|
Bismillahirrahmanirrahim |
|
1. Yani, "Son
'Hüküm' günü yaklaşmıştır." Orijinal metinde geçmiş
zamanın kullanılması, olayın yakın gelecekte gerçekleşeceğinin kesin olduğunu
göstermek veya Kureyş'in isyanının ve kötü amellerinin dayanılmaz bir hal
aldığını ve artık azap gününün gelmesini hakettiklerini vurgulamak amacıyla
olabilir.
Burda, o
"emir"in ne olduğu veya nasıl geldiği gibi bir soru ile
karşılaşılabilir. Biz burada "emr" ile Hz. Peygamber'in (s.a) Mekke'den
Medine'ye hicret etmesinin kastedildiği görüşündeyiz. (Gerçeği
yalnızca Allah bilir). Çünkü bu ayetin indirilişinden
kısa bir süre sonra Hz. Peygamber'e (s.a) hicret etmesi emredilmişti. Kur'an'a göre, bir peygamber ancak kavminin azgınlık ve isyanının
doruk noktasına ulaştığı bir zamanda yurdunu terkeder. Daha sonra onların kaderi çizilir, onlar ya Allah'tan gelen bir
azapla helâk edilirler, ya da peygamber ve ona inananlar tarafından yok
edilirler. Tarihte buna benzer gerçekleşmiş birçok
olay vardır. Hz. Peygamber (s.a) Mekke'den hicret edince, Mekkeliler
bunu kendileri için zafer saydılar. Fakat bu, kâfirler için hicretten on yıl kadar bir süre sonra, sadece Mekke'den değil tüm
Arabistan'dan şirkin ve küfrün silinmesi gibi bir yenilgiyle neticelendi.
2. Birinci ve ikinci cümle arasındaki ilginin
anlaşılabilmesi için, olayın arka planı zihinde tutulmalıdır. Kafirlerin Hz. Peygamber'den (s.a) "Allah'ın emrini acele
istemeleri" kendi şirk dinlerinin doğru, Hz. Muhammed'in (s.a) sunduğu
tevhidin ise yanlış olduğu inancına dayanıyordu. Aksi takdirde,
diyorlardı,
3. Bu, "Bir peygamberin hem sözle, hem de amelle
görevini yerine getirebilmesi için ona bahşedilen 'peygamberlik ruhu'"
anlamına gelir. Kur'an bu "Ruh"tan birçok yerde bahseder. Çünkü insanın ruhu ile fiziksel hayatı arasında nasıl bir ilişki
varsa, bu ruhla peygamberin görevi ve onun ahlâkî hayatı arasında da aynı tür
bir ilişki vardır. Bu bağlamda hıristiyanlar
"ruh" kavramını yanlış yorumlayarak, "teslis" şeklinde
sapık bir akide ortaya çıkarmışlardır.
4. Kâfirleri azabın gecikmesi konusunda Hz. Peygamber
(s.a) ile alay etmeye teşvik
"O, kendi emriyle
kullarından kimi dilerse ona ruh ile melekleri indirir." Bu, Kureyş'in ileri gelenlerinin Hz. Peygamber'e (s.a) yönelttikleri
itirazlara bir cevap niteliğindedir. "Eğer Allah
onlara bir peygamber göndermek dilediyse, Abdullah'ın oğlu Muhammed'den başka
bu görevi yapacak kimse yok muydu? Neden Mekke ve
Taif'in ileri gelenlerinden birini seçmedi?" Bu tip saçma sorulara ancak
böyle cevap verilir. Bu nedenle Kur'an'ın birçok yerinde bu cevap
tekrarlanmıştır: "Allah ne yapacağını en iyi bilendir ve sizin
tavsiyelerinize ihtiyacı yoktur. O, bu görevi uygun bulduğu kişiye seçip
verir."
5. Bu ayet, peygamberlik "ruhu"nun özünü
ortaya koymaktadır: İlâhlık sadece Allah'a mahsustur, korkutmaya layık olan da
sadece O'dur. Bu yüzden Allah korkusundan başka toplumun
ahlâkî sistemini ayakta tutacak bir dayanak noktası yoktur. Çünkü ancak O'nun gazabından ve cezasından veya O'na itaatsizliğin
sonuçlarından korkma kişiyi dalâletten kurtarabilir. Bu
nedenle insanlara "yalnız benden korkun" diye emredilmiştir.
6. Yani, "bütün yeryüzü ve gökler sistemi,
tevhidin doğruluğuna ve şirkin bâtıl olduğuna şahittir. Evrende neye bakarsanız
ve sistemi ne yönden ele alırsanız alın, onun birçok değil, sadece bir tek
tanrı tarafından idare edildiğini göreceksiniz. Evrende onu
destekler nitelikte hiçbir delil bulamadığınız halde nasıl şirke
inanabilirsiniz?"
Buna uygun
bir şekilde, insanın kendisinden ve evrendeki diğer ayetlerden tevhidi
ispatlayan ve şirkin bâtıl olduğunu gösteren deliller ortaya konulmaktadır.
7. Bunun iki anlamı vardır ve burada her iki anlam da
kastedilmektedir.
1) Allah
insanı bir damla
2) Böyle
önemsiz bir şeyden yaratılan insan, o denli kibirlenmiştir ki yaratıcısını bile
inkâr eder olmuştur.
8. Yani, "insanın iyiliği için çalışan daha nice
yaratık vardır, fakat insan bu tür hizmet veren yaratıkların ve onların
verdikleri hizmetlerin farkında değildir."
9. Bu, peygamberlikle ilgili bir tartışmayla birlikte
tevhidi, Allah'ın merhamet ve inayetini ispatlayan delilleri içermektedir. Bu
tartışmanın özü şudur:
İnsanın
seçimine açık, pek çok çeşitli düşünce ve eylem yolları vardır. Bütün bu farklı yolların doğru
yollar olamayacağı açıktır, çünkü bir tek doğru yol vardır. Bu nedenle bu doğru yol üzerine kurulan bir tek doğru hayat
felsefesi ve doğru hayat felsefesine dayanan bir tek doğru hayat tarzı
olabilir.
Dolayısıyla
doğru hayat tarzını seçmek, insanın en önemli ve vazgeçilmez ihtiyacıdır. Çünkü yanlış bir seçim onu
felâkete götürebilir. İnsan, tüm diğer hayvanî
ihtiyaçlarını tıpkı hayvanlar gibi karşılayabilir, fakat bu doğru hayat
tarzının seçimi, onun insan olmak münasebetiyle en temel ihtiyacıdır ve onsuz
insanın hayatı başlı başına bir hata teşkil edebilir.
Şimdi,
insanın bedenî yönden duyduğu ihtiyaçları birçok nimetler vererek karşılayan
Allah'ın, insanın en önemli ve gerçek ihtiyacını karşılamak için bir düzenleme
yapmadığı düşünülemez. Allah onun hayatî ihtiyaçlarını nasıl karşıladıysa, onun en büyük
ihtiyacını da gönderdiği Rasûlleri aracılğıyla gidermiştir. Yüzyılların
deneyimi, insanoğlu ne zaman kendi kendisine bir hayat tarzı seçti ise budalaca
bir iş yaptığını göstermiştir. Çünkü insan aklı ve zihni
sınırlıdır ve insan doğru hayat tarzının seçiminde bunlara güvenip dayanamaz.
Herşeyin ötesinde, Allah'ın, insanın bu en büyük ihtiyacını
karşılamak için tedbirler almadığı söylenemez. Çünkü
Allah'ın, insanın bedenî ihtiyaçları için birçok nimetler verip, onu en önemli
ve vazgeçilmez ihtiyacını karşılamak için kendi kendine araştırma ve aramaya
terk edeceğine inanmak, Allah hakkında yanlış bir düşünce taşımaktır.
(Bkz. Rahman. an: 2-3)
10. Burada şöyle bir soru akla gelebilir: "Allah
insanlara doğru yolu göstermeyi üzerine aldığı halde, neden bütün insanları
doğuştan hidayete erdirmiyor." Allah'ın, diğer
hayvanlarda olduğu gibi, insanı da doğuştan bir içgüdü ile yaratabileceği ve
bilinçli bir düşünme, öğrenme ve imtihan sürecinden geçmeden ona doğru yolu
seçme yetkisi verebileceği mümkündü. Fakat bu O'nun,
doğru yolu veya batıl yollardan birini seçip ona uyma, özgürlük, güç ve
yetisine sahip bir varlık yaratma dileğine karşıt bir durum olurdu. Bu nedenle insan farklı bilgi araçlarına, bilinçli düşünme, dileme
ve karar verme güçlerine sahip kılınmış ve ona kendisindeki güçlerin tümünü ve
tüm çevresindekileri kullanma yetkisi verilmiştir. Bunun
yanısıra Allah insana ve çevresindeki herşeye onun doğru yolu bulmasına veya
sapıtmasına neden olacak faktörler yerleştirmiştir. Eğer Allah, insanı
doğuştan doğru yolu bulmuş olarak yaratsaydı, tüm bunlar anlamını kaybederdi ve
insan sadece kendisine verilen özgürlüğün doğru kullanılması ile varılabilecek
gelişmeleri hiçbir zaman eleyemezdi. Bu nedenle Allah, insanlığın hidayeti
-doğru yolu- bulabilmesi için risaleti, yani peygamberliği seçmiştir ve insanı
peygamberi
11. Yani "... hayatını helâl yollardan kazanmaya
çalış."
12. Burada dağların gerçek işlerinin, yeryüzünün devinim
ve hızını düzenlemek olduğu gösterilmektedir. Bizim bu sonuca
varmamızın nedeni Kur'an'ın birçok yerinde dağların bu yararlılığından açıkça
bahsetmiş olmasıdır. Bu nedenle dağların diğer faydaları arızî olarak
13. Doğal yollar; akarsular, nehirler ve derelerin
yataklarının oluşturduğu yollardır. Her ne kadar bu
tip yollar ovalarda da büyük öneme sahipse de, özellikle dağlık bölgelerde bu
tip yollara daha büyük ihtiyaç duyulur.
14. Bu Allah'ın bir ayetidir: O, çeşitli bölgeleri
birbirinden ayırmak için işaretler koyarak arzın tekdüzeliğini ortadan
kaldırmıştır. Bunların birçok faydaları vardır, bu
faydalardan biri de yolcuların ve denizcilerin yollarını bulmalarına yardımcı
olmalarıdır. Özellikle, yol gösteren hiçbir nesnenin olmadığı ve her an kaybolunabilecek olan kumlu bir çölde yolculuk
edinilirken bu işaretlerin önem ve değeri daha da iyi anlaşılır. Bu işaretlerin eksikliği en çok deniz yolculuğunda hissedilir.
İnsan ancak denizde ve çölde yolculuk yaparken "yıldızlarla varacağı yere
ulaşma"nın gerçek önemini anlayabilir.
