Bismillahirrahmanirrahim

1. Bu surenin giriş bölümünde de ifade edildiği gibi bu kısım, Hz. Ebu Bekir'in hacıların başında Hacc Emiri olarak Mekke'ye gitmek üzere ayrıldığı zaman Hicri 9. senede nazil oldu. Bundan dolayı, Ashab Hz. Peygamber'e (s.a) "Ya Rasulullah! Hacc vesilesiyle halka ilan etmesi için onu Hz. Ebu Bekir'e gönder" dediler. O, "Tebliğin önemi ve doğası gereği bunun, benim adıma, benim ailemden biri tarafından ilan edilmesi gerekiyor" diye cevap verdi. Bundan dolayı bu görevi Hz. Ali'ye havale etti ve onu hacıların önünde açıkça okuyup açıklaması ve ayrıca da şu dört hususu da ilan etmesi hususunda ona talimat verdi:

1) İslam'ı reddeden hiçbir kimse Cennet'e giremeyecek,

2) Bundan sonra hiçbir müşrik hacc (Kabe'yi tavaf) edemez,

3) Kabe'nin etrafında çıplak bir durumda dolaşarak tavaf yapmak yasaktır,

4) Halen yürürlükte olan anlaşmaların şartlarına (yani o ana kadar, Rasulullah ile yapmış oldukları anlaşmalarını bozmayanlarla olan anlaşmalar) akit sürelerinin bitimine kadar, sadakatle uyulacaktır.

Bu konuda, Mekke fethinden sonra, eski adetlere göre İslami dönemde ilk haccın Hicri 8. yılda yapıldığını bilmek faydalı olur. Daha sonra, müslümanların İslami usulle, müşriklerin de kendi adetlerine göre yaptıkları ikinci hacc'da Hicri 9. yılda yapıldı. Ancak, "Veda Haccı" olarak bilinen üçüncü hac, bizzat Hz. Peygamber'in (s.a) rehberliğinde, sadece İslam usulüyle Hicri 10.yılda icra edildi. O zamana kadar henüz müşriklere yasaklanmamış ve hacc ibadetine bulaşmış olan bir takım şirk izleri hala varlığını sürdürdüğü için bundan önceki iki yıl süresince Hazreti Peygamber (s.a) hacc ibadetini yapmadı.

2. Müşriklerle yapılmış anlaşmaların ilgası hususunda açıklanan bu berat (deklarasyon), Enfal suresinin 58. ayetinde hain kimseler hakkında zikredilen şer'i yasaya göre yapıldı; çünkü İslam açısından, anlaşmanın sona erdiği açıkça ilan edilmeksizin, aralarında bir barış anlaşması yapılmış olan insanlara savaş açmak ihanettir. Yapmış oldukları barış anlaşmalarına rağmen, İslam'ın aleyhine sürekli komplolar düzenlemekte olan bu müşrik ve benzerlerine karşı, anlaşmaların ilgası konusunda bir deklarasyon yayınlanma gereği bundandır. Onlar ele geçirdikleri ilk fırsatta anlaşmaları bozacak ve düşman olacaklardı. Beni Kinane, Beni Demre ve daha bir iki kabile dışında diğer müşrik kabileler için de aynı şey söz konusu idi.

Bu berat (deklarasyon) ülkenin büyük bir kısmının İslam hakimiyeti altına girmiş olması ve kendileri için sığınacakları hiçbir barınağın kalmamış olması nedeniyle, Arap yarımadası müşriklerini fiilen kanundışı bir duruma düşürdü. Bu iş, müslümanları, onlarla yapmış oldukları anlaşmaların yükümlülüklerinden azade kıldığı ve onları bu hususta, iddia makamına geçirdiği için müşrikler dar bir köşeye sıkıştırılmış oldu. Çünkü bu, Roma ve İran'dan gelecek bir tehdit anında veya Hz. Peygamber'in (s.a) vefatından sonra iç savaş teşvik ve tahrikiyle tehlike yaratma hususundaki bütün şeytani planlarını alt- üst etti. Ancak Allah ve Rasulu, beklemekte oldukları fırsat anı öncesinde onlara misli ile mukabelede bulundular. Şimdi onlarla ilgili geriye sadece şu alternatifler kalıyordu; ya İslam'ı kabul etmek ya ona karşı savaşmak ve yok olmak, yada ülkeyi terkederek göç etmek...

