Bismillahirrahmanirrahim

1. Arapça "tebareke" kelimesi son derece kapsamlı olup 'mübarektir' kelimesi ile karşılanamayacağı gibi, bir cümleyle bile ifade edilemez. Bununla birlikte, belki birinci ve ikinci ayetlerin anlamları göz önüne alındığında kavranabilir. Burada şu anlamları ifade ettiğini söyleyebiliriz:

1) Allah, en lütufkâr olandır. Bu yüzdendir ki, tüm insanlığı uyarsın diye Kulu'na "el-Furkan" nimetini derece derece bahşetmiştir.

2) Allah, en büyük ve en yüce olandır. Çünkü, göklerin ve yerin hakimiyeti O'nundur.

3) Allah, en kutsal, en pâk ve en kamil olandır. Şirkin her türlüsünden uzak bulunup ilâhlığında bir ortağı olmadığı gibi, yerini alacak bir oğula da muhtaç değildir. Çünkü O, ebedî olandır.

4) Allah, rütbe bakımından da en yüce ve en ulu olandır. Mülk ve hükümranlık bütünüyle ve yalnızca O'na aittir ve kudret ve otoritesinde kimsenin payı yoktur.

5) Allah kâinatın yegane yaratıcısı olup kâinattaki her bir şeyi yaratmış ve takdir etmiştir. (Ayrıntı için bkz. Mümunun, an: 14, Furkan, an: 19).

2. El-Furkan: Ölçü. Doğruyla yanlışı, erdemle kötüyü ve hakla batılı ayırıp değerlendirmede ölçü olduğundan dolayı Kur'an'a el-Furkan denmiştir.

3. "... Alemler için uyarıcı-korkutucu": Tüm insanlığı gaflet ve delâletlerinin kötü sonuçları konusunda uyarsın diye. Uyarıcı, el-Furkan veya onun kendisine indirdiği Hz. Peygamber'in (s.a) kendisi olabilir. Gerçekte, bir ve aynı amaçla gönderildiklerinden hem el-Furkan, hem de Hz. Peygamber (s.a) uyarıcıdır. Kur'an'ın ve Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliğinin mesajı tek ve belli bir ülke için değil, tüm dünya içindir. Yine, yalnız kendi zamanı için değil, kendinden kıyamete kadar bütün zamanlar içindir. Bu gerçek Kur'an'ın çeşitli yerlerinde ifade edilmiştir: "De: "Ey insanlar, muhakkak ben sizin hepinize gönderilmiş Allah'ın Rasûlü'yüm..." (Araf: 158), "... Ve bu Kur'an, kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi uyarayım diye bana vahyolunuyor." (En'am: 19). "Biz seni ancak tüm insanlığa müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik." (Sebe: 28) ve "Biz seni ancak alemler için bir rahmet olarak gönderdik." (Enbiya: 107).

Bizzat Hz. Peygamber de (s.a) bunu hadislerinde açıkça ifade etmiştir: "Ben, kırmızı ve siyah tüm insanlara gönderildim." (Buhari, Müslim). "Ben, bütün insanlığa gönderildim ve ben, peygamberlerin sonuncusuyum." (Müslim).

4. "" kelimesi tedricen, parça parça indirmeyi ifade eder. Girişte bu şekilde dikkat çekilmesinin hikmeti, Mekke kâfirlerinin Kur'an'ın neden bir defada indirilmediği şeklindeki itirazlarının ele alındığı 32. ayet incelenirken açıklanacaktır.

5. Şöyle de çevrilebilir: "Göklerin ve yerin hakimiyeti O'nundur." Yani, gökler ve yer üzerinde O'ndan başka kimsenin hakkı yoktur ve başka hiç kimse bu noktada bir paya da sahip değildir.

6. Yani, "O'nun babalıkla hiç bir ilgisi olmadığı gibi, hiç bir oğul da edinmemiştir. Dolayısıyla, başka kimse tapınılmaya layık değildir. O tektir ve ilâhlığında hiç bir ortağı yoktur. Bu nedenle melekleri, cinleri veya velileri O'nun çocukları kabul edenler müşrik ve cahildirler. Aynı şekilde, şu veya bu kişinin O'nun "oğlu" olduğuna inananlar da cahillerdir. Böyleleri Allah'ın büyüklüğünü kavrayamamakta ve O'nun insanlar gibi bir mirasçıya gerek duyacak şekilde zayıf ve muhtaç görmektedirler. Bu ise cehalet ve aptallığın ta kendisidir." Daha fazla ayrıntı için bkz. Yunus, an: 66-68.)

7. Arapça mülk kelimesi "Hakimiyet", "En Yüce Otorite" ve "Hükümdarlık" anlamlarına gelir. Dolayısıyla, cümlenin anlamı şöyle olmaktadır: "Allah tüm kâinatın mutlak hükümdarıdır ve otorite hakkı bulunan başka hiç kimse yoktur. O halde yalnızca O ilâhtır.

Bir kişi herhangi bir şeyi rabb olarak kabul ettiği zaman, kabul ettiği bu şeyin fayda veya zarar verme ve kaderinde söz sahibi olma gücüne sahip bulunduğunu da kabul etmiş olur. Çünkü, kimse güçsüz bir tanrıya tapınmak istemez. Kâinatta yalnızca Allah'ın gerçek güç ve yetkiye sahip olduğu kabul edildiği zaman, artık kimse bir başkası önünde ibadet edip rükuya varamaz, kimsenin ilâhisini söylemez ve kimseyi hükmün sahibi olarak kabul etmez. Çünkü, "Göklerin ve yerin hakimiyeti Allah'a, yalnızca Allah'a aittir."

8. Bunun da daha başka çevirileri yapılabilir: "Tam bir orantıyla meydana getirmiş, her şeye bir oran vermiştir.", "Her şey için şaşmaz bir ölçü tayin etmiştir." Cümlenin gerçek anlamı ise şöyle açıklanabilir: "Allah kâinattaki her şeyi yaratmakla kalmamış, aynı zamanda her şeye biçim, şekil, potansiyel, güç, nitelik, süre, gelişme, sınır ve miktarı ve daha pek çok şeyler vermiştir. Sonra, kendine ayrılan alanda fonksiyonunu yerine getirebilmesi için de rızık ve araçlar yaratmıştır."

Tevhid doktriniyle ilgili Kur'an'ın en kapsamlı ayetlerinden birisidir bu. Hadislerde Hz. Peygamber'in (s.a) ailesindeki her çocuğa konuşmaya başlar başlamaz bu ayeti öğrettiği rivayet edilmiştir. (Abdurrezzak ve İbn Ebi Şeybe) O halde, zihinlerimize Tevhid doktrinini nakşetmenin en iyi aracı olan bu ayeti her müslüman, anlama çağına gelen çocuğunu eğitmede kullanmalıdır.

9. Kelimeler son derece kapsamlı olup ister Allah'ın yarattığı melekler, cinler, peygamberler, veliler, güneş, ay, yıldızlar, ağaçlar, ırmaklar, hayvanlar vs. olsun, isterse insan yapısı taştan putlar olsun müşriklerin tapındığı tüm sahte tanrıları içine almaktadır.

10. Yani, "Allah, insanları gaflet ve delâletleri nedeniyle terkettikleri Hakk'a çağırsın ve akılsızlıklarının kötü sonuçları konusunda kendilerini uyarsın diye kuluna el-Furkan'ı indirmiştir. Furkan, doğrunun yanlıştan, gerçeğin sahteden ayrılması için parça parça vahyolunmaktadır."

11. Büyük bir haksızlık, adaletsizlik.

12. Bu, Kur'an'a karşı modern müşteşriklerin de ileri sürdüğü aynı itirazdır; fakat tuhaftır ki, Hz. Peygamber'in (s.a) hiçbir çağdaşı, kendisine karşı böyle bir itirazda bulunmamıştır. Sözgelimi kimse Hz. Muhammed'in (s.a) çocukken rahip Buheyra ile karşılaşıp ondan dini bilgiler aldığını söylememiş, yine hiç kimse, seyahatlerinde Hıristiyan rahip ve Yahudi rahiplerinden bilgiler edindiğini iddia etmemiştir. Çağdaşları, onun yalnız değil, kervanlarla seyahat ettiği şeklinde bir iddiada bulunacak olurlarsa, şehirde yüzlerce kişi tarafından reddedileceklerini biliyorlardı.

Sonra, O tüm bilgiyi daha 25 yaşında iken Buheyra'dan ve 25 yaşında iken yaptığı diğer seyahatlerde almışsa, neden o zaman değil, 40 yaşında peygamberlik iddiasında bulunduğu da rahatlıkla sorulabilir? O, hiçbir zaman memleketinden ayrılmamış ve yıllarca aynı şehirde halkının içinde yaşamıştı. Bu yüzden, Mekkeliler ona böylesine saçma ve asılsız bir ithamda bulunamıyorlar ve itirazlarını peygamberlik öncesiyle değil, peygamberliği zamanıyla ilgili olarak yapıyorlardı.

Bu konuda kendilerince şöyle bir delil ileri sürüyorlardı: "Bu adam okuma-yazma bilmez ve kitaptan hiç bir bilgi edinemez. Kırk yıldır aramızda yaşıyor, fakat şimdi tebliğ etmeye başladığı şeyleri daha önceden bildiğine dair kendisinden hiç bir şey işitmedik. O halde, bazıları ona yardım edip söylediklerini eskilerin yazılarından çıkarıyorlar; O da bunları öğreniyor ve kendilerine İlâhî Vahiyler diye okuyor. Dolayısıyla, bu bir aldatmadır." Öyle ki, bazı rivayetlerde ona yardım ettikleri ileri sürdükleri kişilerin adları da gelmektedir. Kitap Ehli'nden olup Mekke'de oturan ve okuma yazma bilmeyen bu kişiler şunlardı: 1) Addas (Huveytib bin Abdu'l-Uzza'nın azadlısı), 2) Yesar (Alâ bin el-Hadramî'nin azadlısı), 3) Cebr (amir bin Rabia'nın azadlısı).

