani, "Onlar Allah ve Rasûlü tarafından öğretilen doğru yolda ilerlerken ve yeryüzünde Allah'ın dinini ikame etmeye çabaladıkları sırada karşılaştıkları her tür zorluk, tehlike, kayıp ve engellere sabır ve sebat ile göğüs gererler. Hiçbir korku, hiçbir nefsani arzu ve eğilim onları doğru yoldan saptıramaz."

59. Yani, "Onlar kibir, gurur ve kendini beğenmişlikten uzaktırlar, kul olduklarının ve ibadet ve itaat etmekten başka bir konumda olamayacaklarının farkındadırlar. Bu nedenle vücutları ile birlikte kalpleri de, Allah'tan korkarak O'nun önünde secde eder. Onlar Allah'tan korkmayan ve kibir içinde yaşayanlar gibi davranmazlar." Bu niteliklerin dizilişinden huşü ile, genelde Allah korkusu ile birlikte özellikle namazın kastedildiği anlaşılmaktadır. Çünkü sadaka vermek ve oruç tutmak hemen bunun ardında yer almaktadır.

60. Burada farz olan zekat değil, nafile sadakalar da kastedilmektedir. Bu ifade ile, onların bütün servetlerini cömertçe Allah yolunda harcadıkları ve Allah'ın kullarına yardım etmekte cimrilik etmedikleri anlatılmak istenmektedir. Onların yardımının ulaşmadığı hiçbir yetim, hiçbir hasta, hiçbir zayıf ve özürlü insan, hiçbir muhtaç ve fakir yoktur. Allah'ın dinini yüceltmek için parasal desteğe ihtiyaç duyulduğunda ise bu kullar bu amaçla para harcamakta hiçbir tereddüt ve cimrilik göstermezler.

61. Bu hem farz, hem de nafile olan oruçları kapsar.

62. Bunun iki anlamı vardır: 1) Onlar zinadan korunurlar; veya 2) Çıplaklıktan sakınırlar. Burada çıplaklığın sadece üzerine hiçbir şey giymemek demek olmadığına, vücudun bütün hatlarını belli eden dar veya ince giysiler giyenlerin de çıplak sayılacağına dikkat edilmelidir.

63. "Allah'ı çok zikretmek", kişinin hayatın her anında şu veya bu şekilde Allah'ı anması demektir. İnsan, Allah düşüncesi kalbinin derinliklerinde yer etmedikçe böyle bir davranışı başaramaz. Bu fikir (Allah) kişinin zihnini aşıp bilinçaltına ve vicdanının derinliklerine yerleştiğinde, ancak o zaman her yaptığı işte ve her söylediği şeyde Allah'ın adını hatırlayıp anabilir. Yemeğe başlarken bismillah ve bitirdiğinde elhamdü-lillah der; yatmadan önce Allah'ın adını anar ve uyandığında Allah'ı hatırlar. Konuşmalarının arasında da defalarca bismillah, el-hamdü-lillah, inşa-Allah, mâ-şâ-Allah vs. sözleri tekrarlar ve her meselede Allah'ın yardımını ister, her nimeti için O'na şükreder. Her karşılaştığı belada Allah'ın rahmetine sığınır ve her güçlükte O'na yönelir. Günah işlediğinde O'ndan korkar, bir hata yaptığında O'ndan bağışlanma diler ve her ihtiyacı için O'na dua eder.

Kısacası hayatın her anında ve her safhasında onun işlevi Allah'ı anıp zikretmektir. İşte bu işlemi hayat tarzının temelidir. Çünkü bütün diğer ibadetler için belli bir zaman tayin edilmiştir ve kişi o zamanda onu ifa ettiğinde sorumluluk üzerinden kalkar. Fakat bu (Allah'ı zikretme), belirli bir zamanla sınırlı olmayan bir ibadettir; sürekli yapılmalıdır ki insan hayatı Allah'la ve O'na ibadetle devamlı bir bağ içinde olsun. Diğer ibadetler ve dini görevler de ancak insanın kalbi sadece o ibadet sırasında değil, her an dili Allah'ın adını zikrederken Allah'a yönelmiş bir vaziyette olmaya devam ederse bir anlam ve değere sahip olabilir. Böyle bir durumda kişinin yaptığı ibadet ve vazifeler, verimli ve sulak bir arazide bitkilerin gelişip serpilmesi gibi gelişir. Bunun aksine sürekli Allah'ı zikirden yoksun olarak sadece muayyen vakitlerde yapılan ibadetler verimsiz bir arazide sadece bahçıvanın çabasıyla hayatta kalan bir bitkinin yetişmesine benzer. Bu nokta Hz. Peygamber'in (s.a) bir hadisinde şöyle açıklanmıştır:

"Muaz bin Enes el-Cüheni rivayet ediyor: Bir adam Allah'ın Peygamber'ine (s.a) "Allah yolunda savaşa gidenler arasında en büyük mükâfâtı elde eden hangisidir?" diye sordu. Peygamber (s.a): "Allah'ı en çok zikreden" cevabını verdi. Adam: "Oruç tutanlar içinde hangisi en büyük sevaba nail olur?" diye sordu. Peygamber (s.a): "Allah'ı en çok zikreden." cevabını verdi. Adam daha sonra aynı soruyu namaz kılan, zekat ve sadaka veren, hacca giden kimseler için sordu. Hz. Peygamber (s.a) her seferinde "Allah'ı en çok zikreden" diyerek aynı cevabı verdi." (Müsned-i Ahmed)

64. Bu ayet, hangi nitelik ve özelliklerin Allah katında değer taşıdığını açıkça ifade etmektedir. Bunlar İslâm'ın bir tek cümle içinde ifade edilen temel değerleridir. Bu konularda kadın ve erkek arasında hiçbir fark yoktur. Fakat hayattaki fonksiyonları açısından iki cins farklı alanlarda faaliyet gösterir. Erkekler bazı belirli alanlarda, kadınlar ise başka belirli alanlarda faaliyet göstermek zorundadırlar. Bununla birlikte eğer ayette zikredilen özellik ve niteliklere eşit olarak sahipseler, Allah onları eşit derecelere yükseltecek ve onlara eşit mükafatlar ihsan edecektir. Birisinin ev işlerini yapmış, diğerininse halifelik görevlerini yerine getirmiş ve şeriatın emirlerini uygulamış olması; birinin evde çocuklara bakmış, diğerininse savaş alanına gidip Allah yolunda cenketmiş olması, elde edecekleri mükafat ve makamı hiçbir şekilde etkilemez.

65. Buradan itibaren, Hz. Peygamber'in (s.a) Hz. Zeyneb (r.a) ile evliliği hakkında nazil olan ayetler yeralmaktadır.

66. İbn Abbas, Katâde, İkrime ve Mukatil bin Hayyan, bu ayetin Hz. Peygamber (s.a) Hz. Zeyneb'i Zeyd için ailesinden isteyip Zeyneb'in ailesinin de bunu kabul etmediği zaman nazil olduğunu söylerler.

İbn Abbas'a göre Hz. Peygamber (s.a) bu teklifi yaptığında Hz. Zeyneb: "Ben ondan nesepçe daha soyluyum" demiştir. İbn Sa'd onun: "Ben onu kendime layık bulmuyorum. Ben doğuştan bir Kureyşliyim." dediğini söyler. Zeyneb'in erkek kardeşi Abdullan bin Cahş da aynı şeyi öne sürerek teklifi reddetmişti. Çünkü Hz. Zeyd (r.a), Hz. Peygamber'in azatlı kölesi idi, Hz. Zeyneb ise onun halasının yani Abdül-Muttalib'in kızı Umeyme'nin kızıydı. Onlar Hz. Peygamber'in (s.a) Kureyş'in soylu ailelerinden birinin kızını, kendi halasının kızını, azatlı kölesi için istemesini hoş görmemişlerdi. Bunun üzerine bu ayet nazil olmuş ve Hz. Zeyneb ile bütün ailesi bunu duyunca hemen teklifi kabul etmişlerdi. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a) onları evlendirdi, Zeyd'in adına kendi cebinden on dinar ve 60 dirhem mehir verdi, gelinlik elbise ve bazı yiyecekler temin etti.

Bu ayet özel bir olay üzerine nazil olmasına rağmen, ayetteki emir ve talimat İslâm anayasa hukukunun temel ilkesidir ve bütün İslâmî hayat sistemi için geçerlidir. Buna göre hiçbir Müslüman fert veya millet, kurum, mahkeme veya parlamento, ya da devletin, Allah ve Rasûlünün hüküm verdiği bir konuda kendi isteğine göre seçme hakkı yoktur. Müslüman olmak, kendi düşünce, davranış ve seçme özgürlüğünü Allah ve Rasûlüne teslim etmek demektir. Hiçbir makul insan iki karşıt davranışı birleştirmeye kalkmaz. Müslüman kalmak isteyen kimse mutlaka Allah ve Rasûlünün emrine boyun eğmek zorundadır; boyun eğmeyi istemeyen kimse ise Müslüman olmadığını kabul etmelidir. Eğer bunu da kabul etmezse, ne kadar Müslüman olduğunu haykırsa da, hem Allah hem de insanlar tarafından münafık olarak kabul edilecektir.

67. Burada başlayan ve (48. ayete kadar devam eden) bölüm, Hz. Peygamber (s.a) Hz. Zeyneb (r.a) ile evlendikten ve münafıklar, Yahudiler ve müşrikler onun aleyhinde propaganda yapmaya başladıktan sonra nazil olmuştur. Bu ayetler incelenirken, vahyin Hz. Peygamber'i (s.a) ayıplayan, ona iftira atan ve kendi arzularını tatmin etmek için ona hakaretlerde bulunan İslâm düşmanlarını doğru yola getirmek ve onları eğitmek için indirilmediği gözönünde bulundurulmalıdır. Bu ayetlerin nazil oluşunun asıl sebebi, Müslümanları bu propaganda kampanyasından korumak ve onların şüphe ve tereddütlere düşmesini önlemekti. Tabii ki Allah'ın kelamı kafirleri tatmin edemezdi. O sadece bunun Allah kelamı ve gerçek olduğunu bilen ve inanan kimselere tesir edebilir. Bu doğru ve salih insanların da, düşmanlar tarafından öne sürülen iddialardan etkilenme ihtimalleri vardı. Bu nedenle Allah bir taraftan onların zihinlerindeki bütün muhtemel şüpheleri bertaraf etti, diğer taraftan hem müslümanlara, hem de Hz. Peygamber'e (s.a) böyle durumlarda nasıl davranmaları gerektiğini öğretti.

68. Burada, ayetin devamında adından açıkça bahsedilen Hz. Zeyd (r.a) kastedilmektedir. Allah'ın ve Rasûlünün ona nasıl nimet verdiklerini anlayabilmek için Hz. Zeyd'in (r.a) hayat hikâyesini kısaca gözden geçirmek gerekir. Zeyd, Kelb kabilesinden Hârise bin Şurahbil'in oğluydu ve annesi Tay kabilesinin bir kolu olan Beni Ma'n'dan Su'dâ binti Sa'lebe idi. Zeyd sekiz yaşında iken annesi onu ailesinin yanına götürdü. Orada iken Beni Kayn bin Cesr kabilesi onlara saldırdı, mallarını talan etti, Zeyd'in de içlerinde bulunduğu bir grup adamı esir aldı. Daha sonra Beni Kayn kabilesi Zeyd'i, Taif yakınlarındaki Ukaz panayırında sattı. Onu Hz. Hatice'nin yeğenlerinden biri olan Hakim bin Hizâm satın aldı. Hakim, Zeyd'i Mekke'ye getirdi ve halasına hediye etti. Hz. Peygamber (s.a), Hz. Hatice ile evlendiğinde Zeyd'i eşinin hizmetinde buldu. İyi davranışlarından ve halinden hoşlandığı için onu eşinden istedi. Böylece bu şanslı çocuk bir kaç yıl sonra kendisine peygamberlik verilecek olan bu mükemmel insanın hizmetine girdi. Hz. Zeyd o sırada 15 yaşındaydı. Sonraları babası ve amcası onun Mekke'de olduğunu öğrendiklerinde, Hz. Muhammed'e (s.a) geldiler ve fidye karşılığı oğullarını geri almak istediler. Hz. Peygamber (s.a): "Çocuğa soracağım; sizinle mi gidecek, yoksa benimle mi kalacak, buna kendisi karar verecek. Fakat eğer benimle kalmayı tercih ederse, ben benimle kalmayı seçen birini geri göndermem." dedi. Onlar da: "Çok güzel, çocuğa sor" dediler. Hz. Peygamber (s.a) Zeyd'i çağırdı ve: "Bu adamları tanıyor musun" diye sordu. Zeyd: "Evet, biri babam, biri de amcamdır." dedi. Hz. Peygamber (s.a): "Beni de, onları da tanıyorsun. Onlarla gitmek veya dilersen benimle kalmak hususunda serbestsin." dedi. Zeyd: "Seni bırakıp da başkasıyla gitmek istemiyorum." cevabını verdi. Babası ve amcası: "Zeyd, köleliği hürlüğe ve başkalarıyla kalmayı anne-babanı ve aileni bırakmaya tecih mi ediyorsun?" diye sordular. O: "Bu adamda gördüğüm şeylerden sonra, dünyadaki hiçbir şeyi ona tercih edemem" dedi. Bu cevabı duyduklarında amcası ve babası Zeyd'in Hz. Peygamber'le (s.a) kalmasına razı oldular. Hz. Muhammed (s.a) hemen Zeyd'i azad etti ve Kâbe'de bir grup Kureyşli önünde: "Şahit olun. Şu andan itibaren Zeyd benim oğlumdur. Ben ona varisim, o da bana varistir." diye ilan etti. Bundan sonra onu Zeyd Bin Muhammed diye çağırmaya başladılar. Tüm bunlar Hz. Muhammed'e (s.a) peygamberlik gelmeden önce meydana gelmişti. Daha sonra Allah ona peygamberlik ihsan etti.

Bunu duyar duymaz hiç tereddüt etmeksizin ona inanan dört kişi vardı: Hz. Hatice, Hz. Zeyd, Hz. Ali ve Hz. Ebu Bekir (r.a). Hz. Zeyd o sıralarda 30 yaşındaydı ve 15 yıl boyunca Hz. Peygamber'e (s.a) hizmet etmişti. Hicretin dördüncü yılında Hz. Peygamber (s.a) onu halasının kızı Zeyneb ile evlendirdi, onun adına mehrini ödedi ve ev kurmaları için gerekli eşyaları temin etti.

İşte bu nedenle Allah bu ayette: "Allah'ın nimet verdiği, senin de nimet verdiğin kimse..." buyurmaktadır.

69. Bu sözler, Hz. Zeyd ile Hz. Zeyneb arasındaki ilişkiler kötüye gittiği ve Hz. Zeyd en sonunda Hz. Peygamber'e (s.a) karısını boşamak istediğini bildirdiğinde söylenmiştir. Hz. Zeyneb (r.a) Allah ve Rasûlünün emri olduğu için onunla evlenmeyi kabul etmiş olduğu halde, Zeyd'in ailesi tarafından büyütülmüş azatlı bir köle, kendisinin ise Arabistan'ın en soylu ailesine mensup olmasına rağmen bu köle ile evlendirilmiş olduğu fikrini aklından çıkaramıyordu. Bu yüzden Hz. Zeyd'i evlilik hayatında kendine denk görmüyor ve bu da aralarında zamanla daha da kötüye giden anlaşmazlıklara neden oluyordu. Bu sebeple evlilikleri, bir yıl kadar sonra boşanma ile son buldu.

