Bismillahirrahmanirrahim

1. Bu başlangıç ayeti, Rasulullah'ın (s.a) Kur'an olarak sunduğu Allah Kelamının fasih bir sözden, yüksek bir şiirden ve kahinlerin söylediklerine benzer bir takım kehanetlerden başka bir şey olduğunu düşünmeyen beyinsizler için apaçık bir cevabı ihtiva eder. Onlar Kur'an'ın zannettikleri gibi olmadığı, bir Hikmet Kitabı olduğu ve eğer bu Kitab'ı dikkate almazlarsa bizzat kendilerini hikmetten mahrum bırakacakları konusunda böylece uyarılmış olmaktadırlar.

2. Bu soru, serinkanlı düşündüklerinde şu sonuçlara rahatlıkla varabilecek kimselerin biraz düşünmeleri için sorulmaktadır:

a)İnsanlığı, mesajı reddetmelerinin sonuçlarından sakındırmak için yine bir insanın görevlendirilmesinde bir gariplik yoktur. Çünkü, şurası gayet açıktır ki, insanoğlu için en uygun elçi, ne bir cin ve ne de bir melektir, kendisi gibi bir insandır.

b) İnsanlığın Yaratıcısı ve Rabb'inin, yoldan sapan insanların hidayetleri için bazı düzenlemeler yapması hiç te garip bir durum değildir, bilakis, belki de böyle yapmaması garip karşılanabilir.

c) Gerçek izzet ve şerefin, tabii ki hidayeti kabul edenlere gelmesi ve onu reddedenlere gelmemesi de garipsenecek bir şey değildir.

3. Onlar Rasulullah'a (s.a) "büyücü" dediler fakat bu lakabın ona gerçekten denk düşüp düşmediği üzerinde gereğince düşünmediler. Oysa apaçıktır ki, Rasulullah'ın (s.a) belağatıyla inananların zihinlerini etkilediği ve kalblerini çevirdiği olgusu kendi başına onun, amacına büyü ile ulaştığına dair yeterli bir delil teşkil edemezdi. Ayrıca Hz. Rasulullah'ın (s.a) hitab tarzını bir büyücününkinden ayırdetmek hiç zor değildir. Çünkü bu iki hitab gerek niteliği, gerek kullanıldıkları amaç ve gerekse inananların hayatları üzerinde uyandırdıkları etki bakımından çok farklıdır. Sorumsuz bir tip olan "büyücü", söylediklerinin doğru ve haklı olup olmadığına bakmaz, çünkü onun tek amacı, kendi haksız hedefine ulaşmak için dinleyicilerin kalblerini etkilemektir. Onun, ağzından çıkan şeylerin yanlış, abartılı ya da haksız olmasına aldırmaması bundandır; yeter ki sözler amacına ulaşsın. Çünkü büyücünün yegane amacı, hikmetli sözler etmekten çok sun'i olarak süslenmiş ve abartılmış bir dil kullanmak suretiyle dinleyiciler üzerinde duygusal bir etki uyandırmaktır. Bunun sonucu olarak da, konuşması çelişkili, tutarsız ve düzensiz olmaktadır. Tüm amacı şahsi çıkarından ibaret bulunduğundan, hitabetini sömürü gayesiyle yahut bir kesimi diğer kesime yamamak veya aralarını ayırmak için fesat tohumları ekmek üzere suistimal eder. Bu yüzden "büyücü" insanların hayatları üzerinde büyük manevi etkiler oluşturamaz, insanlara doğru düşünceler zerkedemez ve onların yaşantıları üzerinde sağlıklı değişimler oluşturamaz; aksine "büyü"sünün sonucu olarak insanlar daha öncekinden daha yanlış nitelikler sergilemeye başlarlar.

Böylece müşriklerin "bu adam apaçık bir büyücüdür " iddiası çürütülmüş olmaktadır, zira onlara şu denmek istenmektedir: "Siz de bizzat şahitsiniz ki, "bu şahsın sözleri hikmetli, sistemli, tutarlı, doğru ve haklıdır. O'nun ağzından çıkan her söz bilgece, söylediği herşey çok değerli ve eşsizdir. Belagatı, insanları ıslah etmekten başka amaç taşımaz. Söylediklerinde şahsi ailevi, kavmi yahut dünyaya ilişkin en küçük bir çıkar kokusu yoktur. Yegane niyet ve arzusu yoldan çıkmış insanları uyarmak ve onları kendi hayırlarına olan yola davet etmektir. Öyleyse onun belagatının oluşturduğu etkileri bir düşünün: "Büyücüler"in ifade biçimiyle oluşan etkiden tümüyle farklı olduğunu hemen anlayacaksınız. Hz. Rasul (s.a) tarafından etkilenen tüm insanların hayatları öyle değişmiştir ki, bu insanlar yüksek ahlaki kişilik ve davranışta birer örnek haline gelmişlerdir. Bunun için meseleyi enine boyuna düşünmeli ve onun bir büyücü mü yoksa bir Rasul mü olduğuna kendiniz karar vermelisiniz."

4. Bu kainatın yaradılışından sonra, Allah'ın onunla ilişkisini kesmeyip Zat'ıyla Kendi Arş (taht)ına oturduğunu ve kainatın her bir cüz'ünü yönlendirmek, idare etmek ve her bölümüne hükumet etmekte bulunduğunu vurgulamaktadır. Düşüncesi kıt insanlar Allah'ın kainatı yarattıktan sonra kendi başına bıraktığını veya nasıl isterlerse öyle kullansınlar diye başkalarına devrettiğini düşünürler. Ancak Kur'an, bu düşünceyi reddetmekte ve demektedir ki; kendi yarattıklarını bizzat Allah yönetmektedir; kainatta mekan tutmuş her ne varsa kendi yed-i kudretine almıştır ve kainattaki her hadise, O'nun emri ve izniyle vuku bulmaktadır. Kısaca, O, yalnızca Halik (yaratıcı) değil, aynı zamanda Kainatın Müdebbir'i (yöneticisi), Musavvir'i (suret vereni) ve Kayyum'u (Kainat varlığının temeli) dur; kainat O'nun iradesine göre işler. (Bkz. A'raf. an: 40-41).

5. Bu da meselenin öbür yanını vurguluyor. Allah herşeye Kadir'dir. Hiç kimse O'na herhangi bir şey hakkında tavsiyede bulunmaya cüret edemez; O'nun işleri yönetmesine hiç bir şekilde müdahale edemez; O'nun emrinde bir değişiklik yapamaz yahut bir kimsenin kaderini değiştiremez. Bir kimsenin yapabileceği en fazla şey O'na yalvararak dua ederek başvurmaktan ibarettir; ancak bu başvurunun kabul ya da reddi tamamen O'nun iradesine bağlıdır. O'nun mülkünde kendi başına buyruk olabileceği yahut herhangi bir yolla tavsiyelerde bulunabilecek güçte ve yetkide kimse yoktur.

6. Ancak Allah'ın Rabb olduğu şeklindeki çıplak hakikatın ortaya konmasından sonrda, insanlara bu hakikatın kendilerine yüklediği davranış biçimleri anlatılır: "Rabbınız yalnızca Allah olunca, yalnızca O'na ibadet etmelisiniz. "Bu bağlamda şu da belirtilmelidir ki, tıpkı Arapça "Rabb" kelimesi gibi "İbadet" kelimesi de birbiriyle ilişkili üç anlamı ihtiva eder: a) Tapınma, b) Kulluk, c) Boyun eğme.

a) Tüm inayet ve lütuf Allah'tan olunca, insan Allah'a olan şükranını yalnızca O'na ibadet ederek gösterebilir; göstermelidir. O'na niyaz etmeli, O'na yakarmalı ve boynunu O'nun önünde bükmelidir; başkasının deği1.

b) Madem ki Allah yegane yüce varlıktır, yücelikte tektir, o halde insan O'nun kulu ve kölesi olmanın gerektirdiği şekilde davranmalıdır. O'na karşı bağımsız, başına buyruk bir tavrı benimsememeli ve kendisini başka herhangi birinin zihni ve ameli kölesi haline getirmemelidir.

c) Madem tüm egemenlik Allah'ındır; O'nun emirlerine boyun eğmeli, O'nun yolunu izlemeli ve ne kendi nefsinin egemenliğini ne de bir başkasının egemenliğini O'nun egemenliği üstünde tanımamalıdır.

7. "Öyleyse hala ortaya konmuş bu Hakikat'ın gereklerini anlamayacak mısınız? Gözlerinizi açmayacak mısınız ve sizi Hakikat'e ters, yanlış yollara sevkeden kavrayışsızlıkları farketmeyecek misiniz? Bu sapık yollarda ısrarlı mısınız hala?"

8. Bu Hz. Peygamber'in (s.a) davetinin ikinci temel ilkesidir: "Eninde sonunda Rabbınıza dönmek zorundasınız ve bu dünyada yaptığınız şeylerin hesabını mutlaka vereceksiniz.

9. Bu cümle hem bir iddia, hem de bir delildir. "Allah tüm insanlara tekrar hayat verecektir" anlamıyla iddia; "Bu iş O'na çok kolaydır: nasıl her şeyi ilkin yaratmışsa öyle" anlamıyla ise bir deli1... Yaratma sürecinin tümüyle Allah tarafından başlatıldığını tasdik eden kimse, bunun imkansız yahut akıl dışı olduğuna hükmedemez. Bunu ancak, Hıristiyan ruhbanlık dinini terketmenin bir mazereti olarak ortaya atılmış, saçma "Yaratıcısız Yaradılış" teorisini kabul eden tanrıtanımazlar inkar edebilirler.

10. Allah'ın tüm insanlığa tekrar hayat vermesinin nedeni inananları ödüllendirmek, inanmayanları cezalandırmaktır. Ölümden sonra dirilişin mümkün olduğu gösterildikten sonra, bu karşılıkların mutlak ve kesin olarak adalet ve sağduyunun gerekleri mucibince verileceği zikredilir. Çünkü tam adalet başka türlü gerçekleşemez. Sağduyu ve adalet, inanan ve salih amel işleyenlerin gereğince ödüllendirilmesini; inanmayan, hakikatı reddeden ve kötü ameller işleyenlerin gereğince cezalandırılmasını gerektirir. Duyarlı ve adil herkes bilir ki, sözkonusu adalet şartları bu dünyada bütünüyle icra edilemez. Dolayısıyla tüm insanlığın adaletin mutlak anlamda icrası için tekrar diriltilmesi asıl olmaktadır. (Ayrıca, bzk. A'raf. an: 30, Hud. an: 105)

11. Bu ahiret hayatı öğretisini kanıtlayan üçüncü delildir ve Allah'ın gökler ve yere ilişkin ayetleri üzerine temellenmiştir. Bu ayetlerin en büyük ve en önemlileri arasında güneş, ay, gece ve gündüzün ard arda gelişi yer alır. Çünkü bunlar her insanın önüne serilmiştir. Tüm bu ayetler apaçık biçimde, böylesine büyük ve geniş kainatı yaratanın, onu yalnızca eğlence aracı bir oyuncak gibi imal edip, bıktığında kırıp atan bir çocuk olmadığını göstermektedir. O'na işaret eden tüm bu ayetler, Yaratıcı'nın, Hakim bir varlık olduğu gerçeğine birer kanıttır.

Zira O'nun yaratıklarının her bir cüz'ünde bir sistem (nizam), bir hikmet ve önemli bir gaye vardır. Kendi lisan-ı halleriyle adeta şunu söylemektedirler: "Hikmeti'nin işaret ve ayetlerinden O'nun Hakim olduğunu bizzat öğrendiğinize göre, kendisine sağduyu, (ahlaki) duygular, sorumluluk (irade özgürlüğü), sonsuz kaynaklarından faydalanma yetkisi bağışladıktan sonra nasıl tutup da hesaba çekmeyeceğini sanabilir; bunları yolunda kullandığında ödüllendirip, kötüye kullandığında cezalandırmayacağını nasıl umabilirsiniz?"

Böylece 4-6 ayetlerde dile getirilen üç delil, ahiret öğretisi ortaya konurken mantıki bir düzen içinde ileri sürülmüş olmaktadır:

1) Bu dünya hayatının bir başlangıcı olduğu gerçeği öbür dünyada da bir hayatın olabileceğinin kanıtıdır.

2) Ahirette hayatın olması gerekir. Çünkü ahiret hayatı, insana emanet edilen manevi sorumluluğun gereği bulunan, amelleri işleyenlerle işlemeyenlere verilecek karşılık için asıl teşkil eder. Bu yüzden sağduyu ve adalet, bir kimsenin yaptıklarının karşılığını göreceği bir diğer dünyanın varolmasını gerektirir. Zira bu karşılığın, tümüyle adil biçimde karşılanması bu dünyada mümkün değildir.

3) Sağduyu ve adalet, ahiret hayatının olmasını gerektiriyor madem, bu istek kesinlikle karşılanacaktır. Zira kainat ve insanın yaratıcısı Hakimdir ve hikmet sahibi bir varlığın adalet ve sağduyunun isteklerini karşılamaması düşünülemez.

Derin bir düşünme bunların ahiret hayatı ile ilgili ileri sürülebilecek yegane kanıtlar olduğunu ve ayrıca bu kanıtların kafi geleceğini gösterekcektir. Bundan sonra geriye bu bağlamın gereği olan şey kalıyor: Ahirette verilecek karşılığın mümkün, kaçınılmaz ve ilahi hikmetin bir gereği olduğu konusunda insanı ikna etmek. Fakat apaçıktır ki, adil bir karşılık bu dünyada gerçekleşemez; çünkü bu dünya insan için bir imtihan yeridir; bir karşılık (ceza-mükafat) yeri değildir. Ve tabii Allah, insanın ahireti görmeden, yalnızca aklını doğru biçimde kullanarak inanıp inanmayacağını sınamak isteyecektir.

Bunun ardından "o ayetlerini bilen insanlar için böylece açıklar" ve "... Allah'ın tüm yaratıklarında... (Hakikat'ten sapmaktan çekinen) muttaki bir kavim için ayetler vardır" sözleri gelir ki, üzerinde ciddiyetle düşünmeyi gerektirir. Bu sözler şunu ihtiva etmektedir. "Allah hikmetiyle zatına delalet eden bu ayetlerin herbirini, arkalarındaki hakikata açıkça işaret etmesi için yaymıştı. Bu hakikatlara yahnızca a)Cahili önyargılardan kendini kurtarmış ve bilgiyi Allah'ın insana bu amaçla bahşettiği kaynaklardan edinmiş olanlar b) Sapık yoldan kaçınıp, Doğru Yol'u izleme azminde olanlar erişebilir."

12. Bu pasaj, hem bir iddiayı hem de bir delili ihtiva eder. İddia şudur: Ahiret öğretisini inkar edenler kaçınılmaz olarak Cehenneme gideceklerdir. Delil ise şu: İnkar edenler ya da gafil olanlar bu kötü amelleriyle kendilerine Cehennem ateşinden başka birşey hazırlamış olmuyorlar. Yüzbinlerce yıldır yaşanan tecrübelerin gösterdiği bir gerçek vardır; kendilerini sorumlu hissetmeyen ve Allah'ın huzurunda hesap vereceğini düşünmeyenlerin kendilerini kontrol edememeleri, ahlaksızlık etmeleri, Allah'ın arzını zorbalık ve kargaşayla doldurmaları yüzünden yoldan sapmışlar, dolayısıyla Cehenneme hak kazanmışlardır. Bu kaçınılmaz ve zorunlu bir durumdur. Eğer bir insan, hayatını, öte dünyanın olmadığı zannı üzerine kurarsa bu dünyadayken işlediği amellerin hesabını verme korkusunu hiç bir surette taşımayacaktır. Bu yüzden dünyadaki tüm amacı çalıp çırparak kazanmak, refah, mutluluk, iktidar ve şöhret olacaktır. Dolayısıyla bu maddeci tutumlar insanları Allah'ın ayetlerinden gafil kılacak ve onları cehenneme götüren yanlış yollara sokacaktır.

Ahiret hakkındaki bu son delil daha önceki üç delilden mahiyetçe farklıdır. Daha öncekiler akli düşünmeyi esas alırlarken, bu sonuncusu doğrudan insan tecrübesiyle edinilmiş bilgiyi temel almaktadır. Gerçi burada yalnızca bir ima söz konusudur ama aynı durum Kur'an'ın bir çok yerinde ayrıntılı biçimde vurgulanmaktadır. Bu kısa ve veciz bir delildir. İnsanlar Allah karşısında hesap vereceklerini yüreklerine nakşetmedikçe bu dünya hayatına yönelik doğru davranışlar sergileyemezler.

Ahiret duygusunun, inanç sisteminin zayıfladığı ya da tamamen ortadan kalktığı zamanlarda insanoğlunun yanlış davranmağa başladığı gerçeği uzun süren tecrübelerle desteklenmektedir.