Bu ayet
tevhidle ilgili delilleri, Allah'ın merhamet ve inayeti ve peygamberlikle
ilgili işaretleri gözler önüne sermektedir. Çünkü insan ister istemez şöyle bir soru
yöneltmektedir: "İnsanın doğru yolu maddi anlamda bulması, yani gideceği
yere ulaşabilmesi için bu denli geniş imkânlar hazırlayan Allah'ın onun ahlâkî
ve ruhî ihtiyaçlarını görmezlikten gelmesi mümkün müdür?" Bu mümkün değildir, çünkü yanlış bir yöne yöneldiği için
karşılaşılan büyük kayıplar, doğru yoldan sapma sonucu karşılaşılan ahlâkî ve
ruhî kayıpların yanında hiç kalır. İnsanların karada
ve denizde yollarını bulabilmeleri için dağlar, nehirler, yıldızlar ve başka
nesneler vareden, Allah'ın insanın ahlâkî ve ruhî ihtiyaçlarını görmezden
geldiğini düşünmek, Allah'ın lütuf ve rahmetinden şüphe etmekten başka bir şey
değildir. Mantıkî olarak Allah'ın, insanı başarısının
kendisine bağlı olduğu doğru hayat tarzına yönelten işaretler göstermiş olması
gerekir.
15. Burada insanın dikkatini, kendi yaratılışına,
göklerin ve yerin yaratılışına çekmek için bir dizi ayetten (işaretten)
bahsedilmektedir. Bu şekilde insan herşeyin, Hz. Peygamber'in
(s.a) söylediklerinin doğruluğunu desteklediğini farkedecektir. Bu işaretler yakından incelendiğinde, ateistlerin iddia ettiği gibi
olmadığı aksine bunların bir tek yaratıcı ve bir tek varlık tarafından
yaratıldığı ve bu konuda onun ortağı olmadığı anlaşılır. Bu konuyu yaradılışın merkezi konusunu oluşturan insan açısından
ele alalım. Diliyle konuşabilen ve kendisini onunla savunabilen bu
mükemmel varlık önemsiz bir damla
Tüm
bunlar, bütün evreni bir tek yaratıcının düzenlediği ve bu düzene göre de
yarattığını göstermektedir. Bu düzene uygun olarak sürekli yeni şeyler yaratan ve yeryüzünden
sonsuz uzaya doğru uzanan bu muhteşem evreni yöneten O'dur. Aptal ve
inatçı olanlar dışında kim bütün bunların sadece
tesadüfen meydana geldiğini söyleyebilir? Veya kim,
mükemmel bir sistem içinde birbirine bağlı ve dengeli bir şekilde işleyen tüm
bu farklı yönlerin, farklı tanrılar tarafından yaratıldığını ve farklı
hakimlerin kontrolünde olduğunu söyleyebilir?
16. Yani, "Eğer siz, ey Mekkeliler, sizin ve
herşeyin yaratıcısının Allah olduğunu kabul ediyor (onlar da diğer müşrikler
gibi bunu kabul ediyorlardı) ve ona ortak koştuğunuz şeylerden hiçbirinin
evrende hiçbir şey yaratmadığına inanıyorsanız, nasıl oluyor da O'nun yarattığı
evrende, yaratıcının sıfatlarından birini veya benzerini yaratıklardan birine
atfedebiliyorsunuz? Nasıl olur da Allah'ın yarattığı bir
evrende yaratıkların hakları ve güçleri yaratıcının hak ve güçlerine eşit olur?
Nasıl olur da yaratıcının ve yaratılanların aynı özellik ve
niteliklere sahip oldukları veya baba ve oğul ilişkisi içinde oldukları
söylenebilir?
17. Burada belirtilen Allah'ın "el-Gafur" ve
"er-Rahim" sıfatlarının bir önceki ayetle olan ilgisi çok açıktır, bu
nedenle değinilmemiştir. "Allah insanlara sayısız
nimetler ve lütuflar ihsan eder, buna rağmen insanlar O'na karşı nankör,
inançsız ve isyankâr bir tavır takınırlar. O insanları hemen
cezalandırmaz, aksine onlara mühlet verir, çünkü (O Rahimdir, Halimdir.)" Bu, hem bireyler hem de toplumlar için geçerlidir. Allah'ın
varlığını bile inkâr
18. Allah'ın, kendisini inkâr
19. Burada insanların koştukları ortakları reddederken
kullanılan kelimeler, bunların melekler, cinler, şeytan veya putlar değil,
ölmüş peygamberler, azizler, şehitler, ulu ve olağanüstü insanlar olduklarını
göstermektedir. Melekler ve şeytanlar diridirler, o halde
"onlar ölüdürler, diri değil" ifadesi onlar için geçerli değildir.
"Onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler."
İfadesinin taştan, tahtadan putlar için kullanılmış olması da
sözkonusu değildir. İslâm öncesi Arabistan'da bu tür soyut ilâh
kavramlarının olmadığı gibi bu tür bir itiraz, itaraz
20. Yani, "Ahiret hayatına inanmayanlar, o denli
sorumsuz, başıboş ve bu dünya hayatı ile o denli sarhoş oldular ki herhangi bir
gerçeği inkâr etmekte, hakka hiçbir değer vermemek ve onu önemsememekte bir an bile tereddüt etmez hale geldiler. Bu
nedenle onlar kendilerine herhangi bir ahlâkî sınırlama uygulamaya hazır
değildirler ve uydukları yolun doğru mu yanlış mı olduğunu araştırmaya hiçbir
ihtiyaç duymazlar."
21. Bir önceki ayette (23), vahyi reddeden kibirli
insanlar, Allah'ın, "onların bütün yaptıklarını" bildiği söylenerek
uyarılmaktadırlar. Burada ise yani 24. ayetten
itibaren Kur'an, bu amelleri birer birer saymakta ve onların Hz. Peygamber'e
(s.a) yönelttikleri eleştirilere, onu kabul etmemek için öne sürdükleri
özürlere cevap vermekte, onlara ikaz ve nasihat etmektedir.
22. Onların en hileli oyunlarından biri de Kur'an
hakkında şüpheler yaratmaktı. Mekke'ye dışarıdan yabancılar
geldiğinde doğal olarak Hz. Peygamber'in (s.a) Allah'tan geldiğini ilân ettiği
Kur'an hakkında araştırma yapmaya başlıyorlardı. Kâfirler
ise, onlara Kur'an'ın sadece "eskilerin masalları" olduğunu
söylüyorlardı. Böylece yabancıların, Hz. Peygamber'in
(s.a) mesajına ilgi duymasını engellemek istiyorlardı.
23. Bu cevap ile biraz önce geçen ve cevabı okuyucuya
bırakılan soru arasında bir ilişki vardır. Allah "Şimdi
benim ortaklarım nerede?" diye sorduğunda, kıyamet günü mahşer alanında
toplanacak olan tüm insanlar ölüm sessizliği içine gireceklerdir. O
zaman kâfirlerin ve müşriklerin dili tutulacaktır çünkü, bu soruya bir cevap
bulamayacaklardır. İşte o zaman kendilerine ilim verilenler: "Bugün
kâfirler için kötü bir gündür" diyerek onların durumunu teyid
edeceklerdir.
24. Bu, biraz önce kendilerine ilim verilenlerin
söyledikleri söze Allah'ın yaptığı ilavedir, onların sözünün devamı değildir.
Burayı bir önceki cümlenin devamı olarak
25. Yani, "Ölüm anında Allah onların canlarını
aldığında...."
26. Bu ayet (28), 32. ayet ve
Kur'an'da diğer birçok ayetler ölümden hemen sonra, ruhların Berzah'ta azap
veya selameti yaşadığını açıkça göstermektedir. Hadislerde
"kabir" (mezar) kelimesi ruhun bu durumu için mecazi anlamda
kullanılmaktadır. Bu, ruhun ölümünden hemen sonra başlayan ve kıyamet
gününe kadar süren bir hayattır. Hadisleri inkâr
edenler, ölümden sonra ruhun kıyamet gününe kadar
askıda kalacağını azap veya mükafatla karşılaşmayacağını ve hiç bir şeyin de
farkında olmayacağını söylerler. Bunun yanlış bir görüş
olduğu açıktır. Çünkü 28. ayete
göre öldükten hemen sonra kâfirler kötü ve yanlış bir hayat yaşadıklarını
farkedince, melekleri hiç bir kötülük yapmadıklarına inandırmaya
çalışacaklardır. Melekler onların bu "cesaret"ine
karşı çıkıp azarlayacak ve onlara cehenneme gideceklerini söyleyeceklerdir.
Diğer taraftan 32. ayete göre
melekler ölümden hemen sonra muttaki insanları selamlayacak ve onları Cennet'le
müjdeleyeceklerdir.
Bu
ayetlerin yanısıra 97. ayette, Medine'ye hicret etmeyen müslümanlarla -ölümlerinden
sonra- meleklerle aralarında geçen bir konuşmaya değinilmektedir. Bunların
dışında Mümin: 45-46'da, Firavun ve halkının şedid bir azap içinde oldukları
ifade edilmektedir. Yani her sabah ve her akşam
Cehennem ateşi onlara gösterilmektedir. Bu, onların kıyamet
gününden sonra ebedî azaba çarptırılmalarına dek böyle devam edecek ve sonra
ateşe atılacaklardır.
Hem Kur'an, hem de hadisler
ruhun, ölümden sonra kıyamet gününe dek bu durumda olacağını vurgular. Ölüm sadece ruh ile bedeni birbirinden ayırır. Ruh, ölümden
sonra dünyada iken beden ile birlikte geçirdiği deneyimler, edindiği ahlâkî
tutumlar ve yaptığı zihni faaliyetler sonucu oluşan kişiliğin aynısı içinde
yaşamaya devam eder. Bu bekleme
süresince ruhun deneyimleri, gözlemleri, düşünce ve bilinci aynen bir rüyadaki
duruma benzetilebilir. Nasıl ölüm cezasına çarptırılan bir mahkum idam
öncesinde vicdanen eziyet çekerse, aynı şekilde melekler de suçluya, sanki bir
rüyada imiş gibi sonsuz azabı önceden tatması için azap eder
ve onu cehenneme götürürler. Bunun tersine mümin bir ruhu melekler "hoş geldin"
diyerek karşılarlar, onu "cennet" ile müjdelerler, onun güzel koku ve
meltemini ona ulaştırır ve sadık bir hizmetçinin ödülünü almak üzere
efendisinin yanına çağrıldığı an gibi onun mutlu
olmasını sağlarlar. Fakat Berzah'taki bu "hayat", Sur'a ikinci kez
üflenişiyle son bulacaktır. Günahkâr ruhlar tekrar eski bedenlerine iade
edilince mahşerde "Yazıklar olsun bize, bizi uykumuzdan kim
uyandırdı?" diye bağıracaklar. Fakat gerçek müminler tam bir huzur içinde:
"Bu, Rahman'ın vadettiğidir, Peygamberler de doğruyu söylemişlerdir."
(Yasin-52) diyeceklerdir.
Bu olay
Rum Suresi'nde daha açık bir şekilde ele alınmıştır.