70. Bazı kimseler ayetin manasını yanlış anlayarak şöyle yorumlamışlardır: Hz. Peygamber (s.a) Zeyneb ile evlenmeyi ve Zeyd'in (r.a) onu boşamasını istiyordu. Fakat Zeyd (r.a) gelip hanımını boşamak istediğini söyleyince, Hz. Peygamber (s.a.) onu istemeyerek de olsa durdurdu. Bunun üzerine Allah: "Allah'ın açığa vuracağı bir şeyi içinde gizliyordun." buyurdu. Oysa ayetin gerçek anlamı bunun tam tersidir. Eğer bu cümle aynı surenin 1,2,3. ve 7. ayetleriyle birlikte okunursa, Hz. Zeyd ile eşi arasındaki anlaşmazlık şiddetlendiğinde Allah, Hz. Peygamber'in (s.a) kalbine Zeyd (r.a), Zeyneb'i (r.a) boşadığında onunla Hz. Peygamber'in (s.a) evlenmesi gerektiğini ilham etmişti. Fakat Hz. Peygamber (s.a) o günkü Arap toplumunda evlatlığının dul karısı ile evlenmenin, hem de bir avuç dolusu Müslüman hariç bütün ülkenin kendisine düşmanlık beslediği bir anda, ne anlama geleceğini çok iyi biliyordu. Bu nedenle bu konuda adım atmaya çekiniyordu. İşte bu yüzden Zeyd (r.a) karısını boşamak istediğini söyleyince Hz. Peygamber (s.a): "Allah'tan kork, eşini yanında tut." diyordu. Bununla kastettiği şuydu: Kendisinin bu imtihandan kurtulabilmesi için Zeyd'in (r.a) eşini boşamaması gerekiyordu, aksi taktirde boşanma vuku bulduğunda bu emri yerine getirmek zorunda kalacak ve böylece birçok iftira ve suçlamalara hedef olacaktı.

Fakat Hz. Peygamber (s.a) karşılaşacağı iftira ve suçlamalardan kaçınmak amacıyla, bilerek Hz. Zeyd'in (r.a) eşini boşamasını engellerken, Allah bu davranışı Peygamberi'nin (s.a) yaşaması gereken mükemmel bir tecrübe olarak kabul ediyor ve Peygamber'in (s.a) bu evliliği vasıtasıyla büyük bir reform yapmayı murad ediyordu. "İnsanlardan korkuyordun, oysa asıl korkulmaya layık olan Allah idi." cümlesi ile de aynı noktaya temas edilmektedir.

Bu ayeti, İmam Zeyn'ül-Abidin Ali bin Hüseyin (r.a) de aynı şekilde açıklamıştır: "Allah Hz. Peygamber'e (s.a), Hz Zeyneb'in (r.a) de eşlerinden biri olacağını ilham etmişti. Fakat Zeyd (r.a) ona gelip şikayet edince, Hz. Peygamber (s.a) ona Allah'tan korkmasını ve eşini yanında tutmasını emretti. Bunun üzerine Allah, Peygamberine şöyle buyurdu: "Seni Zeyneb ile evlendireceğimi sana bildirmiştim. Fakat sen Zeyd'in hanımını boşamasına engel olurken, Allah'ın açığa vuracağı bir şeyi gizliyordun." (İbn Cerir, İbn Ebi Hâtim'dan naklen İbn Kesir).

Allame Alüsi de Ruhu'l-Meani'sinde ayete aynı anlamı vermiştir: "Bu, Hz. Peygamber'in (s.a) bu durumda sessiz kalmayı veya Zeyd'e istediğini yapmakta serbest olduğunu söylemeyi terkedip onu boşanmaktan alıkoyduğu için Allah'ın hoşnutsuzluğunu belirten bir ifadedir. Bu hoşnutsuzluk şundan ibarettir: 'Ben sana, Zeyneb'in senin eşlerinden biri olacağını daha önceden bildirdiğim halde, niçin Zeyd'e eşini yanında tutmasını söyledin?"

71. Yani, Zeyd karısını boşadı ve iddet süresi sona erdi. "Zeyd ondan ilişiğini kesince" sözleri artık Zeyd'in (r.a) o kadınla ilgili hiçbir işinin olmadığı anlamına gelir. "İlişkinin kesilmesi"sadece boşandığını söylemekle meydana gelen bir durum değildir. Çünkü iddet süresi içinde, koca eğer dilerse karısına tekrar dönebilir ve kadının hamile olup olmadığı anlaşılıncaya dek kocanın karısına olan ilgisi devam eder. Bu nedenle kocanın eski karısı ile olan ilişkisi ancak iddet süresinin bitmesiyle sona erer.

72. Bu ifade, Hz. Peygamber'in (s.a) Hz. Zeyneb ile kişisel arzusu nedeniyle değil, Allah'ın emri sonucu evlendiğini göstermektedir.

73. Bu sözler, Allah'ın, insanlar tarafından başka türlü kabullenilmesi çok zor olan bir sosyal reformu Peygamber'i (s.a) aracılığı ile gerçekleştirdiğini göstermektedir. Arabistan'da evlatlık ilişkileriyle ilgili uygulamada olan yanlış gelenek ve adetlere bir son vermenin başka yolu yoktu. Sadece Allah'ın Rasûlü bu adetleri ortadan kaldırmak için bir önlem alabilirdi. O halde Allah bu nikahı, sadece Peygamber'in (s.a) ev halkına bir eş daha eklemek için değil, önemli bir sosyal reformu gerçekleştirmek için murad etmiştir.

74. Bu sözler, bu tür bir evliliğin diğer Müslümanlar için caiz olduğunu, Peygamber (s.a) içinse Allah tarafından emredilen bir görev olduğunu göstermektedir.

75. Yani, "Peygamberlerin, Allah'tan bir emir aldıklarında, bu görevi hemen yerine getirmeleri bir kanundur. Allah, Peygamberine birşey emrettiği zaman, bütün dünya ona karşı çıksa bile Peygamber bu emri yerine getirmelidir."

76. Metindeki sözler iki anlama gelebilir: 1) Allah'ın her korkuya ve tehlikeye mukavemet etmeye gücü yeter. 2) Hesap görücü olarak Allah yeter: Hiç kimseden değil, Allah'a hesap vermekten korkulmalıdır.

77. Bu bir tek cümle, İslâm düşmanlarının Hz. Peygamber'in (s.a) evliliği ile ilgili yönelttikleri suçlamaları bertaraf etmektedir.

Onların karşı çıktığı ilk nokta, Hz. Peygamber'in (s.a) İslâmî kurallara göre oğlunun karısı ile evlenmek haram olduğu halde, gelini ile evlenmiş olmasıydı. Bu itiraza şöyle cevap verilmektedir: "Muhammed (s.a) sizin erkeklerinizden birinin babası değildir." Yani Zeyd, onun gerçek oğlu değildi, bu nedenle onun dul karısıyla evlenmesi haram değildir.

İslâm düşmanlarının ikinci itirazı, evlatlığı, onun asıl oğlu değilse bile onun karısıyla evlenmemesi gerektiğiydi. Bu itiraza da "... fakat o Allah'ın Rasûlüdür." ifadesi ile cevap vermektedir. Yani gelenek ve adetlerin haram kabul ettiği helal birşey hakkındaki tüm önyargıları ortadan kaldırmak ve onun helal olduğunu tekrar ilan etmek Allah'ın Rasûlü olarak onun göreviydi.

Bu nokta "... ve (o) peygamberlerin sonuncusudur" denilerek vurgulanmaktadır. Yani, Allah'ın Rasûlü olmasının yanısıra, ondan sonra onun eksik bıraktığı sosyal reformları tamamlayabilecek bir peygamber daha gelmeyecektir. Bu nedenle bu yerleşmiş kötü geleneği bizzat ortadan kaldırması bir nebze daha zaruri olmaktadır.

Yine bu noktayı vurgulamak amacıyla Allah herşeyi bilendir," denilmektedir. Yani, bu adetin olduğu gibi bırakılması yerine, neden bizzat Hz. Muhammed (s.a) vasıtasıyla ortadan kaldırılması gerektiğini en iyi bilen yine Allah'tır. O, Hz. Muhammed'den (s.a) sonra peygamber gelmeyeceğini bilmektedir. Bu nedenle eğer Allah bu cahiliye adetini son peygamberi ile ortadan kaldırmazsa, ondan sonra hiç kimse bu adeti Müslümanlar arasından ebediyen kaldıramayacaktır. Daha sonra gelen ve insanların ıslahı için uğraşan kimseler bu adeti ortadan kaldırsalar bile, bu teşebbüslerden hiçbiri her çağ ve her toplulukta uygulanabilirliğe ve bir kalıcılığa sahip olmayacak ve bu ıslahatçılardan hiçbiri, yaptığı davranış (sünnet) ile insanların kafasındaki bütün şüphe ve önyargıları silebilecek kadar güçlü ve kutsi bir şahsiyete sahip olamıyacaktır.

Ne yazık ki, çağımızda bazı gruplar bu ayeti yanlış yorumlamakta ve büyük bir fitnenin kapısını açmaktadırlar. Bu nedenle bu surenin sonunda, peygamberliğin sona ermesi ile ilgili ve bu gibi grupların ortaya yaydığı yanlış fikirlerin ortadan kaldırılmasına yarayan açıklamaların yeraldığı bir EK bölüm hazırladık.

78. Burada Müslümanlara şu talimat verilmektedir: Allah'ın İslâm düşmanlarından alay ve suçlamalara maruz kaldığı ve onun şahsî misyonunu engellemek için bir karşı propaganda hedefi yapıldığı zaman, müminler ne bu saçmalıkları ilgisizce dinlemeli, ne düşmanların yaydığı şüphe ve tereddütlere kapılmalı, ne de karşı koymak için sert ve kötü bir dil kullanmalıdırlar. Bilakis Allah'a dönmeli ve özel bir önlem olarak O'nu her zamankinden daha fazla zikretmelidirler. Allah'ı zikretmenin anlamı yukarıda an: 63'de açıklanmıştı. "Allah'ı sabah, akşam tesbih etmek", sadece, tesbihteki taneleri saymak değil, O'nu sürekli tesbih etmek, O'nun yücelik ve azametini dil ve kalp ile sürekli ifade etmek demektir.

79. Burada Müslümanların şu gerçeği farketmesi istenmektedir: "Kafirlerin ve münafıkların size karşı beslediği kin ve kıskançlık, sadece Allah'ın, size Rasûlü aracılığı ile indirdiği rahmet nedeniyledir. Siz O'nun sayesinde imanla müşerref oldunuz, küfür ve cahiliyenin karanlığından İslâm'ın aydınlığına çıktınız ve O'nun sayesinde sizi diğer insanlardan ayıran ahlâkî ve toplumsal mükemmel bir nitelik ve şahsiyet geliştirdiniz. İşte bu nedenle kıskanç insanlar Allah'ın Rasûlüne karşı kin ve düşmanlık besliyorlar. Fakat, bu durumda sizi Allah'ın rahmetinden uzaklaştıracak ters bir tavır içinde olmamanız gerekir."

Salât kelimesi Allah tarafından alâ takısı ile kullar için kullanıldığında, rahmet, mağfiret ve bağışlama anlamına gelir. Melekler tarafından insanlar için kullanıldığında ise merhamet edilmesi için dua anlamına gelir. Yani melekler, Allah'a insanları bağışlaması, onlara merhamet etmesi için dua ederler. Yusalli aleyküm'ün bir diğer anlamı da şöyledir: "Allah size insanlar arasında şöhret sahibi olmak, tanınmak gibi nimetler lütfeder ve sizi öyle yüce bir makama yükseltir ki, insanlar sizi övmeye ve melekler size sena etmeye başlarlar."

80. Bunun üç anlamı olabilir: 1) Allah bizzat kendisi onları "selam üzerinize olsun" diye karşılayacaktır. Yâsîn Sûresi 58. ayette olduğu gibi: "... Onlara çok merhametli Rablerinden bir 'selam' vardır." 2) Nahl Suresi 32. ayette denildiği gibi melekler onları selamlayacaktır: "Ki bunlar, meleklerin pak ve asude olarak canlarını alacakları kimselerdir. Melekler onlara: 'Selam size, yaptıklarınıza karşılık girin cennete' derler." 3) Yunus Suresi 10. ayette belirtildiği gibi müminler birbirlerine selam vereceklerdir: "Oradaki duaları: 'Allah'ım sen ne yücesin'dir. Ve orada: dirlik temennileri 'selam sana'dır, dualarının sonu da 'Hamd alemlerin Rabbi olan Allah'ındır'."

81. Müminlere tavsiyelerde bulunduktan sonra Allah, Peygamberine teselli edici şeyler söylemektedir: "Biz sana böyle yüce bir makam lütfettik ve seni şerefli bir mevkiye yükselttik. Düşmanların iftira ve suçlama propagandalarıyla sana hiçbir zarar veremezler. Bu nedenle onların bu fitnelerine gönül koymamalı, propagandalarına da önem vermemelisin. Onlar ne söylerlerse söylesinler, sen görevini ifa etmeye devam etmelisin." Bunun yanısıra hem kafirlere, hem de mü'minlere, hakkında konuştukları şahsın sıradan bir kimse olmadığı, Allah'ın yüce mevki ve makamlar lütfettiği değerli bir şahıs olduğu da söylenmektedir.

82. Peygamber'in şahit olmasının anlamı çok geniştir. Üç tür şehadeti kapsar:

1) Sözlü şehadet: Yani Peygamber, Allah'ın dininin temel dayanakları olan ilkelerin gerçekliğine şehadet etmeli, bunların hak, buna aykırı olan herşeyin ise batıl olduğunu açıkça söylemelidir. Korku ve tereddüte kapılmaksızın Allah'ın varlığını, birliğini, meleklerin varlığını, vahyi, öldükten sonra hayatın varolduğunu, cenneti, cehennemi, insanlara garip görünse, onunla alay etseler bile açıkça ilan etmelidir. Aynı şekilde Peygamber, Allah'ın kendisine vahyettiği sosyal hayat, medeniyet ve ahlâkın temelini oluşturan kavram, ilke, değer ve kuralları bütün dünya bunları yanlış kabul etse ve praktikte karşı gelse bile insanlara açıkça göstermeli; varolan veya bu ilkelere ters düşen kavram ve düşünceleri reddetmelidir. Peygamber, Allah'ın kanunlarına göre ne haramsa -bütün dünya o şeyi helal kabul etse bile- onu haram ilan etmeli ve Allah'ın kanunlarına göre ne helalse -bütün dünya o şeyi haram kabul etse bile- onu helal ilan etmelidir.

2) Uygulamada şehadeti: Yani Peygamber, bütün insanlara sunmak üzere görevlendirildiği şeyleri illa önce kendi nefsinde uygulayarak göstermelidir. Onun hayatı, kötü dediği şeylerden uzak olmalı ve kişiliği iyi, mükemmel diye adlandırdığı davranışları yansıtmalıdır. Farz dediklerini ilk önce kendisi yapmalı, günah dediklerinden sakınmaya en fazla kendisi dikkat etmelidir. Onun karakter ve davranışları, davetinde ne kadar samimi olduğuna şehadet etmelidir. Onun şahsı, getirdiği talimatın öyle bir modeli olmalıdır ki, onu gören bir kimse, tüm dünya, davet ettiği iman ile nasıl bir insan oluşturmak istediğini, o insana nasıl bir karakter yerleştireceğini ve bu insan sayesinde dünyada nasıl bir hayat tarzı, nasıl bir sistem kuracağını hemen anlayabilmelidir.

3) Ahirette şehadet: Ahirette Allah'ın mahkemesi kurulduğunda, Peygamber, hiçbir eksiltme ve değiştirme yapmaksızın kendisine emanet edilen tebliği insanlara ulaştırdığına ve gerek söz, gerekse davranış olarak insanlara hakkı açıklamamakta hiçbir zayıflık ve kaypaklık göstermediğine şehadet edecektir. Bu şehadete dayanılarak müminlerin hangi mükafatı, kafirlerin ise hangi cezayı hakettikleri belirlenecektir.