Ahirete inanmanın gerçeğe ilişkin bir boyutu olmasaydı, bu inancı red ya da kabul etmenin sonuçları da asırlar boyunca zuhur etmemiş olacaktı. Bir öğretinin kabulu halinde sonuçlarının doğru, reddi halinde de yanlış olması, o öğretinin doğru olduğunu gösterir. Her ne kadar yukarıdaki delilin öncülleri ve bunlardan çıkarılan sonuçlar açık seçik ve birbiriyle yakın ilişki içindeyse de, bu önermeyi kabul etmeyen bazı insanlar bulunmaktadır. Böyleleri şuna benzer bir değerlendirmeyi benimserler: Ahireti inkar eden ahlak felsefelerini ve davranış kurallarını bu inkar üzere temellendiren bir çok insan vardır. Ama buna rağmen onlar hala yüksek ahlaki seciyyelere sahiptirler ve her türlü kötülükten kaçınmaktadırlar. Kısacası işlerinde erdemlidirler ve insanlara büyük hizmetleri dokunmaktadır. Fakat biraz durup düşünmek gösterecektir ki, bu zayıf bir iddiadır. Eğer maddeci felsefe ve sistemleri incelersek tüm bunların manevi kemal ile doğru ameller için sağlam temeller olmadığını görürürüz. Zira bu felsefeler, sırf ateist ve materyalistler itibar ediyor diye sözünü ettiğimiz kaliteleri meydana getiremezler. Gerçekten bu felsefelerde doğruluk, tevazu, hakbilirlik, adalet, şefkat, kerem, fedakarlık, muhabbet, munakabe, safiyet, görev ve yükümlülükleri icra, emanetleri ifa gibi ahlaki nitelikleri oluşturmak üzere itici hiçbir etken yer almaz. Bu öğretilerin yegane alternatifi "Tevhid" olduğu gibi, diğer felsefelerin salt teorik ve uygulanamaz oluşu gerekçesiyle uygulanabilir ahlakı bir sistem için temel olabilecek "faydacılık" (utilitarianism)ın da yegane alternatifi Ahiret inancıdır.

Apaçıktır ki, faydacılığın ahlak değerlerine sevkedici gücü oldukça sınırlıdır, çünkü kişiyi bizzat fayda kavramının sınırları içine hapseder. Böylece bu felsefeye inanan bir kimse gerçeği, yalnızca kendi yararına, ailesi ve toplumu vs. yararına gördüğü ölçüde "gerçek" kabul edecektir ve tüm çabasını refahını, mutluluğunu artırmaya hasredecektir. Aynı şekilde manevi-ahlaki nitelikleri, yalnızca kendisinin veya halkının çıkarlarına hizmet ettiği sürece benimseyecektir. Fakat bu "gerçek"lerin zararlı olmaya başladığını düşündüğü zaman, onları terkedecektir. Bunun nedeni faydacının mutlak bir manevi sisteme inanmaması, yalnızca amacına uygun ve çıkarlarına hizmet eden şeyleri doğru-yanlış, namusluluk-namussuzluk, güvenilir-güvenilmez... biçiminde "benimsemesidir". İngiliz toplumu faydacı ahlaka, en çok yatkın toplumdur. Onların ortaya koyduğu örnek, amacımızı ortaya koymamıza yardım edecektir. Allah'ın varlığını ve Ahiret'i inkar etse bile bir insanın yüksek bir ahlaki seciyeye sahip olabileceğini ileri sürenler, iddialarını desteklemek üzere İngiliz toplumunu zikrederler. Çünkü onlara göre genelde İngilizler maddeci olmalarına rağmen diğer uluslardan daha hakkaniyetli, daha adil, daha güvenilir ve daha mütevazidir. Oysa gerçek şudur ki, İngiliz halkı faydacı ahlakın güvenilmezliği konusunda en canlı örneği teşkil eder. Nitekim uluslararası ilişkilerde İngiliz temsilcilerinin sefil ahlak şovları sergilemesi bunun kanıtıdır. Onlar insanın gözü içine baka baka yalan söylerler, düzenbazlık yaparlar; zorbalık, zulüm ve kaypaklık; ne ararsanız vardır onlarda. Bütün bir İngiliz ulusu bu ahlakın savunucuları olarak onlara arka çıkabilmektedir. Eğer onların sağlam ahlaki temelleri olsaydı bu diplomatların tek tek haktanır, mütevazi, adil, doğru, sözünde durur olmamaları mümkün müydü? Demek ki ahlak değerlerini ulus olarak terketmişler. Bu durum İngilizlerin ahlak değerlerine yalnızca kendi çıkarlarına hizmet ettiği zaman inandıklarının kesin delilidir. Aksi takdirde gerek birey gerekse ulus olarak iki zıt durumu birden benimseyememeleri gerekir. Oysa ahlak mutlak olduğunda ahlaktır. Aksi halde politikadır, makyavelizmdir.

Bütün bunlara karşılık Allah'ı ve Ahiret'i inkar edenler arasında mutlak ahlak prensipleri olduğunu savunanlar varsa, onlar bu değerleri faydacı felsefeden almamışlar, farkında olmadan yüreklerine yerleşip kalmış olması muhtemel olan gizli dini etkilerden çıkarmışlardır. Bu durumda olanlar manevi-ahlaki olgunluklarının her ne kadar sekülarizme ve materyalizme bağlıyorlarsa da, gerçekte dine borçludurlar. Çünkü bu felsefeler içinde kendilerini bu değerlere sevkeden bir dürtü (saik) göstermeleri mümkün değildir.

13. Bu ayeti aceleyle geçiştirmemiz doğru olmaz. Zikrediliş düzenine göre bu ayet üstünde derince düşünmek gerekir:

a. "Allah onlara (iman edip salih amel işleyenlere) niye Ahiret Yurdu'ndaki Naim Cenneti'ni bağışlıyor?" Çünkü onlar, bu dünyadayken Sırat-ı Müstakim'i izlediler ve dünya hayatının her cephesi içinde doğruyu benimsediler... Hem birey hem de topluluk olarak... Ve yanlış, hatalı yollardan sakındılar.

b. "Onlar nasıl yaptılar da, her adımda, her dönüm ve kavşak noktasında, doğru ile yanlış, hak ile batıl, hidayet ile dalalat arasını ayırırken sahih kriterler kullanabildiler? Ayrıca basiretlerini kullanıp yanlış yollardan titizlikle kaçınarak sürekli Sırat-ı Müstakim üzere kalabilme gücünü nereden aldılar?" Bu gücün kaynağı, herşeyin asıl kaynağı olan Rabbleriydi; onlara hidayet ve her kritik durumda salih ameller işleme gücü veren Rabbleri...

c. "Rabbleri onlara niye hidayet ve güç verdi?" Çünkü onlar iman etmişlerdi.

d. "Yukarıdaki sonuçlara ulaştıracak olan iman, nasıl bir imandır?" Böyle bir iman yalnızca bir ikrardan ibaret değildir. Bu iman, insan davranış ve seciyesinin muharrik ruhudur; insanın manevi ve ameli yapısını değiştiren bir güce sahiptir.

Bu noktayı tasvir etmek üzere insanın fiziksel hayatı içindeki beslenme, sağlık, enerji ve mutlulukla ilgili durumuna bir göz atalım. Apaçıktır ki, beslenme denen hadisenin oluşabilmesi için yalnızca herhangi bir besine değil, sindirilip kana karışabilen, damarlarda vücudun her köşesine taşınıp, vücut için gerekli enerjiyi sağlayabilen "besinler" gereklidir. Aynı düşünceyle hidayet, doğru tavır, salih amel ve gerçek başarı da akıl, kalb ve nefsin derinliklerine nüfuz ettirilmiş olan yahut da aklın ve kalbin bir köşesinde uyuklamakta bulunan itikatlar öngörülen sonuçları üretemez; çünkü onlar bir insanın davranışı, seciyesi, düşünce yöntemi için ve daha iyi bir hayat için tavır alabilmesi yolunda bir etkide bulunamaz. Tıpkı bir kimsenin bir takım yiyecekleri yeyip, Allah'ın koyduğu fiziksel yasalar gereği sindirmedikçe elde edemeyeceği sonuçları temin edememesi gibi, sahih itikatları yalnızca dil ile ikrar etmekle yetinip, onları aklının, kalbinin ve nefsinin bir parçası haline getirmeyen insan da, yalnızca bu itikatlara uygun amellerle kazanılabilecek olan karşılıkları elde edemez.

14. Cennet hayatı ile ilgili bu vakıalar iman edenlerin nasıl yüksek düşünceli olduklarını ve nasıl asil niteliklere sahip bulunduklarını açıkça göstermek içindir. Müminler bu dünya imtihanını başarıyla verdikten sonra cennete girdiklerinde bu dünyada sahip oldukları yüksek seciye örneğini aynen orada da gösterecekler. Lüks eşyalar, müzik aletleri, şarap ve kadın gibi hemen istenecek şeyler yerine onlar, Rabblerine hamdü sena ilahileri söyleyecekler. Bu bir takım çarpık fikirli insanların çizdikleri cennet resmini de yalanlamaktadır. Gerçek şu ki, müminlerin bu dünyadayken sergiledikleri yüksek kişilikler, yüce düşünüş biçimleri, bu dünyadayken biçimlendirdikleri ahlaki seciye, duygu, istek ve arzularını tabi tuttukları tavizsiz eğitim, cennetteki hayatta daha da bariz hale gelecektir. Tıpkı dünya hayatındayken yaptıkları gibi ve hatta daha fazlasıyla orada da Allah'a hamdedici ve O'nun ismini yüceltici, tesbih edici ilahiler söylemekten hoşlanmalarının nedeni budur. Onların Cennet'teki en büyük istek ve arzuları, tıpkı dünya hayatındayken cemaat içinde yaptıkları gibi birbirilerine selam vermeleridir.

15. Bu giriş ayetlerinden sonra (l-10) Kur'an, surenin temel konusunu teşkil eden uyarı ve nasihatlere geçer. Bunu tam anlamıyla kavramak için iki şeyi surenin arka planı olarak almamız gerekiyor:

İlkin, surenin nüzulunden kısa bir süre öncesinde Mekke'yi yedi uzun yıl etkisi altına alan ve bütün Kureyş'in burnunu yere sürten o korkunç kıtlık sona ermişti. Tabiatıyla bu, put ibadetine bir darbe vurmuş ve Allah'a ibadete sevkedici bir dürtü olmuştu; çünkü nihai çaresizlikleri onları Allah'a müracaat etmeye ve yardım için yakınmaya zorlamıştı. O kadar ki Ebu Süfyan şöyle bir ricayla Rasulullah'a (s.a) yaklaşmak zorunda kaldı: "Lütfen Allah'a dua et de üstümüzden bu belayı kaldırsın." Fakat kıtlık sona erip, yağmurlar yağmaya ve refah avdet etmeye başlayınca yine isyana başladılar, kötü ameller işlediler ve müminlere karşı düşmanlıklarını yeniden başlattılar. Böylece Allah'a dönen kalbler yeniden O'nu ihmal etmeye başladı. (Bkz. Nahl: 123, Müminun: 75-77, Duhan: 10-16)

İkinci olarak, Kur'an, kendilerini içinde bulundukları durumun sonuçlarına karşı her uyarışında inkarcıların Rasulullah'a (s.a) yönelttikleri itiraza cevap vermektedir.

Bu itiraz şuydu: "Sen hep bizi Allah'ın azabıyla tehdit ediyorsun; iyi ama niye ilahi azap üzerimize inmiyor, niye geciktiriliyor; inse ya!..."

Yukarıdaki arka plan mahfuz tutularak l1. ve 12. ayetler şu şekilde açıklanabilir: "Allah, kerem ve rahmetini göstermekte acele ettiği gibi, onları günahlarına karşılık cezalandırıp muaheze etmekte acele etmez. Şu halde onlar Allah'tan tıpkı kıtlığın üzerlerinden çabuk kaldırılmasını istemeleri gibi, isyanlarına karşılık azabının çabuklaşmasını mı istiyorlar? Bu bizim yolumuz değil, biz onlara tüm azgınlık ve isyanlarına rağmen, günahlarından tevbe etmek için mühlet vermekteyiz. Defalarca uyarılar göndermekte ve vadeleri doluncaya dek zaman tanımaktayız. Sonra ceza yasası yürürlüğe girmekte. Bunlara karşılık onların yolu süfli bir yoldur, beyinsizlerin yoludur. Azab indiğinde Allah'ı anmaya, yakınıp yakarmaya ve boyun büküp dua etmeye başlarlar. Fakat refah ve bolluk zamanlarında unuturlar. Onları ilahi azaba sürükleyen işte bu kötü yollardır."

16. Arapçada "karn" kelimesi genel anlam itibariyle "aynı dönemde yaşayan insanlar" için kullanılır. Fakat Kur'an bu kelimeyi başka bir nisbet için de kullanmaktadır. Kur'an'da "karn" ile güç ve iktidar sahibi kılınmış bütünüyle ya da kısmen dünya liderliğine getirilmiş bir topluluk kastedilmektedir. Böyle bir topluluğu yıkıma uğratmanın bir yolu, bütünüyle helak etmektir, fakat başka yıkım biçimleri de vardır.

17. Burada "zulm" kelimesi bilinen sınırlı anlamıyla kullanılmamıştır. Kelime Allah'a kul olmanın hadlerini aşan insanların işlediği tüm günah biçimlerini kapsamına almaktadır. (Lütfen bkz. Bakara. an: 49)

18. Surenin 13. ve 14. ayatleri, belirli bir topluluğu göstermek üzere Araplar'a adeta şöyle hitab etmektedir: "Ey Arabistanlı peygamber, sizden önce gelip geçmiş kavimlerden bir ders a1. Kendi dönemlerinde onlara iyi amellerde bulunmaları için bir fırsat verilmişti. Fakat onlar bu fırsatı kullanacak yerde, kendilerine kılavuzluk etmek üzere gönderilen peygamberlerin getirdiklerini inkar edip zulüm ve isyan tavrını benimsediler. İmtihanımızı kazanamayınca biz de onlardan liderliği kaldırdık.

Şimdi ey Araplar, tam dönüm noktasındasınız ve onların yerine geçirildiniz. Size de Rasulümüz Muhammed'in (s.a) önderliğinde aynı salih amellerde bulunabilmeniz için fırsat verilmiştir. Seleflerinizin kaybettiği imtihanın bir benzerini geçirmekte olduğunuzu anlamalısınız. Eğer onların akıbetine uğramak istemiyorsanız, bu akıbetten bir ders çıkararak ve onların helakine neden olan hatalardan kaçınarak bu fırsatı değerlendirmek zorundasınız."

19. Onlar bu sözleriyle iki şeye atıfta bulunmaktaydı ve öncelikle demek istedikleri şey şuydu: "Muhammed'in ilahi vahy olarak sunduğu şey aslında kendi aklının bir ürünüdür fakat onu, sırf iddiasını güçlendirmek için Allah'a bağlıyor." İkinci olarak da şunu kastetmekteydiler: "Eğer kavmine lider olmak istiyorsan onlara öyle bir mesaj sun ki, bu dünyada mülk içinde yaşasınlar. Ayrıca Tevhid akidesinden, ahiret inancından ve öğretinde yer alan ahlaki kurallardan vazgeç. Bu mümkün olmayacaksa, Kur'an'da öyle değişiklikler yap ki, bizimle senin aranda değiş-tokuş usulü bir uzlaşma meydana gelsin. Bu değiş-tokuş öyle gerçekleşmeli ki, senin Tevhid'in içinde bizim şirkimize bir yer açılabilsin; kendi ibadetlerimizi yapabilelim; ahirette kurtuluşumuz sağlansın, dünyada yaptıklarımıza da bakılmasın. Senin mutlak ahlakını kabul etmediğimizi de bilesin: Bu yüzden önyargılarımıza, ibadet törenlerimize geleneklerimize, şahsi ve kavmi çıkarlarımıza ve dahi şehvetlerimize meşruiyet vermelisin. Biz karşılıklı ittifakla, bu dini taleplerin bir listesini çıkarmalıyız, diyoruz, bu ittifakın Allah'ın haklarını icra etmek üzere üzerimizde bir yaptırımı olmalı; bununla birlikte de dünya işlerimizi kendi istediğimiz gibi özgürce yönetebilmeliyiz. Böyle bir uzlaşma zorunludur çünkü insan hayatının tüm yönlerini Tevhid öğretisinin ve ahiret inancının gereklerine ve İslami şeriatın düzenlemelerine göre tanzim edilmesini öngören isteğini kabul etmemiz imkansız."

20. Bu yukarıda geçen iki isteğe cevaptır: "Benim bu kitaptakilerde herhangi bir değişiklik yapma yetkim yok; çünkü onun sahibi ben değilim; ancak bu kitabı bana gönderen Allah'tır. Bu yüzden onun hakkında herhangi bir uzlaşmaya mahal yoktur. Onu kabul edecekseniz, nasılsa öyle kabul etmelisiniz. Yoksa ister kabul edin, isterseniz reddedin."

21. Bu Hz. Muhammed'in (s.a) "Kur'an'ın muharriri olduğu, ancak Kitabı Allah'a nisbet ettiği" iddiasına karşı çok güçlü bir delildir. Aynı zamanda Rasulullah'ın (s.a) Allah tarafından, bu kitabın sahibi tarafından gönderildiği iddiasını da teyid etmektedir. "Bizzat kendiniz onun risaletten önceki kırk yılına şahit oldunuz. Sizin kentinizde doğdu: çocukluğunu orada geçirdi; gençlik ve ortayaşlarını gözleriniz önünde yaşadı. Aranızda yaşadı ve sizinle -içtimai, ailevi, iktisadi- ilişkiler kurdu. O denli tanıyorsunuz ki, onun hayatının size gizli kalmış hiçbir yönü yok. Peki, bu hayatı içinde onun bu kitabın yazarı olduğunu gösterebilecek herhangi bir emareye rastladınız mı? Sağduyunuzu kullanmıyor musunuz?