Günahkârlar, ölümden sonra
kabirde bir veya iki satten fazla yaşamadıklarını ve hemen oradan
kaldırıldıklarını sanırlar. Kendilerine İlim ve İman verilenler ise:
"Andolsun, siz Allah'ın kitabında yazılı süre boyunca, öldükten sonra
dirilme gününe kadar yaşadınız. İşte
bu da dirilme günüdür. Ancak siz bunu
bilmiyordunuz." (Rum: 55-56) derler.
27. Kâfirlerin aksine (24. ayet), Allah'tan korkan ve doğru
sözlü olan insanlar Mekke dışından gelenlere Hz. Peygamber'i (s.a) ve Kur'an'da
anlatılanları övüyorlardı. Onlar ne kâfirler gibi insanları
kandırıyor, ne de onların kafalarını karıştırıyorlardı. Bu insanlar Hz. Peygamber hakkında doğruyu söylüyorlardı.
28. Bu cennet nimetlerinin en güzelidir. Cennet ehli orada her istediğini ve dilediğini elde edecek ve orada
onlara hiç bir üzüntü olmayacaktır. Bu, bu dünyadaki
en zengin insanın bile ulaşamayacağı bir nimettir. Cennete
giren herkes bu nimetten yararlanacaktır, çünkü o herşeyi istediği ve dilediği
gibi bulacak ve her dileğinin, her arzusunun yerine getirildiğini görecektir.
29. Burada kâfirler uyarılmaktadır: "Niçin onlar
hâlâ, çok basit ve açık olan daveti
30. Bu noktanın öneminin kavranabilmesi için okuyucu
En'am Suresi 148-150. ayetlere ve 124-126. açıklama notlarına bakmalıdır. Çünkü bu
konu orada ele alınmıştır.
31. Yani, "Sizin itirazınız" yeni değil,
sizden önceki sapık kimseler de aynı şeyi öne sürerlerdi. Bugün
siz de, onlar gibi, sapıklığınıza ve yanlış hareketlerinize "Allah'ın
dilediği bu" diye özür gösteriyorsunuz. Bunun
kendinizi aldatmak ve nasihattan kaçmak için uydurduğunuz yalan bir özür
olduğunu biliyorsunuz."
Bu cevap,
aynı zamanda, Kur'an'ın sadece "eskilerin masalları" olduğunu
söyleyen kâfirlere de imalı bir cevap niteliğindedir. (ayet 24) Onlar Hz. Peygamber'in (s.a) yeni bir şey sunmadığını söylemek
istiyorlardı. Yani o, Nuh Peygamber'den beri tekrar
edilegelen aynı eski hikayeleri anlatıyordu. Bu itiraza verilen cevap
şöyledir: "Eğer Hz. Peygamber (s.a) yeni bir şey söylemiyor ve eskilerin
masallarını tekrarlıyorsa, siz de kötü amelleriniz için yeni bir özür öne
sürmüyor ve sizden öncekilerin öne sürdükleri özürleri tekrarlıyorsunuz."
32. Yani, "Siz işlediğiniz günahlara 'Allah'ın
dileği böyle' diye özür öne sürerek kurtulamazsınız, çünkü biz her ümmete
'Benden başkasına kulluk etmeyin, tağuta uyup, ona itaat etmeyin' diye tebliğ
33. Yani, "Ne zaman bir ümmete bir peygamber gelse
onlar iki grup olurlar."
(1)
Daveti
(2)
Daveti reddeden ve sapık yola bağlananlar. (Daha geniş
açıklama için bkz. En'am. an: 28.)
34. Yani, siz insanlık tarihinden kendinize ders çıkarabilirsiniz.
Sözgelimi Hz. Musa (a.s) ve İsrailoğulları mı Allah'ın
azabına çarptırılmıştır yoksa Firavun ve kavmi mi? Yine azab, Hz. Salih,
Hz. Hud, Hz. Nuh ve diğer peygamberlere inanan kimselere mi, yoksa onları
reddedenlere mi gelmiştir? Bu tarihi misallerden, kafir
toplumlara bir mühlet tanınmış olduğu ortaya çıkmıyor mu? Allah onlara inkar ve isyan etmelerine rağmen, yine de mühlet
vermiştir. Ancak kendilerine yapılan tebliğ ve nasihata rağmen, bir
toplum dalâlet üzerinde ısrar eder ve haddi aşarsa,
onlara verilen mühlet sona erer ve Allah o toplumu helâk eder.
35. Burada mantıki olarak kıyametin ve öldükten sonra
dirilmenin gerekliliğini gösteren iki şey belirtilmektedir: 1) Gerçeği gözler
önüne sermek. 2) Bu dünyadaki doğru ve yanlış amelleri nedeniyle insanları
cezalandırmak veya mükafatlandırmak. İnsanın yeryüzünde
yaratılışından beri gerçeğin; aileler, milletler ve ırklar arasında
anlaşmazlıklara neden olacak biçimde değişik şekillerde algılandığı bilinen bir
noktadır. Bu değişik algılamalar farklı teorilere
dayalı bir çok farklı toplum, kültür ve inançların doğmasına neden olmuştur.
Her çağda bu teorilerin milyonlarca taraftarları, kendi
teorilerini yaymak için hayatlarını, mal ve şereflerini bu yola harcamışlardır.
Her grup diğerini yok etmek için büyük bir çaba sarfetmiştir.
Durum bu olunca, her aklı başında olan insan bu uzlaşmaz
farklılıkların mutlaka bir gün çözümlenmesi ve neyin doğru neyin yanlış
olduğunun ortaya çıkması gerektiği sonucuna varacaktır. Gerçek perdesinin bu dünyada iken açılamayacağı ve her şeyin ortaya
serilemeyeceği meydandadır. Çünkü bu dünyanın üzerine
kurulduğu sistem buna izin vermez. Bu nedenle bu
ihtiyacın karşılanması için başka bir dünyaya gerek vardır.
Bu sadece aklın ve mantığın
değil, ahlâk duygusunun da gerektirdiği bir ihtiyaçtır. Ahlâk duygusu herkesin
adaletli davranıp davranmadığına, doğru iş yapıp yapmadığına göre
mükafatlandırılmasını veya cezalandırılmasını gerektirir. Çünkü,
bazı insanlar, diğerlerine zulmetmiş, bazıları zulme uğramış, bazıları
fedakârlık etmiş, bazıları da onların fedakârlıklarını istismar etmiştir.
Böylece herkes, milyonlarca insanı iyi veya kötü yönden
etkileyen ahlâkî veya gayri ahlâkî felsefeler ortaya atmış ve uygulamışlardır.
Ahlâk duygusu, ahlâkî sonuçların gerçek yerini bulacağı ceza
ve mükafatın verileceği bir zamanın olmasını gerektirir. Bu amaç bu dünyada gerçekleştirelemeyeceği için başka bir dünya
olmalıdır.
36. Bu, ölülerin diriltilmesini ve değişik zamanlarda
ölen tüm insanların bir anda diriltilmesini çok zor bir iş olarak
37. Burada, kâfirlerin işkenceleri nedeniyle yurtlarını
terketmek zorunda kalan ve Mekke'den Habeşistan'a hicret
38. Bu, Mekkeli müşriklerin, kendileri gibi bir insan
olduğu için Hz. Muhammed'i (s.a) peygamber olarak
39. "Zikr ehli..." Yani
Ehl-i Kitab'ın alimleri, tamamen olmasa da diğer semavi kitaplara vakıf olanlar
ve daha önceki peygamberlerin kıssalarını bilenler.
40. Bu bağlamda, "Kendilerine indirileni insanlara
açıklama..." görevinin peygamber tarafından sadece dil ile değil, aynı
zamanda uygulamada da yerine getirilmesi gerektiğini belirtmekte yarar var. Hz.
Peygamber'in (s.a) kendi önderliğinde bir İslâm toplumu kurması ve onu Kitab'ın
ilkeleri doğrultusunda yönetmesi gerekir. Hz. Peygamber'in
(s.a) bu görevi, bu arada özellikle bir insan göndermenin hikmetini göstermek
üzere anılmıştır. Aksi takdirde kitap bir melek
aracılığıyla gönderilebilir veya yazılıp ayrı ayrı her insanın eline
verilebilirdi. Fakat bu durumda, Allah'ın insalara bir
kitap göndermedeki dileği, Hikmeti, Rahmet ve Nimeti yerine gelmiş olmazdı.
Çünkü Allah'ın bir kitap göndermeden amacı; onun bir insan
tarafından parça parça sunulması, anlamlarının açıklanması, şüphe ve
karışıklıkların o insan tarafından açığa kavuşturulması, yapılan itirazlara
cevap verilmesi vs. ve her şeyin ötesinde o insanın kendisini reddeden ve
kendisine karşı çıkanlara, ancak Kitab'ı getiren birine layık bir tavır
takınmasıdır. Diğer taraftan Peygamber, Kitab'a
inananlara, hayatın her yönünde rehberlik etmeli ve kendi mükemmel hayat
tarzını onların gözü önüne sermeli. Sonra da onları
bütün insanlara model teşkil edecek örnek bir toplum haline sokmak için, gerek
fert fert gerekse toplu olarak Kitab'ın ilke ve öğretileri konusunda
eğitmelidir.
Şimdi bu
ayeti (43) diğer bir yönden ele alalım. Bu ayet hem Peygamber olarak bir insanın gönderilmesi inancını
reddedenlerin öne sürdükleri itirazları hem de Peygamber'in açıklamasına gerek
kalmaksızın sadece Kitab'ın
(a)
Peygamber tebliğ ettiği kitap ile ilgili hiç bir açıklama yapmamıştır.
(b) Sadece Kitap
(c)
Bugün için bize sadece Kitap gereklidir. Çünkü Peygamberin
"açıklama"sı yararını yitirmiştir.
(d)
Şimdi sadece Kitab'a güvenilebilir; çünkü Hz. Peygamber'in (s.a)
"açıklama"ları bugüne ulaşmamıştır, veya ulaşsa bile güvenilir
değildir.
Kur'an'ın
mezkur ayeti bu dört görüşü de reddeder.
(d) görüşünü
41. Her şeyin -bir insan, bir hayvan, bir ağaç veya bir dağ-gölgesini
yayması onun maddi varlığının bir delilidir; maddeden yapılmış olan her şey de
Allah'ın bir yaratığıdır ve evrensel bir kurala, bir kanuna tabidir. Buradaki "kanun", maddi varlığa sahip olan her şeyin
gölgesinin yerde sürünmesidir. Bu, kulluklarının
sembolik bir ifadesidir ve hiç bir şekilde ilâhlığa ortak olamazlar.
42. Yani, "Sadece yeryüzündeki varlıklar değil,
göklerde bulunan, insanların ilah olarak
Bu ayet aynı zamanda bize
sadece yeryüzünde değil, göklerde, yani gezegenlerde de canlı yaratıkların
olduğunu bildirmektedir. (Bkz. Şura: 29)
43. İki tanrının varlığının reddedilmesi, ikiden fazla
tanrının varlığının da reddedilmesi anlamına gelir.