Görünüşte belli bir ağırlığı olan bir iddia idi bu. Çünkü, peygamberlik iddiası hakkında onun kaynağını belirlemekten daha büyük bir delil olamazdı. Fakat, bu iddiaya karşı bir delil ileri sürülmeden, doğrudan redde gidilmesi ve adeta "Sizin töhmetiniz asılsız ve yalandır. Siz Rasûlümüze karşı böylesine asılsız bir töhmette bulunacak kadar zalim ve acımasız kişilersiniz. Kur'an, göklerde ve yerdeki tüm gizlilikleri bilen Allah'ın Kelamıdır" denmesi ilginç görünüyor. Müşriklerin töhmeti vakıalara dayanmış olsaydı, böyle bir tahkirle reddedilmezdi. Çünkü, bu durumda, onlar ayrıntılı ve açık bir cevap isterlerdi. Fakat Kur'an'daki reddin kuvvetini anladıklarından, böyle bir istekte bulunmamışlardır. Bunun da ötesinde, "ağırlıklı" iddianın, yeni müslümanların zihinlerinde hiçbir şüphe doğurmamış olması, bunun bir yalan olduğuna açık bir delildir.

Kur'an'ın müşriklerin iddiasını cevaplandırmayıp doğrudan reddetmesi, şu durumlar gözönüne alındığında kolayca anlaşılabilir:

1) Mekke kâfirleri, ithamlarını kanıtlayacak hiç bir harekette bulunmamışlardır. Eğer ithamlarında herhangi bir gerçeklik olsaydı, bunu yaparlardı. Sözgelimi, yardım ettiklerini ileri sürdüklerinin evlerine ve Hz. Peygamber'in (s.a) evine sık sık baskınlar yapıp bu "aldatma"da kullanılan bütün "malzeme"yi ele geçirir ve peygamberlik iddiasının "yalan" olduğunu, böylece açığa çıkarabilirlerdi. Kendileri için bunu yapmak zor da değildi. Çünkü kendilerini hiç bir ahlâkî bağla bağlı hissetmediklerinden işkence dahil, Hz. Peygamber'i (s.a) yenmek için her türlü çareye başvurmaktan çekinmiyorlardı.

2) Yardım ettikleri söylenenler yabancı değillerdi. Mekke'de oturduklarından, onların bilgilerinin derecesi herkese malumdu. Bizzat kâfirler, onların en üst düzeyde edebî meziyet ve olağanüstülük sahibi Kur'an gibi yüce bir kitabın meydana getirilmesinde yardımcı olamayacaklarını biliyorlardı. Bu yüzden, onları tanımayanlar bile, bu ithamın anlamsızlığının farkında idiler. Sonra sözde yardımcılar bu kadar deha sahibiydiler de, neden kendileri peygamberlik iddiasında bulunmuyorlardı?

3) Yine, sözde yardımcılarının tümü, Arabistan adetlerine göre, hürriyetlerine kavuştuktan sonra bile, efendilerine bağlı azatlı kölelerdi. Dolayısıyla, efendileri, yaptıklarını açığa çıkarmak için kendilerini zorlayacağından peygamberlik iddiasında Hz. Peygamber'e (s.a) yardım etmek istemezlerdi. Hz. Peygamber'e (s.a) yardımlarının tek nedeni, o zamanki şartlarda hayal bile edilemeyecek bir istek veya çıkar olabilirdi. Koruyup gözetmelerine muhtaç oldukları kişilerin namına bu "aldatmaca" da suç ortaklığı yapmaları için ortada hiç bir neden yoktu.

4) Hepsinden öte, tüm bu sözde yardımcılar İslâm'ı kabul etmişlerdi. Hz. Peygamber'e (s.a) "aldatmaca"sında başarılı olması için yardım eden kişilerin ona bağlanmaları hiç düşünülebilir mi? Üstelik tartışma olsun diye, haydi Hz. Peygamber'e (s.a) yardım ettiklerini söyleyelim. O zaman, içlerinden hiç olmazsa birisi yaptığı yardım karşılığında neden büyük bir mertebeye yükseltilmedi? Neden Addas, Yesar ve Cebr, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ebu Ubeyde'nin statüsüne yükseltilmediler?

Peygamberlik "aldatmacası", sözde yardımcılarının yardımıyla sahneye konmuşsa, yine sorarız ki, nasıl oldu da bu Hz. Ali bin Ebi Talip, Hz. Ebu Bekir, Zeyd bin Harise ve benzeri Hz. Peygamber'in (s.a) en yakın ve en bağlı sahabilerinden gizli kalabildi? O halde, bu itham yalnız saçma ve sahte olmakla kalmamakta, ayrıca Kur'an'ın cevaplandırma onurunun da altına düşmektedir. Dolayısıyla, Kur'an, bu ithamda bulunanların gerçeğe karşı çıkışlarında hiç bir şey söylemeyecek kadar kör olduklarını ispatlamak için ondan söz etmektedir.

13. Burada, ".... O çok bağışlayıcıdır, çok rahmet sahibidir" denilmesi oldukça anlamlıdır. "Bağışlayıcı ve rahmet sahibi" olduğundan Allah gerçeğin düşmanlarına süre tanımaktadır. Aksi halde, Rasûl'e karşı yalan ithamlarından dolayı kendilerini azab kamçılarıyla yok edebilirdi. Ayrıca, bir uyarı da vardır bu ifadede: "Ey zalimler" denilmektedir. "şimdi bile inat ve düşmanlığınızı bırakıp gerçeği kabul etseniz, biz, önceki günahlarını bağışlarız."

14. Yani, "Bizim gibi bir insan olduğu için, o, Allah'ın Rasûlü olamaz. Eğer Allah bir rasûl göndermek dileseydi, bir melek gönderirdi. Yok eğer mutlaka bir insan gönderecekse, bu defa da bir köşkte oturan ve koruyucu çevresi bulunan bir kral veya bir milyoner gönderirdi. Rasûl, sıradan insanlar gibi, pazar yerlerinde dolaşan alelade birisi olamaz. Çünkü, böyle bir rasûlün, başkalarının dikkatini çekemeyeceği açıktır." Bir başka deyişle, onlar, rasûlün halkı doğru yola ileten biri değil, dünyevi güç ve ihtişamla itaata zorlayan birisi olacağını sanıyorlardı. (Daha fazla ayrıntı için bkz. Müminun, an: 26).

15. Yani, "Eğer bir insan rasûl olarak gönderilirse, yanıbaşında bir melek de gelmeli ve insanlara, "Eğer ona inanmazsanız sizi cezalandırırım" diye tehditte bulunmalıdır. Ama bu ne biçim bir rasûl ki, hakaret ve işkencelere maruz kalıyor."

16. Yani, "Haydi bütün bunları bir yana bırakalım, hiç olmazsa Allah onun geçimi için olağanüstü düzenlemelerde bulunmalıdır. Fakat, bu adamın ne hazinesi var, ne bahçeleri. Öyleyken, Kâinatın Rabbi'nin bir elçisi olduğunu iddia ediyor."

17. Mekke kâfirleri, bir cinin veya bir düşmanın büyüsüne ya da küstahlığından dolayı bir tanrı veya tanrıçanın lanetine uğramış diye Hz. Peygamber (s.a) aleyhinde saçma sapan propagandalarda bulunuyorlardı. Ama ne tuhaftır ki, bir yandan da onun "peygamberliğini" ispatlamak için eskilerin yazılarından yararlanabilecek kadar zeki, büyü yapabilen ve hem de şair biri olduğunu kabul ediyorlardı.

18. Bu karşı çıkışlar da diğerleri gibi saçma ve anlamsız olduğundan, Kur'an bunlara da bir kalem geçmekte ve adeta şöyle demektedir: "Sizin karşı çıkışlarınız yersiz, mantıksız ve anlamsızdır. Siz kendi şirk doktrininizi ispatlayacak veya onun Tevhid doktrinini reddedecek hiçbir sağlam delil ileri süremezken, Rasûl, karşısında "O büyülenmiş" demekten başka reddetmek için çıkar yol bulamayacağınız derecede Tevhid doktrinini delillerle ispatlamaktadır. Ahiret doktrini ve Kur'an'ın yüksek karakterde insanlar meydana getiren ahlâkî-manevî örgüsü için de durum aynıdır. Bunları inkar edememekte fakat, "O da bizim gibi bir insan vs. vs." diyerek reddetmektesiniz."

19. Yine burada "" kelimesi kullanılmakta ve şu anlama gelmektedir: "Allah her şeyi kontrol etmektedir ve sınırsız güce sahiptir. Bu nedenle, birini nimetlendirmeyi dilediğinde, dilediğini dilediği zaman hiçbir engel tanımadan yapar."

20. Zaman veya saat anlamına gelen es-saa(t) kelimesi, Kur'an'da, her çağda yaşamış tüm insanların ölü iken diriltilip yanlış ve doğru bütün inanç ve amelleri için Kadir Allah'ın önünde hesap vermek için toplanıp duruma göre cezalandırılacakları veya mükafatlandırılacakları "Yeniden Dirilme Günü" için kullanılan bir kavramdır.