Kur'an'da ortaya atılan soru Mekke'de Rasulullah (s.a) hakkında herkesin iyi bildiği iki özelliği ihtiva ediyordu:

Birinci olarak, Risaletten önceki hayatının kırk yılı süresince kendileri ne bir eğitim ve öğretim almıştı; ne de kendilerini birlikte yaşadığı insanların bilmediği eşsiz sözlerle dolu böyle bir Kitab'ın yazarı (!) haline getirecek herhangi bir çevreyle birlikte bulunmuştu. Kur'an'ın farklı surelerinde dile getirilen meseleler hakkında hiç kimse kendisinden bir şey işitmemişti. Hatta akraba ve yakın arkadaşları bile ondan böyle meselelerle ilgili herhangi bir şey işitmemişler; kırk yaşına gelip Risaletini ilan etmeden öncesine kadar, kendisinin böyle bir iddiaya doğru tedrici bir gelişme gösterdiğine dair bir alamete şahit olmamışlardı. Bu, Kur'an'ın kendi beyninin bir icadı olmayıp kendisine kendi dışında gönderildiği vakıasına yeterli bir delil oluşturuyordu.

Zira bir insanın buna (Kur'an'a) benzer bir şeyi aniden ve daha önceki hayatında hiç bir gelişme emaresi göstermeksizin üretebilmesine imkan yoktur. Nitekim müşrikler bu sözleri kendisine bir öğreten olduğunu ileri sürmeye başladıklarında, Mekke'nin kimi akıllı zevatı bu ithamı saçma bulmuşlardı. Ancak bundan daha saçma olan başka bir şey daha vardı ki, müşrikler, bırakın Mekke'yi koskoca Arabistan'da bile Kur'an'daki sözlerin bir benzerini üretebilen tek bir kişi gösteremiyorlardı. Kendileri de biliyorlardı ki, böyle yüksek değerde bir kişi kırk yıl süresince bilinmeyen bir köşede gizli kalmış olamazdı.

Rasulullah'ı bu kırk yıl boyunca temayüz ettiren ikinci özellik, onun hem icabi hem de selbi açıdan taşıdığı asil karakterdi. Onun bir kerecik olsun yalan söylediğine şahit olunmamıştı. Aynı şekilde sahtekarlığın herhangi bir biçimine başvurduğu da görülmemişti. Diger taraftan kendisiyle herhangi bir vesileyle ilişki kuran insanların hepsi onun haktanırlığına, tevazuuna ve güvenilirliğine, hiçbir kusur izafe etmeksizin şahit olmuşlardı. Sözgelişi çok bilinen tarihi bir olay, burada zikredilebilir: Nübüvvetten yalnızca beşyıl öncesiydi. Kabe yağmurlarla hasara uğramıştı. Kabe'nin yeniden inşası esnasında, Hacer-i Esved'i (Karataş) yerine koyabilme şerefini başkasına kaptırmak istemeyen Kureyşli kabileler arasında bir çekişme baş göstermişti. Sonunda ertesi sabah Mescid-i Haram'a ilk giren kişinin bu meselede hakem olması konusunda anlaştılar. Ertesi sabah Mescid-i Haram'a ilk giren kişi Hz. Muhammed (s.a) oldu.Bunun üzerine herkes sevinçle bağırdı: "İşte emin bir insan. Doğrusu ancak onun kararı bizi tatmin eder." İşte Allah, daha kendisini Rasul tayin etmeden ne kadar "emin" bir kişi olduğu gerçeğine şahid olsunlar diye Kureyş'i böyle bir araya toplamıştı. Bu yüzden hayatı boyunca hiç yalan söylememiş hiç bir hileli davranışta bulunmamış bir kimse hakkında, kendi edebi eserini(!) Allah'a nisbet ettiği, katiyet ve ısrarla bu eserin(!) ilahi kaynaktan geldiğini iddia ettiği biçiminde bir suçlamada bulunabilmesi için kimsenin haklı bir nedeni olamazdı.

Bu yüzdendir ki, Allah, Rasulünden, onların bu saçma ithamını çürütmek için, ayette geçtiği üzere, yalnızca şunu söylemesini istemişti: "Ey kavmim, bu saçma ithamda bulunmadan önce sağduyunuzu kullanın. Çünkü ben ne kavminiz dışında biriyim ne de yabancıyım. Bana Alllah tarafından vahyolunduğunu bildirmeden önce kırk yıl aranızda yaşadım. Bu geçmişime bakarak, Allah'tan bir bilgi ve emir gelmeksizin Kur'an'ı Allah'ın Kitabı olarak sizlere sunabileceğimi kestirebiliyor musunuz? (Ayrıntı için bkz. Kasas. an: 109)

22. Yani, "Eğer vahyolunan bu ayetler Allah'tan değilse ve onları ben uydurup da O'ndan geliyormuş gibi aktarıyorsam, benden daha günahkar kimse olamaz. Aynı şekilde eğer bu ayetler gerçekten Allah'tansa ve sizler bunu reddediyorsanız sizden daha günahkar kimse olamaz.

23. Bazı akılsızlar yanlış bir istidlal sonucu bu ayetten yanlış sonuçlar çıkarıp "felah"ın anlamını "uzun ömür"le yahut "dünyevi başarı"yla sınırlandırırlar. Onlara göre bu ayet kesin biçimde "günahkarlar asla başarılı olamaz" gibi bir anlama gelmektedir. Bu önermenin tersini düşündüğümüzde, "başarılı olan günahkar olamaz" önermesinin de doğru olması gerekir. Bundan da şu çıkar ki, bir iddiacı, peygamberlik iddiasından sonra uzun yahut müreffeh bir hayat sürerse veyahut da kavminden iyi bir mukabele görürse gerçek bir peygamber olduğuna hükmedilir(!) Çünkü onların mantığına göre sahte bir peygamber olsaydı, kesinlikle başarılı olamazdı. Hatta öldürülür, açlıktan ölüme terkedilir yahut da, istediği kadar peygamber olduğunu öne sürsün görevinde başarısız addedilirdi.

Fakat az bir düşünmeyle anlarız ki, bu "delil" daha ilk bakışta yanlıştır. Bir kere her önermenin tersi her zaman doğru olmaz. İkinci olarak, Kur'an felah kelimesini böyle sınırlı bir anlamda kullanmaz. Üçüncü olarak da Allah bu kelimeyi, ilahi mühlet verme yasasının kapsamındaki günahkarların durumlarıyla ilgili olarak kullanmaktadır.

Şimdi meseleyi ayrıntılarıyla inceleyelim. "Kuşkusuz mücrimler başarıya ulaşamaz" ifadesi gerçek peygamberi, sahtesinden ayırmak için mi'yar (ölçüt) koyma anlamında kullanılmamıştır. Yani peygamberlik iddia eden biri "başarılıysa" makbul, değilse merduttur biçiminde bir ölçüden sözedilmiyor bu ifadede. İşin aslı şudur: Bu kelimeler şunu bildirmek üzere Hz. Rasul'un (s.a) dilinde yer almıştır: Kesinlikle biliyorum ki mücrimler asla felaha (gerçek başarıya) ulaşamaz. Bu yüzden ben yalancı peygamberlik iddiasında bulunmak gibi bir suç işleyemem. Zira siz, Allah'ın gerçek peygamberi olan beni, yalanlamak gibi bir günah işliyorsunuz.

Bir diğer mesele, felah kelimesinin "dünyevi başarı" gibi sınırlı bir anlamda kullanılmadığı idi. Aksine felah, her ne olursa olsun, yani peygamberlik iddiasında bulunan başlangıçta kazansın ya da kaybetsin hiç kayba düçar olmayan kesintisiz bir "başarı"ya dalalet eder. Buna karşılık sahte bir iddiacının büyük bir halkı yanlış yola çağıran dünyevi "başarı"ya ulaşması gayet mümkündür ve onun dalaleti pekala yaygınlaşabilir de. Ne var ki bu, Kur'an'ın ıstılahlarına göre "başarı" (felah) değildir, aksine mutlak bir başarısızlıktır. Diğer taraftan Hakka çağıran birinin de anlatılmaz elemlere düşmesi, yanlış yoldakilerin işkencelerine maruz kalması ve hiç kimseyi Hakikat'ın saflarına çekemeden bu dünyayı terketmesi pekala mümkündür. Fakat bu Kur'an'ın ıstılahına göre bir başarısızlık değil, gerçek bir başarı olacaktır.

(Yukarıda sözünü ettiğimiz) diğer mesele, "İlahi mühlet verme yasası" hesaba katmayan akılsızların yanlışlarını reddetmektedir. Bu yasa sahte peygamberin uzun bir "başarılı" hayat sürmesinin, gerçek bir peygamber olduğuna delalet etmeyeceği ile ilgilidir.

Allah'ın suçluları cezandırmada acele etmediği ve yollarını bağlamak için onlara mühlet verdiği Kur'an'ın bir çok yerinde açıklanmıştır. Hatta onları sapıklıklarında serbest bırakır ki, bu mühleti kötü kullansınlar ve daha da bozguna uğrasınlar. Kimi zaman da onlara daha "müreffeh" bir hayat sunar ve böylece onların, kalblerinde gizledikleri tüm kötülüklerini açığa çıkarmalarını ve kötü amelleri yüzünden uğrayacakları azaba tam anlamıyla layık olmalarını sağlar.

"İlahi mühlet verme yasası" diğer suçlular üzerinde hükümran olduğu gibi, yalancı peygamberlerin durumuna da vaziyet eden bir yasadır. Ve bunun bir istisnasının olması için hiç bir neden yoktur. Nitekim suçluların en büyüğü Şeytan'a Kıyamet Günü'ne kadar her türlü saptırma faaliyeti için mühlet verilmiştir. Ayrıca sahte peygamberlik iddiasına kalkışıp da kendisine mühlet tanınmamış hiç bir istisnai örneğe rastlanmaz.

Kur'an'ı böyle tersinden yorumlayanlar son bir çare olarak Hâkka Suresi'nin 44-47. ayetlerine müracat ederler: "Eğer Muhammed kendinden birşeyler uydurup da Bize isnad etseydi, şu muhakkak ki, onun elini kıskıvrak kavrar da şahdamarını kesip koparıverirdik". Fakat bu anlamıyla ayetler onların iddialarına karşılık olmuyor; çünkü ihtiva ettiği anlam yalnızca şudur: "Eğer Allah tarafından tayin edilmiş bir peygamber, Allah'a uyduruk birşey isnad ederse hemen kıskıvrak alıkonur." Bu yüzden sözkonusu ayetlerden kalkarak kıskıvrak kuşatılmayan bir sahtekarın durumundan, gerçek bir peygamber olduğu sonucunu çıkarmak bir kafa karışıklığından başka bir şey değildir. Akılları sıra, bu ilahi kural (mühlet kuralı) sahtekarlara değil de gerçek peygamberlere uygulandığına göre, şahdamarı koparılmayan bir sahtekar gerçek peygamber olmalıdır. Bu noktayı kavramak için, hükümet memurlarının durumunu ele alalım. Apaçıktır ki, hükumet memurları için öngörülmüş olan kural ve düzenlemeler yalnızca bu memurlar içindir. Olmayanlar için deği1. Memur olmadıkları halde kendilerini hükumet memuruymuş gibi göstermeye, tanıtmaya çalışan sahte memurlar diğer suçlular gibi ceza hukukuna göre hüküm giyerler, memurlar kanununa göre deği1. Dolayısıyla bu ayetlerin yer aldığı bağlam şunu açıkça gösterir ki, vurgulanmak istenen, nübüvvet iddiasına sahip herhangi birinin gerçek bir peygamber mi, yoksa sahte peygamber mi olduğuna dair herhangi bir mi'yar (ölçüt) değildir. Nitekim 43'üncü ayetin devamında gelen ayetlerde mealen şöyle denilmektedir: "Bu alemlerin Rabbinden indirilmiş bir vahiydir. Eğer Muhammed (s.a) bunu uydurup da bize isnad etmiş olsaydı, onu şöyle şöyle yapardık." Dahası gerçek bir peygamber, sahtesinden yüksek karakteri, asıl misyonu ve biricik mesajı ile kolayca ayrılabilir. Dolayısıyla, peygamberin gerçeğini sahtesinden ayırmak için böyle akıl dışı ve gayri tabii standartların üzerinde durmaya gerek yoktur.

24. Arzıhallerini Allah'a sunacak hiçbir şefaatçinin olmadığını söylemenin en güzel yolu budur. Çünkü "herhangi birşey" Allah'ın ilminde değilse bu demektir ki o zaten yoktur; zira göklerde ve yerde varolan herşey Allah'ın ilmi dahilindedir.

25. Lütfen (Bkz. Bakara. an: 230 ve En'am. an: 24)

26. Allah katında önceden belirlenmiş "kelime" şuydu: "Hakikat", insani duyu alanına gizlenmiştir; ta ki insanın, sağduyusunu, aklını, şuurunu ve sezgisini kullanarak hakikatı kavrayıp kavramayacağı sınansın. Eğer bunu yapmazsa kendisine seçtiği yanlış yolda yürümesi için izin verilecek. İnsanoğlunun Hakikat konusundaki ihtilaflarının bugün de çözülememesinin nedeni budur.

Bunun zikredilmesinin nedeni de dünyadaki dinlerin farklılığı konusundaki yanlış anlamaları bertaraf etmektir.

O zamanlar insanların kafasında bu farklılıkla ilgili bir karışıklık vardı. Bugün de vardır. Diyorlardı ki, "farklı insanlar farklı dinlere uyarlar ve her dinin takipçileri yalnızca kendi dinlerinin hakikat olduğunu savunur. Peki, o zaman bir hakikat arayıcısı hangi dinin Hak din olduğuna nasıl karar verecek?" Cevap şudur: "Başlangıçta tüm insanlığın tek bir dini vardı ve bu din Hak dindi. Sonra insanlar bu dinden yüz çevirdiler ve kendilerinkinden farklı itikatlara kapıldılar. İmdi, eğer Allah isteseydi, Hakikat'ı ortaya çıkarır ve hak dini seçmeye sizi muktedir kılardı. Şunu iyi bilmelisiniz ki, böyle bir şey bu dünyada asla gerçekleşmeyecektir; zira akıl ve sağduyunuzu kullanarak, kendi kararınızı kendiniz vermek durumundasınız. Bu dünya hayatı bir imtihandır. Bakalım akıl ve sağduyunuzu kullanarak Hakikatı bulacak mısınız, bulamayacak mısınız?"

27. "Her ne kadar onlar Hz. Muhammed'in (s.a) gerçek bir peygamber olduğuna ve hakiki vahyi bildirdiğine dair delil olsun diye bir ayet talebinde bulunuyorlarsa da, bu onların Hakikatı kavrama ve kabul etme endişelerinden kaynaklanmıyor; bilakis, vahyi reddetmek için bir önyargı niteliği taşıyordu. Çünkü onların, alışkanlıklarını, ahlak sistemlerini, sosyal sistemlerini kısaca hayatlarının her yönünü ıslah edip, Hz. Rasul'un (s.a) mesajına göre biçimlendirmeye hiç niyetleri yoktu. Bir kere inanmaya niyetleri yoktu. İnanmaya niyetleri olmayınca, mucizeyle karşılaşsalar bile, kendilerine mucize falan gösterilmediğini söyleyeceklerdi. Kendilerini mutlak ahlak ilkelerine bağlayan gaybı (yani Tevhid ve Ahiret inancını) kabul etmeyip, arzu ve şehvetlerini tatmin ettikleri "özgürlük" fikrinden vazgeçmeyecekleri apaçıktı.

28. Yani "Allah bana neyi vahyediyorsa ben size onu söylüyorum. Fakat Allah'ın vahyetmediği şey hem benim hem de sizin için "gayb"tır. Ve onu ifşa etmek ya da etmemek bütünüyle Allah'a kalmış bir şeydir. Şimdi, Allah'ın göndermediği vahye, o göndermeksizin inanmıyacaksınız. Beklemelisiniz. Ben de bekleyeceğim ve ısrarla talep ettiğiniz şeyin (mucize) karşılanıp karşılanmayacağını göreceğim.

29. Onlar, kendilerine ceza olsun diye maruz bırakıldıkları "kıtlık ayeti" ardından dolaplar çevirmeye başladı. Bu ayet de l1. ve 12. ayetlerde belirtilen şeyin benzerini ima etmektedir: "Tekrar aynı ayetle karşılaşmayı nasıl istersiniz?" Oysa daha geçenlerde sizlere "kıtlık ayeti" gösterilmemiş miydi? O zaman tanrılarınızdan yardım istemiştiniz de boşa çıkmıştı. Güya onları Allah'la aranızda şefaatçı bellemiştiniz ve onların sahte kudsiyetlerine (!) yönelttiğiniz dilekler güya kıtlığın üzerinizden kalkmasını sağlayacaktı. Fakat daha ilk tecrübenizde ilah diye isimlendirilenlerin kesinlikle hiçbir güce sahip olmadığını bizzat öğrendiniz. Bu yüzden tüm kudretin Allah'ın elinde olduğuna ikna olunca O'na döndünüz ve O'ndan yardım istediniz. Bu tecrübe Hz. Muhammed'in (s.a) mesajının Hak olduğuna sizi inandırmaya yetmeliydi zira (Rasul'un) öğrettiği temel gerçek zaten buydu. Bu ayetten ders çıkaracak yerde, kıtlık atlatılır atlatılmaz ve gökten bereketli yağmurlar iner-inmez gerçeği saptırmak için düzenler kurmaya başladınız. Kıtlığın sebebiyle ilgili türlü düzme açıklamalar getirmeye yeltendiniz ve bu düzmeler, sonunda Tevhid Öğretisi'nden "kaçıp" şirkinize yapışmanızla neticelendi.