44. Başka bir deyişle tüm evren O'na itaat üzerine
kaimdir.
45. Yani, "Böyle olduğu halde siz hayat düzeninizi
Allah'tan başka bir ilâhtan korku üzerine mi kuruyorsunuz?"
46. "Sıkıntıya düştüğünüzde başkasına değil Allah'a
yalvarmanız O'nun birliğinin bir ispatıdır; O sizin kalplerinizde yer etmiştir.
Edindiğiniz tanrılar tarafından baskı altına alınan gerçek
tabiatınız sıkıntı zamanlarında elinizde olmadan yüzeye çıkar ve Allah'a
yalvarır. Çünkü o, gerçek kuvvete sahip başka tanrı,
rab ve mabud tanımaz. (Daha geniş ayrıntılar için bkz.
En'am. an: 29-41, Yunus. an:
31)
47. Yani, "Sıkıntıdan kurtulup Allah'a şükrünü ifa
edeceği sırada, Allah'ın bu lütfuna aracılık ettikleri için bazı tanrılara ve
azizlere de şükür sunmaya başlar. Çünkü onların aracılığı
olmaksızın Allah'ın bu sıkıntıyı gideremeyeceğini sanır."
48. Allah'ın ortağı edinmediği, ilâhlık vasıflarından
bazısını vermediği ve kendilerini mülkünde hakim kılmadığı varlıklara, bu
konuda yeterli bilgileri olmadığı halde; Allah'ın mülkünden pay
ayırmaktadırlar.
49. Yani, "Gelirlerinin toprak ürünlerinin bir
kısmını şükürlerinin göstergesi olarak yüce
50. Burada Arapların eski bir
geleneğine işaret edilmektedir. Araplar tanrıça ve melekleri Allah'ın
kızları olarak
52. Kızları hor görme tutumu, burada, onların Allah'a
karşı cehalet, küstahlık ve akılsızlıkta ne kadar
aşırı gittiklerini göstermek üzere anılmıştır. Bu cehalet ve küstahlık
nedeniyle onlar, kız çocuğuna sahip olmayı kendileri için aşağılık bir durum
olarak
53. Yani, "Bu kitap onlara, babalarının ve
atalarının bâtıl inançlarının neden olduğu ve onları bir çok gruba bölen
ihtilafları çözmeleri için bir fırsat vermiştir. Onlar Kur'an
tarafından sunulan Hak üzerinde birleşebilirler, fakat bu akılsız insanlar,
kendilerine nimet geldikten sonra da daha önceki durumlarını tercih ederek azap
ve cezaya uğrayacaklardır. Diğer taraftan sadece bu
Kitab'a inananlar doğru yolu bulacak ve Allah'ın lütuf ve nimetine mazhar
olacaklardır."
53/a.
Yani, "Eğer Hz. Peygamber'in (s.a) davetini dinleyip bu ayetleri
dikkatlice gözleseydiniz tüm kalbinizle: 'Bu ayetler onun davetini
destekliyor.' diye bağırırdınız. Her yıl durmadan bu ayetlere şahit oluyorsunuz. Önünüzde kupkuru, hiç bir hayat belirtisi -bir parça çim, çiçek,
tomurcuk veya bir böcek- bulunmayan bir toprak var. Sonra yağmur yağıyor.
Birdenbire aynı toprak parçasını hayat kaplıyor. Orada binbir çeşit böcek beliriyor. Bu
önce hayat, sonra ölüm, tekrar hayat, tekrar ölüm sürecini her yıl
izliyorsunuz. Yine de Hz. Peygamber (s.a) size tüm
insanların öldükten sonra diriltileceğini söylediğinde şüpheye düşüyorsunuz,
çünkü siz bu ayetlere Allah'ın her şeyin altında yatan hikmetini düşünmeyen
hayvanlar gibi bakıyorsunuz. Aksi takdirde bu
ayetlerin, Hz. Peygamber'in (s.a) davetini desteklediğini görürdünüz."
54. "..... fışkı ile
kan arasından...." Burada dişi sağmal hayvanların göğüslerinde sütün nasıl
mükemmel bir şekilde oluştuğuna işaret edilmektedir. Bu hayvanların yedikleri
yem; kan, fışkı ve bu her ikisinden gerek yapı, gerek renk ve gerekse kullanım
bakımından farklı olan süte dönüşür. Bazı hayvanların sütü o denli çok olur ki,
yavruları doyduktan sonra insanların beslenmesi için de büyük bir miktar süt
kalır.
55. Burada meyve, hurma ve üzüm sularının iki özelliğe sahip olduğu
belirtilmektedir. Birisi insan için temiz bir rızık olma, diğeri ise
mayalanınca alkole dönüşme özelliği. Fakat bu nimetten temiz ve sağlığa uygun
rızık almak ile kendisine zevk verecek ve onu sarhoş edecek içkiyi içmek
arasındaki seçim insana bırakılmıştır. Bu, aynı zamanda şarabın haram olacağına
da işarettir.
56. Arapça "vahy" kelimesinin sözlük anlamı, sadece konuşanla
dinleyenin anlayabileceği bir tür gizli işarettir. Aynı bağlamda
"ilkâ" (bir şeyin kalbe doğması) ve "ilham" (gizli mesaj ve
telkin) anlamında kullanılır. Allah mahlukatını böylece vahy yoluyla terbiye
eder. Terbiye olunan (mahlukat) ile terbiye edici (rabbul-alemin) arasındaki bu
eğitim ilişkisi bir başkası tarafından görülemez. İşte bu olay Kur'an'da vahy,
ilham ve ilkâ kelimeleriyle ifade edilmiştir. Ancak bu kelimeler ayrı olayları
ifade etmede kullanılır olmuştur.Örneğin "vahy" peygamberlere,
"ilham" velilere ve Allah'ın has kullarına, "ilkâ" ise
herkese mahsus olmak üzere kullanılmaktadır. Fakat Kur'an, bu kavramların
kullanılmasında, aralarında bir ayırım gözetmez.
"Allah emriyle semaya vahyetti ve onlar buna uygun olarak hareket
etmeye başladılar." (Fussilet: 12)
"O emriyle arza vahyedecek ve arzda haberlerini anlatacaktır."
(Zilzal: 4-5)
"Rabbin meleklere vahyediyordu ki..."
O, balarısına da vahyeder ve onu tüm görevini mükemmel ve içgüdüsel bir
şekilde yerine getirmesini sağlayacak özelliklerle donatır. (68. ayet). Uçmayı
öğrenen bir kuş, yüzmeyi öğrenen balık ve emmeyi öğrenen yeni doğmuş bir bebek
için de aynı şey geçerlidir. Allah'ın bir insana birdenbire bir fikir ilham etmesi de vahiydir. (Kasas: 7) Bütün büyük keşifler,
icatlar, büyük edebiyat ve sanat eserleri için de durum aynıdır; vahiy olmasa
bunların hiçbirisi söz konusu olamaz. Gerçekte her
insan şu veya bu zamanda zihni ve ruhi etkisini bir fikir, bir düşünce veya bir
rüya şeklinde duyumsar ve daha sonra yaşanan bir tecrübeyle bunun görülmeyen
bir vahiy olduğu ispatlanır.
Bir de
sadece nebi ve rasûllerin ayırıcı vasfı olan vahiy vardır. Bu vahiy şekli kendine özgü
özellikleri ile diğer vahiy türlerinden ayrılır. Peygamber
kesin olarak kendisine Allah tarafından ilham edildiğini bilir ve bunun
farkındadır. Bu tür bir vahiy, insanlığın hidayeti
için inanç ilkeleri, emirler, kanun ve düzenlemeleri içerir.
57. "... Rabbinin gösterdiği düz
yollardan git." "... hayatının kolayca akıp gitmesi için
58. Bal hem lezzetli bir besin
kaynağıdır, hem de tıbbi yönden yararlıdır. Birinci özelliği
herkes tarafından bilindiği için burada özellikle ikinci niteliğine
değinilmiştir. Bal, bir çok hastalığın
tedavisinde kullanılır, çünkü çiçek ve meyvelerin suyunun ve glikozunun en
güzel bir şekilde birleşiminden oluşmuştur. Bunun yanısıra bal
çürüyüp bozulmadığı için diğer ilaçların hazırlanmasında ve korunmasında da
kullanılır.
Başka
şeylerin çürüyüp bozulmasını da engeller. Bu nedenle yüzyıllardan beri bal, alkolün
yerine kullanılmaktadır.
59. Bu pasajda (48-69. ayetler) tevhid ve öldükten sonra
dirilme hakkında deliller yer almaktadır. Bu delillere yer
vermek gerekliydi, çünkü kafirler ve müşrikler Hz. Peygamber'e (s.a) özellikle
bu iki nokta nedeniyle karşı çıkıyorlardı. Birinci ilkeyi, yani tevhidi
Kafirlerin
en çok itiraz ettikleri ikinci konu da öldükten sonra dirilme konusu idi. Onlar bu ilkeye karşı çıkıyorlardı, çünkü
Onlara
bir zamanlar kupkuru olan bir toprağın, yağmurun yağmasıyla nasıl birdenbire
tekrar canlandığını gözlemeleri istenmekte ve bu döngüyü her yıl izlemekte
oldukları söylenmektedir. Ölü bir toprağı canlandırıp bitkilerle donatan Allah aynı şekilde
hiç bir zorluk çekmeksizin ölü bir insanı da tekrar diriltebilir.
60. Burada vurgulanan nokta şudur: Allah sadece (önceki
ayetlerde belirtildiği gibi) sizin hayati ihtiyaçlarınızı sağlamakla kalmaz,
aynı zamanda O sizin hayat ve ölümünüz hakkında tek söz sahibi ve Hakim
olandır. O'ndan başka hiç kimse öldürme veya diriltme
kudretine sahip değildir.
61. Bu nokta, müşriklere ve kafirlere, insanı
yeryüzündeki diğer yaratıklardan üstün kılan bilginin Allah tarafından verildiğini
bildirmek için vurgulanmıştır: Bir zamanlar bilgiye sahip olan insanın
yaşlanınca bir et yığını gibi kaldığını görürsünüz.
Bir zamanlar başkalarına bilgi öğreten bu adam tüm
duygularını yitirir ve kendisine bile bakamayacak hale gelir.
62. Bu ayetin anlamı hakkında derinlemesine düşünmek
yararlı olacaktır, çünkü bazı çağdaş tefsirciler bu ayete dayanarak garip
ekonomik teoriler icat etmektedirler. Onlar bu yoruma, İslam
ekonomisinde yeni bir felsefe ve görünüm kazandırmak için ayetleri sunuldukları
çerçeveden ayırıp tek bir bütün imiş gibi ele alarak ulaşırlar. Ayeti
böyle tefsir edenlere göre ayetin anlamı şudur:
Allah'ın
kendilerine nimet verdiği kimseler bu nimetleri hizmetçileri ve köleleri ile
eşit olarak paylaşmalıdırlar, aksi takdirde Allah'ın kendilerine verdiği
nimetlere karşılık O'na nankörlük etmiş olurlar. Ayetin bu şekilde tefsir edilmesi
yanlıştır ve çok uzak bir ihtimaldir. Çünkü ayetin ele
alındığı çerçeve içinde kesinlikle hiç bir ekonomik kural söz konusu değildir.