21.Yani, "Karşı çıkışları, bir takım aklî gerekçelerle Kur'an'ın sıhhatinden şüphe ettiklerinden veya normal insanlar gibi caddelerde dolaşıp yiyip içtiğin için sana inanmadıklarından, ya da yanında bir melek gelmediği veya sana bir hazine verilmediği için ileri sürdükleri tüm saçma "delil"lerin gerçek nedeni ahirete inanmamaları olup bu inkar, kendilerini her türlü ahlâkî kayıttan kurtarmaktadır. Çünkü, ahiret hayatı inkar edilince, doğru ile yalanı, hak ile bâtılı göz önünde tutmanın hiçbir gerekçesi kalmayacaktır. Bu konuda onların söyledikleri şuydu: "Yeryüzündeki bu hayattan başka bir hayat yoktur. Allah'ın önünde yaptıklarımızdan dolayı hesaba da çekilmeyeceğiz. Ölüm, her şeyin sonu demektir. Bu nedenle Allah'a ibadet etmişsin, bir kâfir, bir müşrik veya bir tanrı-tanımaz olmuşsun hiç farketmez. Nihaî son, toz-toprak olup gitmekse, dünya hayatında "başarı" veya "başarısızlığı" ölçü almaktan başka doğru ile yanlış arasında ayırım yapmaya ne gerek var?" Ahireti inkar edenler de, dünyevi başarı ile başarısızlığın bütünüyle kişinin inanç veya davranışlarına bağlı olmadığını görmekte, hatta iyilerin de, kötülerin de dünya hayatında belirlenmiş hiçbir ceza veya mükafat sözkonusu olmaksızın, inançlarına bakılmadan aynı sonuçla karşılaştıklarına çoğunlukla şahit olmakta; iyi ve dindar bir kişi zorluklarla dolu bir hayat yaşarken, öbürü hayatın tüm zevk ve nimetlerinden yararlanmakta, bazan da kötü bir kişi belki kötülüklerinin karşılığını görüp zevk ve bolluk içinde yaşarken diğeri yaşamamaktadır. O halde, ahireti inkar edenler, en karşı konulmaz biçimde sunulsa da inanç ve ahlaka yapılan davete kulak vermeye gerek görmemektedirler.

22. "Ateş onları görecektir": İfade mecazi olabildiği gibi, cehennem ateşinin görme, düşünme ve ölçüp biçme melekeleriyle donatıldığı anlamına da gelebilir.

23. Kelime kelime anlamı: "Rabbinin üzerinde (yerine getirilmesinden) mesul bir vaaddir."

Burada şöyle bir soru sorulabilir: Cennet vaadi ve ateş tehdidi, yeniden dirilmeyi ve cennet ile cehennemin varlığını inkar eden bir kişinin tavrı üzerinde nasıl bir etki yapabilir? Bu uyarı yönteminin hikmetini anlamak için bunun, başka türlü, böylesi delillendirmelere kulak asmayan inatçı bir kişinin çıkarlarına seslendiğini gözönüne almak gerekir. Sanki şöyle denmektedir burada: "Haydi tartışma olsun diye diyelim ki, ahiret hayatının gerçekliğine dair bir kanıt yoktur; böyle bir olayın meydana geleceğine dair de bir kanıt yoktur. Buna karşılık, bunun olacağına dair bir ihtimal ve imkan da vardır. Eğer ahiret hayatı yoksa, mümin de kâfir de aynı durumda olacaktır. Ama Rasûl'ün ısrarla vurguladığı gibi ahiret hayatı varsa, o zaman kâfirler tam bir helâke maruz kalacaklardır." Dolayısıyla, böyle bir yaklaşım kâfirlerin inadını kıracağı gibi, ahiretin tüm manzarası, haşir, sorguya çekilme, cennet ve cehennem Rasûl'ün kendi gözleriyle görürcesine parlak bir şekilde sunulduğunda son derece etkili olacaktır. (Daha fazla açıklama için bkz. Fussilet: 52 ve ilgili an: 69 ve Ahkaf: 10).

24. Burada kendilerine tapınılanlardan kasıt putlar değil, çeşitli müşrik toplumların tanrılaştırdıkları melekler, peygamberler, veliler, şehitler ve dindar kişilerdir.

25. Allah ile kafirlerin tanrıları arasındaki bu tür diyaloglar, Kur'an'ın çeşitli yerlerinde sözkonusu edilir. Sözgelimi Sebe Suresi'nde şöyle denmektedir: "Onların hepsini toplayacağı ve meleklere "bunlar mı size ibadet ediyorlardı?" diyeceği gün, "Seni tesbih ederiz." dediler, "onlar değil, sen bizim velimizsin. Belki onlar cinlere ibadet ediyorlardı. Onların çoğu onlara mümindiler." (Ayet: 40-41).

Benzer şekilde Maide Suresi'nde de şöyle buyurulur: "O zaman Allah, "Ey Meryem oğlu İsa, sen mi insanlara Allah'tan başka beni ve annemi iki ilah edinin dedin?" der. (İsa) "Seni tesbih ederim" der, "benim için hak olmayan şeyi söylemem bana yaraşmaz. Ben onlara senin bana emrettiğini söyledim. Rabbim ve Rabbiniz olan Allah'a ibadet edin diye..." (Ayet: 116-117).

26. Yani, "Onlar adi kimselerdi; kendilerine sana şükretsinler diye her türlü geçim araçlarını verdin; fakat onlar nankörlük ettiler ve rasûllerinin tüm uyarılarına da kulak asmadılar."

27. Yani, "O gün, şimdi doğru olduğuna inandığınız dininizin sahteliği ortaya çıkacak ve kendi ellerinizle yaptığınız tanrılarınız da bu dinin bâtıl olduğunu ilan edeceklerdir. Onlardan hiç birisi sizden kendilerini tanrılaştırmanızı ve kendilerine tapınmanızı istememişti. Dolayısıyla, sizin adınıza şefaatta bulunmak yerine, aleyhinizede şahitlik edeceklerdir."

28. "... Kim zulmederse...", "... Kim gerçek ve hak karşısında zalim kesilir, küfür ve şirk suçunu işlerse..." Ayetin ifadesinden Rasûl'ü reddedip Allah'tan başka tanrılar edinenler ve ahireti inkar edenlerin zalim oldukları anlaşılmaktadır.

29. Bu, yemek yiyor ve çarşılarda dolaşıyor diye Hz. Muhammed'in (s.a) Allah'ın Rasûlü olamayacağını iddia eden Mekkelilere cevaptır. Onlara bildikleri ve peygamber olarak kabul ettikleri Nuh, İbrahim, İsmail, Musa ve daha başkaları gibi Hz. Muhammed'den (s.a) önce gelen tüm rasûllerin de yemek yiyip caddelerde dolaştıkları, hatta Hıristiyanların Allah'ın oğlu kabul ettikleri (ve Mekke kâfirlerinin putunu Kabe'ye koyduğu) Meryem oğlu İsa'nın (a.s) bile, bizzat incillerde anlatıldığı üzere, bütün insanlar gibi yemek yiyip caddelerde dolaştığı anlatılmaktadır.

30. Rasûl'ün ve müminlerin, İlâhî mesajı işittikten ve pâk karakterlerini gördükten sonra da inanıp inanmayacakları konusunda kâfirler için fitne (sınama) olduğu açıktır. Öte yandan, işkencelerle imanlarını deneme ve ispatlamada Rasûl ve izleyicileri için de kâfirler fitneydi. Çünkü yalnızca bu fitne (sınama-deneme)dir ki, gerçek müminlerin münafıklardan seçilmesini sağlar. Bu yüzden, başlangıçta yalnızca yoksul, biçare fakat samimi kişiler İslâm'a kucak açmışlardır. İşkence, zorluklar ve güçlükler yerine refah, servet ve ihtişam olmuş olsaydı, önce dünyaya tapanlar ve bencil kişiler İslâm'ı kabul ederlerdi.

31. Yani, "İşkenceyle fitneye uğratılmanın (denenmenin) hikmetini anladıktan sonra, hiç şikayet etmeden her türlü zorluğa katlanacağınız ve kaçınılmaz olan işkencelere hiç bir üzüntü duymadan göğüs gereceğiniz ümid edilmektedir."

32. Burada, şu iki anlamın ikisi de mümkündür: 1) Rabbinizin işlerinizi idare etmesi, O'nun idaresi dahilinde olup O'nun bilgisi dışında hiçbir şey meydana gelmez. 2) Her türlü zorluğa rağmen O'nun davası yolunda gösterdiğiniz samimiyet ve bağlılıktan O bütünüyle haberdardır. Bu nedenle, tam bir mükafatla mükafatlandırılacağınızdan şüpheniz olmasın. Kâfirlerin zulüm ve işkencelerini de görmektedir O. Öyleyse, onlar yaptıklarının sonuçlarından kaçamayacaklardır.

33. Yani, "Eğer Allah gerçekten Mesajını bize ulaştırmak isteseydi, bir peygamber seçerek ona bir melek göndermez, bunun yerine her birimize ayrı ayrı melek gönderir, ya da mesajını bir melekler heyetiyle gönderirdi." Müşriklerin bu itirazı En'am Suresi'nde de anılmaktadır: "Onlara bir ayet geldiği zaman, Allah'ın rasullerine verilen bize de verilmedikçe asla inanmayacağız" dediler. Allah risaletini nerede kılacağını daha iyi bilir..." (Ayet: 124)

34. Yani, "Bizzat Allah bize görünmeli ve müracaatta bulunmalı."

35. Çeviri şöyle de olabilir: "Kendilerini pek büyük gördüler."

36. Bu konu, En'am: 8, Hicr: 7-8, 51-64 ve İsra: 90-95'te çok daha ayrıntılı olarak ifade edilmektedir.

37. Açıklama için bkz. İbrahim: 18 ve ilgili an: 25-26.

38. Yeniden Dirilme günü, kâfirlerin hallerinin aksine, müminler her türlü güçlükten korunacak ve kendilerine büyük bir itibar gösterilip dinlenmeleri için asude yerlere konulacaklardır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: "Hayatımı elinde tutan Allah'a yemin olsun ki, uzun ve dehşetli Mahşer Günü, bir mümin için bir farz namaz vaktinin kısalığı ve hafifliği kadar kısa ve hafif olacaktır." (Müsned-i Ahmed).