Buradan, Allah'ın Peygamberi şahit kılarak ona nasıl büyük bir sorumluluk yüklediği ve bu yüce makama layık olan şahsın ne kadar büyük bir şahsiyet olduğu fikri ortaya çıkmaktadır. Dinle ilgili Hz. Peygamber'in (s.a) sözlü olarak ve uygulamada şehadet etme konusunda hiçbir gevşeklik ve ihmal göstermediği sabittir. İşte bu nedenle, o, insanlara hakkı ve Allah'ın kendilerini nasıl bir hesaba çekeceğini açıkça tebliğ ettiği hususunda şahitlik edebilecektir.

Aksi takdirde eğer Hz. Peygamber (s.a) -Allah korusun- bu dünyada sözlü ve uygulamalı şehadetinde bir gevşeklik ve ihmal göstermiş olsaydı, ne ahirette insanlar aleyhine şahitlik yapabilir, ne de hakkı inkâr edenler için bir mahkeme kurulabilir.

Bazı insanlar "şahitlik" kelimesine başka bir anlam vermişlerdir. Onlar, Hz. Peygamber'in (s.a) ahirette insanların amel ve davranışlarına şehadet edeceğini söylerler. Buradan yola çıkarak, Hz. Peygamber'in (s.a) bütün insanların amellerini gözlediği, aksi takdirde bu konuda şahitlik yapmayacağı sonucuna varmışlardır. Fakat Kur'an'a göre bu yorum tamamen yanlıştır. Kur'an, Allah'ın insanların amellerini kaydetmek için değişik bir sistem kurduğunu söyler. Bu amaçla Allah'ın melekleri herkes için ayrı bir amel defteri hazırlamaktadırlar. (Bu konuda bkz. Kaf Suresi: 17-18, Kehf: 49) Bundan başka insanların kendi uzuvları işledikleri şeylere şahitlik edecektir. (Yâ-sîn: 65, Hâ Mîm es-Secde: 20-21). Peygamberlere gelince, onlar insanların yaptıklarına şahitlik etmeyecekler, sadece kendilerinin hakkı tam anlamıyla insanlara tebliğ ettiklerine şehadet edeceklerdir. Kur'an şöyle der:

"Allah, peygamberleri topladığı gün: 'Size ne cevap verildi?' diye sorar. Onlar da: 'Bizim bilgimiz yok, muhakkak sen gaybları en iyi bilensin.' derler." (Maide: 109)

Aynı konuda Kur'an, Hz. İsa'ya (a.s) Hıristiyanların sapıklıkları hakkında sorulduğunda onun şu cevabı vereceğini söyler: "İçlerinde kaldığım sürece üzerlerinde şahittim. Ne zamanki beni vefat ettirdin, üzerlerinde sen gözetleyeci oldun." (Maide: 117)

Bu ayetler açıkça peygamberlerin insanların amellerine şahitlik etmeyeceğini göstermektedir. Onların neye şahitlik edecekleri konusunda ise Kur'an açıkça şöyle der:

"Ey Müslümanlar, böylece sizi vasat ümmet yaptık ki, insanlara şahit olasınız. Peygamber de size şahit olsun." (Bakara: 143)

"(Ey Muhammed! Uyar) O gün her ümmetin içinden kendilerine bir şahit getireceğiz. Aynı şekilde seni de bunların üzerine şahit getireceğiz." (Nahl: 89)

Bu, kıyamet gününde Hz. Peygamber'in (s.a) şehadetinin doğal olarak Hz. Peygamber'in ümmetinin şehadetinden ve bütün diğer ümmetlerin şehadetinden farklı olmayacağını göstermektedir. Eğer bu, amellerle ilgili bir şahitlik olsaydı, o zaman bütün bir ümmetlerin ameller üzerinde gözcü olması gerekirdi. Bu şahitler Allah'ın mesajının insanlara ulaşıp ulaşmadığına şahitlik edeceklerine göre, Hz. Peygamber (s.a) de aynı konuda şahitlik edecektir.

Aynı nokta, Buhari, Müslim, Tirmizi, İbn Mace, İmam Ahmed ve diğer muhaddislerin Abdullan bin Mes'ud, Abdullan İbn Abbas, Ebu'd-Derda, Enes bin Malik ve diğer birçok sahabeden (Allah hepsinden razı olsun) rivayet ettikleri bir hadis tarafından da desteklenmektedir: "Hz. Peygamber (s.a) kıyamet gününde bazı ashabının getirildiğini görecektir. Fakat onlar Peygamber'in yanına geleceklerine, ya başka tarafa gidecekler veya zorla itileceklerdir. Bunun üzerine Hz. Peygaber (s.a) "Allah'ım, onlar benim ashabım' diyecektir. Allah da: 'Sen onların senden sonra neler yaptıklarını bilmiyorsun' buyuracaktır." Bu hadis çok sayıda sahabe ve birçok zincirle rivayet edilmiştir. Öyle ki hadisin sıhati konusunda hiçbir şüphe yoktur. Bu da, Hz. Peygamber'in (s.a) ümmetinden her ferde ve o ferdin bütün amellerine şahit olmadığını göstermektedir. Ümmetinden kimselerin amellerinin ona arz edileceğini bildiren hadis de bununla muhalefet etmemektedir. Çünkü bu hadis, Allah'ın Peygamberi'ne ümmetinin amelleriyle ilgili bilgi verdiğini bildirmektedir, yoksa Hz. Peygamber'in (s.a) bizzat ümmetinden her ferdin amellerini gözlemekte olduğu anlamına gelmez.

83. Bir kimsenin sadece kişisel kapasitesi ile başkalarını, iman ve salih amellerin sonucu olan iyi bir akıbetle müjdeleyip, küfür ve kötü amellerin sonucu olan kötü akibetle korkutmasının başka, Allah tarafından ahiretteki iyi sonla müjdeleyip kötü sonla korkutması için görevlendirilmesinin başka bir şey olduğuna dikkat edilmelidir. Allah tarafından bu göreve atanan kimse, müjdeleme ve uyarıp-korkutma konusunda bir yetkiye sahiptir. Bu da onun bu müjdelemesinin ve korkutmasının meşruiyet temelini teşkil eder. Onun bir amel hakkında müjde vermesi, onu gönderen büyük Hakim'in bu ameli tasdik ettiği ve buna bir mükafatla karşılık vereceği, bu nedenle de ya farz, ya vacip, ya da müstehap olduğu, yani yapana mutlaka mükafat verileceği anlamına gelir. diğer taraftan onun bir korkutması, yaratıcının onu yasakladığı, bu nedenle onun günah veya haram olduğu ve bu ameli işleyişinin mutlaka cezalandırılacağı anlamına gelir. Allah tarafından tayin edilmeyen bir kimsenin müjde ve uyarılarının ise böyle bir otorite ve dayanağı yoktur.

84. Burada da, yukarıda işaret edildiği gibi sıradan bir insanla Peygamber'in tebliği arasındaki farka değinilmektedir. Her tebliğci Allah'a çağırabilir fakat Allah tarafından tayin edilmemiştir. Bunun aksine bir Peygamber, ancak Allah'ın izni ile insanları Allah'a çağırabilir. Onun çağrısı sadece bir tebliğ değildir, aynı zamanda onu gönderen Alemlerin Rabbinin verdiği yetkinin desteğine de sahiptir. İşte bu nedenle Allah'a çağıran davetçiye karşı çıkmak, nasıl hükümet görevini ifa eden bir memura karşı çıkmak, hükümete karşı çıkmak sayılırsa, bizzat Allah'a karşı çıkmak olarak kabul edilir.

85. Cümlenin anlamı çok açıktır ve nikah burada evlilik anlaşması için kullanılmıştır. Sözlük-bilimciler Arapça nikah kelimesinin anlamı hakkında çok tartışmışlardır. Bir grup, kelimenin hem cinsel ilişki, hem de evlilik anlaşması için kullanıldığını söyler. İkinci grup kelimenin kullanılan bu her iki anlamı da ihtiva ettiğini, üçüncü bir grup da asıl anlamın evlilik anlaşması olduğunu, mecazî olarak da cinsel ilişki için kullanıldığını söyler. Dördüncü grup ise kelimenin "cinsel ilişki" için kullanıldığını, mecaz olarak da akid manasında kullanıldığını kabul eder.

Her grup da görüşünü desteklemek için Arap şiirinden örnekler sunar. Fakat Ragib İsfahanî şu iddiada bulunur: "Nikah kelimesinin asıl anlamı evlilik anlaşmasıdır. Sadece mecazi olarak cinsel ilişki için kullanılır. Asıl anlamının cinsel ilişki olup, mecâzen evlilik akdi için kullanılmış olması imkansızdır." Râgip el-Isfahanî'nin öne sürdüğü delil ise cinsel ilişki için Arapçada ve diğer bütün dillerde kullanılan kelimelerin müstehcen oluşudur. Hiçbir şerefli kimse topluluk içinde bu kelimeyi kullanamaz. O halde bir toplumun, böyle bir ilişki için kullanılan kelimeyi mecazî olarak evlilik akdi için kullanmış olması imkânsızdır. Böyle bir akid için bütün dillerde, müstehcen kelimeler değil, iffet ve namusa uygun kelimeler kullanılmıştır.

Kur'an ve Sünnet sözkonusu olduğunda, nikah ya evlilik akdi, ya da evlilik akdinden sonraki cinsel ilişki için kullanılan bir terim olmuştur. Fakat hiçbir zaman evlilik dışı cinsel ilişkiler bu terimin içine girmemiştir. Bu tür ilişkilere Kur'an ve Sünnet, nikah değil zina adını verir.

86. Bu ayet, muhtemelen aynı dönemde vuku bulan bir boşanma davası ile ilgili olarak nazil olmuş ve bu konuya dahil edilmiştir. Bu da, ayetin bir önceki bölümden sonra, fakat takip edilen bölümden de önce nazil olduğunu göstermektedir.

Bu ayetten çıkarılan fıkhi hükümler şunlardır:

1) Ayette, ehl-i kitaptan kadınların bu hüküm dışında kaldığı izlenimini verebilecek "inanan kadınlar" tabiri kullanılmış olmasına rağmen, bütün alimler bu hükmün kitap ehlinden kadınlar için de geçerli olduğu görüşündedirler. Yani Müslüman bir erkek, ehl-i kitaptan bir kadınla evlenirse, boşanma, mehir, iddet ve nafaka ile ilgili hükümlerin hepsi inanan bir kadına uygulanan hükümlerin aynısıdır. Alimler, Allah'ın burada "inanan kadınlar" tabirini kullanmakla, Müslümanlara, kendilerine sadece Müslüman kadınların layık olduğunu bildirmeyi murad ettiği konusunda ittifak etmişlerdir. Yani her ne kadar onların Yahudi ve Hıristiyan kadınlarla evlenmelerine izin verilmişse de, bu övülen ve tavsiye edilen bir davranış değildir. Başka bir deyişle, Kur'an, Allah'ın müminlerden inanan kadınlarla evlenmelerini istediğini vurgulamaktadır.

2) Mes (dokunmak) kelimesi burada cinsel ilişkiyi ima etmek için kullanılmıştır. O halde ayetten, koca, kadınla yalnız kaldığı, belki de ona eliyle dokunduğu halde eğer cinsel ilişkide bulunmamışsa, kadının boşanma halinde iddet beklemesine gerek kalmadığı hükmü çıkmaktadır.

Fakat fakihler, eğer karı koca yeteri kadar (yani cinsel ilişkinin mümkün olacağı kadar) yalnız kalmışlarsa ve bu halvetten (yalnız kalma) sonra boşanma vuku bulmuşsa tedbir olarak iddet beklenilmesi, eğer halvetten önce boşanma vuku bulmuşsa, iddet beklemeye gerek olmadığı hükmüne varmışlardır.

3) Halvetten (karı-kocanın yalnız kalması) önce boşanma vuku bulduğunda, iddetin sözkonusu olmaması, böyle bir durumda kocanın karısına dönme hakkını kaybettiği ve kadının hiç iddet beklemeksizin dilediği kimse ile evlenebileceği anlamına gelir. Fakat bunun sadece halvetten önceki boşanmalar için geçerli olduğuna dikkat edilmelidir. Eğer bir kadının kocası halvetten önce ölürse, öldükten sonra beklenilen iddet ortadan kalkamaz, bilakis kocası ölen kadın, normalde evli olan diğer kadınlar gibi dört ay-on günlük iddet süresini beklemek zorundadır. (iddet, boşanmış veya kocası ölmüş bir kadının, sona erene dek evlenmesinin yasaklandığı bekleme süresidir.)

4) "Onlar üzerinde sayacağınız bir iddet hakkınız yoktur," sözleri iddet beklemenin kocanın karısı üzerindeki hakkı olduğunu göstermektedir. Fakat bu sadece erkeğin hakkı olduğu anlamına gelmez. Buna hem çocukların, hem de Allah'ın veya kanunun hakkı dahildir. Erkeğin hakkı, iddet süresince karısına geri dönme hakkının devam etmesi ve kadının hamile olup olmadığının anlaşılmasına bağlı olarak çocuklarının nesebinin sabit olması bazındadır. Çocuğun hukukî, haklarının belirlenebilmesi için nesebi sabit olmalıdır, ahlakî statüsü de nesebinin şüpheli olmamasını gerektirir. Allah'ın (veya kanunun) bu iddet beklemede kadın üzerinde hakkı vardır. Çünkü insanlar ve çocuklar, haklarından gafil olsalar, bunlara aldırmasalar bile, İlahî Kanun onların haklarının korunmasını gerektirir. İşte bu nedenle bir adam karısına, ölümünden sonra veya boşandıktan sonra iddet gerek olmadığına dair vasiyet vermiş olsa bile, şeriat bu hakkı iptal etmez.

5) "Onları faydalandırın ve güzellikle serbest bırakın" Bu emir şu iki davranıştan biri ile yerine getirilebilir: Eğer mehir nikâh sırasında belirlenmiş ve koca halvetten önce karısını boşamışsa, Bakara: 237'ye göre mehrin yarısı kadına verilmelidir.

Bundan fazlasını vermek farz değildir, fakat menduptur. Mesela mehrin yarısının yanısıra gelinlik elbiselerini veya adamın nikah sebebiyle gönderdiği diğer hediyelerin kadında bırakılması övülecek bir davranıştır. Fakat nikah sırasında mehir belirlenmemişse, kadını göndermeden önce birşeyler vermek farzdır. Bu "birşeyler"in miktarının da, Bakara: 236'da erkeğin maddi imkanlarına göre belirleneceği bildirilmektedir. Alimlerden bir kısmı da, mehir tayin edilmiş olsun veya olmasın, boşanma halinde kadına bir şeyler verilmesi gerektiği görüşündedir.

6) "Güzellikle serbest bırakın", sadece kadına maddi bir şeyler verilmesi anlamına gelmez. Boşanma hiçbir onur kırıcı davranış olmaksızın güzellikle vuku bulmalıdır. Eğer erkek, kadından hoşlanmazsa veya onu yanında tutmak istememesine yol açan başka bir sebep varsa, kadını efendice boşamalı ve kibarlıkla göndermelidir. İnsanların önünde, onun hatalarını ve beğenmediği yönlerini saymaya başlamamalıdır. Kur'an'ın bu emri, boşama hakkını mahkemelere vermenin, nasıl ilahi kanunun ruhuna ters düştüğünü göstermektedir. Çünkü böyle bir durumda "güzellikle serbest bırakma" şansı kalmaz, bilakis bu durum, erkek istemese de suçlama, kötü şöhret ve aşağılama ile son bulur. Bunun yanısıra, ayetteki ifade, erkeğin boşama hakkının, bir hükümet otoritesi veya mahkeme tarafından sınırlandırılmasını kabul etmemektedir. Bu ayet, boşama yetkisini açıkça evli erkeğe vermekte ve eğer karısına hiç dokunmadan onu boşamak isterse, ona mehrin yarısını veya imkanlarına göre birşeyler verme sorumluluğunu sadece ona yüklemektedir. Buradan da ayetin, erkeğin boşama işini hafife almaması için malî bir sorumluluk yüklenmesi gerektiğini göstermeyi amaçladığı sonucuna varabiliriz. Böylece erkek boşama yetkisini düşünerek ve bilerek kullanır ve iki ailenin iç işlerine dışarıdan hiçbir müdahale şansı yoktur.