Bu ayeti de içine alan tüm pasaj, tevhidin
ispatlanması ve şirkin reddedilmesini konu alır. Bu pasajı takip
Ayetin bu
şekilde tefsir edilmesi gerektiği görüşü Rum Suresi 28. ayet tarafından da
desteklenmektedir: "Allah size kendi nefislerinizden bir örnek verir: Size
rızık olarak verdiğimiz şeylerde sağ ellerinizin malik olduğu kölelerinizden
sizinle eşit olanlar var mı? Ve siz birbirinizden korktuğunuz
gibi onlardan da korkar mısınız? İşte biz aklını
kullanabilen bir toplum için ayetleri böyle birer birer açıklarız."
Bu iki ayet karşılaştırıldığında, her ikisininde müşriklere kendilerini
köleleri ile servet ve statü bakımından eşit tutmadıkları halde,
yaratıklarından birini Allah'a ortak koşacak kadar
aptalca bir iş yaptıklarını bildirmek için indirildiği sonucuna ulaşılır.
Yanlış sonuca ulaşan
tefsirin ise şu cümle ile desteklendiği ortaya çıkmaktadır: "O halde
bunlar Allah'ın nimetini bilerek inkar mı ediyorlar?" Bu ayet, zengin
insanlar ve köleler örneğinin hemen arkasından geldiği için bazıları,
servetlerini, daha az serveti olanlarla eşit olarak
paylaşmayanların nankörlük etmiş olacakları sonucuna varmaktadırlar. Gerçekte, Kur'an'ı yakından inceleyen herkes, Allah'a karşı
nankörlüğün O'nun verdiği nimetlere karşı şükürde O'na ortaklar koşmak anlamına
geldiğini bilir.
Bu
yorumun yanlış olduğu o denli ortadadır ki, Kur'an'ı yakından inceleyen ve
Kur'an ilimlerini bilen hiç kimse bu konuda yanılgıya düşemez. Bu ve buna benzer ayetler sadece
Kur'an hakkında yüzeysel bir bilgiye sahip olan kimseleri yanıltabilir.
Şimdi Allah'a karşı
gösterilen nankörlüğün önemi açığa çıktığına göre, ayetin asıl anlamının
aşağıdaki gibi olacağını söyleyebiliriz: "Müşrikler, efendi ve köle
arasındaki ayırımın önemini anladıkları ve kendi hayatlarında bu ayrımı
gözledikleri halde neden yaratıcı ve yaratıklar arasındaki büyük farkı gözardı
etmekte inat ediyorlar ve kendilerine Allah tarafından verilen nimetlere
karşılık neden şükürde O'na yaratılanları ortak koşuyorlar?"
63. "..... onlar bâtıla
inanıyorlar....." Onlar, kaderlerini belirleme, isteklerini karşılama,
dualarına cevap verme, onlara çocuklar ihsan etme, hastalıklarını iyileştirme
ve onların davalarda kazanmalarına yardım etme güçlerine sahip olan cinler,
belirli tanrı ve tanrıçalar ve ölü veya diri azizlerin var olduğu konusunda
bâtıl ve asılsız bir inanç besliyorlar.
64. ".... Allah'ın nimetini inkar
ediyorlar." Allah'ın verdiği nimetlere karşılık
şükürde, bu nimetleri vermekle hiç bir ilgisi olmayan tanrı ve putları O'na
ortak koşarak O'nun nimetini inkâr ediyorlar. Kur'an
bu tür şirki Allah'ın nimetlerini inkâr etmek olarak adlandırıyor.
Burada şu temel prensip ortaya konulmaktadır: Nimet vermeyen birisine karşı
şükürde bulunmak veya o nimeti gerçek verenin kendi isteğiyle değil de, şu veya
bu kimsenin aracılığı, isteği veya şefkati ile verdiğine inanmak o nimeti
gerçek veren varlığa nankörlük etmek anlamına gelir.
Biraz
düşünen insan, yukarıda değinilen şeylerin mutlak olarak adil ve mantıkî olduğu
sonucuna varır. Olayı örneklemek
için A'nın, ihtiyacı olan B'ye karşılıksız yardım
ettiğini, fakat B'nin A'nın karşısına geçip olayla hiç ilgisi olmayan başka bir
kimseye teşekkür ettiğini, ona şükran gösterdiğini farzedelim. Çok cömert bir insan olan A, B'nin bu yersiz karşılığına dikkat
etmeyip ona yardım etmeye devam bile edebilir. Fakat
B'yi düşük karakterli ve nankör bir zavallı olarak görür. Daha sonra
B'nin diğer kimselere, A'nın kendisine iyilik
etmesinde aracılık ettikleri için şükran gösterdiği açığa çıkar. Doğal olarak A bunu
65. "Allah'a benzerler koşup durmayın."
Allah'ı başkaları ile karşılaştırmayın ve O'nu, kendilerine hizmetçiler,
kapıcılar olmaksızın ulaşılmayan dünya kralları ve yöneticileri gibi
66. Bir önceki ayette müşriklere, hiç bir şey O'na
benzemediği için Allah'la O'nun yaratıkları arasında benzerlikler koşmaya
çalışmamaları söylenmektedir. Bu benzetmelerin temeli yanlış
olduğu için, sonuçları da yanıltıcıdır. Bu ayetle
onları gerçeğe ulaştırmak için uygun örnekler ve doğru benzerlikler
anlatılmaktadır.
67. Son soru ile "Hamd Allah'a mahsustur"
cümlesi arasında, bu cümle yardımı ile doldurulması gereken bir boşluk vardır. Ayetteki soru yöneltildiğinde müşrikler elbette iki insanın eşit
olduğu cevabını veremeyeceklerdir. Bu nedenle bazıları bu ikisinin eşit
olamayacağını söyleyecekler, bazıları ise bunu
68. "İnsanların çoğu (bu basit gerçeği)
anlamazlar." Güç sahibi olanlar ve olmayanlar arasındaki
farkı hissettikleri ve dikkatle gözettikleri halde, yaratıcı ile yaratılanlar
arasındaki büyük farkı ne hissedip ne de gözetiyorlar. Bu nedenle sıfat
ve güçlerinde yaratıkları Yaratıcı'ya ortak koşuyorlar ve sadece Yaratıcı'nın hakkı olan bağlılığı yaratıklara gösteriyorlar.
Ne yazık ki günlük hayatlarında bir ricada bulunacakları zaman evin
hizmetçisine değil efendisine başvuruyorlar, fakat bunun aksine ihtiyaçları
için Allah'a değil, O'nun kullarına yalvarıyorlar.
69. Birinci örnekte belli güçlere sahip olma veya olmama
konusunda Allah ile diğer bâtıl ilâhlar arasındaki fark açığa çıkarılmıştı. İkincisinde ise bu güçlerin kullanılması vurgulanmaktadır.
Allah sadece herşeye kadir olan değil, aynı zamanda duaları işiten ve
ihtiyaçları giderendir, oysa bir kulun bunlara gücü yetmez. O yakarışları
işitmez, işitemez; ne onlara cevap verebilir ne de bir şey yapmaya gücü yeter. Kul tamamen efendisine bağlıdır ve yalnız başına bir şey yapamaz.
Diğer taraftan efendi, herşeye gücü yetendir. Hüküm ve hikmet sahibidir. O dünyada adaleti uygular: O'nun
her yaptığı doğru ve kesindir. Onlara sor: "O halde bu efendi ile kulu
eşit görmenin bir anlamı var mı?"
70. Bir sonraki ayet bunun Mekkeliler tarafından
Peygambere (s.a) sık sık yöneltilen bir soruya cevap niteliğinde olduğunu
göstermektedir. Burada değinilmeyen soru şudur: "
71. Yani, "kıyamet"in yavaş yavaş gelip, uzun
zaman alacağını sanarak kendi kendinizi aldatmayın: Ne onun gelişini belli bir
uzaklıkta görebilecek, ne ona karşı korunabilecek ve ne de onun gelişine
hazırlık yapabileceksiniz. Çünkü o, önceden hiç bir belirti olmaksızın aniden
bir göz açıp kapayıncaya dek veya bundan daha az bir
sürede gelecek. Bu nedenle şimdi meseleyi ciddi olarak
düşünme ve ona karşı tutumunuzu belirleme zamanıdır. Kıyamet'in
gelmesine daha çok zaman olduğu ve onun gelişini görünce Allah'a karşı
vazifeleri yapmak gibi boş ümide dayanmayın."
Tevhid'in
anlatıldığı bu bölümde kıyamet'ten bahsedilmesi, insanlara tevhid veya şirki
tercih etmenin sadece teorik bir mesele olmadığını anlatmak amacıyla olabilir. Çünkü bu seçim kişilerin kıyamet
gününde hesap sorulacakları değişik hayat tarzlarının doğmasına neden olur.
Onlara kıyamet'in bilinmeyen bir zamanda aniden geleceği de
bildirilmektedir. Bu nedenle onlar o gün kurtuluş veya
hezimete uğramalarına neden olacak doğru seçimi yapmalıdırlar.
72. Burada onlara doğduklarında bir hayvan yavrusundan
daha cahil ve muhtaç bir halde oldukları, fakat Allah'ın onlara işitecek
kulaklar, görecek gözler ve düşünen akıllar verdiği hatırlatılmaktadır. Bu nimetler onların dünyevi işlerini mükemmel bir şekilde
yürütmelerine yarayan bilgileri elde etmelerini sağlamıştır. O denli ki
bu duyu organları insanın dünyadaki her şeye hükmetmesini sağlayan yegane
araçlardır.
73. Yani, "size bu gibi nimetleri veren Allah'a
şükretmelisiniz.
74. Evler: Arabistan'da çok kullanılan deriden çadırlar.
75. Yani, "Yolculuğa çıkmak istediğinizde kolayca
çadır bozup onları taşıyabilirsiniz. Kısa bir mola vermek
istediğinizde hemen çadırlarınızı kurup onları dinlenme ve gölgelenme yeri
olarak kullanabilirsiniz."
76. Kur'an şu iki sebep yüzünden soğuktan korunmaya
değinmemiştir:
(1) Yaz
mevsiminde giyeceklerin kullanılması, yüksek bir kültür seviyesine işaret eder ve daha aşağı kültür seviyelerinin burada anılmasına
gerek yoktur.
(2)
Sıcak ülkelerde elbisenin kullanılması özellikle anılmıştır. Çünkü
bu tür ülkelerde giyecekler, sıcak ve şiddetli rüzgardan korunmak için giyilir.
Bu nedenle kişi sıcak rüzgardan korunmak için başını,
boynunu, kulaklarını ve tüm vücudunu örtmek zorundadır; aksi takdirde bu sıcak
rüzgar insanı öldürebilir.