39. Yani, "O gün, dünyada insanları kandıran tüm diğer mülk ve hakimiyetler yok olup yalnızca kainatın gerçek hakimi olan Allah'ın mülk ve hakimiyeti geçerli olacaktır. Mümin Suresi, ayet 16'da aynı gerçek şöyle ifade edilir: "O gün onlar ortaya çıkarlar, kendilerinden hiç bir şey Allah'a gizli kalmaz. "Bu gün mülk kimindir?", "Vahid ve Kahhar olan Allah'ındır."

Hz. Peygamber de (s.a) bu konuda şöyle buyururlar: "Allah bir eline gökleri, diğerine de yeri alarak ilân edecek: "Hakim olan benim. Hükümdar benim. Nerde yerin diğer hükümdarları? Nerde o gaddar zalimler? Nerde o müstekbirler?" (Müsned-i Ahmed, Buhari, Müslim ve Ebu Davud, küçük farklılıklarla)

40. "Şeytan da insanı yapayalnız ve yardımsız bırakandır." Bu kâfirlerin hayıflanmasının bir bölümü olabileceği gibi, Allah'ın ihtarı da olabilir. Bu durumda anlam şöyle olacaktır: "Şüphesiz şeytan, insanı her zaman aldatan biridir."

41. Arapça "mehcur" kelimesi çok çeşitli anlamlara gelebilir. Bunlara göre ayetin anlamı şöyledir: "Kavmim Kur'an'ı dikkate değer görmedi. Kabul etmedikleri gibi, ardından da gitmedi. Onu anlamsız ve deli saçması bir şey yerine koydular. Onu eğlenme ve alay konusu haline getirdiler."

42. Yani, "Kâfirlerin düşmanınız olması yeni bir şey değildir. Tüm önceki peygamberler ve rasûller için de durum böyle olmuştur. (Ayrıca bkz. En'am: 112-113.) Bu, kaçınılmazdır. Çünkü, suçluların Hakk'a karşı çıkmaları benim sünnetimdir. Sabretmelisiniz. Zira tebliği yapar yapmaz herkesin hemen sizi kabul edip, size tabi olacağını ümid etmeyin. O halde, hemen sonucunu beklemeden tam bir güven ve kararlılıkla görevinize devam edin."

43. Hidayet, yalnızca gerçeğin bilgisini verme anlamında değil, İslâmî hareketin doğru çizgide sürmesi ve İslâm'ın düşmanlarının strateji ve planlarının akamete uğraması için, gereken vakitte, gereken yol göstericilikte bulunmak anlamına da gelir. "Yardım", bâtıla karşı savaşanların Hakk'ın bağlılarına yapılan her türlü ahlâkî, maddî ve manevî yardımı içine alır. Dolayısıyla, takva sahipleri için Allah kafidir ve Allah'a tam bir imanla bağlandıkları ve bütün güç ve enerjileri ile bâtıla karşı savaştıkları sürece, başka hiç bir desteğe ihtiyaç duymazlar.

Burada Hz. Peygamber (s.a) cesaretlendirilmektedir. Aksi halde, önceki vurgu, bu olmadan cesaret kırıcı olurdu. Yani, burada şöyle denmektedir: "Kafirler sana düşman da kesilseler, görevine devam etmelisin. Çünkü her durum ve aşamada seni yönlendirecek ve onlara karşı sana yardım edecek olan biziz. Düşmanlarının bütün planlarını boşa çıkaracak ve bâtılla savaşında her yönden sana yardım edeceğiz. Seni maddi araçlarla da donatacağız. Yeter ki sen bize güven ve bâtıl karşısında elinden geleni yap."

44. Mekke kâfirleri bu karşı çıkışı oldukça güçlü bulduklarından, tekrar tekrar ortaya atmaktadırlar. Kur'an da buna çeşitli yerlerde cevap vermektedir. (Sözgelimi bkz. Nahl an: 101-106, İsra an: 119). Onlar bu soruyla şunu demek istiyorlardı: Kur'an gerçekten Allah sözü olmuş olsaydı, bir defada ve bütün bir kitap olarak indirilirdi. Çünkü Allah, her şeyi ve insanın her yaptığını bilir. Böyle olmadığına göre, yukarıdan hiç bir şey gönderilmemekte, fakat bu adam kendisi bütün bunları düzmekte, ya da başkalarından veya başka kitaplardan almaktadır."

45. Bir başka çeviri şöyle olabilir: "Böyle yapıyoruz ki yüreğini güçlendirelim ve onu cesaretle dolduralım." İfade, anlam bakımından kapsamlı olup her iki çeviri şekli de imkan dahilindedir. Bu kısa cümle, Kur'an'ın neden parça parça indirildiğini şu şekilde açıklamaktadır:

1) Hz. Peygamber (s.a) onu hafızasına nakşetsin ve yazılı olarak sunmaktan çok, kavmine ezberden okusun diye.

2) Mesaj ve öğretileri zihinlerde iyice yer etsin, tedricen, değişik zamanlarda, değişik usluplarla okunulan ayetlerden yararlansınlar diye.

3) Tarif ettiği hayat biçimi tam bir inanç ve kanaatle uygulansın diye. Hükümler ve bütün cepheleriyle bu ayet biçimi topluca ve bir defada bildirilseydi, istenilen düzeyde yaşanması mümkün olmazdı.

4) Hak ile batıl arasındaki savaşta Peygamber'in (s.a) ve izleyicilerinin yürekleri iyice cesaretlendirilsin diye. Bu, ilâhî hidayetin ve cesaret mesajlarının, pratik durumlara göre, gerektiği zaman ve gerektiği biçimde gönderilmesini gerektiriyordu. Açıktır ki, toplu olarak bir defada gönderilmiş olsalardı, bu amaca ulaşılamazdı. Yine bu göstermektedir ki, Allah, Rasulü'nü risaletle görevlendirdikten sonra, O'nu her türlü direnç ve muhalefeti karşılasın diye, işkencelerin ortasında yalnız başına bırakmamıştır. Allah, mücadeleyi ilgiyle izliyor, her zor durumda ve her kritik durumda Rasulü'ne yol gösteriyordu.

46. Kur'an'ı parça parça göndermenin bir diğer hikmeti de budur. Allah bir "Hidayet Kitabı" meydana getirmek ve bunun öğretilerini Peygamber'i (s.a) aracılığı ile yaymak istemiyordu. Böyle yapmış olsaydı, kâfirler, Kur'an neden bütün bir kitap olarak bir defada indirilmedi şeklindeki karşı çıkışlarında haklı olurlardı. Kur'an'ı vahyetmenin gerçek amacı, küfür, cehalet ve günaha karşı Allah'ın bir iman, takva ve ilim hareketi başlatmayı dilemesiydi. Bunun için de hareketi yürütmek üzere bir peygamber seçmişti. Sonra, Allah bir yandan gerektiği zaman ve gerektiği şekilde hareketin rehberine ve izleyicilerine gerekli talimatı göndermeyi ve gerekli yolu göstermeyi kendi üzerine almış ve öte yandan da itirazları cevaplandırma, muhaliflerin şüphelerini giderme, nazil ettiği ayetleri bizzat tefsir ve açıklama ile yanlış anladıkları noktaları aydınlatma sorumluluğunu da üstlenmişti. Bu yüzden Kur'an, Allah tarafından vahyedilen farklı hitap ve konuşmaların bütünü olmuştur. Yalnızca bir kanun ve ahlâkî prensipler kitabı olmaktan öte, farklı durum ve şartlarda, her durum ve şartın gereğine göre hareketi her aşamasında yönlendirmek için parça parça indirilmiş bir kitap olmuştur Kur'an. (Ayrıca bkz. Giriş, Tefhimü'l-Kur'an, C.1).

47. Yani, "Sapıklıkları ve çarpık düşüncelerinden dolayı yüzleri üstü cehenneme çekileceklerdir."

48. Burada "Kitap"tan kasıt, Hz. Musa'ya Mısır'dan çıktıktan sonra verilen Tevrat değil, Çıkış'tan önce rasul olarak görevlendirilmesi üzerine verilen İlâhî Hidayet'tir. Firavun'un sarayında söylediği sözler ve Kur'an'ın çeşitli yerlerinde anlatıldığı üzere, Firavun'la olan mücadelesi boyunca kendisine Allah tarafından gönderilen talimat Kitab'ın muhtevasına dahildir. Çok büyük ihtimalle, bunlar Tevrat'a alınmamıştır. Tevrat, Çıkış'tan sonra Sina Dağı'nda Musa'ya verilen taştan tabletler üzerine kazınmış On Emir ile başlamıştır.

49. "Ayetlerimiz": Kendilerine Yakup ve Yusuf Peygamberler aracılığı ile iletilen ve yüzyıllarca İsrailoğulları'nın salihleri tarafından okunan, tebliğ edilen ilahi öğretiler.

50. Onlar, bir insan olduğu için yalnızca Hz. Nuh'u değil, hepsi de insan olduğu için bütün peygamberleri yalancılıkla suçluyorlardı.

51. Yani, ahirette acıklı bir azab.

52. "Ress Ashabı" hakkında kesin bir bilgi yoktur. Bu konuda müfessirler farklı şeyler söylemişlerse de, hiç biri tatmin edici değildir. Haklarında söylenebilecek tek şey, onların peygamberlerini bir "rese"e (eski ve susuz bir kuyu) atarak veya içine asarak öldüren bir topluluk olduğudur.

53. Sözü edilen memleket, Hz. Lut'un kavminin memleketidir ki, taş yağmuruyla helâk edilmiştir. Hicaz halkı, Filistin ve Suriye'ye giderken onun yıkıntılarına uğrar ve helâkı hakkındaki dehşetli hikayeleri dinlerdi.

54. Kâfirler ahirete inanmadıklarından, bu haberlere yalnızca bakmakla yetinirler ve onlardan hiç bir ders almazlardı. Bir mümin ile bir kâfirin ahiretle ilgili gözlemleri arasındaki fark budur: Kâfir bu tür şeylere salt bir seyirci veya en fazla bir arkeolog olarak bakarken, mümin aynı şeyden ahlâkî-manevî dersler alır ve bu dünya hayatının ötesindeki gerçekler konusunda bir basirete ulaşır.