7) İbn Abbas, Sad İbn-ül-Museyyeb, Hasan Basri, Ali İbn'ül Hüseyin Zeynül Abidin, İmam Şafii ve İmam Ahmed ibn Hanbel "............ nikahlayıp da .......... boşarsanız" sözlerinden, boşanmanın ancak nikah akdedildikten sonra vuku bulabileceği sonucunu çıkarmışlardır. Nikah akdinden önce boşanmanın hiçbir hükmü yoktur. O halde bir kimse: "Eğer şu kadınla veya şu kabile veya milletten bir kadınla veya herhangi bir kadınla evlenirsem, benden boş olsun" derse, bu anlamsız ve saçma söz olacaktır. Bu sözlerden boşanma hükmü çıkarılamaz. Aşağıdaki hadisler bu görüşe delil getirilmiştir.

"Ademoğlunun sahip olmadığı yetkisini kullanmaya hakkı yoktur." Ahmed, Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace). "Nikahtan önce talak yoktur." (İbni Mace). Fakat fâkihlerin çoğu, bu ayet ve bu hadislerin, karısı olmayan bir kadına "sen boşsun" veya "seni boşadım" diyen bir kimse hakkında olduğu görüşündedirler. Böyle birşey söylemek şüphesiz saçmadır ve hiçbir hukukî sonucu yoktur. Fakat eğer bu adam "seni nikahlarsam, boşsun" derse, bu, nikahtan önce boşama anlamına gelmez. Bilakis adam, kadınla evlenirse onu boşayacağını ilan etmektedir. Böyle bir ilanat saçma ve hükümsüz değildir; tam aksine ne zaman o kadını nikahlarsa, kadın boş olur. Fakihler, bu tür boşanmanın hangi dereceye kadar geçerli olacağı konusunda da farklı görüşler öne sürmüşlerdir.

İmam Ebu Hanife, İmam Muhammed ve İmam Züfer'e göre bir kimse kadının kimliğini veya hangi millet veya kabileye mensup olduğunu bildirse, ya da "Hangi kadınla evlenirsem evleneyim, o boş olsun" dese, her halükârda boşanma vuku bulacaktır. Ebu Bekir el-Cassas, Hz. Ömer, Abdullah bin Mes'ud'un İbrahim en-Nahaî, Mücahid ve Ömer bin Abdülaziz'den (Allah hepsine rahmet etsin) aynı görüşü nakletmektedir.

Süfyan-ı Sevri ve Osman el-Betti'ye göre, bir kimse "şu falanca kadınla evlenirsem, o boş olsun" derse ancak o zaman boşanma geçerli olur.

Hasan bin Salih, Leys bin Sa'd ve Amir eş-Şa'bi'ye göre ise, bir topluluk adının anılması şartıyla, genel mahiyette birşeyler söylense bile, mesela bir kimse: "Falanca aileden veya falanca kabile, şehir millet veya memleketten bir kadınla evlenirsem, o benden boş olsun," dese, boşanma geçeli olur.

İbni Ebi Leyla ve İmam Malik yukarıdaki görüşü eleştirerek bir zaman sınırının da konulması gerektiğini söylemişlerdir. Mesela eğer bir kimse "Eğer bu yıl veya gelecek on yıl içinde, falanca kadınla veya şu tabakadan bir kadınla evlenirsem, o kadın benden boş olsun," derse boşanma geçerli olur, aksi taktirde hükmü yoktur. İmam Malik'e göre, bir kimsenin koyduğu zaman sınırı beklenen yaşam süresini aşıyorsa, boşanma yine hükümsüz olur.

87. Bu, Hz. Muhammed'in (s.a) başkalarına dört kadından fazlasını nikah altında tutmayı yasaklarken kendisinin beşinci kadınla evlendiğini söyleyerek itiraz edenlere bir cevap niteliğindedir. Böyle bir itiraz ortaya çıkmıştır, çünkü Hz. Peygamber (s.a) Hz. Zeyneb'le (r.a) evlendiğinde zaten dört tane eşi vardı.

1) Hicretten üç yıl önce evlendiği Sevde, 2) Hicretten üç yıl önce nikahladığı, fakat H. 1. Şevval ayında birlikte yaşamaya başladığı Hz. Aişe, 3) H. 3. yılın Şaban ayında nikahladığı Hz. Hafsa, 4) H. 4. yılın Şevval ayında nikahladığı Hz. Ümmü Seleme. Yani, Hz. Zeyneb beşinci hanımı oluyordu. Burada Allah, kâfir ve münafıkların itirazlarına şöyle cevap vermektedir: "Ey Peygamber, biz mehirlerini vererek nikahladığın bütün kadınları sana helal kıldık." Başka bir deyişle bu cevap şu anlama gelmektedir: "Diğer Müslümanlara mahsus olan dört hanım sınırlamasından istisna eden de yine biziz. Bir sınırlama getirdiğimize göre ona bir istisna getirmek de bizim hakkımızdır"

Bu cevabın kâfirleri ve münafıkları değil, İslâm düşmanlarının çirkin fikirlerle saptırmaya çalıştıkları Müslümanları tatmin etmek amacını güttüğüne dikkat edilmelidir. Onlar Kur'an'ın Allah kelamı ve bizzat Allah tarafından kendi kelamıyla gönderilmiş olduğuna inandıkları için, Allah, Peygamber'in (s.a) kendisini bu dört eş sınırlamasından muaf tutmadığını, bilakis bizzat Allah'ın onu bu sınırlamadan istisna ettiğini bildirmekle yetinmiştir.

88. Beşinci eşi Hz. Peygamber'e (s.a) helal kılmasının yanısıra Allah bu ayette onun birkaç şekilde daha eş almasına izin vermiştir.

1) Allah'ın ganimet olarak verdiği cariyelerden onun payına düşenler. Bu kurala göre Hz. Peygamber (s.a), Beni Kurayza gavzesinde alınan esirler arasından Hz. Reyhane'yi, Beni'l-Müstalık gavzesinde alınan esirlerden Hz. Cüveyriye'yi, Hayber'de ele geçirilen esirler arasından Hz. Safiyye'yi ve Mısır Mukavkısı'nın kendisine hediye olarak gönderdiği kıpti Mariye'yi almıştır. Bunlardan üçünü azat etmiş ve onlarla evlenmiş, Mariye'yi ise cariye olarak bırakmıştır. Hz. Peygamber'in (s.a) onu azat edip nikahladığına dair hiçbir haber yoktur.

2) Kendisiyle birlikte hicret eden amcasının, dayısının, hala ve teyzesinin kızları, "Seninle beraber hicret eder" sözlerinden onların bizzat hicret sırasında Peygamber'e (s.a) arkadaşlık etmiş olmaları değil, onların da İslâm uğrunda ve Allah yolunda hicret etmiş olmaları anlaşılır. Hz. Peygamber (s.a), H. 7. yılında Hz. Ümmü Habibe ile evlendi. (Bu vesile ile bu ayette bir Müslümana hala, dayı, amca ve teyze kızlarının kendisine helal olduğu da bildirilmektedir. Bu bakımdan İslâm hukuku, Hıristiyan ve Yahudi hukuklarından farklıdır.

Hıristiyanlar, soyu yedi göbeğe kadar bir yerlerde kendi soyu ile birleşen bir kadınla evlenemezler. Yahudilere göre ise bir kimse öz yeğeni ile, yani kızkardeşinin veya erkek kardeşinin kızı ile bile evlenebilir.

3) Kendilerini Peygamber'e (s.a) hibe eden, yani hiçbir mehir almaksızın Peygamber'le (s.a) evlenmeye hazır olan ve Peygamber'in (s.a) de kendisinden hoşlandığı Müslüman kadınlar. Bu izin üzerine Hz. peygamber (s.a), H. 7. yılda Hz. Meymune ile evlendi, fakat mehrini ödemeden ilişkide bulunmaması gerektiğini düşündü. Bu yüzden Hz. Meymune hiç talep etmediği halde ona mehir verdi. Bazı müfessirler, Hz. Peygamber'in, kendisini hibe eden hiçbir kadınla evlenmediğini söylerler. Fakat bu onun kendisini hibe ettiği halde hiçbir kadınla mehirsiz evlenmediği anlamına gelir.

89. Eğer bu cümle bir önceki cümleye bağlı olarak kabul edilirse, mehir vermeksizin kendini hibe eden bir kadınla evlenmenin diğer Müslümanlara caiz olmadığı anlamı çıkar. Fakat bütün pasajla bağlantılı olarak ele alındığında, dörtten fazla evlenmenin diğer Müslümanlara değil, sadece Hz. Peygamber'e (s.a) caiz olduğu anlamı çıkar. Bu ayet aynı zamanda, bazı emirlerin sadece Hz. Peygamber (s.a) için geçerli olduğunu ve diğer müminler için bir sorumluluk getirmediğini göstermektedir. Kur'an ve Sünnet gözden geçirildiğinde bu tür birçok emirle karşılaşılır. Mesela Teheccüd namazı Hz. Peygamber'e (s.a) farz, diğer Müslümanlara ise nafiledir. Hz. Peygamber (s.a) ve ailesinin sadaka kabul etmesi haramdır, oysa diğer müminler için böyle değildir. Peygamber'in (s.a) bıraktığı miras paylaşılmaz, oysa diğer müminlerin bıraktıkları mirasla ilgili hükümler Nisa Suresi'nde yer almıştır. Kendisine aralarında adaletle davranması emredildiği halde, dörtten fazla kadınla evlenme izni verilmiştir. O kendisini hibe eden bir kadınla, mehir vermeksizin evlenebilir ve onun eşleri ölümünden sonra Müslümanlara haramdır. Bu hususta müfessirlerin saydığı bir başka özel durum da, Müslümanların ehl-i kitaptan kadınlarla evlenmesi helâl olduğu halde, peygambere bunun haram olmasıdır.

90. Allah'ın peygamberini genel hükümden istisna etmesinin nedeni budur. "Senin için hiçbir darlık olmasın," sözleri onun, dört kadınla evlilik sınırlaması nedeniyle bir güçlük çekmemesi için kendisine istediği kadar kadınla evlenme izni verilen çok şehvetli bir erkek olduğu anlamına gelmez.

Böyle bir anlamı ancak Hz. Peygamber'in kendisi 25 yaşında iken 40 yaşında bir kadınla evlenip onunla 25 yıllık mutlu ve huzurlu bir evlilik hayatı yaşadığını unutan ön yargılı bir kimse çıkarabilir. O öldüğünde Hz. Peygamber (s.a) yine yaşlı bir kadın olan Hz. Sevde ile evlenmiş ve üç-dört yıl kadar başka kadınla evlenmemiştir. Hiçbir makul ve dürüst insan kalkıp ta onun 53 yaşından sonra şehvetinin güçlendiğini ve bu yüzden birçok kadınla evlendiğini söyleyemez. Aslında "hiçbir darlık olmasın" sözlerini onaylayabilmek için bir taraftan Allah'ın Peygamber'ine (s.a) yüklediği büyük sorumluluk gözönünde bulundurulmalı, diğer taraftan bu büyük görevi yerine getirirken içinde bulunduğu ortam ve şartlar anlaşılmalıdır. Bu iki noktayı, önyargısız bir zihinle kavrayan herkes, eşler konusunda niçin ona sınırsız serbestlik verilmesi gerektiğini ve dört eş sınırlamasında onun için ne tür bir "darlık" olduğunu anlayacaktır.

Hz. Peygamber'e (s.a) emanet edilen görev, sadece İslâmi yönden değil genel bakış açısıyla da medeniyyetten uzak, kültürsüz, geri ve kaba bir topluluğu, medenî, ileri ve ahlâken gelişmiş bir toplum haline getirme, eğitme ve şekillendirme göreviydi. Bu amaçla sadece erkekleri eğitmek geçerli değildi, kadınların da eğitilmesi gerekiyordu. Fakat onun öğretmekle görevlendirildiği medeniyet ve sosyal hayatın ilkeleri, iki cinsin serbestçe birarada olmasını yasaklıyordu ve onun bu ilkeyi çiğnemeksizin direkt olarak kadınları eğitmesi imkansız bir şeydi. Bu nedenle kadınları eğitmek için tek yol, onun çeşitli yaşlarda ve farklı zihni kapasiteye sahip birçok kadınla evlenip onları eğitip öğreterek kendisine yardımcı yetiştirmesi, daha sonra onları, genç, orta yaşlı ve yaşlı kadınların dini eğitiminde ve onların ahlâken eğitilmesinde görevlendirmesiydi.

Bundan başka Hz. Peygamber (s.a) İslâm öncesi cahiliye hayat tarzını ortadan kaldırıp, onun yerine İslâmî hayat tarzını uygulamada göstermekle görevlendirilmişti. Bu görevin yerine getirilebilmesi için, cahiliye sistemini savunanlarla bir çatışma içine girmek kaçınılmazdı ve böyle bir çatışma garip gelenek ve adetlerin ve kabile sisteminin yürürlükte olduğu bir toplumda gerçekleştirilecekti. Bu şartlar altında, diğer Arapların yanısıra, Hz. Peygamber'in (s.a), düşmanlıklara son verip dostluk bağlarını güçlendirmek için farklı kabile ve ailelerden kadınlarla evlenmesi gerekiyordu. Bu nedenle evlendiği kadınların seçiminde, onların kişisel özelliklerinin yanısıra bu gaye de önemli bir rol oynamıştır.

Hz. Peygamber (s.a), Hz. Aişe ve Hz. Hafsa ile evlenerek, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'le arasındaki bağı daha da güçlendirmiştir. Hz. Ümmü Seleme, Ebu Cehil ve Halid bin Velid'in de mensub olduğu bir ailedendi ve Ümmü Habibe, Ebu Süfyan'ın kızıydı. Bu evlilikler bir dereceye kadar bu ailelerin düşmanlıklarını yumuşatmıştır. Öyle ki, Ümmü Habibe ile evlendikten sonra Ebu Süfyan, savaş alanında Hz. Peygamber'in (s.a) karşısına hiç çıkmamıştır. Hz. Safiyye, Hz. Cüveyriye ve Reyhâne, Yahudi kabilelerine mensuptu. Hz. Peygamber (s.a) onları azat edip nikahladıktan sonra Yahudi kabilelerin düşmanlıkları nispeten azalmıştır. Çünkü Arap geleneğine göre, bir kimse bir kabileden bir kadınla evlenirse, sadece kadının ailesinin değil, bütün kabilenin damadı kabul edilirdi ve bir damada karşı savaş açmak ise onur kırıcı bir davranıştı.

Toplumu birçok yönden ıslah etmek ve yürürlükte olan cahiliye adetlerini ortadan kaldırmak da Hz. Peygamber'in (s.a) görevleri arasındaydı. Bu amaçla da bir evlilik gerçekleştirmiştir. Bu olayın ayrıntılarına yine bu surede (Ahzab) değinilmiştir.

Bu sebepler yüzünden Hz. Peygamber'in (s.a) evlilik hususunda hiçbir sınırlama içinde olmaması gerekiyordu ki, kendisine emanet edilen büyük görevin gerekli kıldığı zamanlarda dilediği sayıda kadınla evlenebilsin.