Bu ayet, kıtlık gibi büyük bir işaretten ders almayan bir topluluğu, hiçbir işaretin (ayet) ikna edemeyeceği anlamını içerir. Bu yüzden onlara herhangi bir ayet (işaret, mucize) göstermenin bir yararı yoktur.

30. "Allah düzen (plan, mekr) kurmada sizden daha hızlıdır..." şu demektir: "Kıtlık ayetinin delalet ettiği anlamı, bu ayeti teslim etmenin ihtiva ettiği gerçeklerden yakayı kurtarmak niyetiyle belli istisnalar bulabilmek ve isyancı tavırlarınızı sürdürmek için saptırmaya çalışırsanız, Allah düzenbaz yöntemlerini devre dışı bırakmak üzere kendi planını (mekr) devreye sokmada çok daha hızlıdır. Sizi kendi dalaletinizde serbest bırakacak; hatta size dünyevi bir refah da sunacak; bu refah, genişlik sizleri aldatacak ve size pek yanınızda bekleyen akıbeti unutturacak ve böylece de kaygısız bir bağışıklıkla günahlar işleyeceksiniz ve kalblerinizde bulunan şeyler sizi hoşnud edecek. Fakat O'nun melekleri amellerinizi, (ölümünüzden sonra dava edilmek üzere önünüze konacak amellerinizi) kayıt ve muhafaza etmeye devam edecekler. Sonunda ise sizlere ölüm gelir ve hesap vermek üzere Allah'ın huzuruna sürülürsünüz.

31. Gerçekten, herşeyin yolunda gittiği zamanlarda Allah'ı unutan en iflah olmaz müşrikler, en sıkı ateistler bile, her taraftan belayla kuşatıldıklarında ve başka herhangi bir imdat umudunu bulamadıklarında Allah'tan imdat istemeye başlarlar. Bu, kainatta varolan herşeyi kontrolü altında bulunduran Kadir-i Mutlak'ın Allah olduğuna apaçık şekilde delalet eder. (Bkz. En'am. an: 29)

31/a. Bu mesel, bu dünyadaki görünürde "başarılar'ına bakıp, ahireti bütünüyle unutanlara bir uyarı anlamı taşır. Bu tipler, ekinlerinin olgun ve bereketli olduğunu, onu biçebileceklerini ve hasat sonu mutlu olacaklarını zanneden toprak sahiplerine benzetilmiştir. Bu toprak sahipleri olgun ürünlerinin yakında tadına bakabileceklerinden emin biçimde, Allah'ın ürünlerini ve büyük umutlarını tahrib edici emrinin farkında değildirler. Tıpkı bunun gibi ahiret hayatı için hazırlık yapmayanlar bu dünya lezzetleri uğruna irtikab ettiklerinin karşılığını öte dünyada bir felaket olarak bulacaklardır. Tıpkı hasadından emin olunan olgun ürünün aniden bir felakete düçar oluvermesi gibi...

32. Yani, Allah ahiretteki selam yurduna götüren yola çağırır. "selam yurdu" burada Cennet demektir. İçinde herhangi bir kaybın, felaketin, üzüntünün, acı ve sıkıntının bulunmadığı Cennet Yurdu.

33. Yani, Allah lutfuyla salih amel işleyenleri fazlasıyla ödüllendirecektir.

34. Yani, iyilere fazla fazla karşılık verilmesinin aksine kötü amellerde bulunanlar yalnızca işlediği suçun karşılığı oranında cezalandırılacaklar (Daha fazla açıklama için bkz. Nem1. an: 109/a)

35. Suçlular yakalandıklarında yüzlerini bir karaltı kaplar da tüm kurtuluş umutlarını yitirirler ya, işte öyle olacak.

36. Bazı müfessirler () ibaresinin asıl anlamı hakkında şu görüşü ileri sürerler: "Biz, kendi aralarında herhangi bir ilişkinin varolduğunu gösteremesinler diye aralarındaki her türlü bağlantı ve münasebeti keseceğiz." Oysa bu, ibarenin Arapça'daki şu anlamına zıttır: 'Onları birbirinden ayıracağız" yahut şu anlamına: "Aralarına bir mesafe koyacağız". İbareyi, "Aralarındaki uzaklık ve yabancılığı kaldıracağız" biçiminde çevirmemizin nedeni budur. Yani, müşrikler ve ilahları birbiri önünde karşılıklı duracak ve böylece birbirlerine olan karşılıklı nisbetin mahiyetini anlayacaklar." Müşrikler taptıkları şeyler hakkındaki tüm gerçeği böylece bilmiş olacaklar ve ilahları da kendilerine tapanlar hakkındaki herşeyi (karşılıklı görerek) öğrenecekler.

37. Yani, "Onların melekler, cinler, ruhlar, atalar, nebiler, azizler, şehidler vs. gibi Allah'a şirk koştukları ve yalnızca Allah'ın olan hakları kendilerine devrettikleri ilahlar, tutup kendilerine tapanlardan ayrılacak şöyle diyecekler: "Sizin bize taptığınızdan haberimiz bile yoktu. Çünkü sizin bize yönelttiğiniz ta'zim, saygı, tebcil, hayranlık, dikkat, prestij, sadakatten hiçbiri, bize sunduğunuz ibadet, başvuru, rica, dilek ve adaktan hiçbiri, adımıza yaptığınız secde, rüku, zikir, dini hizmet, dini tören, toplantılardan hiçbiri bize ulaşmadı."

38. Yani, "Bizzat kendiniz gerçek Rezzak'ınız, Melik'iniz ve Rabbinizin Allah olduğunu, gerçek İlahınızın O olduğunu ve kulluğunuzu, ibadetinizi O'na nisbet ettiğinizi teslim ediyorsunuz. Şu halde nasıl oluyor da O'na ortaklar koşuyorsunuz."

39. Şu akıldan çıkarılmamalıdır ki, ortaya sürülen sorular genel kitleye hitab etmektedir. Bu yüzden "niye o zaman dönüyorsunuz?" diye sorulmamakta "peki nasıl döndürülüyorsunuz?" biçiminde sorulmaktadır. Bu edilgen biçim açıkça gösteriyor ki, halkı doğru yönden yanlış yola çeviren bir kimse (ya da kimseler) vardır. Halka böyle bir uyarıda bulunulmasının nedeni budur: "Niçin körü körüne sizi yanlış yola sevkedenlere tabi oluyorsunuz? Niye kullanmıyorsunuz sağduyunuzu? Allah hakkındaki gerçeği bizzat teslim ettiğinizde ne diye döndürüldüğünüz, yoldan çevrildiğiniz gerçeği üzerinde de kafa yormuyorsunuz?

Bu soru, Kur'an'ın birçok yerinde gerçeği halkın önüne koymak için sorulmaktadır. Fakat her seferinde de edilgen şekil kullanılmakta ve geri planda kalan bir takım saptırıcılar vurgulanmaktadır. Böylece onların peşinden gidenlerin meseleyi serinkanlı ve afaki biçimde değerlendirmeleri sağlanmaktadır. Bu usul aynı zamanda bir propagandaya alet olmuş kimseler için değerli bir nasihat biçimidir de. Saptırıcıların isimlerini devreden çıkarmak suretiyle Kur'an onların ellerindeki oldukça güçlü bir silahı da almış olmaktadır. Böylece takipçi çoğunluk, hürmet ettikleri liderlerin bir tahrif ve eleştiri hedefi haline getirilmesi için teşvik edilmektedir.

40. Yani, "Rabbinin kelimesi gerçekleşmiş oldu ki, kafalarına hiç bir şekilde inanmayacaklarını koymuş olanlar hakikat önlerine ayan beyan delillerle konmuş olsa da inanmazlar."

41. Şu belirtilmeli ki, buradaki ve müteakip ayetlerdeki mukabil cevaplar, daha önceki ayetlerdeki mukabil cevapların aksine peygamberin ağzından verilmektedir. Çünkü müşrikler yaradılışın Allah tarafından başlatıldığına ve ilahlarının bunda hiçbir dahli bulunmadığına inanıyorlar ve bu yüzden inkar edemiyorlardı. Onların teslim etmedikleri şey yaradışın iadesi (yani tekrarı) idi.

Çünkü ölümden sonrdaki hayatı başka türlü red edemezlerdi. Oysa yaradılışı başlatan Allah'ın onu tekrar iade edip yeniden başlatabileceği gerçeği apaçık ortadaydı ve yaradılışı başlatamayanlar onu iade de edemezlerdi. İşte Hz. Rasul'ün (s.a) ağzından Allah'ın yaradılışı başlattığı ve tekrar iade edebileceği şeklinde apaçık ve meydan okuyan bir cevabın verilmesinin nedeni budur.

42. Bu mesele onlara şirk öğretisinin ne kadar budalaca olduğunu göstermek üzere ortaya konmuştur. Delil şudur: "Allah başlattı ve yeniden başlatmaya da kadirdir. Deki sizin şirk koştuğunuz ilahlar arasında bunu yapabilecek olan var mı? Biraz düşünseniz anlayacaksınız ki, taptığınız, kulluk ettiğiniz ve ta'zim gösterdiğiniz ilahlar için herhangi bir iddiada bulunmak üzere hiçbir açık kapı bulunmamaktadır."

43. Bu, şirk doktrinini reddedip Tevhid'i ikame etmek üzere ortaya atılmış bir dizi sorudan biridir. Bu soru bir adım daha atarak, insanın en büyük ihtiyaçlarından biri olan hakikat kılavuzluğunun önemi üzerine çeker dikkatleri. Çünkü şu apaçıktır ki, insan ihtiyaçları yiyecek, giyecek ve bu gibi maddi ihtiyaçlarla, ya da bunların kayıp ve felaketlerden korunmasıyle sınırlandırılamaz. İnsan ihtiyaçlarından biri, hatta en büyüğü de bütünüyle felaha erişeceği bir hayat yolu edinmekle, bunun bilgisine erişmektir. Besbelli ki insan hayatta iflah olabilmek için başvurabileceği sahih bir bilgiye, kendi maddi, zihni ve ruhi güçlerini, yeteneklerini ve tabii kaynaklarını devreye sokabileceği bir usule sahip olmalıdır. Ayrıca farklı düzeylerde ilişki içinde bulunduğu insanlarla ve bir bütün olarak kainat nizamı karşısında nasıl davranışlar içinde bulunması gerektiğini de bilmelidir. Kur'an doğru yolu "Hakk" olarak isimlendirir ve yolu gösterene de "Hakk'ı gösterici", "Hakk'a götürücü" der.

Şimdi ayette öne sürülen soruya dönelim. Kur'an müşriklere ve Rasulullah'ın (s.a) talim ettiklerini reddedenlere soruyor:

"Allah'a karşı ortak koştuğunuz tanrılar arasında sizi doğruya ileten ya da iletebilecek olan biri var mı? Apaçık ki, buna verilecek cevap olumsuz olacaktır. Zira onların tanrılarından hiçbiri bunu yapamaz. Bir kere bu tanrı ve tanrıçaları, ilah edindikleri diri ya da ölü insanları bir düşünelim. Halk onlara ihtiyaçlarını karşılasın yahut bir takım doğaüstü yollarla onları felaketten korusun diye yönelir; fakat onların Hakk'a kılavuzluk ettiği görülmüş müdür? Gönderdikleri bir hakikat olmadığı gibi, bağlıları bile onların kendilerine ahlaki prensipleri, sosyolojik, kültürel, ekonomik, politik, hukuki veya adalete dair şeyler öğrettiklerini iddia etmezler.

Fakat bir mesele var: Başkalarının ittiba edip izledikleri kurallar ve düzenlemeler getirenlerin, kanun koyucuların durumu?! Şu gerçek ki böyleleri önder olarak gerçekten izlenmektedir. O zaman da şu soruları sormak anlamlı olacaktır. Peki, bunlar gerçek Hakikat kılavuzları mı, yahut insanı doğru yola sokmaya güçleri yeter mi?

İnsan hayatını doğru yönlendirmek üzere doğru ilkelerin formüllendirilmesi için gerekli olan tüm gerçekleri kapsayan külli bilgiye sahip midir onlardan biri? İçlerinden insan problemlerinin yayıldığı geniş alanı kuşatacak ufka sahip biri bulunmakta mıdır? Zaaftan, önyargılardan, böyle kanunların formüllendirilmesine engel teşkil eden şahsi ve içtimai etkilerden mutlak anlamda bağımsız olanı var mı içlerinde? Eğer bu sorulara verilecek cevaplar olumsuz ise (zaten bu sorulara hiç kimse olumlu cevap veremez) böyle sınırlarla mahdud olan insanlardan Hakk'a kılavuzluk nasıl umulabilir?

Yukarıdaki sorular ışığında Kur'an'da serdedilen sorunun anlam ve önemini kavrayabiliriz: "Allah'a ortak koştuklarınız arasında sizi Hakk'a ulaştırabilecek herhangi biri var mı?"

Sonuç olarak bu gösterir ki, insanın çeşitli kategorilere ayrılmış olan tüm ihtiyaç ve gereklerini karşılamaya yalnızca Allah Kadirdir. Evvela, insan ilahi inayete, bir koruyucuya, dualarını işitecek ve kabul edecek bir varlığa, kısaca, diğer tüm desteklerden umut kesildiğinde yönelebileceği sürekli bir dayanağa ihtiyacı vardır. Yukarıdaki soru kaçınılmaz olarak bu ihtiyaçların Allah'tan başka hiçbir kimse tarafından karşılanamayacağı sonucuna götürür. Öteki insan ihtiyaç ve talepleri de, tam bir itimat ve gönül huzuruyla teslim olunabilecek ve insan hayatını bütünüyle yönlendirebilecek belli prensipler koyan bir kılavuzun var olmasını gerektirir. 35. ayetteki soruda ortaya konan mesele böyle bir "Varlık"ın Allah'tan başkası olamayacağını ihtiva eder. Bu yüzden bir kimsenin, inatla diretmesi dışında, şirk yahut sekülarizm üzerine temellendirilmiş politik, ahlaki ve kültürel prensiplere dayanması için hiç bir dayanağı delil kalmaz.

44. Yani (sahte) din koyucular, filozoflar kanun yapıcılar görüşlerini ilm üzerine değil yalnızca tahmin ve zan üzerine dayandırırlar. Aynı şekilde bu dini ve dünyevi liderlerin peşinden gidenler de onların büyük insanlar olduklarını ve bu yüzden doğru söylediklerini varsayarlar. Zira ataları ve cümle ahali onları izlemiştir; zanlarının nedeni budur.

45. 37. ayette ileri sürülen delil şöyle ele alınabilir:

a) Kur'an kendisinden önce aynı şeyin vahyedildiğini teyid eder ve Hz. Muhammed'den (s.a) önceki peygamberler tarafından talim edilmiş temel ilke ve öğretilerin aynısını ileri sürer. Eğer Hz. Rasul (s.a) Kur'an'ı kendisi icad etmiş olsaydı, önceki kitapların temel öğretilerinden (haşa) kendisininkinin daha cazip görülmesini sağlayacak eklemeler yapardı.

b) Kur'an, "Kitab"ta, yani, daha önceki peygamberlerin getirdiği yazılarda ihtiva edilen temel ilke ve öğretileri daha tafsilatlı ve bariz şekilde açıklar, daha rahat anlaşılsın ve kolay uygulansın diye daha fazla delil ve açıklamalar getirir.

46. Kur'an'da geçen -bırakın Kitab'ı- onun bir suresinin bile benzerinin oluşturulamayacağı yolundaki meydan okuyuşun, Kur'an'ın fesahat ve belağatıyla ilgili olduğu konusunda yaygın bir yanlış anlama vardır. Bu durum Kur'an'ın mucizevi vasfının ispatı için girişilen gayretkeşliklerin tabii bir sonucudur. Oysa Kur'an böyle bir sınırlandırmanın ötesindedir. Kur'an'ın iddiası yalnızca mükemmel bir ifade yapısına sahip olmasından gelen eşsizlik ve benzersizlikten ibaret değildir. Ayrıca bunun böyle olduğuna da kuşku yok. Fakat Kur'an'ın asıl iddiası gerek öğretisi ve gerekse ele aldığı meseleler açısından bir benzerinin hiçbir insan beyni tarafından üretilemeyeceğidir. Kur'an, Allah'tan geldiğini vurgulamak ve kendisinin insan icadı olduğu iddiasını çürütmek için çeşitli bölümlerde bu meydan okuyuşa yer verir. Bu durum yeri geldikçe daha önce de açıklanmıştı ve müteakip sayfalarda tekrar açıklanacak. (İlerideki açıklamalar için bkz. Tur. an: 26-27)

47. Kur'an'ın sahte olduğunu iddia edebilmeleri için dayanacakları iki şey vardı, ancak her ikisi de batıldı: Birincisi, Kitab'ın Allah katından inmediği, aksine biri tarafından (haşa) uydurulduğu; ikincisi de, Kitabta serdedilen hakikatlerin ve verilen bilgilerin yanlış olduğu iddiası. Ne varki gerçek bilgiye dayanan hiç kimse sahiden uydurulmuş olduğunu ve sonra Allah'a izafe edildiğini söyleyemezdi. Hiç kimse de, Hz. Rasul'ün (s.a) gayb perdeleri arasında gizlice gözetlemede bulunup sonra (Kitap'ta bildirildiğinin aksine) tek bir Allah'ın değil, semalarda birçok tanrının bulunduğunu keşfediverdiğini iddia edemezdi. Yine, hiç kimse, ama gerçek bilgiye dayanan hiç kimse meleklerin olmadığını, vahyin gerçek dışı olduğunu ve Allah'ın olmadığını ileri süremezdi. Bunlar olsa olsa bir takım doğurgan muhayyile sahiplerince uydurulmuş kurgular olabilirdi. Ayrıca hiç kimse "Ahiret"e gidip görmek suretiyle şahit olmamıştı ki, mükafat ve ceza konusunda bildirilenlerin yanlış olduğunu iddia edebilsin. Aksine, bu bildirilenleri çürütecek karşı delillere sahip olmamak yanısıra, sözkonusu iddia sahipleri, Kur'an'ın eşsizliği hakkında tam bir güven duygusuyla ve meydan okuyucu tarzda dile getirilen gerçeklikle karşı karşıyaydılar.