55. Açıktır ki, kâfirlerin sorusuyla, ilâhları konusundaki kabul ve ısrarlı tutumları arasında bir çelişki vardır. Soru, "Sen şu düşük mertebenin çok çok üzerinde ididalarda bulunuyorsun." dercesine, Hz. Peygamber'i (s.a) aşağılama anlamı taşıyordu. Buna karşılık ilâhları konusundaki ısrarlı tutumları ise Hz. Peygamber'in (s.a) yüksek kişiliğini ve delillerinin gücünü dolaylı olarak itiraf ettiklerini, hatta mesajın başarı ve etkisinden korktuklarını göstermektedir. Çünkü, nerdeyse ilâhlarından vazgeçme noktasına bile geldiklerini bizzat kendileri açıklamaktadır.

56. "... Hevasını ilâh edinen", arzu ve tutkularının kölesi olandır. İlâhına ibadet eden biri gibi, o da tutkularına ibadet ettiğinden, bir puta tapan kadar şirk suçu işlemektedir. Hz. Ebu Umame'den rivayet olunan bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuşlardır: "Allah'tan başka kendilerine ibadet olunan sahte ilâhların Allah yanında en kötüsü, kişinin hevasıdır." (Taberanî). Daha fazla açıklama için bkz. Kehf an: 50.

Tutkularını kontrol altında tutabilen ve karar vermede sağ duyusunu kullanabilen kişinin, şirke ve küfre dalmış da olsa aklını kullanarak doğru yola gelebileceği umulur. Eğer böyle doğru yolu seçecek olursa, bu yolda da kararlı ve sağlam olur. Buna karşılık tutkularının kölesi olan bir insan, dümeni olmayan gemi gibi, hevası kendisini nereye sürüklerse oraya gider. Doğruyla yanlış, hakla bâtıl arasındaki fark onu hiç rahatsız etmez ve böylesi bir seçimde bulunmak da istemez.

57. "Olsa olsa, hayvanlar gibidir onlar", çünkü körü körüne tutkularının ardından giderler. Nasıl, koyunlar ve sığırlar sürücülerinin kendilerini nereye otlağa mı, yoksa kesimhaneye mi götürdüğünü bilmezse, böyle insanlar da nereye sürüklendiklerini -felakete mi, kurtuluşa mı- bilmezler. Aradaki tek fark, hayvanların aklının olmaması ve götürüldükleri yer konusunda sorumluluklarının bulunmamasıdır. Fakat, ne yazık ki, akıl nimetiyle donatılmış insanlar hayvanlar gibi davranabilmektedir. Dolayısıyla, durumları hayvanlarınkinden çok daha kötüdür.

Yeri gelmişken, bu bölümün (ayet: 43-44), Hz. Peygamber'i (s.a) mesajı böyle kişilere götürmekten alıkoymaya yönelik olmadığını belirtmeliyiz. Burada kâfirlere, hayvanlar gibi davranmaya devam ederlerse, karşılaşacakları sonuçlar konusunda dolaylı bir uyarıda bulunulmaktadır.

58. Burada delil kelimesi, gemileri limandan salimen çıkaran veya limana getiren ve suda götüren kişi, yani "kaptan" anlamınadır. Güneş gölgenin kaptanıdır. Çünkü gölgenin uzaması ve dürülmesi güneşin doğuş, yükseliş, batmaya meylediş ve batışına bağlıdır.

59. "Onu kendimize dürdük": Onu yok eder veya görünmez kılarız. Çünkü, yok olan her şey Allah'a döner. Her şey Allah'tandır ve Allah'a dönmektedir.

Kur'an, güneşin yol açtığı gölge olgusunu iki amaç için anmaktadır: "Günlük hayatınızda gölgenin yararlarına dikkat etmiş olsaydınız, tevhid doktrinini tereddütsüz kabul ederdiniz. Gölge, böyle devamlı uzayıp kısalmamış olsaydı, hayat, güneşin ışık ve ısısına bağlı olduğundan, yeryüzünde hayat olmazdı. Öte yandan, hiç gölge olmasaydı, güneşin kesintisiz ısı ve ışığı hayatı imkansızlaştırırdı. Bunun yanısıra, güneş ve gölgede ani değişimler olsaydı, buna uzun süre katlanılamazdı. O halde, bu olgu üzerinde düşünmeli ve Hakim ve Kadir Yaratıcı'nın böyle yaptığını, sabit tabii kanunlara göre gölgenin uzayıp kısaldığını anlamalısınız. Bunun kendiliğinden böyle olmayacağı, ya da kör bir mekanizmanın bunu meydana getiremeyeceği veya pek çok bağımsız ilâhın kontrolü altında böylesine düzenli bir biçimde işlemeyeceği açıktır" denilerek, kâfirler bu olgudan bir ders alma ve hayvanlar gibi davranmama konusunda uyarılmaktadır.

İkinci olarak, mecazi anlamda bir gerçek ifade edilmektedir: Nasıl gölge hep aynı durumda kalmıyorsa, aynı şekilde, enine boyuna yayılmış görünen küfür ve şirk gölgesi de hidayet güneşi yükseldikçe dürülecek ve kısalacaktır. Fakat, Allah, her şeyi belli bir sebebe bağlayıp ani değişimler meydana getirmediğinden, bu da sabır ve katlanma istemektedir.

60. Gece, "eşyayı örtüp gizlemesi" anlamında bir "elbise"dir.

61. Bu ayet üç hedefe yöneliktir:

1) Tevhid'e bir delildir.

2) Günlük hayattan, ölümden sonraki hayata delil çıkarmaktadır.

3) Cahiliyye gecesinin sona ermekte olduğunu ve parlak ilim ve hidayet gündüzünün şafağının attığını müjdelemektedir. Dolayısıyla, cahiliyye uykusunda uyuyanların eninde sonunda uyanacakları, fakat ölüm uykusuna dalmış olanların uyanmayıp kendilerini hayattan yoksun bırakacakları ve gündüzün işlerinin onlarsız da devam edip gideceği kaçınılmazdır.

62. Yani duru, bütün kirlerden, mikrop ve zehirlerden arınmış, kiri gideren ve yıkayan, insanlar, hayvanlar ve tüm bitkiler için hayat kaynağı olan su.

63. Bu ayette de tevhid doktrini ve ahirete deliller vardır. Bunun yanısıra, cahiliyye "kuraklığı" döneminin yerini, Allah'ın rahmetiyle kendisinden herkesin değilse de, Allah'ın pek çok kullarının faydalanacağı hayat bahşedici Vahiy ilmi sağanağı halinde gelen "kutlu nübüvvet yağmuru"nun aldığı ima edilmektedir.

64. "Aralarında döndürdük durduk" ifadesi üç anlama gelebilir:

1) "Yağmur olgusunu, gerçeği kendilerine açıklamak için Kur'an'da defalarca tekrarladık."

2) "Kendilerine, yeri geldikçe sıcaklık ve kuraklık, mevsim rüzgarları ve bulutları, yağmur ve hayat verici etkileri, olguları gösterip duruyoruz."

3) "Her zaman aynı yer, aynı miktar yağmuru almasın, bazen bir yerde kuraklık olurken, başka yerde normalden fazla veya az yağmur yağsın, ya da bir başka yer yağmur sularıyla dolsun taşsın diye, yağış miktarını, yıl ve yıl dünyanın her tarafında değiştiriyoruz. Onlar da, günlük hayatlarında sayısız derecede farklı sonuçlarıyla tüm bu değişik olguları görüp duruyorlar."

65. Bu ayete, bizzat harika yağış sisteminin bile Allah'ın varlığının, kâinatın tek bir rabbi olduğunun ve sıfatlarının delili olduğunu vurgulamaktadır. Yağışın, yıl boyu, yeryüzünün değişik yörelerine harika bir biçimde dağılımı, tek bir hakim düzenleyicinin varlığını ispatlamaktadır. Ne ki, inatçı kafirler bundan bir ders almazlar da, küfürlerinde diretir dururlar. Oysa, bu gerçek, Kur'an'da bu amaçla tekrar tekrar ifade edilmektedir.

Ayette ahirete de delil vardır. Çünkü, bizzat kafirler, yağmurların yıl be yıl ölü toprağa hayat verdiğini görmektedirler. Bu da, Allah'ın ölülere yeniden hayat vermeye kadir olduğunun açık bir delilidir. Ama kafirler bundan da ders almazlar ve sorumsuzca yollarına devam ederler.

Eğer 48. ayet mecazi anlamda alınırsa, "tertemiz su" Nübüvvet nimeti demek olacaktır. İnsanlık tarihi göstermektedir ki, ne zaman bu nimet gönderilmişse, cehaletin yerini ilim, zulmün yerini adalet ve kötülüğün yerini takva ve iyilik almıştır. Peygamberlerin gelişi, her zaman kesinlikle ahlâkî-manevî devrimin bir müjdecisi olmuştur. Fakat ondan yararlananlar, yalnızca peygamberlerin hidayetini kabul edenlerdir. Tarihin verdiği derstir bu, yine de kafirler inat ve nankörlükleri nedeniyle onu reddederler.

66. Yani, "Eğer dilemiş olsaydık, her memlekete ayrı bir peygamber gönderirdik. Fakat böyle yapmadık. Çünkü, son nebimiz tıpkı güneş gibi bütün dünyayı aydınlatmaya yeterlidir."

67. "Cihad-ı Kebir" üç anlam ifade eder:

1) İslâm davası yolunda elden geleni yapmak.

2) Bu dava için tüm imkan ve kaynakları seferber etmek.

3) "Allah'ın Kelimesi"ni yükseltmek için tüm kaynakları harekete geçirip mümkün olan her cephede İslâm'ın düşmanlarıyla savaşmak. Bu da, dille, kalemle, malla, hayatla ve diğer bütün silahlarla yapılan "Cihad"ı içine alır.