Bu, çok kadınla evliliğin sadece özel kişisel zorunluluklar dahilinde caiz olduğunu ve bu zorunluluklar dışında evliliği helal kılan başka amaçlar olamayacağını savunan kimselerin büyük bir hata içinde olduklarını da göstermektedir. Hz. Peygamber'in (s.a) evliliklerinden hiçbirinin sebebi ne karısının hasta oluşu, ne kısır oluşu, ne erkek çocuk sahibi olmak istemesi, ne de yetimlere bakmak gibi sebepler değildi. Bu sebepler olmaksızın Hz. Peygamber (s.a) ya eğitim gereği, ya toplumu ıslah etmek için, ya da sosyal ve politik bazı amaçlar yüzünden evlilikler yaptı. Mesele şudur: Allah bizzat çok kadınla evliliği bugün bazı kimselerin söylediği sebeplere hasretmediği halde ve Allah'ın Rasûlü bunlardan başka birçok sebepler yüzünden evlilikler yapmış olduğu halde, nasıl olur da başka bir kimse kanunla sınırlamalar getirebilir ve bu sınırlamaların şeriate uygun olduğunu söyleyebilir? Aslında bu sınırlamaların getirilmesinin asıl sebebi, çok kadınla evliliği kötü ve yanlış kabul eden batı tarzı anlayıştır. Bu anlayış, haram olan birşey ancak zaruri durumlarda helal olabilir şeklinde bir düşünceye yol açmıştır. Batıdan ithal edilen bu fikri İslâm'a maletmek için ne denli çalışılırsa çalışılsın, bu fikir Kur'an'a, Sünnet'e ve bütün İslâm literatürüne ters düşer.

91. Bu ayette Allah, Hz. Peygamber'in (s.a) risalet görevini, huzur içinde ve sağlam bir zihin ile yerine getirebilmesi için, ailesi ile ilgili bazı sıkıntı ve dertlerden azade kılmayı murad etmektedir. Allah, Peygamberine eşlerine dilediği gibi davranma yetkisi verince, bu inanan kadınların hiçbir şekilde Hz. Peygamber'i (s.a) üzmelerine veya kıskançlıkları ve ev içi sorunlarıyla ilgili şikayetleriyle onu rahatsız etmelerine mahal kalmamaktadır. Fakat Hz. Peygamber (s.a) Allah'tan bu yetkiyi aldığı halde, hanımlarına tamamen eşit muamelede bulunmuştur. Birini diğerine tercih etmemiş, hepsine zamanında ziyaretlerde bulunmuştur. Muhaddisler arasından sadece Ebu Razin, Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarından dördüne mutad ziyaretlerde bulunurdu, (Hz. Aişe, Hz. Hafsa, Hz. Zeyneb ve Hz. Ümmü Seleme) diğer eşleri içinse belirli bir ziyaret zamanı yoktu demiştir.

Fakat diğer bütün müfessir ve muhaddisler buna muhalefet ederler ve bu izni aldıktan sonra bile Hz. Peygamber'in (s.a) bütün hanımlarına mutad ziyaretlerde bulunduğu ve hepsine eşit mumelede bulunduğunu söylerler. Buhari, Müslim, Nesai, Ebu Davud ve diğer muhaddislerin Hz. Aişe'den (r.a) rivayet ettiklerine göre, Hz. Peygamber (s.a) ne zaman bir hanımının sırası geldiğinde diğerini ziyaret etmek istese, önce sırası olan hanıma sorar ve izin alırdı. Ebu Bekir el-Cassas, Urve bin Zübeyr'den Hz. Aişe'nin (r.a) şöyle dediğini rivayet ediyor: "Peygamber (s.a) bizim sıramız konusunda hiçbirimizi diğerimize tercih etmezdi. Gerçi hanımlarının hepsini birden ziyaret etmediği günler vakiydi, fakat hanımlarından ancak sırası gelene dokunurdu." Yine Hz. Aişe'den (r.a) rivayet edilen bir hadise göre, Hz. Peygamber (s.a) son hastalığı sırasında eşlerini dolaşması güçleştiğinde, diğer eşlerinden Hz. Aişe'nin yanında kalmak için izin istedi ve ancak onların izinlerini aldıktan sonra son günlerini onun hücresinde geçirdi. İbn Ebi Hatim, İmam Zühri'den Hz. Peygamber'in (s.a) eşlerinden hiçbirinin sırasını ihmal etmediğini rivayet etmiştir. Sadece Hz. Sevde (r.a) bundan müstesnadır. O, yaşlılığı sebebiyle kendi sırasını isteyerek Hz. Aişe'ye (r.a) vermiştir.

Bu hususta hiç kimse, Allah'ın (hâşâ) Peygamber'e (s.a) özel bir hak verdiği ve eşlerini doğal haklarından mahrum bıraktığı gibi bir şüpheye kapılmamalıdır. Hz. Peygamber'e (s.a) dörtten fazla kadınla evlenme konusunda özel hakların verilmesine neden olan büyük görev, aynı zamanda ev hayatında büyük bir huzur içinde olmasını ve her tür sorun ve sıkıntıdan uzak olmasını gerektiriyordu. Müminlerin anneleri için Hz. Peygamber (s.a) gibi yüce bir şahsiyetle evli olmak büyük bir ayrıcalıktı ve bu vesileyle onlar, Hz. Peygamber'in (s.a) bütün insanlık için ebediyete kadar kurtuluş vesilesi olacak davet ve tebliğ görevinde onun yardımcıları ve Ashabı olma şerefine nail oluyorlardı. Nasıl Hz. Peygamber (s.a) bu gaye uğrunda her tür fedekarlığı yapıyor ve Ashabı da güçleri ölçüsünde bu konuda onu örnek alıyorlarsa, Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarının da her alanda bencillikten uzak olmaları gerekiyordu. Bu nedenle onun bütün hanımları, kendileri hakkında Allah'ın verdiği karara isteyerek ve gönül rahatlığıyla uydular.

92. Bu, hem Hz. Peygamber'in (s.a) hanımları, hem de tüm insanlar için bir uyarıdır. Eğer Peygamber'in (s.a) eşleri, Allah'ın emri geldikten sonra onlara gönülden mutmain olarak inanmazlarsa, Allah'ın azabından kurtulamazlar. Diğerleri için ise şu anlamda bir uyarıdır: Eğer Hz. Peygamber'in (s.a) aile hayatı ile ilgili kalplerinde şüphe duyarlarsa veya zihinlerinin derinliklerinde herhangi bir kuşkuya yer verirlerse, bu Allah'a gizli kalmayacaktır. Bununla birlikte Allah'ın bağışlama sıfatı da anılmıştır ki Hz. Peygamber'le (s.a) ilgili kötü bir düşünce beslemek cezasız kalmayacaksa da, eğer bir kimse bu şüpheden kendisini uzaklaştırırsa Allah'tan bağışlama umabileceğini bilsin.

93. Bunun iki anlamı vardır: 1) "50. ayette helal kılınan kadınlardan başkası artık sana helal değildir." 2) "Senin hanımların, her tür zorluğa rağmen seninle kalmayı seçtikleri, ahireti tercih edip dünyayı bıraktıkları ve senin kendilerine dilediğin gibi davranmandan hoşnut oldukları halde, artık senin onları boşayıp yerine başka kadınlar alman helal değildir."

94. Bu ayet, nikahlı hanımlarının yanısıra bir kimseye neden cariyeleriyle de cinsel ilişki kurma izninin verildiğini ve neden bunların sayısında bir sınırlama olmadığını açıklamaktadır. Aynı konuya Nisa: 3, Müminün: 6 ve Mearic: 30'da da değinilmektedir. Bütün bu ayetlerde cariyeler, nikahlı eşlerden ayrı bir sınıf olarak anılmaktadır ve cariyelerle cinsel ilişkiye izin verilmiştir. Nisa Suresi: 3. ayette nikahlı eşlerin sayısı dört olarak sınırlanmıştır, fakat ne bu ayette, ne de konuyla ilgili diğer ayetlerde Allah, cariyelerle ilgili hiçbir sınırlama getirmemiştir. Burada Hz. Peygamber'e (s.a) şöyle denilmektedir: "Artık senin başka bir kadın nikahlaman veya yerine başka bir kadın nikahlamak amacıyla varolan hanımlardan birini boşaman helal değildir. Fakat cariyeler helaldir" Bu da, cariyelerin sayısı hakkında hiçbir sınırlama getirilmediğini göstermektedir.

Fakat bu, şeriatin zenginlere şehvetlerini tatmin etmek için diledikleri kadar cariye alma fırsatı verdiği anlamına gelmez. Tam aksine menfaatçı kimseler bu kanundan yararlanmış ve kötüye kullanmışlardır. Fakat bu kural, insanların kötüye kullanması için değil, rahatlığı için konmuştur. İnsan aynı şekilde evlilikle ilgili kuralı da suistimal edebilir. Şeriat bir kimseye dört kadınla evlenme ve karısını boşayıp başka bir kadın nikahlama izni vermektedir. Bu kural insanların ihtiyaç ve gerekleri gözönünde bulundurularak konmuştur. Eğer bir kimse dört kadınla evlenir, daha sonra sadece şehevi arzuları nedeniyle onları boşayıp tekrar dört yeni hanım alırsa bu, kuralın suistimal edilmesi demektir. Bundan şeriat değil, o kimse sorumludur. Şeriat savaşta esir alınan, Müslüman esirlerle değiştirilmeyen ve fidye karşılığı bırakılmayan kadınların cariye olarak bırakılmasına, hükümetin bunları hakettiğine inandığı kişilere dağıtmasına ve bu kimselerin, cariyeler toplumsal bir yara oluşturmasın diye onlarla cinsel ilişki kurmalarına izin verilmiştir. Savaş esirlerinin sayısı belirlenemeyeceğine göre, bir kimsenin belirli bir zamanda kaç cariyeye sahip olabileceği de tespit edilemez. Köle ve cariyelerin satılmasına da, bir köle veya cariye sahibi ile geçinemezse, bu durumun sürekli bir sorun oluşturmaması için başka bir kimseye transfer edilebilmesi amacıyla izin verilmiştir. Şeriat, insanların huzurunu düşünerek bütün bu şart ve durumları gözönünde bulundurmuştur. Eğer bu kural suistimal edilerek zenginler tarafından lüks ve eğlence aracı haline getirilmişse; bu, şeriatin suçu değildir.

95. Bu, yaklaşık bir yıl sonra Nur Suresi 27. ayette verilen genel emre bir giriş niteliğindedir. Eskiden Araplar, birbirlerinin evine zaman gözetmeden girerlerdi. Bir kimse, başka birisini görmek istediğinde, kapıyı tıklatmanın veya giriş izni almanın gerektiğini düşünmez, bilakis hemen eve girer ve evdeki kadınlara ve çocuklara, evin reisinin evde olup olmadığını sorardı. Bu cahiliye adeti birçok kötülüğün sebebiydi ve daha ciddi kötü sonuçlara da yol açabiliyordu. Bu nedenle başlangıçta, yakın bir arkadaş olsun, ya da uzak bir akraba olsun, hiçkimsenin Hz. Peygamber'in (s.a) evlerine izinsiz giremeyeceği şeklinde bir kural kondu. Daha sonra Nur Suresi'nde bu kural bütün Müslümanların evleri için genişletildi.

96. Bu, bu husustaki ikinci emirdir. Araplar arasında yaygın olan başka bir gayrı-medeni adet de, ziyaretçilerin tam yemek sırasında ev sahibini çağırması veya gelmesi, ya da önceden gelip yemek zamanına kadar orada kalmasıydı. Bu, çoğunlukla ev sahibini büyük bir sıkıntı içine sokuyordu. Ne yemek zamanı geldiğini ima ederek misafirlerine gitmelerini söyleyecek denli terbiyesizlik yapabilirdi, ne de bu kadar beklenmedik misafiri ağırlayacak yiyeceğe sahip olabilirdi. Çünkü bir kimsenin çok sayıda beklenmedik misafiri ağırlayacak yiyeceğe her zaman sahip olması, mümkün olmayabilirdi. Allah bu adeti hoş görmedi ve misafirlerin sadece davet edildiklerinde bir eve yemek zamanı gitmelerini emretti. Bu emir sadece Hz. Peygamber'in (s.a) evi ile ilgili değildir, fakat bu kurallar, diğer Müslümanların evlerinde de genel görgü kuralları olarak kabul edilebilmeleri için ilkönce bu örnek evde uygulanmıştır.

97. Bu da başka bir aptalca adeti ortadan kaldırmaktadır. Yemeğe davet edilen misafirler, yemeği bitirdikten sonra, ev halkını rahatsız edecek denli uzun süre evde oturur ve konuşup eğlenceli sohbetler yaparlardı. Bu davranışlarıyla Müslümanlar Hz. Peygamber'i (s.a) de çoğu zaman rahatsız ederlerdi, fakat o affeder ve unuturdu. En sonunda Hz. Zeyneb'in (r.a) düğün yemeği sırasında bu rahatsızlık had safhasına vardı. Hz. Peygamber'in (s.a) özel hizmetkârı Enes bin Malik'e göre, düğün yemeği gece verilmişti. İnsanların çoğu yemekten sonra gittiler, fakat birkaç kişi kalıp havadan sudan konuşmaya başladı. Bundan rahatsız olan Hz. Peygamber (s.a) kalktı hanımlarını dolaştı. Döndüğünde o kimselerin hâlâ oturduklarını gördü. Geri dönüp Hz. Aişe'nin (r.a) hücresinde bekledi. Gecenin büyük bir kısmı geçtiğinde kalkıp tekrar Hz. Zeyneb'in hücresine gitti. Bundan sonra Allah, insanları bu kötü adet hakkında bizzat uyardı. Hz. Enes'e göre bu ayetler, bu olay üzerine nazil olmuştur. (Müslim, Nesai, İbn Cerir.)

98. Bu ayete "Perde ayeti" adı verilir. Buhari, Hz. Enes'den (r.a) bu ayet inmeden önce Hz. Ömer'in (r.a) defalarca Hz. Peygamber'e (s.a) şöyle dediğini rivayet ediyor: "Ey Allah'ın Rasûlü, iyisi de kötüsü de dahil birçok insan seni ziyaret ediyor. Hanımlarına örtünmelerini emretsen!" Başka bir hadise göre ise Hz. Ömer (r.a) müminlerin annelerine bir keresinde: "Eğer sizinle ilgili söylediklerim kabul edilirse, gözlerim bir daha sizi görmeyecek" demiştir. Fakat Hz. Peygamber (s.a) hüküm koymada bağımsız olmadığı için ilahi emri beklemiştir. En sonunda, mahrem erkekler dışında hiçbir erkeğin Hz. Peygamber'in (s.a) evine giremeyeceğini ve müminlerin annelerine birşey sormak isteyen kimselerin perde arkasından sorması gerektiğini bildiren ilahi emir (55. ayet) geldi. Bu emrin gelişinden sonra müminlerin anneleri odalarının kapılarına perdeler astılar. Zaten bu ayetin son cümlesi, kadınların ve erkeklerin kalplerinin temiz olmasını isteyen herkesin, bu yolu benimsemesi gerektiğini bildirmektedir.

Artık Allah'ın kendisine anlayış yeteneği verdiği herkes, kadınların ve erkeklerin yüzyüze karşılıklı konuşmalarını yasaklayan ve "bu hem sizin, hem de onların kalpleri için daha temiz" olduğundan kadınlarla perde arkasından konuşmayı emreden bir kitabın, kalplerinin temizliğini etkilemediği iddiasıyla kadın ve erkeklerin karışık toplantılarda, eğitim kurumlarında ve hükümet dairelerinde bir arada bulunmalarına izin veremeyeceğini kabul edecektir. Kur'an'a tabi olmak istemeyen bir kimse için en iyi yol onun emirlerini hiçe saymak ve açıkça bunlara uymak istemediğini söylemektir. Kur'an'ın apaçık emirlerini çiğneyip sonra da Kur'an'dan çıkardığı İslâm'ın ruhuna uyduğunu iddia etmek ise apaçık bir adîliktir. Bir çok kimselerin Kur'an ve Sünnet dışındaki kaynaklardan çıkarıp sundukları bu "İslâm ruhu" da ne acaba?