78. "Allah üzerinizdeki nimetini böylece
tamamlıyor.": Allah insanın hayatının her yönüyle
ilgili en ufak ihtiyaçlarını ve gerekli olan şeylerini karşılar. Sözgelimi
insan vücudunun dış etkilerden korunmasını ele alalım. Allah'ın bu konuda,
geniş bir kitap yazılacak kadar çok düzenlemeler
yaptığını görüyoruz. Bu düzenlemeler giyinme ve barınma gibi
nimetlerde mükemmele ulaşır. Yiyecekleri ele alırsak, bunların da her
ihtiyacı karşılayacak kadar çok çeşitli olduğunu
görürüz.
Bunun da
ötesinde Allah'ın insanların yiyecek ihtiyacını karşılamak için ihsan ettiği
araçlar o denli çoktur ki bu çeşitlerin listesi ve değişik yiyecek türlerinin
isimlerini yazabilmek için ciltler dolusu kitaba ihtiyaç vardır. Bu yiyecek nimetinin
tamamlanmasıdır. Aynı şekilde insan, Allah'ın, insan
hayatının her yönü ve her ihtiyacı için verdiği tüm nimetlerin mükemmele
eriştiğini ve tamamlandığını görebilir.
79. Burada Allah'ın nimetlerinin inkâr
edilmesi ile Mekkeli kâfirlerin pratik hayatlarındaki nimetleri inkâr etmeleri
kastedilmektedir. Çünkü onlar tüm bu nimetlerin Allah
katından olduğunu inkâr etmiyorlar, fakat bunun yanısıra meleklerin, azizlerin
ve ilâhların bunda katkısı olduğuna inanıyorlardı. Bu
nedenle de Allah'ın nimetlerine karşı şükürde bu aracıları da ortak
yapıyorlardı. Bilakis onlara, Allah'tan daha çok
şükran gösteriyorlardı. Allah, onların bu ortak
koşmasını, Allah'ın nimetlerini inkâr etme, nankörlük ve O'nun nimetlerini
unutma diye nitelemektedir.
80. "Şahit", o ümmetin peygamberi veya o
topluluğu tevhide ve Allah'a ibadete çağıran ve onları şirk, bâtıl inanç ve
geleneklerin sonuçlarına karşı ikaz
81. Bu, suçluların kendilerini temize çıkarmaya hiç bir
fırsatları kalmayacağı anlamına gelmez, fakat onların suçlarının güçlü
belgelerle ıspatlanacağı ve onların mazeret öne sürmeye fırsatları kalmayacağı
anlamına gelir.
82. Yani, "Onlara, işledikleri günahlar nedeniyle
Rablerinden özür dileme fırsatı verilmeyecektir. Çünkü o gün
hüküm günü olacak ve özür dileme ve tevbe etme zamanı çoktan sona ermiş
olacaktır." Kur'an ve hadisler, tevbe etme ve özür dileme yerinin
ahiret değil, bu dünya olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu
dünyada bile, ölüm alametleri görülür görülmez bu fırsat sona ermektedir.
Çünkü kişi ölümün yaklaştığını anladığında, tevbe
etmenin ve özür dilemenin bir anlamı olmaz. Günahlarına tevbe zamanı, kişi ölüm sınırına girer girmez sona erer, ondan sonra artık
sadece ceza veya mükafat hükmü kalır.
83. Bu, onların, müşriklerin kendilerinden yardım
dileyip, yalvardıkları şeyleri reddetmeleri anlamına gelmez. Onlar müşrikleri
yalancılıkla suçlarlar ve onların izin almaksızın kendilerini put ve ilâh
edindiklerini söylerler: "Biz size Allah'ı bırakıp da bizden yardım
dileyin, bize yalvarın demedik. Aslında biz bunu asla
84. Yani, onların dayandıkları herşey bâtıl ve asılsız
olacaktır, çünkü onlar yalvarışlarını duyacak ve zorluklarını giderecek hiç kimse
bulamayacaklardır. Ortaya çıkıp: 'Bunlar bana bağlı olan kimselerdir, onlara
bir şey yapılmasın,' diyecek kimse de olmayacaktır.
85. Çifte azap: Birincisi kendi inkarları için, diğeri
ise başkalarını Allah yolundan alıkoydukları için.
86. Kur'an hidayet veya
dalaletin, kurtuluş veya azabın dayandığı her şeyi açıkça ortaya koymuştur ki,
hakla bâtılı birbirinden ayıran bu bilgi doğru yola ulaşmak için zaruridir.
Bu
bağlamda, Kur'an da bu ve buna benzer cümlelerde, "her şey" ile bütün
ilimler ve sanatlar kastedildiğini savunan ve bu yorumun doğruluğunu ispatlamak
için Kur'an'ın gerçek anlamını değiştiren bazı kimselerin düştüğü hataya
düşmemeye dikkat etmek gerekmektedir.
87. Bu Kitap, kendisine ilâhî bir
kitap olarak teslim olan ve onu hayatın her yönünde takip edenler için bir yol
göstericidir. Daha sonra bu Kitap onlara Allah'ın nimet ve lütuflarını
ihsan eder ve onlara hüküm gününde Allah'ın mahkemesinden başarı ile
çıkacaklarını müjdeler: Bunun aksine onu inkar edenler, sadece onun
hidayetinden ve nimetlerinden mahrum olmakla kalmayacaklar, aynı zamanda
kıyamet gününde Allah'ın Rasûlü onlara karşı şahitlik ettiğinde bu Kitabı da
kendi aleyhlerinde bir şahit olarak bulacaklardır. Bu Kitap
onlar aleyhinde çok kuvvetli bir delil olacaktır, çünkü Allah Rasûlü (s.a) onun
hak ile bâtılı birbirinden ayıran mesajını onlara ilettiğini söyleyecektir.
88. Bu kısa cümlede Allah, dengeli ve sağlıklı bir
toplumun dayanağını teşkil
Bunlardan
birincisi iki farklı yöne sahip olan adalettir.
ADALET:
Sınırlama olmaksızın herkesin sahip olduğu hakları elde etmesi için gerekli
olan düzenlemeleri yapmaktır. Bununla birlikte adalet,
hakların eşit olarak dağıtılması anlamına gelmez, çünkü bu çok gayrı tabii
olur. Gerçekte adalet, hakların, bazı zamanlar da
eşitlik denebilecek şekilde haktanır ölçülerde dağıtılmasıdır. Örneğin, bütün vatandaşlar, vatandaşlık hakları bakımından eşit
olmalıdırlar, fakat diğer durumlarda hakların eşit olması adalet dışıdır.
Mesela çocuklar ve anne-babanın toplumsal konum ve haklar
bakımından eşit olması tabii ki yanlıştır. Aynı şekilde daha yüksek veya
daha alçak bir iş dalında hizmet verenler ücret ve gelirde eşit olamazlar. Allah'ın emrettiği şey, herkese ahlâkî, sosyal, ekonomik, kanunî
veya siyasî olan tüm haklarının, hakettiği ölçüde verilmesidir.
İHSAN:
Emredilen ikinci nokta, "İhsan"dır. Bu kelime iyi,
cömert, hoş görülü, affeden, merhametli, nazik olma, bencil olmama... vs.
anlamlarına gelir. Toplumsal hayatta bu adaletten daha
önemlidir, çünkü adalet sağlıklı ve dengeli bir toplumun temeli ise ihsan onun
mükemmele erişmesidir. Bir taraftan adalet, toplumun
haklarını çiğnenmekten ve zulümden korurken, diğer taraftan ihsan, toplumu
zevkli yaşamaya değer bir hale sokar. Eğer bir toplumda birey kendi
isteklerini yerine getirmekte inat ederse, o toplumun gelişemeyeceği açıktır,
en iyi ihtimalle bu toplum çatışmadan uzak olabilir; fakat böyle bir toplumda,
sevgi, şükran, cömertlik, fedekârlık, samimiyet, sempati gibi yaşama zevkini
geliştiren ve yüce değerlerin oluşmasını sağlayan insanî nitelikler oluşamaz.
SILA-I
RAHİME: Emredilen üçüncü nokta İhsan'ın özel bir uygulaması olan sıla-ı rahime
iyilik etmektir. Bu, kişinin akrabalarına sadece iyi
davranması, onların acılarını ve mutluluklarını paylaşması ve onlara kanuni sınırlar
içinde yardım etmesi anlamına gelmez. Aynı zamanda kişi
servetini de imkanları dahilinde ve akrabalarının ihtiyaçlarına göre onlarla
paylaşmalıdır. Burada, gerekli imkanlara sahip herkesin, kendi ailesinin
haklarının yanısıra akrabalarının payının da gerçek ve kanunî olduğunu
89. Yukarıdaki değinilen üç iyi özelliğe karşılık Allah,
hem bireyi hem de tüm toplumu bozan üç kötülüğü yasaklamaktadır.
1)
FAHŞA: Arapça fahşa kelimesi, gayrı ahlâkî, müstehcen, kötü, çirkin, adi,
terbiyesiz; her şeye veya genel beğeni ve edep kurallarına uymadığı için
duyulması ve görülmesi uygun kaçmayan şeyleri; zina, fuhuş, homoseksüellik,
çıplaklık, açıklık, hırsızlık, soygun, içki içme, kumar oynama, dilencilik,
terbiyesizce konuşma ve benzeri şeyleri içerir. Aynı şekilde bu ahlâksızlıkları
toplumsallaştırmak ve yaymak da, örneğin yanlış propaganda, iftira, suçların
açıktan işlenmesi, ahlâksız hikayeler, bu türden tiyatrolar, filmler, çıplak
resimler, kadınların açık saçık ortalıkta dolaşması, karşı cinslerin gruplar
halinde karışık halde dolaşması, dansetmesi vs. aynı şekilde fahşanın içine
girer.
2)
MÜNKER: Genelde insanlar arasında kötü
3) BAĞY:
Genel ahlâk kurallarını aşan ve Yaratıcı olsun yaratıklar olsun, diğerlerinin
haklarını çiğneyen her tür kötü davranıştır.
90. Bu ayette Allah, önem sırasına göre dizilmiş üç tür
anlaşmadan (ahid) bahsetmektedir. Bunlardan birincisi,
hepsinden önemli olan Allah'la insan arasındaki ahid, yani bağdır. Önem sırasında ikinci olan, bir insanla bir insan arasında veya bir
grup insan arasında Allah şahit tutularak veya Allah'ın adı anılarak yapılan
ahidleşme veya anlaşmadır. Üçüncü tür ahid ise,
Allah'ın adı anılmadan yapılan ahiddir. Her ne kadar
bu önem sırasına göre üçüncü ise de, bu ahidin yerine getirilmesi de ilk ikisi
kadar önemlidir ve bozulması yasaklanmıştır.