68. Bu olgu, denizde ve karada pekçok yerde görülmektedir, yani tatlı suyla acı su yanyana bulunmaktadır. Türk amirali Seydi Ali Reis, "Meratü'l-Memalik" adlı eserinde (16. yüzyıl), İran Körfezi'nde, denizin acı sularının altında tatlı su kaynaklarının bulunduğunu ve donanması için bunlardan faydalandığını yazar. Amerikan Petrol Şirketi de içme suyu için Zahran yakınında kuyular kazmadan önce İran Körfezi'ndeki aynı kaynaklardan su almıştı. Bahreyn yakınında da, deniz yatağında halkın son zamanlara kadar su aldığı tatlı su kaynakları vardı.

Allah'ın birliğinin ve kainatın yegane rabbi olduğunun akli delillerinden olan zahirdeki bu anlamın yanısıra, ayet ince bir anlam daha sunmaktadır: Allah dilediği zaman, nasıl denizin tuzlu sularının altından tatlı, içilebilir su kaynakları fışkırtıyorsa, aynı şekilde büyük ve kirli bir toplumdan takva sahibi, temiz bir toplum çıkarabilir.

69. Burada, insanın bir spermadan doğuşu, erkek ve kadından soyunun türeyişi mucizesi tevhide delil olarak anılmaktadır. Her ne kadar, erkek ve kadın aynı türe ait ise de, yine de onlar önemli ortak insanî niteliklere ve buna karşılık farklı fizikî yapı ve psikolojik özelliklere sahip iki cinstir. Mutlak Kadir olan Allah'ın bu "farklılığı", bu iki cinsi düşman değil, birbirini tamamlayıcı kılması tevhide bir delildir. Dünyada gerekli oranda oğullar ve kızlar yaratması da Kadir Yaratıcı'nın bir planıdır. Sonra, oğullar evlenir ve kan bağı meydana getirirken, kızlar da evlenip yeni ilişkilerin oluşmasında vasıta olurlar. Bu süreç, aynı medeniyete bağlı ve ayrı ırka ait aileler, kabileler ve kavimler meydana getirecek şekilde genişleyerek devam eder.

Ayette bir başka derin anlam daha yatmaktadır: Bütün hayat "farklılık-ihtilaf" ilkesi ekseninde dönmektedir: gece ile gündüz, yaz ile kışın ihtilafı gibi. Bu nedenle ayette şöyle denmektedir: "Ey müslümanlar, düşmanlarınızla aranızdaki ihtilafa sabredin. Çünkü bunun iyi sonuçlar vereceği kesindir."

70. Bu, kafirin tam bir özelliğidir. O, Allah'a karşı çıkan herkesin yardımcısı ve savunucusu ve Allah'ın Kelimesi'ni yükseltmeye ve hükmünü yeryüzünde uygulamaya çalışan herkesin de düşmanıdır. Allah'a itaatsizliğin olduğu her yerde o vardır; insanları Allah'a kulluk ve itaat yoluna götürmeye yönelik her çabanın karşısında yine o vardır.

71. Bu ayet (56), Hz. Peygamber'i (s.a) rahatlatmak ve ona karşı çıkan, işini aksatmaya çalışan kafirleri de uyarmak için olup adeta şöyle demektedir: "Senin görevin, yalnızca müjdelemek ve kafirlere küfrün sonuçları konusunda uyarı mesajını iletmektir. Mesajı kabul edip etmemelerinden veya müminleri mükafatlandırıp kafirleri cezalandırmaktan sen sorumlu değilsin."

Kur'an'da yer yer tekrarlanan bu tür ifadeler açıkça kafirlere yöneltilmekte ve sanki şöyle denmektedir: "Rasûl'ün mesajı, hiçbir bencillik taşımadan halkı ıslaha yöneliktir. Kimseyi mesajı kabule zorlamadığına göre, kendinize hücum edilmiş hissine kapılmanız yersizdir. Mesajı kabul ederseniz, bu, kendi iyiliğinize olacaktır; reddederseniz, bu da kendi zararınıza olacaktır. Rasûl, mesajı ilettikten sonra görev ve sorumluluğundan kurtulmuş olacak, sonra sorun sizinle benim aramda olacaktır?"

56'ıncı (ve benzeri ayetlerin) basit ve açık tefsiri bu olduğu halde, bazıları Rasûl'ün tek görev ve sorumluluğunun başka değil, yalnızca mesajı iletme olduğu sonucuna varmışlardır. Bunlar, Kur'an'ın Rasûl'ün yalnızca bir müjdeleyici ve korkutucu olmayıp aynı zamanda müminlerin öğretmeni, kanun koyucusu, yargıç ve yolgöstericisi, nefislerini arıtıcı ve onlar için bir hayat modeli ve söylediği her sözün, hayatın her alanında itaat edilip izlenmesi gereken bir kanun olduğunu tekrar tekrar vurguladığını unutuyorlar.

71/a. Açıklama için bkz. Müminun an: 70.

72. "Arş" hakkında bkz. A'raf an: 41-42, Yunus an: 4 ve Hud an: 7.

"Altı Gün" ile tam olarak ne kasdedildiğini söyleyebilmek zordur. Burada "gün" bir zaman dilimi anlamına gelebileceği gibi, dünyanın günlerinden bir gün anlamına da gelebilir. "Gün" ile ilgili olarak bkz. Fussilet an: 11-15.

73. Firavun'un Musa Peygamber'e (s.a) "Nedir kainatın Rabbi?" dediği gibi, bunlar da gururları ve inançları yüzünden bunu söylüyorlardı. Firavun'un "Kainatın rabbinden habersiz olmayacağı gibi, Mekke kafirleri de Rahman'dan habersiz değillerdi. Ayetin ifadesinden ve Rahman hakkındaki sorunlarının, ondan habersiz olduklarından değil, isyanlarından kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Yoksa, bundan dolayı Allah kendilerini cezalandırmaz ve kendisinin Rahman olduğunu yumuşak bir dille anlatırdı. Ayrıca Allah için Rahman kelimesinin eski zamanlardan beri Arabistan'da kullanılmakta olduğu tarihi bir gerçektir. Bkz. Secde an: 5 ve Sebe an: 35.

74. Burada, ayeti her okuyanın ve her işitenin "Tilavet Secdesi" yapması gerektiğinde bütün alimler ittifak etmişlerdir. Hadis-i şeriflerde, bu ayeti işitenin "Zâdenallahü huşuan, emma zade lil-a'dai nüfûra": "Düşmanların nefreti arttığı gibi, Allah da bizim huşumuzu artırsın" denmesi buyurulmuştur.

75. Bkz. Hicr an: 8-12.

76. Yani, Nuh Suresi ayet 16'da "... ve güneşi bir lamba yaptı" ifadesinde açıkça belirtildiği üzere, güneş.

77. Gece ile gündüzün harika bir şekilde ard arda gelişi olgusunun derinden gözlenip üzerinde tefekkür edilmesi tevhide; ve insanın şükretmesi ve tam bir huşu ile önünde secdeye kapanması için O'nun Rezzak (Rızıklandırıcı) oluşuna bir delildir.

78. Yani, "Her ne kadar tüm insanlar doğuştan, önünde nefretinizi çeken secdeye çağrıldığınız Rahman'ın kullarıysa da, O'nun gerçek kulları şuurla O'na itaat yoluna girenler ve bu güzel niteliklere sahip olanlardır. Sonra, secdenin tabii sonuçları müminlerin hayatında görülürken, çağrıyı reddedişin kötü sonuçları da sizin hayatınızda görülmektedir." Burada dikkatler iki ayrı kişilik ve hayat modeline çekilmektedir: Hz. Peygamber'in (s.a) mesajını kabul edip yolunca gidenlerin yaşantı ve kişilikleriyle, cahiliyede ısrar edenlerin yaşantı ve kişilikleri. Burada, yalnızca onları toplumda gören ve haklarında bir karara varabilecek gören göz ve düşünen kafalara bırakılmaktadır.

79. Yani, "Tiranlar ve zalimler gibi büyüklene büyüklene yürümezler; onların "gidiş"i, yumuşak huylu, doğru düşünceli ve güzel ahlâk-lı insanların gidişidir."

"Vekar ve tevazu ile yürümek" ne hasta, ne zayıf bir kimse gibi yürümek, ne de huşu veya Allah korkusu gösterişinde bulunan bir münafık gibi yürümek anlamına gelir.

Rivayetlere göre Hz. Peygamber (s.a) sağlam ve çabuk adımlarla yürürdü. Bir gün Halife Ömer (r.a), bir gencin zayıf, hasta biri gibi yürüdüğünü görerek ona, "Hasta mısın?" diye sordu. "Hayır" cevabını alınca, kırbacını kaldırarak genci azarladı ve sıhhatli biri gibi yürümesini söyledi. Bu da gösteriyor ki, "mütevazi yürüyüş," zayıflık ve gereksiz huşu gösterisinde bulunan bir yürüyüş değil, soylu ve ağır başlı bir insanın yürüyüşüdür.

Allah'ın gerçek kullarının dikkati çeken ilk niteliği "yürüyüş"leridir. Çünkü, yürüyüş kişinin karakterini gösterir. Kibir ve gurur gösterisi içinde değil, mütevazi ve vekarlı bir yürüyüş, yürüyenin soylu ve ağır başlı bir kişi olduğunu gösterir. O halde, çeşitli tipte kişilerin farklı yürüyüşleri, onların ne tür bir karaktere sahip olduklarının göstergesidir. Ayet, Rahman'ın gerçek kullarının halk içinde "Yürüyüş"leriyle tanınabileceklerini ima etmektedir. Onların Allah'a ibadet ve itaatları kendilerini öylesine değiştirmiştir ki, ilk bakışta "yürüyüş"lerinden hiç bir kötülüğe bulaşmaları umulmayan soylu, mütevazi, vakur ve iyi huylu kişiler oldukları anlaşılır. Daha fazla açıklama için bkz. İsra, an: 43 ve Lokman, an: 33.