99. Bu ima, o günlerde Hz. Peygamber (s.a) aleyhinde suçlamalarda bulunanlara ve bu konuda kâfirlere ve münafıklara katılan bazı zayıf iradeli Müslümanlaradır.

100. Bu, 6. ayette söylenen "Peygamber'in hanımları, müminlerin anneleridir" sözünün açıklamasıdır.

101. Yani, "Bir kimse Hz. Peygamber aleyhinde kötü bir düşünce beslerse veya aklından onun hanımlarıyla ilgili kötü bir niyet geçirirse bu, Allah'a gizli kalmayacak ve cezasını çekecektir."

102. Açıklama için bkz. Nur Suresi an: 38-42. Bu hususta Allame Alusi'nin tefsiri önemlidir: "Erkek kardeşler ve erkek ve kızkardeşlerin oğulları, kan bağıyla olsun, başka bir bağla olsun bir kadına mahrem olan bütün erkekleri ihtiva eder. Bu listede kadının amcaları ve dayılarına değinilmemiştir, çünkü bunlar kadının anne babası gibidir ya da onların oğullarına değinildiği için kendilerinden bahsedilmesine gerek kalmamıştır. Çünkü kızkardeşin ve erkek kardeşin oğullarının yanında ve amca ile dayıların yanında örtünmemenin nedeni aynıdır." (Ruh ül-Meani)

103. Açıklama için bkz. Nur Suresi an: 43.

104. Açaklama için bkz. Nur Suresi an. 44.

105. Yani "Bu kesin emir geldikten sonra, burada adı geçen akrabalar dışında hiçkimse, perde olmaksızın Peygamber'in (s.a) hanımlarının evlerine giremez." Şu anlama da gelebilir: "Kadınlar, kocaları varken tesettür emrine riayet edip, o yokken başka erkeklerin yanına tesettürsüz çıkma gibi bir tavra meyletmemelidirler. Böyle bir davranış kocalarından gizli kalabilir, fakat Allah'a gizli kalmaz."

106. "Allah'ın Peygamber'ine salat etmesi" şu anlama gelir: "Allah, Peygamber'ine karşı çok merhametlidir. Onu över, onun işlerini bereketli kılar, ismini yüceltir ve onun üzerine rahmeti indirir." "Melekler'in salat etmesi" ise şu anlama gelir: "Onlar Peygamber'i (s.a) çok severler. Ona en yüce makamları vermesi, dininin ve şeriatinin gelişmesi ve onu yüksek derecelere ulaştırması için Allah'a dua ederler." Konunun akışından bu hususa neden değinildiği kolayca anlaşılabilir. Bu dönem, bütün İslâm düşmanlarının İslâm'ın başarısını kıskandıkları bir dönemdi. Onu lekeleyerek, onun İslâm ve Müslümanların her gün daha da güçlenmesine sebep teşkil eden ahlakî mükemmelliğine gölge düşürmeyi planlıyorlardı.Allah bu ayeti gönderdiğinde şartlar böyleydi. Bu ayetle şöyle denilmek isteniyor: "Kâfirler, münafıklar ve müşrikler, Hz. Peygamber'in görevinin başarısızlığa uğraması için ona ne kadar iftira atsalar ve gözden düşürmeye çalışsalar da, sonuçta başarısızlık ve razeletle karşılaşacaklardır. Çünkü Ben, Peygamberime karşı merhametliyim ve bütün kâinatı idare eden melekler de onun destekleyicileridirler. Onun düşmanları onu suçlayıp aşağılayarak hiçbir şey elde edemezler, çünkü Ben onun ismini yüceltiyorum ve melekler de sürekli ona saygı ve sevgi göstermektedirler.

Benim rahmet ve bereketim onunla birlikte iken ve meleklerim "Ey Alemlerin Rabbi, Muhammed'i daha yüce makamlara çıkar, onun dinini yay ve geliştir," diye gece gündüz sürekli dua ederken, onlar, fitne ve tuzaklarıyla Peygamberime hiçbir zarar veremezler."

107. Başka bir ifadeyle: "Ey Allah'ın Rasûlü Muhammed vasıtasıyla doğru yola ulaşanlar, onun gerçek değerini takdir etmeli ve size olan büyük nimetleri sebebiyle ona şükran duymalısınız. Siz cahiliye karanlıklarında kaybolmuştunuz, size bilgi ışığını ulaştırdı. Ahlaken çökmüştünüz, sizi ahlakın yüceliklerine ulaştırdı da bugün çevrenizdekiler bu yüzden sizi kıskanıyor. Barbarlık ve vahşete dalmıştınız, o sizi yüksek bir medeniyete ulaştırdı. Kâfirler, size bu nimetleri verdi diye ona düşman oldular, yoksa şahsen o hiçbirine zarar vermemiştir. Bu nedenle, ona şükran ve minnetinizin ifadesi olarak siz ona bu insanların düşmanlık ve kinlerine eşit veya ondan daha fazla sevgi beslemelisiniz; onların suçlama ve aşağılamalarından daha ateşli bir şekilde onu yüceltmeli ve ona saygı duymalısınız; onların kötülük isteklerine karşılık siz daha içten bir şekilde onun iyiliğini istemeli ve meleklerin gece gündüz ona dua ettikleri gibi siz de dua etmelisiniz: "Ey Alemlerin Rabbi, senin Peygamberin nasıl bize sayısız nimet ve lütuflarda bulunmuşsa, sen de ona sınırsız ve sonsuz rahmetini göster, onu bu dünyada en yüksek makamlara ulaştır ve ahirette de sana en yakın olma şerefini bahşet."

Bu ayette Müslümanlara iki şey emredilmektedir: 1) Sallü aleyhi, 2) Ve Sellimu teslîma. Salât kelimesi alâ eki ile kullanıldığında üç anlama gelir: 1) Birisine yönelmek, bir kimseye sevgiyle yaklaşmak ve onun üzerine eğilmek 2) Bir kimseyi yüceltmek 3) Bir kimse için dua etmek. Elbette bu kelime Allah için kullanıldığında üçüncü anlama gelmesi mümkün değildir, çünkü Allah'ın bir kimse için dua etmesi anlamsızdır. Allah için sadece ilk iki anlamda kullanılabilir. Fakat bu kelime melekler için olsun, insanlar için olsun Allah'ın kulları için kullanıldığında her üç anlama da gelebilir. Sevgi, övgü ve dua anlamlarının üçünü de ihtiva eder. O halde müminlere Sallü aleyhi emrinin verilmesi şu anlama gelir: "Ona bağlanın, onu yüceltin, övün ve onun için dua edin."

Selam kelimesinin de iki anlamı vardır: 1) Her tür hata, kusur ve eksiklikten uzak olmak 2) Barış içinde olmak ve başkasına karşı çıkmaktan sakınmak. O halde Hz. Peygamber'le (s.a) ilgili olarak sellimü teslîma emri şu anlamlara gelir: 1) O'nun iyilik ve emniyeti içinde olun. Ona karşı çıkmaktan sakının ve samimiyetle ona boyun eğin."

Bu emir geldiğinde sahabeden bir çoğu Hz. Peygamber'e (s.a), "Ey Allah'ın Rasûlü, bize nasıl selam vereceğimizi (yani namazda essalamü aleyke ve eyyühen-nebiyyü ve rahmetullahi ve berekatühü demek, selam verirken de esselamü aleyke ya Rasulallah demek) öğrettin, fakat biz sana nasıl salât edeceğiz?" Bu soruya cevap olarak Hz. Peygamber (s.a) çeşitli vesilelerle birçok farklı salât ve derüd metodları öğretmiştir.

Kab'b bin Ucre: "Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammedin kema salleyte alâ İbrahîme ve alâ âl-i İbrahîme inneke Hamid'ün -Mecîd ve barik alâ Muhammedin ve alâ Al-i Muhammed kema barekte alâ İbrahime ve alâ Al-i İbrahime inneke Hamid'ün Mecid." Bu derüd lafzında ufak tefek değişikliklerle Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesaî, İbn Mace, İmam Ahmed, İbn Ebi Şeybe, Abdür-Rezzak, İbn Ebi Hatim ve İbn Cerir tarafından Hz. Kab bin Ucre'den rivayet edilmiştir.

İbn Abbas: Ufak bazı değişiklerle İbn Abbas'dan da aynı derüd (salavat) rivayet edilmiştir. (İbn Cerir)

Ebu Humeyd Sa'idî: "Allahümme Salli alâ Muhammed-in ve ezvacihi ve zürriyyatihi kema salleyte alâ İbrahime ve alâ âl-i İbrahime ve barik alâ Muhammed-in ve ezvacihi ve zürriyetihi kema barekte alâ âl-i İbrahime inneke Hamid'ün Mecîd." (Malik, Ahmed, Buhari, Müslim, Nesai, Ebu Davud, İbni Mace.)

Ebu Said Bedrî: "Allahümme Salli alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed kema salleyte alâ İbrahime ve alâ âl-i İbrahime ve barik alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed kema barekte alâ İbrahime fi'l-alemin, inneke Hamîd'ün Mecid." (Malik, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesaî.)

Ebi Said el-Hudri: "Allahümme salli alâ Muhammedin abdike ve rasülike kema salleyte alâ İbrahime ve barik alâ Muhammedin ve alâ Muhammedin kema barekte alâ İbrahim." (Ahmed, Buhari, Nesaî, İbn Mace)

Bureyde el-Huzaî: "Allahümm-ec'al salâteka ve rahmeteke ve berakâtike alâ Muhammed-in ve alâ âl-i Muhammedin kema ce'altehâ alâ ibrahime inneka Hamid'ün-Mecid." (Ahmed, Abd İbn Humeyd, ibn Merduye)

Ebu Hureyre: "Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ al-i Muhammedin ve barik alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammedin kema salleyte ve barekte alâ İbrahime ve alâ âl-i İbrahim fi'l-alemin. İnneke Hamîd'ün Mecîd." (İbn Cerir)

Bütün bu salavatlar, lafızları farklı olmakla birlikte aynı anlama sahiptirler. Bunlarla ilgili birkaç nokta çok iyi anlaşılmalıdır:

Birincisi, bütün bunlarda Hz. Peygamber (s.a) Müslümanlara, kendisine, derüd ve salat göndermenin en iyi yolunun Allah'a: "Allahım Muhammed'e salat et." diye dua etmek istediğini söylemektedir. Bunu tam anlamıyla kavrayamayan bazı cahil kimseler hemen "Ne kadar garib? Allah bize Rasûlüne salat etmemizi emrediyor, fakat biz buna karşılık Allah'tan ona salat etmesini istiyoruz."

Fakat aslında Hz. Peygamber (s.a) Müslümanlara şöyle talimat vermiştir: "Siz isteseniz de bana salat ve derüd göndermekte tam adil olamazsınız. Bu nedenle sadece Allah'a bana salat etmesi için dua edin." Müslümanlar tabii ki Hz. Peygamber'in (s.a) derecesini yükseltemez, sadece Allah yükseltebilir, Müslümanlar kendilerine verdiği nimet ve ihsanları Hz. Peygamber'e (s.a) tam anlamıyla ödeyemezler, bunlardan ötürü sadece Allah onu mükafatlandırabilir, Allah Müslümanlara yardım ve desteğini göndermedikçe onlar Hz. Peygamber'in adını yüceltme ve dini hakim kılma işinde bir başarı kazanamazlar. Öyle ki, Hz. Peygamber'in (s.a) sevgisi kalplerimize ancak Allah'ın yardımı ile yerleşebilir, aksi takdirde şeytan bizi çeşitli şüphe ve aldatmalarla ondan çevirir. Allah bizi böyle bir durumdan korusun. O halde Hz. Peygamber'e (s.a) hakkıyla salat ve derüd göndermenin tek yolu, Allah'a, ona salat etmesi içn dua etmektir. Allahümme salli alâ Muhammed-in diyen bir kimse aslında Allah karşısında kendi acizliğini kabul ediyor ve: "Allah'ım ben Rasûlüne gerektiği gibi salat gönderemem. Bu yüzden sana yalvarıyorum, benim yerime Sen ona salat et ve bu hususta benden dilediğin hizmeti al."

İkincisi, Hz. Peygamber (s.a) bu duayı sadece kendisine hasretmemiş, ashabını, hanımlarını ve soyundan gelenleri de buna dahil etmiştir. Hanımları ve soyundan gelenlerle ne kastedildiği bellidir. Âl kelimesi ise sadece Hz. Peygamber'in ev halkını değil, onu takip eden ve onun sünnetine uyan herkesi içine alır. Sözlük anlamı olarak ehl ile âl kelimeleri arasında belirli bir fark vardır. Bir kimsenin âl-i dendiğinde, akrabası olsun olmasın o kimsenin arkadaşları, dostları ve yardımcıları anlaşılır. Bir kimsenin ehli dendiğinde ise, dostu ya da yardımcısı olsun olmasın o kimsenin akrabaları anlaşılır. Kur'an Âl-i Fir'avn kelimesini on dört yerde kullanmıştır, fakat bunların hiçbirinde sadece onun ev halkı kastedilmemiş, Hz. Musa'ya (a.s) karşı açtığı savaşta ona taraftar olanlar kastedilmiştir. (Mesela bkz. Bakara: 49-50, Âl-i İmran: 11, A'raf: 130, Mü'min: 46). O halde Muhammed'in (s.a) yolunda olmayan kimseler, onun ev halkından, akrabalarından bile olsalar Âl-i Muhammed'den değildir. Bunun tam tersine onun yolundan gidenler, onunla uzaktan bile hiçbir akrabalıkları olmasa da Âl-i Muhammed'dendirler. Fakat Hz. Peygamber'e (s.a) hem kanbağı ile bağlı olan, hem onun yolundan giden ev halkı, Âl-i Muhammed denmeye daha layıktır.

Üçüncüsü, Hz. Peygamber (s.a) tarafından öğretilen tüm bu derüd'larda, ona Hz. İbrahim ve onun Âl-ine indirilen salât, rahmet ve bereketin aynısını indirmesi için Allah'a dua edilmektedir. Bazı kimseler bunu anlayamamışlardır. Alimler bu konuyu farklı şekillerde yorumlamışlardır, fakat hiçbirisi cazip değildir. Bize göre bunun anlamı şudur (gerçeği sadece Allah bilir): Allah, Hz. İbrahim'e (a.s) yeryüzünde başka hiç kimseye ihsan etmediği bir nimet vermiştir:

Peygamberliği, vahyi ve Kitab'ı hidayet kaynağı olarak kabul eden bütün insanlar, Müslüman, Yahudi, yahutta Hıristiyan olsun Hz. İbrahim'in (a.s) önderliğini kabul etmiştir. O halde Hz. Peygamber'in (s.a) söylemek istediği şudur: "Allah'ım, Hz. İbrahim'i bütün peygamberlere inananların sığınağı yaptığın gibi, beni de bütün inananların sığınağı yap ki, risalete inanan hiç kimse benim peygamberliğime inanma nimetinden mahrum olmasın."

Hz. Peygamber'e (s.a) salat etmenin İslamî bir gelenek olduğu, Hz. Peygamber'in adı anıldığında ona salat göndermenin vacip olduğu ve namazda salat okumanın Hz. Peygamber'in (s.a) sünneti olduğu konusunda bütün alimler ittifak etmişlerdir. Hayatında en az bir kez olsun Hz. Peygamber'e (s.a) salât göndermenin farz olduğu konusunda da ihtilaf yoktur, çünkü Allah Kur'an'da bunu açıkça emretmektedir. Fakat bunun dışındaki konularda alimler ihtilaf etmişlerdir.