48. Kur'an'a inanmayanlar "müfsid" olarak isimlendirilmektedir. Çünkü onların inkarları herhangi bir anlamlı sebebe değil, önyargıya ve nefsaniyete dayanmaktadır.

Bu halleriyle başkalarının inanmasına da engel olmaya çalışırlar. "Ve Allah müfsidleri en iyi bilendir." Çünkü O'ndan hiçbir şey gizli kalmaz. Onlar Kur'an'ı, bir türlü Allah'ın Kitabı olduğuna ikna edilemedikleri için inkar ettiklerine insanları inandırıp, onları aldatabilirler, fakat iyi niyetle davrandıkları yolunda Allah'ı kandıramazlar. Çünkü Allah, onların müfsid (bozguncu) olduklarını bilir. Onlar düzenbazdırlar ve kalblerinin ve bilinçlerinin sesini bastırmaktadırlar. Bile bile gerçeğe kulak ve zihinlerini kapamakta dünya menfaatlerini, zevk'u sefalarını, şehvetlerini ve arzularını gerçeğe tercih etmektedirler. Onların "masum" günahkarlar değil de düpedüz "bozguncu-müfsid" olmalarının nedeni budur.

49. Yani "Sizinle yararsız tartışmalara girmek ve sizinle bu minval üzre cedelleşmek istemiyorum. Ben bir sahtekarsam bunun sonuçlarına katlanacak benim ve eğer sizler gerçeği inkar edenlerseniz, bundan bana değil sizlere bir zarar dokunur.

50. Her ne kadar bu ve benzeri müteakip ayetler Rasulullah'ı (s.a) muhatap alıyorsa da aslında anlamları, mesaja dikkat safetmeyen kimseleri paylama amacı taşır. Zira onlar kendilerine söylenen sözlerin yalnızca seslerini işitiyorlar, tıpkı hayvanlar gibi kelimelerin seslerini duyuyorlar fakat kendilerine söylenene kulak kabartmıyor, dikkat sarfetmiyorlardı. Bunun nedeni onların Hz. Rasul (s.a) hakkında önyargılı olmaları ve eğer atalarından tevarüs ettiklerine; arzu, şehvet ve çıkarlarına karşıysa makul bile olsa herhangi bir sözü kabul etmemeye karar vermeleriydi. İşte böyle hayvanlar gibi yaşayan bu insanlar, kelimelerin seslerini işitiyorlar fakat anlamlarına dikkat etmiyorlardı. Çünkü "yemek, içmek ve çiftleşmek" dışında ilgilendikleri birşey yoktu. Şehvetlerinin tatminiyle öylesine mest, öylesine meşgul oluyorlardı ki, yaptıklarının doğru mu yanlış mı olduğunu düşünmek bile istemiyorlardı. Şehvetine ait şeylere kulak kesilen böyleleri mesaja gelince sağır kesilmişlerdi.

51. Burada da aynı hayvan emsaline başvurulabilir. Onların gözleri vardır fakat yüzeydeki görüntünün ötesini algılayamazlar. Böyleleri Rasulullah'ı (s.a) ve ashabını görüp duruyordu fakat onların saf yaşayışlarının anlamını idrak edemiyordu. Çünkü kulak verip mesajı kabul edenlerin hayatlarında meydana gelen garip değişimi idrak edecek basiretten yoksundurlar.

50 nolu açıklamada da belirtildiği gibi Rasulullah'ı (s.a) muhatap alan bu ayetler gerçekte gayet zarif bir yolla, uyuşuk bir durumda olan görme ve işitme melekelerini uyandırsınlar ve onları akli ve fıtrata uygun olan mesajın idrakine açsınlar diye müşrikleri paylama ve uyarma amacı taşıyordu. Bu dolaylı yoldan uyarma yöntemini kavramak için, iki sadık dostu örnek olarak alalım: Bunlar müfsid bir toplumda yaşıyor olsunlar ve içlerinden biri hak olan mesajı hem kavramada hem de uygulamaya geçirmede tam bir intikal gücüne sahip olsun. Bu adam toplumun önünde karakter ve ahlaki davranış konusunda tam bir model teşkil etmektedir. Ayrıca halkına gayet içten ve bir zarif yolla kendi ahlaki konumlarını düşünmeye çağırmakta ve insanları yine aynı zarif yolla bu bozuk ahlaki durumlarından dolayı uyarmakta ve onlara doğru yaşama biçimini benimsemelerini tavsiye yetmekdir. Fakat içlerinden hiçbiri, ne onun uyarılarına kulak asmakta ne de onun örnek ve saf hayatından bir ders çıkarmaktadır. İşte bunlar olurken kendisini destekleyen diğer dostu oraya gelip şunları söylemektedir: "Niye bu sağır insanlara öğüt veriyor ve körlere yol göstermeye çalışıyorsun; çünkü ne güzel şeyleri işitecek kulakları var onların, ne de doğru yolu görecek gözleri..." Apaçık ki onun bu sözleri arkadaşını ıslah hareketinden caydırma anlamına gelmeyecek, aksine (ayetteki) aynı zarif ve dolaylı yolla müfsit insanların uyuşuk melekelerini uyandırmaya yönelik olacaktır.

52. "Allah insanlara hiç bir şey (ya da yolla) zulmetmez" Zira O, onlara işitecek kulaklar, görecek gözler, hissedip, akledecek kalbler vermiştir; hak ile batıl; doğru ile yanlışın arasını ayırmalarını sağlayacak herşeyi... Aksine onlar doğru davranmayı ve melekelerini gerektiği şekilde kullanmayı reddetmek ve şehvetlerini, dünya lezzetlerini izlemek suretiyle "kendi kendilerine zulmederler". Tabiatıyle bu davranışları onların gözlerini kör, kulaklarını sağır eylemiş ve kalblerini öldürmüştür. Öylesine ki, artık doğru ile yanlış, iyi ile kötü arasını ayırdedemez olmuşlardır, zira şuurları da artık ölüdür.

53. Yani, "Ahiret hayatıyla tanışacakları ve bu dünyada geçirdikleri fani hayatın orada ebedi hayata zıt düştüğünü görecekleri zaman anlayacaklar ki, geçmiş hayatları, ahiret hayatının ebediliğine nisbetle bir hiç mesabesindedir. İşte o zaman dünya hayatının geçici zevkleri ve değersiz kazançları pahasına ebedi bir hayatı yağma etmenin ne büyük aptallık olduğunu anlayacaklardır."

54. Hüsrana uğramışlardır; çünkü Allah'ın huzuruna çıkacakları ve inkarlarının sonucu olarak işlediklerinin hesabını verecekleri günü unutmuşlardır.

55. Buradaki ümmet kelimesi yalnızca bir kavim ve topluluk anlamına gelmez; aralarında yaşamıyor olsa bile kendilerine gönderilmiş bir peygamberin mesajını almış tüm insanları kapsar. Bundan da öte, bir peygamberin mesajı tahrife uğramadan kaldığı ve insanlar içinde o mesajın hakiki anlamını bilenler bulunduğu sürece o toplum o peygamberin ümmeti olarak sayılacak ve 47. ayetin gereğince aralarında adaletle hükmedilecektir. Bu mi'yara göre tüm dünya halkları Hz. Muhammed'in (s.a) ümmetidir. Ve Kur'an, bugün olduğu gibi orijinal ve tam şekliyle neşredildiği sürece bu böyle olmaya devam edecektir. Ayetin anlamını "Her ümmet için kendi içinden çıkmış bir peygamber vardır" değil de, "Her ümmetin bir peygamberi vardır" biçiminde belirlememiz, bu yüzdendi.

56. Yani, bir peygamberin mesajı bir kavme ulaştığında şunu öncelikle bilmeliler ki, artık mesuldürler ve bilmemek gibi bir mazeretleri olamaz. Bu hüküm onların üzerlerine tam bir adaletle verilecektir. Mesajı kabul edip de hayatlarını ona ayarlayanlar Allah'ın rahmetine mazhar olacak; inkar edenlerse hem bu dünyada hem de öbür dünyada yahut yalnızca ahiret'te uğrayacakları bir azaba düçar olacaklardır.

57. Yani, "Ben size, hakkınızdaki hükmü ben vereceğim ve bana inanmayanları azaba uğratacağım demedim ki? Dolayısıyla va'din ne zaman gerçekleşeceğini size söyleme makamında değilim. Va'd Allah tarafından gerçekleştirileceğine göre, hakkınızdaki hükmü dilediği zaman ve dilediği şekilde verecektir. Çünkü her şey O'nun iradesine bağlıdır.

58. Yani, "Allah, kendi tayin ettiği ecelin gelmesinden sonra birey ve toplumlar üzerinde hükümünü icra edecektir. Ve ecelin bir topluluk (ümmet) için ne zaman geleceğini yalnızca O bilir. Allah ceza ve mükafat vermede acele etmez. Mesajını bildirmek üzere peygamberlerini gönderdiğinde her birey ve topluluğa, mesajı anlaması, üzerinde düşünmesi ve yaşama tarzını ona uydurması için mühlet verir; ta ki tayin ettiği ecel gelinceye kadar... Bu süre bir topluluk için asırlar boyu da bitmeyebilir ve ne kadar devam edeceğini en iyi Allah bilir. Adalet üzere temellenmiş olan bu vade dolduğu zaman, ne birey ne de toplulukların artık nedamet getiremeyecekleri ecel gelir ve Allah hükmünü icra eder. Yargı vakti geldiğinde de artık ne bir saat öne alınır, ne de bir saat ertelenirler."

59. Hep böyle fücurluklar yapabileceklerini sanarak hayatları boyunca inkar ettikleri azapla o gün aniden burun buruna geldiklerinde "pişman olacaklar". Pişman olmakla kalmayacaklar, aynı zamanda peygamberleri inkar edip, kendilerini uyaran bu kutlu insanlara olmadık suçlamalarda bulundukları için üzüntüden kahrolacaklar. Bu yüzden tüm zanlarına karşılık azaba şahit olduklarında toprağın ayakları altından kaydığını görecekler; günahlarını hatırlamaları ve vicdan azabı duymalarından ötürü suçlulukları altında ezilecek ve kendilerini yardımsız, imdatsız hissedeceklerdir. Kısacası, onların durumu iyi niyetli kimselerin uyarılarına kulak asmayıp tüm parasını kumara yatırıp iflas eden kumarbazın durumu gibidir. Böyle biri bu acıklı sonu yüzünden hiç kimseyi suçlayamaz; suçlu yalnızca kendisidir.

60. Arapça "rızk" kelimesini "erzak" (provisions) olarak tercüme etmekten kasıtlı olarak kaçınılmıştır. Çünkü o zaman ayetin son derece yanlış biçimde anlaşılması mümkündür. Zira bu anlamda "rızk" yalnızca gıda ve yiyeceklerle sınırlandılmış olacaktır. Oysa bu kelimenin anlamı oldukça geniştir ve Allah'ın insana ihsan ettiği yiyecek, çocuk, bilgi kanun vs.yi kapsar. Bunu destekleyecek örnekler Kur'an ve hadislerden çıkarılabilir. Şu halde, bu ayete göre apaçık anlaşılmıştır ki, Allah nazarında, yiyecek maddeleri de dahil olmak üzere her türlü rızk karşısında omuz silker bir tavrı benimsemek yanlış ve günahtır.

Böylece rızkın yanlış anlaşılmasından doğan sonuçların oldukça kapsamlı oldukları da anlaşılmış bulunmaktadır. Rızk'ın böyle sınırlı anlamıyla kavranması sonucu, yalnızca haram olan yiyecekleri haram saymak günah olacaktır ve tersi de doğru; fakat bir toplumun sosyal, ekonomik, siyasi ve uluslararası meselelerde kendisini teşri (yasama) makamında görmesi günah sayılmayacaktır. Nitekim bir takım müslüman fıkıh bilginleri sırf bu yanlış anlamadan ötürü, toplumun yiyecekten gayri meselelerde "ilahi kanunu" rehber edinmemesini hiç de günah saymamaktadırlar. Oysa bu ayette Allah, kendilerinde haram ve helalı belirleme yetkisi gören insanları yalnızca yiyecek meselesinde değil, "ilahi kanun" tarafından haram ya da helal olarak belirlenmiş herhangi bir şey hakkında da ikaz etmektedir. Alimler, fakihler, müfessirler ve muhaddisler dahi nedense bu ayrıntıya dikkat etmemişlerdir.

61. Bu soru, suçlarının ne denli dehşetli, ne denli asice olduğunu vurgulamak için sorulmaktadır. Adeta şöyle sorulmaktadır: "Sizler Allah'ın birer yaratığı iken, Allah'ın size indirdiği bu şeylerin (rızıkların) hilafına kendi kafanıza göre düzenlemelerde bulunmaya ne selahiyetiniz var? Efendisinin kendi hesabına güvence altına aldığı şeylerle ilgili kendince belli sınırlar getirme hakkını kendinde gören ve ona danışma ihtiyacı hissetmeyen köle hakkında ne düşünürdünüz? Size ait tüm şeyleri kafasına göre sarfetme ve kullanma yetkisinin tümüyle kendisinde olduğunu iddia eden bir köleniz olsaydı ne yapardınız? Bir efendisi bulunduğunu yahut kendisinin bir köle olduğunu ve elinin altındaki mülkün kendisine değil bir başkasına ait olduğunu kabul etmeyen köle meselesini bir kenara bırakalım. Çünkü sözkonusu mesele böyle bir suistimalciyle ilgili değildir. Soru, kendisini bir efendinin kölesi olarak gören ve elinin altındaki mülkün kendisine değil, efendisine ait olduğunu teslim eden köleye (kula) ilişkindir. Böyle bir kölenin tutup, kural ve düzenlemeler getirmek, elinin altındakini dilediğince kullanmak hakkına sahip bulunduğunu iddia ederek, bu hususta efendisine danışma ihtiyacı duymadığını düşünün.

62. Bu soru efendisine (Rabbına) ait şeyleri kullanmakla ilgili kural ve düzenlemeler getirme hakkını kendilerinde görenleri köşeye sıkıştırmak için sorulmuştur ve yasal herhangi bir yetkiye sahip olmaksızın düzenlemelere giden kimselerin, nisbetleri ortadan kaldırıcı bir tavır takınmalarına dikkat çekme anlamı taşır. Eğer efendi (rabb) bizzat kendisi, kendilerine sunduğu rızıklara diledikleri gibi tasarruf etme hakkını kullarına bahşetseydi, iddiaları o zaman geçerli olurdu. Efendilerinden böyle bir yetki almışlar mıdır yoksa herhangi bir vekalet olmaksızın bu tür hakları kendilerinin mi varsayıyorlar, sözkonusu soru budur. Böyle bir yetkileri varsa göstermeliler, aksi halde hem isyan hem de sahtekarlıktan sorumlu olacaklardır.

63. Kulların (kölelerin) çoğu Rabblerinin (efendilerinin) kendileri için sunduğu nimetlere karşı nankörlük eder. Bu nimetler onlara Rabb'ın yurdunda nasıl yaşayacaklarını ve bu nimetleri nasıl tasarruf edip, nerelere harcayacaklarını öğreten kurallar çerçevesinde bahşedilmiştir ki, bu Rabbın rahmetidir. Rabb bu fiili durumla adeta şunu demek ister: "Dünyada benim koyduğum kurallara göre yaşarsanız, rızamı kazanır ve en güzel mükafatlara layık olursunuz; yok eğer bir asi gibi yaşarsanız, gazabına maruz kalır ve acıklı bir azaba müstehak olursunuz." Ne yazık ki, kulların çoğu bu nimetlere şükredecekleri yerde nankörlük edip şöyle düşünmektedir: "Rabb (efendi) bizi bu dünyada başımıza buyruk niye bırakmaz sanki? Bıraksın da, gizlice gözlesin bizi, hangimiz onun koyduğu ilkeye isyan ediyorsak, suçluları cezalandırsın!" Fakat onlar şu gerçeği anlamaz görünüyorlar; Allah onları böyle çetin bir imtihana soksaydı hiçbiri cezadan kurtulamazlardı.

64. Burada söylenenler Hz. Peygamber'e (s.a) nisbetle zikredilmekte ve onun düşmanları uyarılmaktadır. Asıl amaç onun endişelerini gidermek ve kendisini ma'nen teyid etmektir. Şu denmek istenir: "Biz büyük bir sabır ve dirençle Hakikat mesajını iletmek ve insanları ıslah etmek için yaptıklarının hepsini görmekteyiz. Şundan emin ol ki, görevini icra ederken nasıl çabaladığını, düşmanlarının sana karşı neler yaptıklarını yakinen biliyoruz." Öte yandan da Elçi'nin düşmanlarının uyarılması amaçlanır: "Zannetmeyin ki, Hak Nebi'ye, insanlık kurtarıcısına karşı yaptıklarınızı bilmiyoruz. Kurduğunuz bütün düzenleri, onun önüne koyduğunuz bütün engelleri görmekteyiz. Üstelik bu yaptıklarınızı da ayrıntılı ve sağlam biçimde kayda geçiriyoruz. Bu yüzden dikkatli olun; bu yaptıklarınızın hesabının sizden sorulmayacağı zehabına kapılmayın.