80. "Cahiller": Okuma-yazma bilmeyen ve öğretim görmemişler değil, kaba ve küstah kişilerdir. Rahman'ın gerçek kulları, kendilerine kaba ve küstahça davranan cahillerle ilişkilerinde bile "kin" nedir bilmezler. Böylelerine rastladıklarında onlara esenlik dileyip yollarına devam ederler. Aynı durum Kasas Suresi ayet 55'te de ifade olunmaktadır. "Boş söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve "bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size; size selam olsun, bizim cahillerle bir işimiz yoktur" derler." Ayrıntı için bkz. Kasas, an: 72-78.

81. Yani, gecelerini ne eğlence ve neşelenmekle, ne dedikodu ve masal söylemekle, ne de kötü işlerle geçirirler. Çünkü bunlar cahillerin işleridir. Allah'ın gerçek kulları, gecelerini ellerinden geldiğince zikir ve ibadetle geçirirler. Onların bu nitelikleri Kur'an'ın çeşitli yerlerinde açıkça ifade edilmektedir: "Yanları yataklarından uzaklaşır ve Rablerine korku ve umutla dua ederler." (Secde: 16). "Gecenin az bir kısmında uyurlar ve seherlerde istiğfar ederler." (Zariyat: 17-18). "Yoksa o, geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak boyun büken, ahiretten çekinen ve Rabbinin nimetini uman gibi midir?" (Zümer: 9).

82. Yani, onların ibadeti, kendilerini Allah'ın sevgilileri olduğu ve cehennem ateşinin kendilerine dokunmayacağı şeklinde bir boş inanç ve gurura götürmez. Bütün ibadet ve salih amellerine rağmen, cehennem azabının korkusu içinde öylesine yer etmiştir ki, ahirette kurtuluşa ermelerinin kendi amellerine değil, Allah'ın rahmetine bağlı olduğunu bilerek, kendilerini cehennem azabından kurtarması için Rabblerine dua ederler."

83. Allah'ın gerçek kulları, harcamada bulunurken terazinin dilini tam ortada tutarlar. Ne gerekli harcamalarının sınırını aşarak israfta bulunurlar, ne de para biriktirip yığmak için acınacak durumlara düşerler; yalnız tutumludurlar. Hz. Peygamber'in (s.a) izleyicilerinin, kendilerini Arabistan'ın şehvetlerini doyurmada alabildiğine harcayan zenginleriyle, paralarını hayırlı yerlere kısan cimrilerinden ayıran niteliklerden biri de buydu.

İslâm'a göre şunlar israftır:

1) Gayri meşru yerlerde en küçük miktarda da olsa harcamada bulunmak,

2) Meşru yollarda kendi kaynaklarının dışına taşmak, ya da zevk için harcamada bulunmak,

3) Allah için değil de gösteriş için infakta bulunmak.

Öte yandan, kendisinin ve ailesinin ihtiyaçları için kendi mevki ve imkanları ölçüsünde harcamada bulunmamak, ya da hayırlı işler için parayı kısmak ise cimriliktir. İslâm'ın öngördüğü yol, terazinin dilini ortada tutmaktır. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Yaşayışta "itidal" üzere olmak, hikmet işaretidir." (Ahmed, Taberani).

84. Gerçek kullar üç büyük günahtan sakınırlar: Şirk, katl ve zina. Bizzat Hz. Peygamber (s.a) bu günahların ağırlığı konusunda uyarıda bulunmuştur. Abdullah İbn Mes'ud'un rivayetine göre, kendisine en kötü günahlar sorulduğunda şu cevabı vermişlerdir:

1) Seni yaratmış olan Allah'a bir şeyi denk tutmak,

2) Rızık korkusuyla çocuğunu öldürmek,

3) Komşunun karısıyla zina etmek. (Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesaî, Ahmed).

Büyük günahların yalnızca bunlar olmadığı açıktır. Fakat bu üçü, o zamanki Arap toplumunda işlenen günahların en yaygınları olduğundan, özellikle belirtilmişlerdir.

Şirk'ten kaçınmanın, gerçek kulların meziyetleri arasında sayılması konusunda, şirki bir kötülük saymayan kafirlere karşı, bunun neden bir fazilet olarak sunulduğu sorulabilir. Bunun cevabı şudur: Her ne kadar şirke dalmış da görünseler, Araplar'ın şirk doktrini üzerinde şüpheleri vardı. Tarihlerinde bunun örneği pek çoktur. Sözgelimi Ebrehe, Mekke'yi kuşattığı zaman, Kureyş Kabe'nin kurtulması için putlarına değil, Allah'a yalvarmıştı. Bu olayla ilgili şiirleri "fil halkı"nın helak edilmesinin, putlarının yardımından değil, Allah'ın gücünden ve tabiat üstü bir müdahaleden ileri geldiğine inandıklarını gösteren delillerle doludur.

Kureyş ve Arap putperestleri, Ebrehe Mekke yolunda Taif'e vardığında Taif halkının, en büyük putları "Lat"ın tapınağını yıkar korkusuyla Kabe'yi yıkması için kendisine yardım ettiklerini, hatta kılavuzlar vererek tepelerden Mekke'ye geçirdiklerini biliyorlardı. Bu olay Araplara öylesine dokunmuştu ki, bundan sonra yıllarca baş kılavuzun mezarını taşa tutmaya devam ettiler.

Ayrıca Kureyş ve diğer Araplar inançlarını İbrahim Peygamber'e (a.s) dayandırırlar, dinî ve sosyal adetleriyle Hac ibadetlerine İbrahim'in dininin bir parçası olarak bakarlardı. İbrahim Peygamber'in (a.s) putlara değil, Allah'a ibadet ettiğini de biliyorlardı. İçlerinde puta tapıcılığın ne zaman başladığını ve hangi putun nereden, ne zaman ve kim tarafından getirildiğini gösteren gelenekleri ve hikayeleri de vardı.

Sıradan Arabın, putlarına fazla saygı duymadığı da bir gerçektir. Hatta, onlardan hakaretle söz ettiği, istek ve duaları yerine gelmediğinde takdimlerini geri aldığı da olurdu. Sözgelimi, anlatıldığına göre, babasının öldürülmesinin intikamını almak isteyen bir Arap, putu Zü'l-Halase'nin tapınağına gider ve fal oku atar. Cevap, niyetinden vazgeçmesi şeklinde olur. Bunun üzerine Arap kızar ve bağırır: "Ey Zü'l-Halase! Sen benim yerimde olsan ve baban da öldürülmüş olsaydı, katillerin cezalandırılması gerektiğini söylemez miydin?"

Bir başka Arap, bereket vermesini istemek üzere develerini Sa'd isimli ilahının tapınağına getirir. Bu ise, üzerine kurban kanları sürülmüş uzun boylu bir puttur. Kendisini görünce develer ürker ve o yana-bu yana kaçışmaya başlarlar. Arap öylesine kızar ki, putu taşlamaya başlar ve bağırır: "Allah seni helâk etsin! Senden develerime bereket istemeye geldim, fakat sen hepsini elimden aldın."

Kökenleri hakkında kirli hikayelerin anıldığı bazı putlar vardı. Örneğin, anlatıldığına göre, heykelleri Safa ile Merve'ye konmuş bulunan Asaf ve Naile, aslında bir erkek ve kadın olup mukaddes Kabe içinde zina etmişler ve ceza olarak Allah kendilerini taşlaştırmıştı. Böylesi ilâhlara tapınan hiç kimse, kalbinden onlara karşı hiç bir saygı besleyemezdi.

Bütün bunlardan kolayca anlaşılabileceği üzere, Araplar Allah'a ibadetin değerini kalblerinde duyuyorlar, fakat bir yandan bu kalbi duyuşu, eski adetler ve cahiliye hayat ve değer anlayışı bastırırken, bir yandan da Kureyş'in öncü "dini" sınıfı, büyük çıkarları gereği Allah'a ibadet aleyhine halk arasında önyargılar üretiyordu. Bunlar Arabistan'daki öncülüklerine son vermekle sonuçlanacağı için putperestlikten vazgeçmezlerdi. Dolayısıyla, şirkten kaçınma ve bir Allah'a ibadet etme, kalblerinde bunun kendilerine rağmen doğru olduğunu bilen ve hisseden kafirlerin karşı çıkışlarından korkmayan Rasulullah'ın (s.a) izleyicilerinin bir üstünlük alameti olarak anılmaktadır.

85. Burada şu iki anlam da mümkündür: 1) Onun cezası hiç bitmeyecek ve tekrarlana tekrarlana devam edecektir. 2) Küfür, şirk ve tanrıtanımazlık günahlarına ek olarak katl, zina ve diğer günahları da işlemiş olanlar, isyanları ve her bir günahları karşılığında tekrar tekrar cezalandırılacaklardır. Büyük-küçük tüm günahları için sorguya çekilecekler ve bunlardan hiç biri bağışlanmayacaktır. Sözgelimi her bir katl ve her bir zina eylemi için ayrı bir ceza sözkonusu olacaktır.

86. Bu, tevbe edip kendilerini düzeltenler için bir müjdedir. Çünkü, ayet 70'te ifade edilen "genel af"tan yararlanacaklardır. Gerçek kullar tarafından büyük bir nimet olarak karşılanmıştır bu. Çünkü, pek azı dışında İslâm'ı kabul edenlerin hepsi "cahiliye" günlerinde, bu günahlardan uzak değildiler ve dolayısıyla ayet 68-69'daki tehditle dehşete kapılmışlardı. Fakat bu af kendilerini rahatlatmakla kalmadı, aynı zamanda ümitlendirdi.