İmam Şafii, namazda son oturuşta teşehhüd sonrasında salât okumanın farz olduğu, bunsuz namazın batıl olacağı görüşündedir. Sahabeden Hz. İbn Mes'ud, Ebu Mes'ud, Ensari, İbn Ömer ve Cabir bin Abdullah (r.a), tabiundan Şa'bi, İmam Muhammed bin Bakır, Muhammed bin Kâ'bel-Kurzi ve Mukatil bin Hayyan ve fakihlerden İshak bin Rahaveyh de aynı görüştedir. İmam Ahmed bin Hanbel de sonradan bu görüşü benimsemiştir.

İmam Ebu Hanife, İmam Malik ve alimlerden birçoğu (Cumhur) hayatta en az bir defa Hz. Peygamber'e salavat getirmenin farz olduğu görüşündedirler. Bu aynen Kelime-i Şehadet gibidir: Hayatında bir defa Allah'tan başka ilah olmadığına, Hz. Muhammed'in de onun kulu ve Rasûlü oluduğunu ikrar eden bir kimse görevini yapmış demektir. Aynı şekilde hayatı boyunca bir defa salât ve derüd okuyan bir kimse, Hz. Peygamber'e (s.a) salat gönderme görevini yerine getirmiş olur. Bundan sonra ne Kelime-i Şehadeti ne de derüd'u okumak farz değildir.

Bir grup da namazda salât okumanın vacip olduğu, fakat bunun teşehhüdde olmasının zorunlu olmadığı görüşündedir.

Başka bir grup her duada derüd okumanın vacip olduğunu söyler. Bazıları da Hz. Peygamber'in (s.a) adının her anılışında salâvat getirmenin vacip olduğunu söylerler. Bazılarına göre ise, Hz. Peygamber'in (s.a) adı kaç defa geçerse geçsin bir mecliste sadece bir defa salâvat getirmek vaciptir.

Bunlar sadece "salat'ın çeşitli durumlarda farz olup olmadığı ile ilgili farklılıklardır. Salat'ın yücelik ve mükemmelliği, birçok mükafatlara neden olduğu ve Allah katında salih bir amel olduğu konusunda Ümmetin icmaı (görüş birliği) vardır. Mümin olan bir kimse bu konuda farklı bir görüşe sahip olamaz. Derüd, Hz. Peygamber'in (s.a) Allah'tan sonra Ümmete en büyük nimetler veren kimse olduğunu idrak eden her Müslümanın tabii duasıdır.

Bir kimse İman ve İslâm'ın değerini ne kadar iyi anlarsa, Hz. Peygamber'in (s.a) bu Ümmete verdiği nimetlerin değerini de o derece iyi anlar. Hz. Peygamber'in (s.a) değerini idrak eden bir kimse ise, aynı derecede ona salât ve derüd okur. O halde, bir kimsenin okuduğu derüd ve salât miktarı, onun Hz. Peygamber'in (s.a) dinine olan bağlılığının ve onun imanın nimetlerini kavrayıp kavrayamadığının ölçüsüdür. Bu hususta Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Melekler, bana derüd gönderen kimseye, o böyle yaptığı sürece salât gönderirler." (Ahmed, İbn Mace). "Bana bir kez salât gönderen kimseye Allah on misli salât gönderir." (Müslim). "Bana çok salât gönderen kimse, kıyamet gününde bana yakın olmayı hakedecektir." (Tirmizi). "Yanında adım zikredildiği halde bana salât göndermeyen kimse ne kadar cimridir." (Tirmizi).

Allahümme salli alâ... Sallallâhü aleyhi vesellem, ya da buna benzer sözlerin Hz. Peygamber'den (s.a) başkaları için kullanılıp kullanılamayacağı konusunda ihtilaf vardır. İçlerinde Kadı Iyaz'ın da bulunduğu bir grup alim bunun caiz olduğu görüşündedirler. Öne sürdükleri iddia ve deliller şöyledir: Allah bizzat Kur'an-ı Kerim'de peygamber olmayan kimseler için salât kelimesini kullanmıştır, mesela Bakara: 157, Tevbe: 103, Ahzab: 43. Aynı şekilde Hz. Peygamber de (s.a) peygamber olmayan kimseler için birçok defa salat kelimesini kullanarak dua etmiştir. Mesela bir sahabe için: Allahümme salli ala âl-i Ebi Evfa diye dua etmiş, Cabir bin Abdullah'ın hanımının isteği üzerine ise sallallahü aleyki ve alâ zevciki demiştir. Zekât parası getirenler için Allahümme salli aleyhim derdi. Sa'd ibn Ubade için dua ederken ise Allahümme ec-al salateke ve rahmeteke alâ âl-i Sa'd bin Ubade demiştir. Bundan başka Hz. Peygamber (s.a), meleklerin bir müminin ruhuna şöyle dua ettiklerini söylemiştir: Sallallahü aleyke ve alâ cesedike. Fakat alimlerin çoğunluğu bunun Allah ve Hz. Peygamber için geçerli olduğu ve Ümmet için caiz olmadığı görüşündedirler. Bu alimler, Müslümanların sadece peygamberlere salât-u selâm getirmelerinin bir gelenek haline geldiğini söylerler. Bu yüzden peygamberlerden başkası için kullanılmamalıdır. Bu hususta Hz. Ömer İbnü Abdulaziz, valilelerinden birine şöyle yazmıştır: "Bazı vaizlerin, salât alen-nebî tarzında kendi taraftarları ve önderleri için salât okuduklarını duydum. Bu mektubu alır almaz onları bundan men et ve onlara salât-ı sadece peygamberler için kullanmalarını, müminler içinse sadece dua etmekle yetinmelerini emret." (Ruhu'l-Meani). Birçok alim de sallallahü aleyhi ve sellem kelimelerinin başka peygamberler için değil, sadece Hz. Muhammed (s.a) için kullanılmasının caiz olduğu görüşündedir.

108. "Allah'a eziyet etmek" iki anlama gelir: 1) Allah'a isyan edilmesi, O'na karşı şirk, küfür ve inkar tavrının takınılması ve O'nun haram kıldıklarının helal kabul edilmesi 2) O'nun Rasûlü'ne (s.a.) eziyet edilmesi: Rasûle itaat Allah'a itaat demek olduğuna göre, Rasûl'e isyan ve düşmanlık anlamına gelir.

109. Bu ayet iftiranın tarifini belirlemektedir. İftira; bir kimseye işlemediği bir suçu isnat etmek, sahip olmadığı bir kusurla onu suçlamaktır. Hz. Peygamber (s.a) de bu konuyu açıklamıştır. Ebu Davud ve Tirmizi'ye göre, Hz. Peygamber'e (s.a) gıybetin ne olduğu sorulduğunda: "Kardeşini hoşlanmayacağı bir şekilde anmaktır" demiştir. Soran kişi; "Peki o hata onda varsa?" dediğinde, "Eğer bahsettiğin hata onda varsa, bu gıybetttir; yoksa iftira ediyorsun demektir" buyurmuştur. Böyle bir davranış sadece ahirette cezalandırılacak ahlakî bir günah değil, aynı zamanda İslâm devleti tarafından hukuksal cezayı gerektiren bir suçtur.

110. Cilbab büyük bir örtüdür. İdna ise örtmek ve sarmak anlamlarına gelir; fakat bu kelime alâ eki ile kullanıldığında bir şeyi yukarıdan aşağıya bırakmak anlamına gelir. Bazı çağdaş müfessirler Batının etkisiyiyle bu kelimeyi, yüz örtme emrini görmemezlikten gelmek için "örtünmek" diye tercüme etmişlerdir.

Eğer Allah bu müfessirlerin iddia ettiklerini söylemek istemiş olsaydı, yüdnîne aleyhinne değil, yüdnîne iley-hinne derdi. Arapça bilen herkes yüdnîne aley-hinne'nin sadece "sarınmak örtünmek" anlamına gelmediğini bilir. Ayetin devamındaki min celabîbi-hinne sözleri de bu anlama meydan vermemektedir. Burada min eki (harficer) örtünün bir kısmı anlamına gelir ve "örtünme" ise örtünün sadece bir kısmı ile değil, tümü ile yapılır. O halde ayet açıka şu anlama gelir: Kadınlar örtülerine iyice sarınsınlar ve örtülerinin bir kısımını da yüzlerinden aşağıya bıraksınlar.

Hz. Peygamber (s.a) dönemine yakın zamanlarda yaşayan müfessirlerin ileri gelenleri bu yorumu kabul etmişlerdir. ibn Cerir ve İbn el-Münzir, Muhammed İbn Sirin'in Hz. Ubeyde es-Selmani'den bu ayetin anlamını sorduğunu rivayet ederler. (Hz). Ubeyde, Hz. Peygamber (s.a) zamanıda Müslüman olmuş, fakat onu görmemiştir. Hz. Ömer zamanında Medine'ye gelmiş ve oraya yerleşmiştir. Fıkıhta ve fıkhî meselelerde Kadı Şüreyh ile aynı ayarda kabul edilir.) Hz. Ubeyde sözlü bir açıklamada bulunacağına, başını, alnını, yüzünü kapatıp sadece bir tek gözünü açıkta bırakarak örtünmenin nasıl olacağını kendi üstünde uygulayarak göstermiştir. İbn Abbas da hemen hemen aynı tefsiri yapmıştır. İbn Ebi Hâtim, ibni Cerir ve İbn Merduye'den rivayet edildiğine göre İbn Abbas şöyle buyurmuştur: "Allah, kadınlara evlerinden bir ihtiyaç için dışarı çıktıklarında, sadece gözlerini açıkta bırakacak şekilde örtülerini üstlerine almalarını ve yüzlerini gizlemelerini emretmiştir." Katade ve Süddi de bu ayete aynı anlamı vermişlerdir.

Sahabe ve tabiun döneminden sonra gelen bütün büyük müfessirler de bu ayeti aynı şekilde tefsir etmişlerdir. İmam ibn Cerir el-Taberi bu ayetin tefsirinde şöyle der: "Saygıdeğer kadınlar evlerinden çıktıklarında, açık ve yüzleri örtüsüz cariyeler gibi görünmemelidirler. Örtülerinin veya dış elbiselerinin bir kısmını yukarıdan bırakıp örtünmelidirler ki, kötü niyetli kimseler onlara zarar vermesin."

(Camiul-Beyan cilt, 22 s. 33)

Allame Zemahşerî şöyle der: "Ayet, kadınların örtülerinin bir kısmını yukarıdan üzerlerine bırakmaları, yüzlerini ve bedenlerini örtmeleri gerektiği anlamına gelir." (El-Keşşaf cilt. 11. s. 221)

Allame Nizamüddin Nişaburî de şöyle der: "Yani, onlar örtülerinin bir kısmını üzerlerine örtmelidirler; bu ayette kadınlara başlarını ve yüzlerini örtmeleri emredilmektedir." (Garaibul-Kur'an cilt. 11. s. 32)

İmam Razi ise şöyle der: "Burada kastedilen diğer insanların onların hafif kadınlar olmadığını bilmesidir. Çünkü yüz setr'e dahil olmadığı halde yüzünü örten bir kadının, diğer erkeklerin yanında örtmesi farz olan setrini açması beklenemez. Böylece herkes bu kadınların kendilerinden ahlaksızca bir davranış beklenilemeyecek saygıdeğer ve vakarlı olduklarını bilecektir." (Tefsir-i Kebir, cilt 1. s. 591)

Bu ayetle ortaya çıkan başka bir nokta da, Hz. Peygamber'in (s.a) birçok kızının olduğu gerçeğidir. Çünkü Alah bizzat: "Ey Peygamber, eşlerine ve kızlarına..... emret" buyurmuştur. Bu sözler, Allah'tan hiç korkmadan Hz. Peygamber'in (s.a) sadece bir kızı olduğunu iddia eden kimselerin iddiasını boşa çıkarmaktadır. Onlara göre, sadece Fatıma, Hz. Peygamber'in (s.a) asıl kızıdır. Diğerleri ise eşlerinin önceki kocalarından. Bu kimseler önyargıları nedeniyle öyle körleşmişlerdir ki, Hz. Peygamber'in (s.a) çocuklarını başkalarına nispet ederek ne kadar büyük bir günah işlediklerinin ve ahirette kendilerini çok şiddetli bir azabın beklediğinin farkında değillerdir. Bütün sahih hadislere göre, Hz. Hatice (r.a), Hz. Peygamber'den (s.a) sadece Fatıma'yı değil, üç kız çocuğu daha dünyaya getirmiştir. İlk siyer yazarlarından Muhammed bin İshak onun Hz. Hatice ile evliliğine değindikten sonra şöyle der: "İbrahim dışında, Hz. Peygamer'in (s.a) bütün çocuklarının annesi Hatice'ydi. Kasım, Tahir, Tayyib, Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Fatıma." (İbn Hişam: cilt. 1, s. 202)

Ünlü Nesep bilgini Haşim bin Muhammed bin es-Sâ'ib el-Kelbi şöyle der: "Alah'ın Rasulü'nün kendisine peygamberlik gelmeden önce ilk doğan çocuğu Kasım'dı, sonra Zeynep, sonra Rukiye, daha sonra da Ümmü Gülsüm dünyaya geldi." (Tabakâtı-ı İbn Sa'd, cilt.1, s.133). İbn Hazm ise Cevami es-Siret adlı kitabında Hz. Peygamber'in (s.a), Hz Hatice'den en büyüğü Zeynep olmak üzere,sırasıyle Rukiye, Fatıma ve Ümmü Gülsüm adlarında dört kızının olduğunu yazar. (ss.38-39). Taberi, İbn Sa'd, Ebu Ca' fer Muhammed bin Habib (Kitab-ül Muhabber adlı kitabın yazarı) ve İbn Abd'il-Berr (Kitab-ül İstiâb yazarı) sahih rivayetlere dayanarak Hz. Hatice'nin Rasulullah'la (s.a) evlenmeden önce iki kez evlendiğini, Ebu Hâle Temimi'den Hind bin Ebu Hâle adında oğulu, Atik bin Ayis Mahzumi'den Hind adında bir kızı olduğunu söylerler.

Hz. Hatice daha sonra Hz. Peygamber ile evlenmiştir ve bütün nesep bilginleri onun Peygamberimizden yukarıda adları geçen dört kızı dünyaya getirdiğinde ittifak etmişlerdir. (Bkz. Taberi cilt II, s.411) Tabakât-ı ibn Sa'd. cilt VIII, ss. 14-16: Kitabül Muhabber ss. 78.79, 452:El-Isti'âb, cilt 11,s. 718) Bütün bu rivayetler, Kur'an'da Peygamber'in(s.a) bir tane değil, birden fazla kızı olduğunu bildiren ifade ile desteklenmektedir.

111.".......onların tanınması......": Böylece onlar basit ve sade elbiseleriyle, günahkar insanların kötü emeller besleyeceği hafif kadınlar olarak değil, saygıdeğer ve namuslu kadınlar olarak tanınacaklardır. ".......inciltilmemesi....." Böylece kimse onlara sataşmayacak, onları rahat bırakacaklardır.