65. Bu çok önemli bir konunun kısaca anlatılmasıdır ve ayrıntılı bir açıklama gerektirir. Kur'an birkaç kelimeyle şunu bildirmiştir ki, vahyedilmiş olanın dışındaki tüm dinler batıldır. Çünkü kainatın menşei, mebdei, sebebinin yalnızca felsefi akılla araştırılması üzerine temellenmektedirler. Felsefi araştırma ise, zann üzerine temellenir ve tabiatı gereği Hakikat'a ulaşmaya güç yetiremez. Hakikata ulaşmanın doğru yolu Rasullerin getirdiği vahyin anlaşılmasından geçer. Hakikatı keşfetmenin tek yolu budur: Aksi takdirde, yanlış yollar izleyen kimse daima yanlış sonuçlara ulaşacaktır. Şimdi çeşitli kesimlerden insanların bu bilgiye ulaşmak için izledikleri yolları gözden geçirelim:

Müşrikler, araştırmalarını bütünüyle ve yalnızca hurafe üzerinde temellendirirler.

Münzevi ve zahidler bu bilgiye müşahede ve tefekkürle ulaşacaklarını ve gerçeği sırları aralamak suretiyle görebileceklerini iddia ederler. Fakat aslında gerçeği göremezler; gördükleri sadece muhayyilelerinin bir marifetidir (oyunudur). Onlar zihni bir hayali tasavvur edip, sonra onun üzerinde zihinlerini yoğunlaştırırlar ve böylece bu tasavvur "gerçek"in sureti olur.

Filozof denen kimseler, araştırmalarını akılcılık (rasyonalizm) üzerine temellendirdiklerini ileri sürerler fakat gerçekte her ne kadar "mantıki" deliller ve "yeter" sebeplerle destekleseler bile dayandıkları yalnızca zan ve şüphedir.

Şu halde bu gruplar hiç değişiklik arzetmeden önyargılarına dayanıyorlar ve kendilerinden farklı bakış açılarına sahip kimseleri anlamaya yanaşmıyorlar. Bu yüzden de kendi teorilerine bağlanıp kalıyorlar.

66. ve 67. ayetlerin metninde Kur'an, bilginin bu türlü araştırılmasının temelde yanlış olduğunu anlatmak istemektedir: "Sizin sapmanızın gerçek sebebi, araştırmalarınızı zan ve şüphe üzerine dayandırmanızdır. Ve bu türlü önyargılarınız yüzünden en makul şeylere bile kulak vermek istemiyorsunuz. Sonuçta yalnızca hakikata ulaşamamakla kalmıyor, aynı zamanda nebiler tarafından bildirilmiş semavi dinleri doğru değerlendiremiyorsunuz."

Yukarıdaki araştırma yollarının aksine, Kur'an kendi yolunu bildirir ve hakikata ulaşmanın yegane sahih, akli ve ilmi yolunun o yol olduğunu ileri sürer. Hakikatı araştırmanın yolu şudur: "Araştırmaya başlamadan önce daha evvel edindiğiniz önyargılarınızdan vazgeçmeli ve hakikat hakkındaki haberlerinin zan, şüphe, düşünce müşahede ve soyut çıkarımlar üzerine değil, doğrudan doğruya "vahy" üzerine temellendiğini ileri süren kimselerin mesajına kulak vermelisiniz. Sonra Kur'an'ın dikkate çağırdığı kainat ayetleri üzerinde derin derin düşünmelisiniz. Eğer bu ayetler, nebilerin ifşa ettiklerini söyledikleri Hakikat'a delalet ediyorsa, o zaman onların öğrettiği Hakikatı reddetmeniz için hiçbir mazeretiniz kalmıyor demektir. İslam felsefesinin temeli budur. Ne yazık ki müslüman filozoflar bile bu yolu izlememiş, Eflatun ve Aristo'yu izlemişlerdir.

Kur'an bu yöntemi birçok yerde zikreder ve birer Hakikat delili olarak birçok tezahürü tekrar tekrar gözler önüne serer. Böylece insanlara Hakikatı idrak etme yolunda doğru sonuçlara nasıl ulaşacağını öğretir. Nitekim, 67. ayette gece ve gündüz birer ayet olarak zikredilmekte ve insanlar bu ayetler üzerinde derin derin düşünmeye çağrılmaktadır. Gece ve gündüzün dönüşümleri olağanüstü birer ayettir ve Musavvir olan, herşeye kadir bulunan Allah'a delalet etmektedir. Zira bu dönüşüm arzın matematiksel bir kesinlikle kendi ekseni ve güneş etrafında dönmesi ile oluşur. Bu ardarda geliş, Musavvir olan Allah'ın yüce hikmetine mebnidir ve arkasında büyük bir gaye yatmaktadır. Nitekim bu dönüşümün arz üzerinde bulunan tüm varlıklara sayısız faydalar sağladığı ortadadır. Bu aynı zamanda Yaratıcının arz üzerindeki nimetine işaret eder ve sonuç olarak yaratıkları için ne mükemmel düzenlemelerde bulunduğunu gösterir. Dahası, bu dönüşüm evrensel Musavvir'in tek olduğunu, oyun oynamadığını aksine alemi bir gaye ve hikmete göre yarattığına delalet eder. Ayrıca şu büyük Hakikat'e delalet eder ki, tapınılmaya en layık olan, Veli ve Rabb olarak Allah'tır, başkası deği1. Zira, O'nun dışında olan her varlık gece ile gündüzün ard arda gelişiyle ihtiyaçlarını giderir. Bu ihtiyaçları başka hiç kimse gideremez, bu yüzden bu muhtaç varlıklardan hiçbiri Rabb ve Veli olamaz. Bu ayetlerin ışığında, yalnızca şüphe ve zan üzerinde temellenen diğer dinlerin, böyle apaçık ayetlere dayanan semavi dinle karşılaştırıldıklarında hakiki din oldukları nasıl düşünülebilir?

66. Daha önceki bölümlerde insanlar yalnızca şüphe ve zan üzerine batıl dinler bina ettiklerinden dolayı muaheze edilmişlerdi ya, bu bölümde de Hıristiyanlar ve diğerleri -yani Allah'ın bir erkek çocuk edindiğine inananlar- kuru zandan başka hiçbir delile dayanmayan bu küfürlerinden dolayı hesaba çekilmektedirler.

67. Arapça "" ibaresi izahı gayri kabil bir durum karşısındaki şaşkınlığı ifade etmek üzere kullanılır. Fakat bu ibarenin lugavi manası şudur: "Allah mutlak anlamda münezzehtir; her türlü eksik, kusur ve lekeden azadedir." Böylece iki anlamdan her ikisi de tazammun edilmiş olur. Hem onların Allah'a oğul isnad ederek düştükleri küfrün karşısında duyulan şaşkınlığı ifade eder, hem de bu acayip kafirliği, "Her bakımdan mükemmel ve münezzeh olan Allah'ın oğul edinmeye ihtiyacı yoktur" anlamıyla reddeder.

68. Onların bu kafirliklerini reddetmek üzere, üç şey sürülür öne: a) Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir, b) Allah ganidir, müstağnidir. c) Allah yerde ve göklerde olan herşeyin sahibidir. Şimdi bu üç şeyin sözkonusu küfrü nasıl merdut kıldığını kısaca açıklayalım:

Besbelli ki, bir oğula ya evlilikle ya da evlat edinmeyle sahip olunur. Birinci durumda Allah kavramı şuraya varır: O, diğer varlıklar gibi ölümlüdür, bu yüzden, diğer varlıklar gibi zürriyetini sürdürmek için bir zevceye ihtiyacı vardır. İkinci durumda da Allah'ın mülkünü miras bırakacağı bir oğula muhtaç olduğu varsayılır. Güya böylece çocuksuz olmanın getirdiği noksanlık büyük ölçüde izale edilmiş olacaktır. (Haşa). Yahut da Allah insan soyu gibi pederane sevgi duymaktadır ve bu yüzden milyonlarca kulundan birini evlat edinmiştir.

Durum ne olursa olsun, şu apaçık ki, böyle bir küfür ister istemez Allah'ın türlü eksiklik, zayıflık, ihtiyaç ve isteklerle muallel olduğu varsayımı üzerinde dayanır. Kur'an, "o, münezzehtir ve bu yüzden her türlü eksiklikten beridir. Ve de, ganidir, müstağnidir" diyerek böylesi müşrikçe itikatları reddeder; Allah'ın ölümlüleri çocuk sahibi olmaya iten zaaf ve isteklerden beri olduğunu bildirir. Son olarak, şunu açıkça ifade eder ki, göklerde ve yerde olan herşey O'nundur ve bu şeylerden hiçbirinin O'nun oğlu, "biricik oğlu" ya da mirasçısı olmak gibi bir nisbeti yoktur. Gerçi Allah'ın kullarından kimilerini, kemalleri yüzünden diğerlerinden daha fazla sevdiği doğrudur, fakat bu demek değildir ki, Allah bir takım kullarını kendi uluhiyetine ortak etmektedir. Nitekim Allah'ın yüksek payesi, bağışladığı kimseler, O'nun velileridir: "Onlar Allah'a iman edip de O'ndan sakınırlar. Bu yüzden onlar için ne bir korku ne de üzüntü sözkonusudur. Dünya ve ahiret hayatlarında onlara müjde vardır" (62-63. ayetler).

69. Hz. Nuh'un (a.s) kıssası burada Hz. Muhammed'in (s.a) mesajını rededenlere bir uyarı olsun diye zikredilmiştir. Bu şekilde, onların önüne itikatlarının,, düşüncelerinin ve yollarının yanlış olduğunu göstermek üzere deliller konmakta ve onlara doğru yolu benimsetebilmek için vurucu hitaplarda bulunulmaktadır. Böylece onlar rasullerine karşı takındıkları tavırın sonuçları hakkında uyarılmış olmakta ve dolaylı yoldan peygamberlerine Kureyş gibi davranan Nuh kavminin akıbetinden ders almaları öğütlenmektedir. Hz. Peygamber (s.a) son derece uygun bir yolla onlara hata ve sapıklıklarını göstermekte ve bu yanlışlıkları düzeltmeye çalışmaktadır.Fakat onlar bunun üzerinde tekrar tekrar düşünecekleri yerde, onun ölümcül düşmanları haline gelmişler; Hz Peygamber (s.a) bu görevi yüzünden onlardan hiçbir ücret taleb etmediği, mesajını yalnızca kendi hayırlarına yaymak istediği halde onlar muhatablarının delillerine küfürle, vahşetle ve taşla karşılık vermişlerdi. O kadar ki, artık Rasulullah (s.a) onlar için katlanılmaz bir şahıs haline gelmişti. Bu onların Sırat-ı Müstakim karşısındaki önyargıları yüzündendi ve bu mesnedsiz yargılar onları o denli körleştirmişti ki, Sırat-ı Müstakim'i izleyen birinin varlığına bile tahammülleri kalmamıştı. İşte burada Allah, Rasulunden, onlara Hz. Nuh'un (a.s) kıssasını anlatmasını istemişti. Bununla kendisine karşı takındıkları olumsuz tavra bir anlam verebilmeleri gayesi güdülmüştü.

70. Bu, mealen şöyle bir meydan okumaydı: "Görevimden asla vazgeçmeyeceğim, bana ne yaparsanız yapın vazgeçmem. Zira ben, bütünüyle Allah'ı vekil edinmişim." (Bu anlamın bir mukabili için bkz. Hud: 55).

71. Kalbleri mühürlenen haddi aşmış kimseler inatçı ve dik kafalı kimselerdir. Daha önce zihinlerinde biçimlendirdikleri batıl görüşe körü körüne ve sıkı sıkıya bağlanırlar. Bu yüzden öğüt ve tavsiyelere kulaklarını tıkarlar ve Allah da üzerlerine lanetini indirir. Artık doğru yolu bulmaktan bütünüyle mahrumdurlar.

72. Firavun ve Hz. Musa (a.s) hakkındaki açıklamalar için, Araf suresinin 100. ayetinden 171. ayetine kadar olan olan bölüme ve ilgili açıklama notlarına bakınız.

73. Servet, iktidar, debbede ve tantanaları yüzünden "büyüklendiler" ve kendilerini mesajın muhatabı saymadılar. Mesajın hakikatına teslim olup itaat edecekleri yerde kibirlilik tasladılar.

74.Musa Aleyhisselam ve Firavun kıssası aynı zamanda, Hz. Muhammed'e (s.a) Firavun'un Hz. Musa'ya (a.s) davrandığı gibi davranan Kureyş'e bir ders olsun diye zikredilmiştir. Çünkü Kureyş'in ilahi vahye karşı gösterdiği mukabele, Firavun kavminin benzeriydi. (Lütfen bu surenin 2. ayetine başvurun).

Bu bağlamda zikre şayan birşey daha vardır; Hz. Musa (a.s) ve Hz. Harun'un (a.s) görevi bazı kimselerin sandığı gibi, yalnızca İsrailoğulları'nı Firavun'un kölesi olmaktan kurtarmak değildi. Kıssanın bağlamına dikkat ettiğimizde açıkça görülecektir ki, onlar da Hz. Nuh'tan Hz. Muhammed'e (s.a) kadar tüm rasullere verilmiş görevin aynısını yerine getirmek üzere tayin edilmişlerdi. Bu surenin teması başlangıcında şöyledir: "Rabb ve ilah olarak yalnızca Allah'ı bilin, zira O, tüm kainatın Rabbıdır. Allah'ın huzuruna getirilip, bu dünyada yaptıklarınızın hasabını vereceğiniz ahirete yakinen inanın". Dahası bu sure mesajı reddedenlere şunu açık şekilde göstermektedir ki, tarih bu mesajı kabul eden insanlığın, hemen sonra büyük başarılar kaydettiğine tanıklık etmektedir. Bu yüzden onlara şunu tavsiye eder: "Rasuller tarafından kesintisiz olarak vazedilmiş bulunan mesajı sizler de kabul etmelisiniz. Ve hayatınızı bütünüyle bu itikad esaslarına göre düzenlemelisiniz. Zira mesajı reddedenler sonunda hüsrana uğradılar."

Kıssalarının vukubulduğu bağlamdan çıkan sonuç, Hz. Musa ve Hz. Harun'un (a.s) yerine getirdiği görevin temel tezinin diğer rasullerinkiyle aynı olduğuna delalet etmektedir. Bu iki elçinin görevleri arasında (müslüman bir cemaat olan) İsrailoğulları'nı inançsızlığında inad eden kafir bir topluluğun egemenliğinden kurtarmak da vardı, fakat bu hedef onların görevlerine tali bir yer tutmaktaydı, merkezi bir yer deği1... Gerçek hedef Naziat suresinin 17-19. ayetlerinde açıkça belirlenmekteydi. Bu ayetlerde Rabbi Hz. Mus'ya (a.s) Firavun'a gitmesini, çünkü onun azmış bir kimse olduğunu ve ona şöyle demesini emretti: "Seni Rabbine yöneltmem halinde nefsini ıslaha ve Rabbinden korkmaya yanaşır mısın?"

Bu iki elçinin, İsrailoğluları'nı Firavun'un köleci idaresinden kurtarmak suretiyle oynadığı rol, tarihte çok önemli olmuştu. Zira Firavun ve bağlıları mesajı reddedince bu iki elçi, kavimlerini onların egemenliğinden kurtarmak zorunda kalmışlardı. Bu yüzden Kur'an'da tarihin vurgulamadan geçemediği bu olaya aynı önemi atfetmiştir. Eğer bir kimse Kur'an'ın ayrıntı bölümlerini onun temel ilkelerinden yalıtmaz da, onları bu ilkelerin ışığında incelemeye tabi tutarsa, bir elçinin risaletine ait asıl hedefin yalnızca cemaati özgürlüğe kavuşturmak olduğu ve yalnızca tali bir hedef olarak görüldüğü şeklinde bir yanlış anlamaya düşmeyecektir. (Daha fazla açıklama için, bkz. Taha: 44-52, Zuhruf: 55-56, Müzemmil: 15-16).

75. "... Büyücülar asla felah bulmaz, asla hakiki bir başarıya ulaşamaz". Bu sözler "Bu apaçık bir büyüdür" itirazına cevap teşkil etmesi bakımından çok anlamlıdır. Denmek istenen şudur: "Siz (ilgisiz) bir benzerlikten hareketle Musa'nın ayetlerine (mucizesine) "büyü bu" dediniz. Oysa nebilerle büyücüler arasındaki apaçık nitelik farkını hesaba katmıyorsunuz. Aksi halde böyle saçma bir iddiada bulunmaya cesaret edemezdiniz. Hiç siz bir büyücünün Hz. Musa'nın (a.s) yaptığı gibi bir zorbanın huzuruna çıkıp, onunla korkusuzca ve cesaretle konuştuğunu, bu sapıklıktan vazgeçmesi yolunda tavsiyede bulunduğunu ve onu Allah'a ibadete, nefsi temizlemeye davet ettiğini gördünüz mü? Siz de biliyorsunuz ki, bir büyücü bundan çok farklı davranır.