91. Bu bağlamda, Allah'ın, anlaşmaları bozanları çok
şiddetli bir şekilde azarladığına dikkat edilmelidir ki bu yeryüzündeki
karışıklık ve düzensizliklerin en büyük sebebidir. Ne yazık ki
"büyük" insanlar bile, ekonomik, politik ve dinî anlaşmazlıklarda
kendi toplulukları lehinde avantaj elde etmek için yapılan anlaşmaları bozmayı
büyük bir hüner
92. Burada anlaşmazlıklara neden olan fikir ayrılıkları
ve ihtilafların çözümünün kıyamet gününde olacağı bildirilmektedir. Bu nedenle bu ihtilaflar, anlaşmaları bozmak için bir özür teşkil
etmemelidir. Taraflardan biri tamamen haklı, karşı
taraf ise tamamen haksız olsa bile, haklı olanın anlaşmayı bozması, yanlış
propaganda yapması veya diğerini mahvetmek için başka kötü yollar kullanması
doğru değildir.
93. Bu da bir önceki uyarıyı destekler niteliktedir. Allah'ın dinini savunan bir
kimsenin, kendi dinini (bunun Allah'ın dini olduğunu farzedelim,) yaymak için
doğru, yanlış diye ayırmaksızın her türlü metodu kullanmaya ve karşı dinleri
yok etmeye haklı olduğunu sanması yanlıştır. Çünkü bu açıkça Allah'ın "muradı"na ters olacaktır: Eğer Allah dinî farklılıkların olmamasını
dileseydi, insana seçme özgürlüğünü vermeyebilirdi. Bu
durumda Allah'ın, dinini kötü yollarla yaymaya çalışan, dinin savunucularına da
ihtiyacı kalmazdı. Allah, insanlardan günah işleme ve
küfre sapma güç ve özgürlüğünü alarak insanların hepsini doğuştan mümin ve
itaatkar kullar olarak yaratabilirdi. Bu durumda iman
ve itaatten sapma gibi bir şey söz konusu olamazdı.
94. Burada Allah'ın kendisinin,
insanlara bir çok yoldan birine uyma güç ve özgürlüğünü verdiği
belirtilmektedir. Bu nedenle Allah doğru yola uymaya
niyetlenenlerin hidayete ulaşmasını kolaylaştırır ve sapmak isteyenleri de
saptıkları yolda bırakır.
95. Yani, "Daha önceden İslâm'a
inanan bir insan, sizin kötü davranışlarınızı görüp hayal kırıklığına uğrar ve
müminlere katılmaktan vazgeçebilir." Çünkü o şöyle bir
düşünce içinde olur:" Ahlâk ve davranış yönünden bu müslümanların
kafirlerden pek farkı olmadığına göre onlara katılmam için hiç bir sebep
yok."
96. Yani, "O'nun dininin bir temsilcisi olarak
Allah adına yaptığınız ahidleşme",
97. Bu, Allah'a verilen sözün yüksek pahaya satılması
gerektiği anlamına gelmez. Burada anlatılmak istenen, dünyevi bir kazanç ne kadar büyük olursa olsun Allah'a verilen sözün değeri ile
karşılaştırıldığında hiçbir öneminin olmayacağıdır. Bu
nedenle Allah'a verilen söz ile sonunda geçici olan herhangi dünyevi bir
kazancı değişmek kârsız bir alışveriştir.
98. "Sabredenler", bir tarafta doğru ve
hakkın, diğer tarafta da açgözlülük ve nefsin bulunduğu savaşta daima sebat
gösterenlerdir. Onlar, doğruluk uğruna her kaybı göğüsleyip
haram yollarla elde edebilecekleri her tür kazancı reddederler. Onlar yaptıkları iyi amellerin karşılığını ahirette almak için
sabırla beklerler.
99. Bu ayet, adil, doğru ve şerefli bir tutum içinde
olanların ahirette kazançlı çıkmalarına rağmen bu dünyada daima kaybedeceği
gibi yanlış bir fikre kapılan müminlerin ve kafirlerin bu düşüncesinin doğru
olmadığını ortaya koymaktadır. Allah bu yanlış anlamayı ortadan kaldırır ve
şöyle der: "Sizin bu kanaatiniz yanlıştır. Doğru davranış, sadece ahirette
mutlu bir hayat değil, aynı zamanda Allah'ın lütfuyla bu dünyada da temiz ve
mutlu bir hayat sağlar."
Şu bir
gerçektir ki davranışlarında samimi, doğru, şerefli, adil ve temiz olanlar bu
dünyada çok daha iyi bir hayat yaşarlar. Çünkü onlar, kusursuz kişilikleri ile, bu özelliklere
sahip olmayanların yaşamadığı saygı, şeref ve güven içinde yaşarlar. Başarı kazanmak için pis ve kötü yollar deneyenlerin elde edemediği
temiz ve göze çarpan bir başarı kazanırlar. Her şeyin
ötesinde, kulübede yaşasalar bile, saraylarda ve köşklerde oturan günahkârların
yaşamadığı bir vicdanî huzuru ve tatmini yaşarlar.
100. Yani, "Onların ahiretteki derecesi, işledikleri
en iyi amellere göre belirlenecektir." Başka bir
deyişle; "
101. Bu, sadece Arapça
"Euzubillahimineşşeytanirracim" (Kovulmuş şeytandan Allah'a
sığınırım) kelimelerini tekrarlamak gerektiği anlamına gelmez. Kişi Kur'an okurken şeytanın vesveselerinden korunmak için elinden
geleni yapmalı, bunu içten dilemeli ve kalbine anlamsız ve yanlış şüphelerin
gelmesine izin vermemelidir. Kur'an'da var olan her
şeyi gerçek şekliyle görmeli ve anlamını Allah'ın dileği dışında bir anlama
sokacak şekilde ondaki fikirleri kendi şahsî görüş ve fikirleriyle
karıştırmamalıdır. Bundan başka kişi, şeytanın
en büyük ve en gizli düzeninin, okuyucunun Kur'an'dan hidayet almaması olduğunu
da unutmamalıdır. Şeytan okuyucuyu saptırmak, onun Kur'an'dan
hidayet almasını engellemek ve onu yanlış düşünme yollarına sevketmek için
elinden geleni yapar. Bu nedenle okuyucu şeytana karşı
korunmuş olmak ve şeytanın kendisini Kur'an hidayetinden alıkoymaması için
Allah'tan yardım isteyip O'na sığınmalıdır. Çünkü bu
kaynaktan hidayet alamayan, başka hiç bir yerden hidayet bulamayacaktır.
Bunun da ötesinde bu kitapla dalâlete düşmek isteyen kimse o
denli sapacaktır ki düştüğü kısır döngüden çıkamayacaktır.
Bu ayetin
yer aldığı bölüm, Mekkeli müşriklerin Kur'an aleyhinde yönelttikleri sorulara
verilen cevaplara giriş niteliğindedir. Onlara, Kur'an aleyhinde sorular yönelterek değil,
ancak, şeytanın saptırmalarına karşı Allah'a sınığınarak Kur'an'ı gerçek
şekliyle görmeye çalışırlarsa O'nun nimetlerinden yararlanabilecekleri
söylenmektedir. Aksi takdirde şeytan bir kimsenin
Kur'an'ı ve öğrettiklerini anlamasına izin vermez.
102. Bu ayet şu anlama da gelebilir: "Kur'an'da
emirler parça parça indirildiği için bir emri açıklayan başka bir emir indirdiğimiz
zaman." örneğin; "içki yasağı ve zina ile ilgili emirler, yıllarca
birbiri ardınca gelen emirlerden oluşmaktadır. Fakat biz bu tefsiri
103. Yani "Allah'ın vahyini parça parça göndermesi,
sizin sandığınız gibi O'nun ilim ve hikmetinin eksik olduğunu göstermez. Allah vahyini parça parça gönderir, çünkü insan aklı ve kavrama
kapasitesi sınırlı ve eksiktir ve onun meseleyi bir anda bir kerede anlayıp
kavramasını engeller. Bu nedenle Allah Hikmeti ile
Vahyini Ruhü'l Kudüs (Cebrail) aracılığıyla parça parça göndermiştir. O, insanların bir konuyu kabiliyet ve istidatlarına göre kavrayıp
bilgi ve imanlarında sağlam olabilmeleri için onu safha safha indirir, yavaş
yavaş ayrıntılarına iner ve onu insanlara açıklamak için bir çok değişik yol ve
metodlar izler."
104. Kur'an'ın parça parça gönderilmesinin ikinci hikmeti
de, ona tabi olan müslümanların İslam'ın tebliği için gerekli talimatı
alabilmeleri ve ihtiyaç duyduklarında O'nun tam zamanında çözümler sunmasıdır.
105. Kur'an'ın bir seferde bir bütün olarak
gönderilmemesinin üçüncü hikmeti de, işkence çeken ve büyük engellerle
karşılaşan müminlere, tekrar tekrar ihtiyaç duydukları cesaret ve müjdenin
verilmesidir. Bu nedenle Kur'an'da kendilerine görevlerini
yürütecek güç ve ümit vermek üzere tekrar tekrar ahiret mutluluğu
müjdelenmektedir.
106. Ruhü'l Kudüs: "Cibril burada vahyi getiren
meleğin yerine, vahyi getiren meleğin insanlarda bulunan zaaflardan uzak
olduğunu kafirlere anlatmak üzere bu ünvanı almıştır. O, ne getirdiği mesaja
birşeyler ekleyecek veya ondan bir şeyler çıkaracak kadar
şereften yoksun, ne de Allah adına bir şey uyduracak kadar yalancıdır. O, günah
işlemesine neden olacak insani eksikliğe de sahip değildir. O, tamamen temiz ve
kutsaldır ve Allah kelamını eksiksiz bir şekilde iletir."
107. Bu bağlamda, hadisler, Mekkelilerin Hz. Peygamber
(s.a) ile ilgisi olduğunu düşündükleri bir çok şahsın adını verir, bunlardan
biri Ceber'dir (Amr bin el Hadrami'nin Rum kölesi). Fakat bu
şahısların tek ortak özelliği hepsinin de Arap olmayan köleler olmalarıdır.
Kim olursa olsun, Tevrat ve İncil'i okuyan ve Peygamber'le de
(s.a) bir yakınlığı olan herkes, Mekkelilere Kur'an'ın gerçek yazarının bu
şahıs olduğu, fakat Hz. Muhammed'in (s.a) onun Allah kelamı olduğunu iddia
ederek yalan söylediğini düşünme ve buna inanma fırsatı sağlıyordu. Bu, sadece Hz. Peygamber'in (s.a) düşmanlarının onun aleyhinde
iftiralar uyduracak denli küstah olduğunu değil, aynı zamanda genelde halkın
çağdaşlarını değerlendirmede adil olmadığını göstermektedir. Onlar tarihte eşsiz olan o büyük şahsiyete işte böyle kötü
davranıyorlardı. Düşmanlıklarının kendi gözlerini
körelttiği bu insanlar, saf Arapça olan Kur'an'ı, Tevrat ve İncil'le ilgili
yüzeysel bir bilgiye sahip olan bir yabancıya isnat ediyorlardı. Bir
doğruluk timsali olan Hz. Peygamber'in (s.a) söylediğini
108. Bu ayet şöyle de yorumlanabilir: "Bir peygamber
yalan uydurmaz, fakat Allah'ın ayetlerine inanmayanlar yalan uydururlar."