Burada bir müddet duralım ve Kur'an'ın bu emri ile İslam'ın nasıl bir sosyal hayat ruhuna sahip olduğunun ifade edildiğine ve bu ruhun amacının Allah'ın ifade ettiği şekilde ne olduğuna bir göz atalım. Bundan önce Nur Suresi 31. ayette kadınların, zikredilen kadın ve erkekler dışındaki kimselere zinetlerini göstermeleri yasaklanmış ve onlara "gizli zinetleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmamaları" emredilmişti. Eğer bu emir, Ahzab Suresi'nin bu ayeti ile birlikte okunursa, kadınların burada emredildiği şekilde örtülerine bürünmelerinin amacının zinetlerini başkalarından gizlemek olduğu anlaşılır.Elbette bu amaç da ancak dış elbisesinin kendisi sade olduğunda yerine getirilebilir, aksi taktirde süslü ve dikkat çekici bir örtüyle örtünmek bu amaca uygun düşmeyecektir. Bunun yanısıra, Allah sadece kadınlara örtülerine bürünerek zinetlerini gizlemelerini emretmekle kalmıyor, örtünün bir ucunu yukarıdan aşağıya bırakmalarını da emrediyor. Her sağduyulu insan buradan, vücut ve elbisenin zinetleri ile birlikte yüzün de örtülmesi gerektiği sonucunu çıkarır. Daha sonra Allah bu emrin sebebini de açıklıyor: "bu, Müslüman kadınların tanınması ve inciltilmemesi için en uygun yoldur." Elbette bu emir, erkeklerin ısrar edici bakışlarından, sarkıntılık etmelerinden ve sataşmalarından rahatsız olan, bunları eğlenceli bulmayan, kötü şöhretli ahlaksız sokak kadınlarından biri gibi kabul edilmek istemeyen, tam aksine ahlaklı, namuslu ev kadınları olarak tanınmak isteyen kadınlar içindir.

Böyle soylu ve şerefli kadınlara Allah şöyle buyurmaktadır: "Eğer gerçekten iyi kadınlar olarak tanınmak istiyorsanız ve erkeklerin şehvet dolu bakış ve ilgileri sizi rahatsız ediyorsa, insanların açgözlü bakışları önünde bütün güzellik ve fiziki cazibenizi ortaya koyacak şekilde yeni gelinler gibi süslü bir şekilde sokağa çıkmamalısınız. Tam aksine bütün ziynetlerinizi gizleyen ve yüzünüzü örten sade bir örtü ile ve ziynetlerinizin şıkırtısı bile dikkati çekmesin diye ağırbaşlı bir şekilde yürüyerek sokağa çıkmalısınız. Kendisini boyayıp süsleyen ve her tür ziyneti takıp takıştırmadan dışarı adımını atmayan bir kadının, erkeklerin dikkatini çekmekten başka bir amacı olamaz. Böyle yaptığı halde insanların, açgözlü bakışlarından rahatsız olduğunu söyleyerek şikayet ediyorsa ve "sokak kadını" olarak tanınmak istemediğini, namuslu bir ev kadını olarak yaşamak istediğini söylüyorsa, bu, sahtekarlıktan başka birşey değildir. Bu, gerçek niyetini ifade eden bir kimsenin sözleri değildir, onun asıl niyeti tavırlarında ve davranış tarzında görülmektedir. O halde diğer erkeklerin önüne dikkat çekici bir şekilde çıkan bir kadının bu davranışı, onun davranışlarını neyin yönlendirdiğini göstermektedir. İşte bu nedenle münasebetsiz kimseler, hafif kadınlardan bekledikleri şeyleri bu kadınlardan da beklerler. Kur'an kadınlara şöyle der: "Siz aynı anda hem sokak kadını, hem de namuslu bir kadın olamazsınız. Eğer namuslu, saygıdeğer kadınlar olarak yaşamak istiyorsanız, sokak kadınlarına yaraşan davranışlardan vazgeçmeli ve namuslu kadın olmanızı sağlayacak bir hayat tarzı benimsemelisiniz."

Bir kimsenin kişisel düşünceleri Kur'an'a uygun olsun veya zıt olsun, ya da bir kimse Kur'an'ın gösterdiği hidayeti kendisi için bir yol gösterici kabul etsin veya etmesin, Kur'an'ı tefsir ederken entellektüel plânda dürüst davranmak isteyen herkes bunun asıl amacını kavrayacaktır. Eğer bu kimse bir münafık değilse, dürüstlükle Kur'an'ın asıl amacının yukarıda açıklanan amaç olduğunu kabul edecektir. Bundan sonra herhangi bir emri çiğnese bile, ya Kur'an'ın emrine karşı geldiğinin farkında olarak, ya da Kur'an'ın hidayetini kabul etmediği için böyle yapacaktır.

112. Yani, "Eğer siz şimdi bu apaçık hidayeti aldıktan sonra kendinizi ıslah eder ve bile bile onu çiğnemezseniz, Allah İslâm öncesi cahiliye günlerinde işlediğiniz hata ve günahları affedecektir.

113. "Kalblerinde hastalık bulunanlar" ifadesi iki tür kötülüğü işaret eder:1) Bir kimsenin kendisini Müslümanlardan saydığı halde, İslâm'ın ve Müslümanların kötülüğünü istemesi, 2) Bir kimsenin kötü niyetler beslemesi, kafasının devamlı günah işlemesi ve düşündüğü ve yaptığı herşeyde onun kötü niyet ve eğilimlerinin açığa çıkması.

114. Bunlar, Müslümanlar arasında panik yaratmak ve onların moralini bozmak için, Medine'de Müslümanların büyük bir yenilgiye uğradıkları, falan yerde Müslümanlara karşı büyük bir ordu hazırlandığı, Medine'nin ani bir saldırı tehdidi altında bulunduğu... vs. gibi söylenti ve haberleri yayan kimselerdir. Bunun yanısıra onların başka bir uğraşları daha vardır. Bu kimseler, insanların kafasında şüpheler uyandırmak ve Müslümanların ahlâki üstünlüklerinin etkisini yok etmek için Peygamber'in (s.a) ve diğer Müslümanların aile hayatı ile ilgili birçok hayali hikayeler uydururlar.

115. Yani, "Bu Allah'ın şeriatinin değişmez bir kuralıdır: İslâm toplumunda ve devletinde bu tür fitne ve fesadları yayanların gelişip güçlenmesine asla fırsat verilmez. Ne zaman İlâhi kanunlara dayanan bir toplum ve devlet düzeni kurulsa, bu tür kimseler gidişatlarını düzeltmeleri için uyarılırlar ve eğer hâlâ bu kötü davranışlarında ısrar ederlerse, şiddetli bir hesaba çekilirler ve ortadan kaldırılırlar."

116. Hz. Peygamber'e (s.a) bu soruyu çoğunlukla kâfirler ve münafıklar soruyorlardı. Bu soruyla bilgi edinmeyi amaçlamıyor, bilakis alay etmek istiyorlardı. Aslında onlar ahiret hayatına inanmıyorlar ve bunu sadece boş bir tehdit olarak kabul ediyorlardı. Kıyametin ne zaman kopacağını öğrenip, buna göre hallerini ıslah etmeyi düşünmüyor, bilakis şöyle demek istiyorlardı: "Ey Muhammed, biz senin tebliğ görevinin başarıya ulaşmaması için elimizden gelen herşeyi yapıyoruz ve sen bize hiçbir zarar veremiyorsun. Biz de şu kıyametin ne zaman kopacağını ve Allah tarafından ne zaman hesaba çekileceğimizi öğrenmek istiyoruz.

117.Bu konuya Kur'an'da birçok yerde değinilmiştir. Mesela bkz. Araf: 187, Naziât: 42-46, Sebe: 3-5, Mülk: 24-27, Mutaffifin: 10-17, Hicr: 2-3, Fürkan: 27-29, Fussılet: 26-29.

118. Kur'an-ı Kerim'in bazı yerlerde gerçek Müslümanlara, bazı yerlerde münafıkların, zayıf imanlı Müslümanların ve müminlerin tümüne birden, bazı yerlerde de münafıklara "Ey iman edenler" diye hitap ettiğine dikkat edilmelidir. "Ey iman edenler" diye hitap edildiğinde bu hitapla onları utandırmak murad edilmektedir. "İman ettiğinizi söylüyorsunuz, fakat davranışlarınız ve amelleriniz bu iddianızı desteklemiyor." Konunun akışı incelendiğinde nerede hangi gruba hitap edildiği hemen anlaşılabilir. Burada Müslümanlara hitap edilmektedir.

119. Başka bir deyişle şu anlama gelir: "Ey Müslümanlar, Yahudiler gibi davranmayın. Peygamberinize, İsrailoğullarının Musa'ya davrandıkları gibi davranmayın." İsrailoğulları bizzat Musa'nın (a.s) kendilerine büyük nimetler verdiğini kabul ederler. Onların bir millet olarak kazandıkları ne varsa Musa (a.s) sayesinde olumuştur, aksi taktirde onlar Mısır'da, Hindistan'daki Shudra sınıfından daha kötü akibete uğrarlardı. Fakat İsrailoğullarının, kendilerine bunları sağlayan kimseye nasıl davrandıkları Kitab-ı Mukaddes'in şu bölümlerine bir göz atmakla anlaşılabilir: Çıkış: 5: 20-21, 14: 11-12, 16: 2-3, 17: 3-4; Sayılar, 11: 1-15, 14: 1-10, 16 (Babın hepsi), 20: 1-5

Kur'an, İsrailoğullarının bu nankörlüğüne değinerek Müslümanları şöyle uyarmaktadır; "Muhammed'e (Allah'ın selamı onun üzerine olsun) böyle davranmaktan sakının, aksi takdirde Yahudilerin akibeti ile karşılaşırsınız."

Hz. Peygamber (s.a) de bu konuya birçok def'a değinmiştir. Bir defasında, Allah Rasûlü (s.a) Müslümanlar arasında bazı malları paylaştırıyordu. İnsanlar paylaştırmadan memnun olmayınca içlerinden biri: "Muhammed, taksiminde Allah'ı ve ahiret gününü hesaba katmıyor"dedi. Hz Abdullah bin Mes'ud bunu duydu ve Hz. Peygamber'e (s.a) kendisi hakkında o gün söylenenleri haber verdi. Hz. Peygamber şu cevabı verdi: "Allah Musa'ya rahmet etsin. O bundan daha ağır suçlamalara maruz kalmış, fakat sabretmişti." (Müsned-i Ahmed, Tirmizi, Ebu Davud)

120. En sonunda Allah insandan dünyadaki konumunun farkına varmasını istiyor. Eğer bu durumda insan dünya hayatını sadece oyun ve eğlence olarak kabul ediyor ve dikkatsizce yanlış bir tavır takınıyorsa, sadece kendi kötü akibetini hazırlıyor demektir.

Burada "emanet" kelimesi, Kur'an'a göre yeryüzünde insana verilen "hilafet" görevi yerine kullanılmıştır. İnsana isyan ve itaat etme seçeneğinin ve bu özgürlüğü kullanırken kendisine sayısız yaratık üzerinde hakim olma yetkisinin verilmesi kaçınılmaz olarak insanın yaptığı hareketlerden sorumlu olmasını ve iyi amelleri için mükafatlandırılıp, kötü amelleri için cezalandırılmasını gerektirir. İnsan bu güç ve yetkileri kendisi kazanmadığı gibi, bilakis bunlar kendisine Allah tarafından ihsan edildiği ve Allah'a bu güçlerin iyiye veya kötüye kullanılmasının hesabını vereceği için bunlar, Kur'an'ın başka yerlerinde hilafet, burada ise emanet olarak tanımlanmıştır.

Bu emanet'in ne kadar önemli ve ağır olduğu konusunda bir fikir verebilmak için Allah, göklerin ve yerlerin büyüklüklerine, dağların da sabitlik ve muazzam ölçülerine rağmen bu emaneti yüklenme güç ve cesaretini göstermediklerini bildirir. Fakat insan, zayıf ve cahil insan, bu ağır yükü üzerine almıştır.

Emanetin göklere ve yerlere teklif edilmesi ve onların bunun ağırlığından korkup kabul etmemeleri gerçekten vaki olmuş olabilir, ama mecazî olarak böyle söylenmiş olması da muhtemeldir. Bizler Allah'ın yaratıkları ile olan ilişkisini asla anlayıp kavrayamayız. Yeryüzü, güneş, ay ve dağlar, bize göre kör, sağır ve cansızdırlar, fakat Allah'a göre böyle olmayabilirler. Allah yarattıklarından hepsiyle konuşmaya kadirdir ve biz anlayamasak da yarattıkları O'na cevap verebilirler. O halde Allah'ın bu emaneti onlara sunmuş olması ve onların da bundan korkup çekinerek yaratıcıları ve Rablerine teslim olup şöyle demiş olmaları muhtemeldir:

"Rabbimiz, biz senin güçsüz kulların olarak kalsak bizim için daha iyi. Çünkü isyan etme yetki ve özgürlüğüne sahip olup onun hakkını vermeye ve hakkını veremediğimizde ise senin azabına çarptırılmaya casaretimiz yok."

Aynı şekilde bu yaşadığımız hayattan önce Allah'ın insanlığa farklı bir yaratılış ve varlık vermiş ve onu kendi huzuruna çağırmış olması, insanın da isteyerek bu güç ve yetkileri kabul etmiş olması muhtemeldir. Bunun imkansız olduğunu iddia edebilecağimiz hiçbir delil ve dayanağa sahip değiliz. Ancak kendi zihni yetenek ve güçlerini tam anlamıyla kavrayamayan kimseler bunun imkansız olduğunu düşünebilirler.

Bununla birlikte Allah'ın bunları mecazî olarak ifade etmiş olması da mümkündür. Bu meselenin olağanüstü önemini vurgulayabilmek için, insanların gözünde kendi huzurunda bir tarafta gökler, yeryüzü ve Himalayalar gibi büyük dağların, diğer tarafta da 5-6 fit boyundaki insanın yeraldığı bir manzarayı canlandırmayı murat etmiş olabilir. Bu karşılaşmada Allah şöyle sormuştur:

"Yarattıklarımdan birine, benim mülkümün bir kulu olarak, dilerse üstünlüğümü kabul etme ve emirlerime itaat etme gücünü vermek istiyorum. Diğer taraftan bu yaratık beni inkar etme, hatta bana isyan etme gücüne de sahip olacaktır. Ona bu seçme özgürlüğünü verdikten sonra kendimi ondan sanki yokmuşum gibi gizleyeceğim. Bu özgürlüğünü kullanabilmesi için ona büyük güçler, sınırsız yetenekler ve kainatta istediğini yapabilmesi için sayısız yaratıklarım üzerinde hakimiyet hakkı vereceğim. Daha sonra onu belirli bir zamanda hesaba çekeceğim. Benim emanet ettiğim özgürlüğü kötüye kullanan kimse büyük ve acıklı bir azaba çarptırılacak; isyan etmesi için elinde birçok fırsat ve şans olduğu halde bana itaati seçen kimse ise yaratıklarımdan hiçbirinin ulaşamayacağı yüce makamlara ulaştırılacak. Şimdi söyleyin bakalım, hanginiz bu imtihanı yaşamaya hazırsınız?

Bunu duyunca bütün kâinat bir müddet için büyük bir sessizliğe gömülmüş olmalı. Daha sonra muhtemelen Allah'ın yarattığı büyük varlıklardan her biri huzura gelip secde etmiş ve bu şiddetli imtihandan bağışlanmaları için yalvarmışlardır. En sonunda bu zayıf yaratık kalkmış ve emaneti kabul etmiştir: "Rabbim, ben bu imtihana girmeye hazırım. İmtihanı geçtiğimde senin mülkünün en yüce makamının bana lütfedileceği ümidi ile bu seçme özgürlüğü ve bağımsızlıkta varolan bütün tehlikeleri göğüsleyeceğim."

İnsan ancak böyle bir manzarayı gözü önünde canlandırarak, kâinatta ne kadar hassas bir konumda olduğunun farkına varabilir. Allah bu ayette imtihan alanında dikkatsiz bir hayat süren, ne kadar büyük bir yükü omuzladığının ve dünya hayatında bir davranış veya tavrı seçerken aldığı yanlış veya doğru kararların hangi sonuçlara yol açacağının farkında olmayan kimseleri "zalim ve cahil" olarak tanımlamaktadır. Böyle bir kimse cahildir, çünkü bu zavallı insan hiçkimseye hesap vermeyeceğini zannetmektedir; zâlimdir, çünkü kendi kötü akibetini ve kendisiyle birlikte daha nicelerin felaketini hazırlamaktadır.