İçten tevbe eden ve yollarını düzelten kişilerin durumları, hadis kitaplarında geçmektedir. Sözgelimi, İbn Cerir ve Taberani, Ebu Hureyre'den şunu rivayet ederler: "Bir gün Mescid-i Nebevî'de yatsı namazını kılıp da eve döndüğümde kapıda duran bir kadın gördüm. Kendisine selam verip odama girdim ve kapıyı kapayarak nafile ibadetime koyuldum. Bir süre sonra, kadın kapıyı çaldı, açtım ve kendisine ne istediğini sordum. Bir sorunu olduğunu söyledi. Zina etmiş, gebe kalmış, doğan çocuğunu da öldürmüştü. Günahının bağşılanma şansının olup olmadığını öğrenmek istiyordu. Olumsuz cevap verdim. Üzüntüyle geri döndü ve feryad ediyordu: "Ah! Bu güzel vücut ateş için yaratılmış!" Ertesi sabah, namazdan sonra, geceki olayı Hz. Peygamber'in (s.a) huzurunda naklettim. Şöyle buyurdular:

"Çok yanlış bir cevap vermişsin Ebu Hüreyre, "Allah'ın yanısıra bir başka ilah çağırmayanlar... ancak tövbe eden ve iman eden ve salih amel işleyen hariç" ayetini okumadın mı?" Hz. Peygamber'den (s.a) bunu duyunca kadını aramaya çıktım ve yatsı vaktinde kendisine rastladım. Kendisine müjdeyi verdim ve sorusuna Hz. Peygamber'in (s.a) vermiş olduğu cevabı anlattım. Hemen secdeye kapandı ve kendisine bağışlanma yolu açan Allah'a şükretti. Sonra tövbe etti ve bir cariyesini oğlu ile birlikte azad etti."

Kaynaklarda yaşlı bir adam için de benzer bir olay anlatılmaktadır. Bu adam Hz. Peygamber'e (s.a) gelerek şöyle der: "Ey Allah'ın Rasûlü! Hayatım hep günah içinde geçti, yapmadığım günah kalmadı; o kadar ki, günahlarım dünyadaki bütün insanlara bölüştürülecek olsa, hepsi helâk olur. Bağışlanmam için hiçbir yol yok mu?" Hz. Peygamber (s.a) "İslâm'a girdin mi?" diye sorar. Adam "Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve Muhammed Allah'ın Rasûlüdür." cevabını verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) "Var git, Allah çok bağışlayıcıdır ve senin kötülüklerini iyiliklere çevirme gücüne sahiptir." der. Adam, "Bütün suç ve günahlarımı da mı?" diye sorar ve Hz. Peygamber (s.a) "Evet, bütün suç ve günahlarını" karşılığını verir. (İbni Kesir).

87. Burada iki anlam sözkonusudur: 1) İçten tövbe ettiği zaman, iman ve Allah'a itaat hayatına başlar ve Allah'ın rahmet ve yardımıyla, küfür halindeki kötülüklerin yerine iyi ameller işlemeye koyulur ve kötülüklerinin yerini iyilikleri alır. 2) Yalnızca geçmişteki kötülükleri silinmekle kalmaz, ayrıca amel defterine, Rabbi'ne isyanı bırakıp O'na itaat yolunu benimseyen bir kul olarak yazılır. Sonra, geçmiş günahlarına üzülüp tevbe ettikçe, daha çok salih ameller hanesine kaydolunur. Çünkü, günahtan tevbe etmek ve af dilemek bizzat salih bir ameldir. Böylece, amel defterinde iyilikleri bütün kötülüklerini bastırır ve böyle bir kişi yalnızca ahirette cezadan kurtulmakla kalmaz, aynı zamanda Allah'ın büyük nimetlerine de kavuşur.

88. Yani, sonunda herkes Allah'a döner. Çünkü, yalnızca Allah insanın son ve gerçek sığınağıdır. Yalnızca O, insanı iyi amelleri dolayısıyla mükafatlandırabilir veya kötü amelleri nedeniyle cezalandırabilir. Yalnızca, O, Rahman'dır ve Rahim'dir; pişmanlığa afla karşılık verir ve içten tevbe edip doğru tavırlar takınılarak düzelindiği takdirde, geçmiş hatalarından dolayı kişiyi cezalandırmaz.

89. Burada da iki anlam vardır: 1) Bir mahkeme vs. de aslında gerçek dışı ve en azından şüpheli olduğu zaman, yalanı doğru çıkarmak için yalancı şahitlikte bulunmazlar, 2) Yalan, sahtekarlık veya kötülüğe seyirci kalma niyeti taşımazlar. Bu anlamda her günah, her ayıp, her hile ve her aldatma bir yalan ve sahtekârlıktır. Allah'ın gerçek bir kulu bunu yalan bilir ve güzel görünümlü "sanat" biçimlerinde sunulsa bile ondan kaçınır.

90. Arapça lağv kelimesi, her türlü boş, yararsız ve anlamsız şeyi içine alır ve bu meyanda "yalan"ı da kapsar. Gerçek kullar "lağv"a rasladıklarında, sanki bu pislik yığınıymış gibi vakarla geçerler. Ahlâksızlık, iğrenç sözler ve terbiyesizlik kiriyle zevklenmek için oralarda eğlenmedikleri gibi, herhangi bir tür "kir"i duymamak, görmemek veya bu kire bulaşmamak için bilerek ve kasıtlı olarak kirin bulunduğu yerlere gitmezler. Daha fazla ayrıntı için bkz. Müminun, an: 4.

91. Allah'ın gerçek kulları, uyarı için kendilerine okunduğunda Allah'ın ayetlerine karşı kör ve sağırlar gibi davranmazlar. Ayetlerin öğretilerine sağır kulaklarla yönelmedikleri gibi, gözlemlemeleri istenen ayetler karşısında gözlerini kapamazlar; tam tersine, ayetler onları derinden etkileyerek harekete geçirir. Kendilerine emredileni yaparlar ve yasaklardan kaçınırlar.

92. Gerçek kulların en belirgin özelliği, Allah'a duaya istekli olmalarıdır. Ayet 65'te kendi kurtuluşları, ayet 74'te ise eşleri ve çocukları için duaları anılmaktadır: "Rabbimiz, eşlerimizi ve çocuklarımızı gerçek müminler yap ki, muttaki ve bizim için rahatlık ve esenlik kaynağı olsunlar." Onların bu duaları, Allah'ın gerçek kullarının, sevdikleri için dünya zevklerini değil, ahiretteki kurtuluşlarını düşündüklerini göstermektedir. Bu özelliğin burada, gerçek kulların mesaja içten inandıklarını göstermek için anıldığını belirtmeliyiz. Bu yüzden, onlar sevdiklerinin imanıyla bu derece ilgilenmektedirler. Yine, müminlerin yakınlarının ve sevdiklerinin bir çoğunun, o zaman daha henüz, İslâm'ı kabul etmemiş oldukları da hatırda tutulmalıdır. Eğer bir erkek İslâm'a girmişse, karısı hâlâ bir kafirdi; eğer bir genç İslâm'a girmişse, anne-babası ve kardeşleri hâlâ küfürde idiler veya tersi bir durum sözkonusuydu. Bu yüzden, gerçek kullar ne zaman cehennemin dehşetli halinin sureti gözlerinin önüne gelse, onlar için ağlar ve dua ederlerdi.

93. Yani, "Takva, dindarlık ve salih amellerde üst olalım; muttakilere rehberlik edelim ki, dünyada fazilet ve takvayı yaymada onlara öncülük yapalım." Yeri gelmişken, gerçek kulların bu özelliğinin, birbirleriyle dünyevî iktidar ve servet yarışı ve rekabetine giren kafirlerin durumuyla tam bir tezat teşkil ettiği belirtilmelidir. Ama ne yazık kı, günümüzde bazıları bu ayeti yanlış yorumlamakta ve bundan siyasal liderlik için adaylığın, hoş görülüp tavsiye edildiği sonucunu çıkarmaktadırlar. Onlara göre ayetin anlamı şöyledir: "Rabbimiz, bizi muttakilerin yöneticisi kıl."

94. Sabr kelimesi, burada en kapsamlı anlamında kullanılmıştır. Gerçek kullar, hakkın, gerçeğin düşmanlarının işkencelerine cesaretle göğüs geriyor, yeryüzünde Allah Yolu'nun yerleşmesi mücadelesinde kararlı ve azimli davranıyor; içten, korkusuzca ve dünyevi kayıp ve mahrumiyet konusunda hiç bir endişe taşımadan Allah'ın emirlerini yerine getiriyor ve Şeytan'ın ve nefsin her türlü iğvalarına karşı duruyorlardı.

95. "Yüksek köşk" diye tercüme ettiğimiz "" yüksek bir konak, malikane olup kelime genellikle iki katlı bir evin "üst katı" için kullanılır. Fakat bu konudaki gerçek şudur ki, dünyada insanların yaptığı en yüksek binalar, Hindistan'daki Tac Mahal ve New York'un gökdelenleri bile Cennet'in "yüce konaklar"nın çirkin bir müsveddesinden başka birşey değildir. Bu konaklar öylesine muhteşem, yüce ve güzeldir ki, insan zihni onların ihtişamını hayal bile edemez.

96. Allah'ın gerçek kullarına vaad edilen büyük mükafatlara zıt olarak kafirlere yapılan bu uyarıyla şöyle denmektedir: "Yardım ve himaye için Allah'a dua etmez ve O'na ibadette bulunmazsanız, O'nun yanında hiç bir değer ve öneminiz olmayacak ve sizden müstağni olduğu, hiç bir şekilde yardımınıza muhtaç bulunmadığı için, size hiç itibar etmeyecektir. Size rahmetiyle davranması için, kendisine dua etme fırsatı tanıması, şüphesiz kendi yararınızadır. Bunu da yapmazsanız, diğer yaratıklarla aranızda hiçbir fark kalmaz."