Büyücü, önce işe, kendisine mumarasını gösterme fırsatı tanımaları için, saray nedimlerine dalkavukluk etmekle başlar. Sonra "majesteleri"nin huzuruna çıkar, dalkavukça bir reverans çeker; numarasını göstermek için yerlere kadar eğilerek yüksek müsaadelerini ister ve mükafatı için avuç açar. Şimdi, Hz. Rasul'un (s.a) bir büyücü mü yoksa krallardan ve benzeri otoritelerden çok çok yüksek bir şahsiyet mi olduğuna kendiniz karar verebilirsiniz. Bütün bu mevzu, şöyle bir cümleyle özetlenmiştir: "Büyücüler asla felah bulamazlar".

76. Apaçıktır ki, eğer bu istek sadece İsrailoğulları'nın özgürlüğü için olsaydı, Firavun'un saltanatına herhangi bir tehdit teşkil etmeyecekti. Tehdit teşkil eden şey Hakkın ikamesini gerektiren mesajın kendisiydi. Zira mesaj, şirk üzerine temellenen ve Firavun'un a'yanının ve din adamlarının hakimiyetine dayanma sistemine meydan okumaktaydı. (Daha fazla açıklama için bkz. A'raf. an:66 ve Mümin. an: 43)

77. Yani, "Büyü olan benim gösterdiğim şey değil, sizin gösterdiğiniz şeydir".

78. Her ne kadar "" kelimesi nesil anlamına geliyorsa da, "gençler" olarak tercüme edilmiştir; çünkü, Kur'an bu kelimeyi burada meselenin özel bir yanına işaret etmek için kullanmaktadır. O da şudur: O korkunç zulüm dönemi esnasında yalnızca az sayıda genç erkek ve kadın hakikat peygamberini lideri olarak kabul etme cesaretini gösterebilmiş, babaları, anaları ve yaşlıları ise, bunun aksine Rasulü izleme, dünyevi çıkarlarını ve hatta hayatlarını tahlikeye atma cesareti gösterememişti. Ayrıca onlar kolay ve rahat yolu seçmekle kalmamışlar, gençlerin de cesaretini kırmaya yeltenmişlerdi. "Musa ile birlikte gitmeyin. Çünkü o, hem sizi hem de büyüklerinizi (yaşlılarınızı) felakete götürecek" (!). Kur'an meselenin işte bu özel yanını vurgulamaktadır; Çünkü Rasulullah Hz. Muhammed'de (s.a) aynı durumla karşı karşıya idi. Davetin başlangıç döneminde icabet edenler yaşlı kimseler değil, birkaç cesur gençti. İslam uğruna zulme ve baskıya cesaretle göğüs geren ilk müslümanlar gençlerdi. Mesela, Ali İbn Ebi Talib, Cafer-i Tayyar, Zübeyr, Talha, Sa'd b. Ebi Vakkas, Mus'ab b. Umeyr, Abdullah bin Mes'ud ve diğerleri İslam ile şereflendiklerinde 20 yaşın altındaydılar. Abdurrahman bin Avf, Bilal, Süheyl de öyle... Ebi Ubeyde bin el-Cerrah, Zeyd bin Harise, Osman bin Affan ve Ömer Faruk 35'lerinin altındaydılar. Ebu Bekir İslam'a girdiğinde 38'dan fazla değildi. İlk sahabiler arasında Rasullullah (s.a) ile yaşıt olan tek sahabi, Ammar bin Yasir, ondan daha yaşlı olan sahabi ise Ubeyde bin Haris Muttalibî idi.

79.Bazı kimseler "" sözlerini yanlış tefsir edip İsrailoğulları'nın birkaçı dışında tümünün inkarcılardan olduğunu söylerler. Oysa, iman etmek fiili () "lam" harfiyle geldiğinde genellikle itaat ve takip anlamı taşır. Dolayısıyla, metnin asıl anlamı şöyle tercüme edilerek belirlenebilir: " Kavminden bazı gençler Hz. Musa'ya (a.s) itaat edip, onu izlediler " yani; "tüm İsrailoğulları içinden yalnızca bir kaç genç Allah Rasulü Musa'yı liderleri, kılavuzları olarak tasdik ve kabul ederek, Firavun ve ayanı ile mücadelesinde yanında yer aldılar". Daha sonra gelen kelimeler açıkça göstermektedir ki, İsrailoğulları Hz. Musa'nın (a.s) nübüvvet ve risaletine inanmadıkları için değil, Firavun'un zulmüne düçar olmaktan korktukları için çekimser davranmışlardır. Bu korku onların manevi dejenarasyonlarının bir sonucuydu. Her ne kadar hepsi de gerek ırk olarak gerekse din olarak İbrahim, İshak, Yakub ve Yusuf'a (a.s) mensub ve bu yüzden de müslüman iseler de,asırlar süren kölelik onları manen çökertmiş ve onlardaki İslam ruhunu yok etmiştir. O ruh ki, küfür ve dalaletin egemenliği karşısında insanı İslam'ın çekilmiş kılıcı haline getirir ve bu engelleri aşıracak kimse yanında saf tutma cesaretiyle doldurur.

Kitab-ı Mukaddes, (Çıkış, 6:20-21) ta İsrailoğulları'nın Firavun'la çatışmaya girdiğinde, içinde bulundukları ahlaki düşüklüğü şöyle tasvir eder: "Onlar, Musa ve Harun, Firavun'un huzurundan dönerken yollarına dikilmiş ve şöyle demişlerdi: 'Allah müstahakınızı versin! Sizler, Firavun ve adamlarının (kölelerinin) nefretini üzerimize çektiniz; onların ellerine bizi doğrayacak kılıcı verdiniz?" Talmud da (H. Polano'nun seçkisi, sayfa152) aynısını te'yid eder: "Evet dedi İsrail'in mazlum çocukları Musa ve Harun'a, İşte şimdi çobanın kurdun ağzından koparmaya çalıştığı ve böylece ikisinin arasında parçalanan kuzuya döndük. Seninle Firavun arasında kalan tüm bizler öldürüleceğiz."

Kur'an-ı Kerim'de Araf: 129'da buna atıfta bulunur:

"Kavmi karşılık verdi: "Sen gelmeden önce zulüm altındaydık, sen geldin, şimdi tekrar zulüm görüyoruz."

80. Arapça "" kelimesi harfi harfine "haddi, sınırı aşanlar" anlamına gelir. Bu, metindeki gerçek anlamı vermediği için, "herhangi bir sınır tanımayanlar" anlamına gelecek şekilde tercüme edilmiştir. Bu kimseler, hedeflerine varmak için en günahkarca metodlara başvurmaktan çekinmeyen, hiçbir vicdan azabı hissetmeksizin zulüm işleyen, ahlaksızlık ve barbarlık eden kimselerdir. Yeter ki amaçlarına hizmet etsin, çıkarlarına uygun düştüğünde tüm sınırları hiçe sayarlar. Kısaca müsrifler öyle kimselerdir ki, kendilerini durduracak hiçbir had, sınır tanımazlar.

81. Hz. Musa'nın (a.s) kavmine "müslümanlar" diye hitap etmesi, tüm İsrailoğulları topluluğunun müslüman olduğunu gösterir. Aksi halde onlara "eğer müslüman iseniz..." demezde. "Eğer iddia ettiğiniz gibi gerçek müslümanlarsanız, Firavun'un gücünden korkmayın, ancak Allah'a tevekkül edin" diyerek onlardan cesur olmalarını istiyordu.

82. Hz. Musa'nın (a.s) çağrısına cevap verenler ise ona itaat edip, onu takib eden söz konusu "gençler"di, tüm bir cemaat olarak,İsrailoğulları deği1. Metnin bağlamından açıkça anlaşılan budur.

83. "Rabbimiz, bizi zulmeden bir kavim için bir fitne, bir yargılama sebebi kılma" duasının çok kapsamlı bir anlamı vardır. Her ne zaman Hakkın öncüleri olanlar, hakikatı hakim kılmak, hüküm sürmekte olan kötülüğü kökünden kazımak üzere kıyam ederse, çeşitli tip zalimlerle karşı karşıya gelirler. Bu zalimler o veya bu sebeple daima onların bir eksiğini, kusurunu, yanlışını bulmaya çalışırlar.

Birinci tip zalimler her türlü gücü hakikat savunucularını alt etmek üzere seferber eden batıl savunuculardır. Diğer tipler ise, inandığını iddia eden ancak devrin iktidarıyla çatışmaya girmeye cesaret edemeyen sözde Hakk savunucularıdır. Bu tipler böyle bir şeyin faydasız ve boşuna gayret olduğunu ileri sürerek batılla savaşma konusunda aldıkları yanlış tavrı haklılaştırmak için mazeretler ileri sürerler. Bunu, alçakça tavırları yüzünden duyacakları vicdan azabını bastırmak için yaparlar. Tüm çabaları kendilerini değil, Hak öncülerinin yanlışlık içinde olduğunu ispata çalışmaktır. Bir başka güruh daha vardır ki, taraflar arası çatışmanın sonucunu bekleyerek ister hak ister batıl safında olsun güçlü tarafa geçerek onlarla işbirliği yaparlar. Şimdi hakikat savunucularının bu zalim insanlar için nasıl bir fitne nedeni olduğunu düşünelim. Eğer Hakk'ın yanındakiler dağılır ya da yenilirse, birinci gruptaki zalim güruh şöyle diyecektir: "Zaten biz haklıydık, bu budalalar değil, aksi olsaydı yenilmezlerdi". İkinci grupsa şöyle der: "Yenilgileri, şartları doğru değerlendiremediklerini yeterince ispatlamıştır. Büyük güçlerle çatışmaya girmeleri sonunda değerli hayatlarına mal oldu. Zaten Allah'ın emri devrin tiranlarından herhangi bir yasaklama olmaksızın en temel dini vecibelerimizi yerine getirebiliyorken kendimizi böyle tehlikelere atmamızı isteme bizden."

Sonuncu gruptaki alelade insanların kendi hakikat ölçüleri şöyledir:"Galip olan haklıdır. Dolayısıyla uğradıkları yenilgi, Hakk davayı savunduklarını söyleyenlerin haksız olduklarını göstermiştir. "İşte böyle, hakikat savunucularının işlediği her yanlışlık, her hata, yüzyüze geldikleri beklenmedik durumlar karşısında gösterdiği her zaaf, herhangi bir yenilgi karşısında içine düştüklari moral çöküntü, batıla meyyal olanlar için iyi bir mazeret teşkil eder. Sonuç olarak, Hakka "davet" davetçilerin "yenilgi"sinden birkaç yıl sonra rafa kaldırılır.

Bütün bunlar muvacehesinde Hz. Musa'nın (a.s) ashabının duasının yerinde, zamanında ve anlamlı olduğu açıkça görülmektedir. "Rabbimiz, bizden rahmetini esirgeme de, bu zalim kimseler için bir fitne, bir yargı nedeni olmayalım. Bizi yanlışlık, yenilgi ve zaaftan koru ve bizi bu dünyada muvaffak kıl ki, yarattıkların için bir hayır nedeni olalım zalimler için bir günah vesilesi deği1..."

84. Bu ayetin tefsirinde, müfessirler arasında görüş ayrılığı vardır. Benim görüşüme gelince, bu sözleri ve hangi şartlar altında indirildiğini derin derin düşünüp vardığım sonuca göre Hz. Musa(a.s) cemaatle namaz (salat) kılmak için bir takım binalar inşaa etmek ya da evler edinmekle emrolunmuştur. Bu gerekliydi, çünkü cemaatle namaz kılmak şekli, iktidarın zulmü ve itikad zayıflığı yüzünden İsrailoğulları ve Mısır müslümanları tarafından terkedilmişti. Bu durum onların dağılmaları ve dini ruhlarının ölmesi sonucunu getirdiği için cemaatle namaz kılmayı yeniden tesis etmek asıl olacaktı. Zira bu girişim ruhun dirilişi, dağılmış cemaatın toparlanması ve güçlerini birleştirmesi yolunda en önde gelen bir etkinlik olacaktı.

"Evlerinizi kıble (ye dönük mescidler) haline getirin" ifadesi bence şu anlama gelmektedir. "Bu evleri cemaatla namazın kılındığı ortak mekanlar ve toplantılarınızın yapıldığı merkezi yerler haline getirin." İfadenin akabinde "namazı (salat) ikame edin" emrinin gelmesi, namazlarını tek tek değil, cemaatle kılmaları yolundaki imaya delalet eder. Çünkü Kur'an'daki "ikamet-üs-salat"ifadesi, namazın topluca kılınması anlamında kullanılmıştır.

85. Arapçadaki"" kelimesi şu anlama gelir: "Allah'ın lütfuyla ulaşılacak felahın müjdesini vererek onları umut ve cesaretle donat. "Ümitsizlik, korku ve baskı altında oldukları için buna şiddetle ihtiyaç duymaktalardı çünkü.

86. Bu dua, Hz. Musa (s.a) tarafından Mısır'daki ikametlerinin son demlerinde edilmiştir. Bu duanın edilişiyle, daha önceki ayetlerde zikredilen Risalet'in ilk döneminde vuku bulan olaylar arasında uzun bir fasıla bulunmaktaydı. Bu ara dönemle ilgili ayrıntılar Kur'an-ı Kerim'in diğer bölümlerinde bulunabilir.

87. Arapça "zinet" kelimesi, onların kültür ve uygarlıklarının, diğer kavimleri taklit insiyakıyla kendine cezbeden şatafatına, haşmet, büyüklük ve ihtişamına delalet eder.

88. "Mallar", Firavun benzeri kimselerin plan ve hilelerini uygulamaya koymak ve hakikat öncülerini görevlerinden alıkoymak için kullandığı araçlar ve kaynaklardır.

89. Daha önce de zikredildiği gibi, Hz. Musa (a.s) bu duayı Mısır'daki ikametinin son döneminde yapmıştı. Firavun ve ileri gelenlerine peşpeşe mucizeler göstererek onları Hak yola çağırdığı zaman onlar Hakka düşmanlıklarında inad edince Hz. Peygamber, (a.s) Rabbinden onların mallarını yerin dibine geçirmesini ve kalblerini sıkıca bağlamasını diledi. Ve Allah'ın emriyle dua gerçekleşti. Böylece onlar ilahi ikab yasası gereğince bu cezaya müstehak oldular. Allah ısrarlı inkarlarıyla kendilerini uzak tuttukları iman nurundan hiçbir şekilde pay alamamalarını ferman buyurdu.

90. Bu Ayet-i Kerimede Allah, Hz. Musa (a.s) ve takipçilerine bu tür durumlarda meydana gelebilecek yanlış anlamalara karşı korunmalarını tavsiye etmektedir. Öyle bir şey olur ki, hakikat konusunda hiçbir bilgiye sahip olmayan ve Allah'ın yollarının hikmetini kavramayan kimseler, kıyamlarının apaçık başarısını Allah'ın kendilerini yeryüzünde egemen kılmayı murad ettiği biçimde yorumlamaya ve buna böylece inanmaya meyledebilirler. Fakat, hakikat savunucularının batılla mücadelelerinde, batıldan yana olanların şa'şa ve zenginlikleri karşısında içine düştükleri başarısızlıkları gördüklerinde Allah'ın, batılla savaşı içinde Hakka yardımcı olmadığını düşünmeye başlarlar. Bu yüzden bazı beyinsizler işi daha da ileri götürerek bu yanlış varsayımlarından, hakikatı ikame etmek için kıyam etmenin faydasız olduğu sonucunu çıkarırlar.. Böylece artık yapılacak en uygun şeyin batılın egemenliği altında ve inanmayanların izin verdiği ölçüde dar bir dini hayatla yetinmek olduğunu düşünmeye başlarlar. Allah'ın Hz. Musa (a.s) ve izleyicilerini böyle yanlış düşünüşlerden korunmalarını ve kendilerine tevdi edilmiş emanete bu zor şartlar altında sabırla sahip çıkmalarını tavsiye etmesinin nedeni budur.

91. Kitab-ı Mukaddes bu olayı zikretmez. Fakat Talmud O'nun boğulurken şöyle dediğini açıkça zikreder; "Ey Rabb Tanrılar arasında sen gibi olan kim?"

92. Hatta bugün bile, Firavun'un cesedinin yüzerken bulunduğu yer, bölge sakinlerince gösterilir. Bu yer Sina Yarımadası'nın batı kıyısındadır ve şimdi Cebel-i Firavun (Firavun Dağı) olarak bilinir. Bu dağın yakınında da, Hammam-ı Firavun (Firavun Hamamı) denen sıcak bir kaplıca vardır ki, Firavun'un cesedinin bulunduğu söylenen Ebu Zenime'den birkaç mil mesafededir.

Eğer boğulan Firavun, Hazreti Musa'nın (a.s) kendisine gönderildiğinde Mısır'ı yöneten Minfetah ise, mumyalanmış cesedi hala Kahire müzesinde sergilenmektedir. Sir Grafton E. Smith Firavun'un mumyasından bandajları kaldırdığında cesedi üzerinde bir tuz tabakası bulunmuştu ki, bu onun denizde boğulduğunun apacık delilidir.

93. Yani, "Biz ayetlerimizi insanlara, birer uyarıcı olsunlar, ders versinler diye tekrar tekrar gösteririz, fakat ne yazık ki Firavun'un cesedi gibi ayetlerden bile ders almazlar."