109. Bu ayet, imanlarından vazgeçirilmek üzere dayanılmaz
işkencelere ve acılara maruz bırakılan müminlerle ilgilidir. Onlara,
Fakat bu, kişinin hayatını
kurtarmak için küfrü söz ile
110. Bu sözler, Hak Yolu'nun sıkıntılarına
katlanamayacaklarını anlayıp imandan dönen ve tekrar müşrik topluluğa katılan
kimseler hakkındadır.
111. Bunlar, Habeşistan'a hicret
112. Zikredilen memleket burada belirtilmemiştir,
tefsirciler de bu yerin neresi olduğuna işaret etmemişlerdir. Bununla birlikte İbn Abbas'ın bu yerin Mekke olduğu konusunda
(doğruya yakın) bir sözü vardır. Bu durumda "açlık
ve korku", Hz. Muhammed'in (s.a) peygamber olduğu dönemde, Mekke halkını
sarsan kıtlık olacaktır.
113. Bundan, bu sürenin kıtlıktan sonra nazil olduğu
anlaşılmaktadır.
114. Burada helâl ve harama niyet etmek Allah'a ibadetin
ölçüsü olarak sunulmuştur. Allah'ın kulları olduklarını
söyleyenler temiz ve helâl olanı yerler. O'na
şükrederler, haram ve pis şeylerden kaçınırlar.
115. Bkz. Bakara: 173, Maide: 3 ve En'am: 145.
116. Bu ayet açıkça, haram ve helâli belirleme hakkının
sadece Allah'a ait olduğunu gösterir. Veya başka bir deyişle,
kurallar koyma yetkisi sadece Allah'ındır. Bu nedenle
helâl ve haramı belirlemeye yeltenen herkes O'nun haklarına tecavüz etmiş olur.
Elbette ilâhî emri nihai otorite olarak
Haramı ve helâli belirleme
yetkisini haksız yere üstlenmek iki nedenden ötürü Allah'a karşı yalan uydurmak
olur:
1) Böyle
bir kimse, Kitab'ı gözönüne almaksızın, kendisinin helâl ve haram dediklerinin
Allah tarafından helâl ve haram kılındığını söyler veya:
2)
Allah'ın helâli ve haramı belirleme yetkisinden vazgeçtiğini ve insanları
hayatlarıyla ilgili hükümler koymada serbest
bıraktığını söylemek ister. Tabii ki bu iddiaların her biri
Allah'a karşı uydurulmuş bir "yalan" ve bir iftiradır.
117. Bu paragrafta (118-124), Mekke'li müşriklerin, daha
önceki ayetlerde (114-117) verilen emirlere karşı yaptıkları itirazlara cevap
verilmektedir. Birinci itirazları şöyleydi: "Sizin haram diye
saydıklarınızın yanısıra, Yahudilerde haram olan, fakat sizin helâl saydığınız
bir çok şey var.
118. Burada: "Yahudi olanlara da her tırnaklı
hayvanı haram kıldık..." (En'am: 146) ayeti
kastedilmektedir. Bu ayette (117) Allah bu belirtilen
şeylerin, Yahudilerin zulümleri nedeniyle haram kılındığını bildirmektedir.
Burada şöyle bir soru akla
gelmektedir: En'am Suresi mi yoksa Nahl Suresi mi önce indirilmiştir? Çünkü
Nahl Suresi 118. ayette, En'am Suresi 146. ayete bir gönderme; En'am Suresi 119. ayette
de: "Ne oluyor ki size, kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı karşıya kalmanız
dışında, O size haram kıldıklarını ayrı ayrı açıklamışken, üzerinde Allah'ın
ismi anılan şeyleri yemiyorsunuz?..." şeklinde Nahl Suresi 115. ayete bir gönderme vardır. Çünkü, Mekkî
sureler içinde haram olanların ayrıntısıyla açıklandığı tek yer bu iki suredir.
Biz Nahl Suresi'nin En'am'dan önce nazil olduğu görüşündeyiz.
Çünkü En'am Suresi 119. ayette,
Nahl Suresi'nin daha önceki bir ayetine (115. ayete) gönderme vardır. En'am Suresi'nin nazil olmasından sonra kafirlerin Nahl
Suresi'ndeki bu konuyla ilgili ayetlere itiraz ettikleri açığa çıkmaktadır.
Daha sonra bunlara En'am-146'da değinilmiş ve burada bir çok
şey özellikle Yahudilere haram kılınmıştır. Nahl
Suresi'ndeki cevaba, yani 118. ayete gelince,
bu ayet En'am'dan sonra nazil olduğu halde, Nahl Suresi'ne yerleştirilmiştir.
119. "İbrahim başlı başına bir ümmetti." Çünkü o dönemde dünyada İslam sancağını taşıyan tek müslümandı.
Dünyanın geri kalanı ise küfür sancağını taşıyordu.
Allah'ın bu kulu, normalde bir topluluk tarafından yürütülen bir görevi
yürüttüğü için bir tek kişi değil başlı başına bir
topluluk, bir ümmetti.
120. Bu, kafirlerin birinci itirazına (an:117) verilen bir cevap niteliğindedir ve iki kısma ayrılır:
1) Sizin
Yahudilik ve İslâm kuralları arasında yüzeyde gördüğünüz farklılıklardan ötürü
düşündüğünüz gibi ilâhî kanunda bir çelişki yoktur. İsyanlarından
ötürü sadece bir kaç şey Yahudilere haram kılınmıştır. Bu nedenle başkalarının bu temiz şeylerden yararlanmaması için bir
sebep yok.
2) Hz.
Muhammed'e (s.a), Yahudilerin yoluna değil, Hz. İbrahim'in (a.s) yoluna uyması
emredilmiştir. Onlar da bu belirtilenlerin Hz. İbrahim (a.s)
hukukunda haram olmadığını bilmektedirler. Örneğin
Yahudiler deve etini yemezler, oysa bu Hz. İbrahim'in şeriatına göre helaldir.
Aynı şekilde deve kuşu, yabani tavşan, ördek vs. Yahudilerde
haramdı, fakat bunlar Hz. İbrahim'e (a.s) hiç bir bağları ve ilişkileri olmadığı
konusunda uyarılmaktadırlar. Çünkü Hz. İbrahim (a.s)
müşrik değildi, oysa Yahudiler ve Mekkeliler şirk içindeydiler. Hz. Muhammed (s.a) ve onun yanında olanlar Hz. İbrahim'in (a.s) tek
gerçek takipçileridirler. Çünkü onların inançlarında
ve uygulamalarında şirkin zerresi bile yoktur.
121. Bu, ikinci itiraza verilen cevaptır. Sebt (cumartesi günü) ile ilgili kısıtlamaların sadece Yahudilerle
ilgili olduğu Hz. İbrahim'in (a.s) dini ile hiç bir ilgisi olmadığını söylemeye
gerek yoktu, çünkü onlar da bunu biliyorlardı. Bu
kısıtlamalar, Yahudiler sürekli kanunlara ve emirlere karşı geldiği için
konmuştur. Bunun tam anlamıyla kavranabilmesi için Kitab-ı Mukaddes'teki
Sebt günü ile ilgili emirlere bakılmasında fayda vardır: Örneğin Çıkış 20:8-11,
23:12-13, 31: 1-17, 35: 23 ve Sayılar 15: 32-36. Bunun
yanısıra Sebt gününü tecavüz ile ilgili bölümlere bakmakta da yarar vardır.
Bkz. Yeremya: 17: 21-27 ve Hezkiel 20: 12-24.
122. Bu emir, İslâm'ın tebliği ile ilgilenenler için çok
önemlidir. Onlar şu iki şeyi de gözönünde bulundurmalıdırlar:
"Hikmet" ve "güzel öğüt" Hikmet; kişinin tebliği sırasında
dikkatli ve basiretli olması, bunu körükörüne yapmamasıdır. Hikmet,
hitabedilen kişinin zihin, yetenek ve şartlarının gözönünde bulundurulmasını ve
Mesaj'ın bunlara uygun bir şekilde iletilmesini gerektirir. Bundan başka aynı metod herkese veya her gruba uygulanmamalı,
aksine önce muhatabın hastalığı teşhis edilmeli, ona göre zihin ve kalbi
uyarılarak tedavi edilmelidir.
"Güzel öğüt" iki noktayı vurgulamak ister:
1) Kişi muhatabını sadece mantıki ikna metodlarıyla değil
aynı zamanda duygularını cezbederek de inandırmaya çalışmalıdır. Aynı şekilde
kişi sadece sapıklık ve kötülüklerin yasak olduğu konusu üzerinde durmamalı,
aynı zamanda insan doğasında varolan kötülük aleyhtarı tutumu, karşısındaki
insanda da uyandırmaya çalışmalıdır. Bu kötülüklerin sonuçlarıyla da muhatabını
uyarmalıdır. Bunun yanısıra kişi karşısındakine hidayetin ve iyi amellerin
mükemmel ve doğru olduğunu mantıken kabul ettirmeye çalışmakla kalmayıp aynı
zamanda onu sevdirmeye de çalışmalıdır.
2) Öğüt, karşıdakinin mutluluğu ve refahını düşündüğünü
gösterir bir tarzda olmalıdır. Öğüt verenin karşısındakini küçük gördüğünü veya
kendi üstünlüğü ile övündüğünü gösterecek hiç bir davranışı olmamalıdır. Aksine
karşıdaki kimse, öğüt verenin kendisini düzeltmeye ve mutluluğa ulaştırmaya
çabaladığını hissetmelidir.
123. "En güzel şekilde mücadele et" emri, kişinin tatlı bir dile
sahip olması, soylu bir davranış göstermesi, akli ve cezbedici fikirler öne
sürmesi ve polemik, tartışma ve karşıtlıklar içine düşmemesi gerektiğini ifade
etmektedir. Başkalarıyla en güzel şekilde mücadele eden kimse, suçlamalara,
çarpık fikir ve iğneli sözlere yönelmez; karşısındakini matetmek ve tartışmada
kendi üstünlüğünün alkışlanması için onunla alay da etmez. Çünkü bu tür
davranışlar inatçılık ve dikbaşlılığa neden olur. Bunun tam tersine öğüt veren
kişi karşısındakini alçak gönüllü ve basit bir şekilde ikna etmeye çalışır ve
karşısındakinin çarpık fikir ve kısır döngülere girdiğini gördüğü zaman onun
daha çok sapıtmaması için tartışmayı bırakır.
124. "Allah kendisinden
korkanlarla beraberdir." Çünkü onlar kötü yollardan sakınırlar ve daima
doğru bir davranış içinde olurlar. Onlar eylem ve davranışlarının, kendilerine
yaptıkları kötülükler tarafından değil, kendi doğruluk duygularından
kaynaklandığını bilirler. Bu nedenle kötülüğe iyilikle karşılık verirler.