Bu büyük planın hikmeti, bundan bir buçuk yıl sonra vukubulan Hz. Peygamber'in (s.a) vefatını takiben, Arabistan'ın çeşitli yerlerinde 'irtidat' (dinden dönme) fitnesinin patlak verdiği zaman ortaya çıktı. Bu kargaşa o kadar ani ve şiddetli meydana geldi ki, eğer şirkin teşkilatlı gücü bu ilga hareketiyle önceden kırılmamış olsaydı, yeni kurulmuş İslam devletinin temellerini sarsacak ve ona çok büyük zarar vermiş olacaktı. Hz. Ebu Bekir'in hilafetinin daha ilk günlerinde ortaya çıkan, iyi zamanlanmış bu irtidat hareketi isyan ve iç savaş ile İslam devletine on kat daha zarar verecek ve belki de İslam tarihini bütünüyle degiştirmiş olacaktı.

3. Hicri 9'un Zilhicce ayının 10. gününden (ültimatomun verildiği tarih) Hicri 10'un Rebiussani ayının 10. gününe kadar olan zaman, müşriklere mühlet olarak garanti edildi. Bu zaman zarfında onlar, savaşa hazırlanmak veya ülkeyi terk edip göç etmek yada İslam'ı kabul edip etmeyecekleri konusunda dikkatlice düşünüp karar vereceklerdi.

4. "Hacc-ı Ekber" terimi burada "Yevm'un-Nahr" olarak da bilinen Zilhicce'nin onuna delalet eder. Bunun böyle olduğu bir sahih hadiste izah edilmiştir. Son hacc sırasında Zilhicce'nin onunda Hz. Peygamber (s.a) ashabına, "Bugün günlerden nedir?" diye sordu. Ashab, "Kurban günüdür" şeklinde cevap verdiler.

Hz. Peygamber (s.a) "Bugün Hacc-ı Ekber günüdür" dedi. Burada Hacc-ı Ekber (büyük Hacc) tabiri, Arapların "umre" için kullandıkları "Hacc-ı Asgar'ın (küçük Hacc) mükabili olarak kullanılmıştır. Bundan dolayı, Zihicce'nin belli günlerinde yapılan hacc, "Hacc-ı Ekber" diye isimlendirilir.

5. "....Ancak andlaşma yaptığınız (müşrik) kimselerden (şartlara tam riayet eden ve andlaşma şartlarından) hiçbir şeyi size eksik bırakmayan ve size karşı hiç kimseye arka çıkmayanların anlaşmalarına" uymalısınız. Çünkü böyle durumlarda andlaşmayı bozmanız dine aykırı bir davranış olur. Müslümanlar, şartlar ne olursa olsun muttaki kimseler olmalıdır. Zira, "Allah ancak müttaki kimseleri sever."

6. Burada "" tabiri ile "hacc" veya "umre" ibadetlerinin yapılabilmesi için savaşın yasaklandığı dört ay değil, aksine ikinci ayetle müşrikler için mühlet olarak garanti altına alınan ve müslümanlar için müşriklere herhangi bir hücumun yasaklandığı dört ay kastedilmektedir.

7. Yani, "Sadece küfür ve şirkten dönüp tevbe etmekle mesele bitmez, dahası, onlar namaz kılmak ve farz olan zekatı vermek mecburiyetindedirler. Bunlar yapılmaksızın onlar, küfrü bırakmış ve İslam'ı kabul etmiş sayılmazlar". Hz. Ebu Bekir (r.a) Hz. Peygamber'in (s.a) vefatından sonra, farz zekat vermeyi reddetmiş olsalar bile namaz kılmalarından dolayı İslam'ı reddetmiş sayılmayacaklarını iddiaya kalkan mürtedler konusunda verdiği hükmü bu ayete dayandırdı. Bu hüküm genel olarak Ashab-ı Kiram'ın zihninde bu kimselerle savaşmaya hakları olup olmadığı konusunda tereddütlere yol açtı.