94. Yani "Mısır'dan çıkıştan sonra Filistin'e".

95. Bu ayet, İsrailoğulları'nın bir zamanlar ilahi yol hakkında ve çağrıldıkları yeni din üzerinde giriştikleri tartışmalara atıfta bulunur. Böylece onları kendilerine ilim geldikten sonra bile içine düştükleri ihtilaftan dolayı kınar. Oysa bu bilgi onlara Hakk'la bâtılı ayıracak bil ölçü sağlamaktaydı. Ne var ki ihtilafa düştüler. Hak Yol'un kendilerine apaçık kılınmasına bu yola ilişkin temel ilkelerin tebliğ edilmesine icap ve içeriğinin talim edilmesine ve hududunun küfür yollarından apaçık surette ayrılmasına rağmen kalblerindeki maraz yüzünden böyle yaptılar. dahası, onlara teslimiyet içinde olmaları, isyana götürücü şartlara karşı direnmeleri ve hayatlarını ilim üzere temellenmiş kural ve düzenlemelere göre tanzim etmeleri öğütlenmişti; zira sonunda bu dünya hayatındaki amellerinin hesabını vermek zorunda kalacaklardı. Fakat kendilerine verilen tüm bu talimatlara rağmen, tek bir orijinal dini birbiriyle ilgisiz bölümlere ayırdılar ve Allah'ın koyduğu temeller üzerinde bambaşka yapılar inşa etiler.

96. Her ne kadar bu ifade Hz. Rasule raci ise de, aslında burada onun risaleti hakkında şüphe belirtenler kastedilmektedir. Ehl-i Kitabın durumuna bakarak -ki onlar vahyi bilgiye sahip bulunmaktaydılar- Arap kavmi semavi kitapların sesine ne de olsa yabancı kalıyordu. Dolayısıyla umulur ki, Ehl-i Kitabın dinine bağlı ve haktanır alimleri, vahyin daha önceki rasullere indirilenin aynısı olduğunu ikrar etsinler.

97. Allah'ın kendileri üzerinde tahakkuk ettirdiği kelimesi şuydu: Allah hakikatı kabul etmeyenlerin, inatçılık ve dikkafalılık ederek önyargıyla Hakka karşı duranların, bu dünyanın sarhoşluğu içinde ahiret duyarlılığını kaybedenlerin imanını garanti etmez.

98. Her ne kadar Hz. Yunus (a.s) (M.Ö. 860-784) bir İsrail peygamberiyse de, Asurlulara yol göstermek üzere Irak'a gönderilmişti. Bu yüzden "Yunus kavmi" olarak anılan topluluk Asurlulardı. Aynı zamanda Ninova, bu çok eski ve ünlü kent, onların başkentiydi. Geniş sınırları Tigris'in (Dicle) ile sol kıyısı üzerinde şimdiki Musul kentine tekabül etmektedir. Yörenin tepelerinden biri hala "Yunus Nebi" adını taşır. Kent halkının nasıl müreffeh bir hayat yaşadığını kestirebilmek için Ninova çevresinin 60 mil dolaylarında olduğunu söylemek yeterlidir.

99. Burada, ilahi ilkeye bir istisna olarak, konulmuş olan azabın Yunus kavmi üzerinden neden kaldırıldığı meselesine dikkat çekilir. "Azap gerçekleştiğinde bir kavmin iman etmesi kendisine fayda vermez" kuralının bir istisnası olan hadise hakkında Kur'an'da ayrıntılı bilgi verilmez. Ancak bu kıssa hakkında üç yerde (Bkz. Enbiya: 87-88, Saffat: l39-148, Kalem: 48-50) değinmede bulunulur. Her ne kadar (Kitab-ı Mukaddes'in) Yunus Kitabı'nda (The Book of Jonah) bir takım ayrıntılar zikredilmekteyse de bunlara dayanılamaz. Zira ne Yunus Nebi tarafından düzenlenmiştir ne de vahiy kitabıdır, bilinmeyen bir kimse tarafından yazılmış ve Kitab-ı Mukaddes'e sokulmuştur. Bunun da ötesinde, bu kitap gerçek olarak kabul edilmesi mümkün olmayan, açıkça saçma şeyleri ihtiva etmektedir. Bununla birlikte bu konuyu Kur'an'ın imaları ve Yunus Kitabı'nın ayrıntıları ışığında derinlemesine mutalaa edersek muhtelif müfessirlerin getirdiği açıklamaların doğru olduğunu görürüz. Hz. Yunus (a.s), kavmini azab ile korkuttuktan sonra ilahi izin olmaksızın görev yerini terketmişti. Bu yüzden Allah, gelmekte olan azabın belirtilerini görüp tövbe eden Asurluları bağışlamıştı. Bu olay, Kur'an'da belirtildiği gibi yine ilahi yasalarla ilgi içindedir. Allah mesajı bütünüyle ikmal edinceye kadar bir kavmi azaba düçar etmez. Hz. Yunus (a.s), belirlenen süre boyunca tebliğe devam etmediğinden ve kendi kafasından görev yerini terkettiğinden dolayı Allah'ın adaleti cezayı gerektirmedi, çünkü bu kavim için geçerli olacak kanuni şartlar olgunlaşmamış olmaktaydı. Bu yüzden ceza infaz edilmedi. (Daha fazla açıklama için bkz. Saffat. an: 85).

100. Asurlular vahye inandıklarında yepyeni bir hayat tarzı edindiler. Fakat bir süre sonra düşünce ve davranışta batıl yollar benimsediler. Nebi Nahum (M.Ö. 720-698) onları inzar etti, tebliğde bulundu fakat hiçbir etkisi olmadı. Sonra Nebi Zephaniah onlara son bir uyarıda bulunmaya çalıştı: "Allah... Asurya'yı helak edecek ve Ninova'yı harabe haline getirecek". Fakat bu da boşunaydı. Sonunda yani M.Ö. 612 dolaylarında Allah Med'leri onlar üzerine hükümran kıldı.

Med kralı, Babillerin de yardımıyla Asur ülkesini işgal etti, ordularını yenilgiye uğrattı ve Ninova surlarını kuşattı. Asurlular bir süre sıkı direndiler fakat Dicle'deki taşmalar sonucu kentin surları çöktü işgalciler içeriye dalarak her tarafı kül yığını haline getirdiler. Bu arada Asur kralı da sarayını ateşe verip yanarak can verdi. Böylece Asur İmparatorluğu ve kültürü tamamen tarihe karıştı. Son arkeolojik kazılar bu yangının yaygın izlerini açığa çıkarmaktadır.

101. Burada Allah'ın insanoğluna bahşettiği kendisine inanıp-inanmama özgürlüğüne atıf vardır. Yoksa, tüm insanların mü'min ve itaatkar kullar olarak yaratması ve yeryüzünde hiçbir asi ya da kafir kul bırakmaması işten bile değildi. Yahut da, Allah kolayca kullarını iman ve itaata çevirirdi. Fakat o zaman insanoğlunun yaratılmasının altında yatan hikmet geçersiz hale gelirdi.

102. Bu demek değildir ki, Hz. Rasul (s.a) insanları inanmaları için zorluyor; Allah ondan bunu men etmiştir. Aslında Kur'an, burada diğer birçok yerinde benimsediği tebliğ tavsiye yöntemini benimsemiştir; şöyle ki, her ne kadar kelimeler Hz. Rasul'ün (s.a) şahsına raci ise de gerçekte insanlarla ilgilidir. Denmek istenen şudur: "Ey insanlar elçimiz hidayet ile dalalet arasındaki ayrımı kanıtlarıyla beyan etti. Öyleyse şimdi ister iman edin, ister etmeyin. Eğer diyorsanız ki, birileri sizi Hakk yola girmeniz için zorluyor, şunu bilmelisiniz ki, biz elçimize böyle bir görev vermedik. Allah dileseydi bunu bizzat yapardı, o zaman da size peygamber göndermeye gerek kalmazdı."

103. Bu, tüm bu lütufların ancak Allah'ın kudretinde olduğunu vurgulamak içindir. Bu yüzden hiç kimse Allah'ın izni olmaksızın herhangi birine herhangi bir lütufta bulunamaz veya böyle bir lütfa eremez. İman ve hidayet de birer lütuf olduğuna göre onlara da yalnızca Allah'ın izniyle ulaşılabilir. Hiç kimse Allah'ın izni olmaksızın bu lütfa eremez. Ayrıca bizzat yapmak istese de, başkasını bu lütfa erdiremez. Bu yüzden Hz. Peygamber (s.a) gizliden gizliye halkı imana zorlasaydı bile bunu başaramazdı, çünkü iman Allah'ın izni ve yardımıyla edinilecek bir şeydir.

104. Bu ayet, açık bir surette yukarıdaki kuralın (haşa) körü körüne ve akıldışı biçimde uygulanmadığına işaret etmektedir. Şöyle ki, imanın lütfedilmesi ya da bu lutfun herhangi biri üzerinden kaldırılması sebepsiz yere tahakkuk etmez; aksine, hikmet üzere temellenmiş bir sisteme göre meydana gelir. Allah bu lütfu, hakkı araştırma yolunda akl-ı selimini doğru biçimde kullananlara bahşeder. Zira Allah, böyle bir kimseye ihlası ve gayreti oranında hakikata ulaştırıcı vesileler tayin eder ve ona imana götürecek sahih bilgiyi bahşeder. Ancak, cehalet, dalalet, batıl düşünce ve davranışın pisliğini hakikatı aramayan, onda sebat etmeyen önyargıları yüzünden akl-ı selimini gereğince kullanamayan yahut aklını hakikatı arama cihetine yönlendirmeyen kimse üzerine bulaştırır. Böylelerin müstehakkı budur.

105. Bu ayet, eğer kendilerine bir mucize (ayet) gösterilirse kendisinin hak peygamber olduğuna inananların durumuna bir cevap teşkil eder. Hazreti Rasul'den onlara şöyle demesi istenmiştir: "Gökte ve yerde size verdiğim mesajı teyid eden, bu mesaja şahadet eden sayısız ayet vardır. Açık göz ve açık yürekle gözleyip üzerinde düşünseniz onları kolaylıkla kavrarsınız. Eğer hakikat uğruna göstermeniz gereken ısrar ve iştiyaktan geri durursanız, onu tasdik ve ikrar etmezsiniz. Ancak harikulade, mucizevi ve tabiatüstü bir ayet olmalı ki, belki inanasınız. Belki; çünkü olur ki, Firavun ve avanesi gibi ayetin (mucize) bir çeşit büyü olduğunu ileri sürebilirsiniz. Bu illete düçar olan insanlar hakikatı, tıpkı Firavun'un boğulurken iman etmesi gibi, yalnızca azabın kendilerini tüm dehşetiyle alıverdiği zaman inanırlar. Ancak siz de çok iyi bilirsiniz ki son pişmanlık fayda vermez.

106. Bu sonuç bölümünde surenin başlangıcında dile getirilen şeyin aynısı tekrarlanmıştır. Bu yüzden giriş bölümüne bir göz atılması faydalı olacaktır (Ayetler l-10).

107.Arapça "" kelimesinin harfiyyen anlamı "sizi öldüren"dir. Fakat metnin bağlamına uygun bir anlam verilebilmesi için kasıtlı "ölümünüze neden olma kudretinde olan" biçiminde tercüme edilmiştir. Bu biçimiyle şu anlamı tazammun eder: "Ben yalnızca hayatınız üzerinde mutlak kudrete sahip olan tek Allah'a ibadet ederim. Sizi istediği süreye kadar yaşatma ve istediği anda öldürme kudretine bütünüyle O sahiptir; buna yalnızca O yetkilidir. Yalnızca O'na itaat, yalnızca O'na ibadet ve hizmet ederek, O'na teslim olmam gerektiğine inanmamın nedeni budur işte."

Şimdi diğer sıfatları dururken niye Allah'ın bu sıfatının özellikle anıldığını düşünelim: Bu, Mekke'li müşrikleri şirk öğretisinin mutlak anlamıyla batıl olduğuna ikna etmek amacı taşıyordu. Çünkü ölümün bütünüyle Alemlerin Rabbı olan Allah'ın elinde olduğuna, başka bir gücün sözkonusu olmadığına müşrikler de inanmaktaydı. Tüm müşrikler buna daima inanmışlardır. O kadar ki, Allah'a ortak koştukları şeylere, O'nun diğer güç ve sıfatlarını yakıştırmışlar; fakat ne yapsalar ölümü başlarından savamamışlardır. İşte Allah'ın bu niteliğinin zikredilmesi, Tevhid öğretisine bir delil olması cümlesindendir. Şöyle ki: "Ben yalnızca O'na kulluk ederim çünkü ölüm ve hayat üzerine yegane hükümran O'dur. Öyleyse, bırakın başkalarınkini kendi hayatları ve ölümleri üzerinde bile bir dahli olmayan diğer sahte ilahlara niye tapayım?" İbarenin gücü ve belagatı "Bana hayat veren ve öldüren" yerine "Size hayat veren ve sizi öldüren" denmek suretiyle yükseltilmiştir. Çünkü bu ifadeyle doktrinin özü, delili ve daveti, bu üç şey tek bir kısa cümlede özetlenmiştir. "Beni öldüren, bana ölüm veren Allah'a kulluk ederim" denmiş olsaydı kapsanılan anlam "Yalnızca Allah'a kulluk ederim" biçiminde olurdu. Fakat "sizi öldüren, size ölüm veren" denince tazammun edilen anlam daha da zenginleşmiştir. "O'na kulluk eden yalnızca ben değilim. Siz de O'na kulluk ediyorsunuz". Çünkü bu kudretin yegane sahibi olan Allah'tan başkasına tapmak mutlak anlamda yanlıştır."

108. "" yani, (kendini ihlasla, munhasıran ve sebatla bu imana vakfet) ifadesindeki Arapça kelimelerin vurgu gücü üzerinde durmaya değer. "Bu imanı benimse" ya da "bu imanı izle" gibi kelimelerin kullanılmasıyla da maksat hasıl olurdu. Fakat Allah, metinde tazammun edilen gerçek amaç için bu tür ifadeleri yetersiz ve zayıf bulmuştur. Nitekim "Akim vecheke" ifadesinin harfiyyen anlamı "yüzünü ısrarla (öyle) tut"tur ki, "yüzünü sağa, sola ya da geriye bakmaksızın tek bir yöne çevir ve aynı yönde yürümeye devam et" anlamını ihtiva eder. Her ne kadar bu kelimeler ifadede yeterli iseler de "hanifen" kelimesinin eklenmesiyle ifadenin gücü daha da artmış olmaktadır. Çünkü Hanif, başka yollardan yüz çevirip münhasıran tek bir yöne dönen kimsedir. Böylece Allah'ın muradı şu olmaktadır: "Bu imanı, bu Allah'a ibadet yolunu, bu hayat biçimini öyle bir tarzda benimse ki, ibadetin, itaatin, teslimiyetin, kulluğun ve boyun eğişin yalnızca Alemlerin Rabbi olan Allah'a inhisar etsin. Bu yola girdikten sonra en küçük bir dalalet ihtimalinin bulunmaması için, seni bu yoldan alıkoyacak, saptıracak hiçbir şey yapmamalısın; günahkar insanların izlediği kirli yollara göz bile atmamalısın."

109. Şirkten menetmenin bu selbi biçimi amaçlı olarak benimsenmiştir. İfadeyle şu denmek istenir: "Şu kimselerden olma ki, veya bu şekilde kendi nefislerini, bir başkasını ya da bir grubu, yahut bir kısım ruhlar, cin ya da melekleri veya bazı maddi ve hayali nesneleri, her ne ise, ilah kabul ettikleri şeyleri zatında, sıfatlarında, hukukunda ve kudretinde Allah'a ortak koşarlar." Tevhid'in çağrısı ise hem "Dinde... mustakim ol" biçiminde icabî, hem de "Başka şeyleri... Allah'a ortak koşma" biçiminde selbi biçimindedir. Böylece tevhid, şirki hem itikadda hem amelde, hem bireysel ve toplumsal hayatta, ibadethanelerde, eğitim kurumlarında, mahkemelerde, yasama meclislerinde, siyasi ve ekonomik etkinliklerde yasaklamış olmaktadır. Bu yüzden tevhid inancı, kendisini kabul edeni, Allah'a ibadeti, tanrıtanımaz ibadet biçimleriyle karıştıranların hayat tarzlarından her yönüyle ayrı bir yol izlemeye çağırır. Zira yalnızca Allah'a ibadet eden kimse, şirk uygulaması içinde olanla asla yol arkadaşlığı edemez.

Böylece ayet, hem celi (açık) hem de hafi (gizli) biçimiyle şirkin köklerini açıkça kazımaktadır. İkinci (yani gizli) biçimiyle şirk, aslında çok daha tehlikelidir ve ondan titizlikle kaçınmak gerekir. Bu uyarı gereklidir; çünkü bazı akılsızlar şirkin gizli olması durumunda zararsız olduğu kanısındadırlar. Doğrusu, açık şirk açıkça saldıran, kendisini açıkça belli eden düşman gibidir. Oysa gizli şirk dost görüntüsü altında bir düşmandır.

Yahut şöyle de söylenebilir; birincisi belirtileri apaçık olan bir hastalık gibidir; ikinciyse, insan sağlığını yavaş yavaş öldüren gizli bir hastalık gibidir. Şu halde besbellidir ki, "açık" şirk, Tevhid inancıyla çatışmaya girdiğinde çareler bulunabilir. Fakat gizli şirke maruz kalan birisi, karşı karşıya bulunduğu tehlikeyi anlamaz ve tedricen ona yenilir. Kurban tehlikenin farkında olmadığı için imanı bu ölümcül gizli düşman tarafından mahvedilecektir.