Fakat Hz. Ebu Bekir, "Beşinci ayeti kerime bize, "şirkten tövbe edip dönmek, "namaz" kılmak ve "zekat"ı ödemek şartlarını yerine getirenlerin yollarını serbest bırakmamızı emreder, onlar bu üç rükünden birini yerine getirmediklerinden dolayı onlara taviz vermeyiz" diyerek Ashab'ın tereddütlerini giderdi.

8. Yani, "Savaş sırasında, eğer bir düşman İslam'ı tanımak için kendisine bir fırsatın verilmesini talep ederse, müslümanlar himaye edeceklerine dair ona teminat vermeli ve gelip ziyaret ederek kendilerini gözlemesine müsaade etmelidirler. Daha sonra, tanıması için ona İslam'ı tebliğ etmelidirler. Bundan sonra da İslam'ı kabul etmezse kendisini ikametgahına emniyetle ulaştırmalıdırlar. Sözkonusu himaye altında Daru'l-İslam'a gelen bu tür şahıslar İslam fıkhında "müste'min" olarak isimlendirilirler.

9. Bunlar, Beni Kinane, Beni Huzaa ve Beni Demre kabileleridir.

10. Yani, "Her ne kadar görünüşte onlar barış andlaşmaları için görüşmelerde bulunduysalar da, aslında, kalplerinde kötü niyetler beslediler ve onları ihlal etmek için fırsat kolladılar. Ve bunun böyle olduğu daha sonraki tecrübelerle ortaya çıktı."

11. Hiçbir ahlaki sorumluluk duygu ve düşüncesi taşımayıp, ihlal etmekten çekinecekleri ahlaki kayıtlar tanımadıklarından dolayı onlar, fasıkların ta kendileridir.

12. Yani, "Onlar, İlahi Hidayet ile dünyevi emel ve ihtiraslardan birini tercih etme durumunda kaldıkları; ikincisi, yani dünya ihtiraslarını seçtikleri zaman. Çünkü onlar, ikisini mukayese edip hangisinin değerli olduğunu kavramadılar. Halbuki, Allah'tan gelen vahiyler, ayetler onları kendilerini ebedi mutluluğu götüren hayır, iyilik, doğruluk ve ilahi kanuna uymaya davet etmekteydi. Onlar ise, kendilerine bazı dünyevi menfaatler sağlayan, fakat neticede onları ebedi hüsrana sevkeden nefsin başıboş, doymak bilmeyen zevklerinin peşine düşmeyi tercih ettiler."

13. Bu fasık kimseler sadece kendileri için dalaleti seçmekle kalmayıp aynı zamanda, başkalarını doğru yolu takipten alıkoymakla başkalarına karşı Hakk'ın yolunu kapadılar. Doğruluğa davet yolunda her türlü engellemeyi yaptılar. Hatta onlar, bu daveti yaymakta olanların ağzını tıkamak ve susturmak için ellerinden geleni yapıyorlar ve hayatlarını yaşanmaz hale getiriyorlardı. Sözün kısası bu fasık kimseler, Allah'ın, insanlardan yerleştirmelerini istediği adalet temelli hayat tarzının yerleştirilmesine engel olmak üzere yapabildikleri herşeyi yapmaya çabaladılar.

14. Burada da, namaz ve zekat farzlarını yerine getirmeyen kimselerin sadece tövbe etmekle imanda müslümanların kardeşi sayılmayacağı, böyle bir vasıf kazanamayacağı açıkça ifade edilmiştir.

"Fakat eğer tövbe eder, namazı kılar ve zekatı verirlerse, (ancak o zaman) dinde sizin kardeşleriniz olurlar." Ayetin bu kısmı "Eğer bu şartları yerine getirirlerse o zaman onların sadece canları ve malları haram olmaz, aynı zamanda onlar, İslam toplumunda sizinle eşit haklara(da) sahip olurlar. Sosyal, kültürel, yasal ve siyasal haklar konusunda bunların diğer müslümanlardan hiçbir farkı yoktur.

14/a. "... Onlarla savaşmalısınız..." belki savaş korkusu onları, yeminlerini bozmaktan ve İslam'a dil uzatmaktan vazgeçirir.

15. Metinde geçen "yeminler" ve "ahid" kelimeleri, İslamı kabul ettiklerine dair ettikleri yemin ve bulundukları ahdi ifade eder. Bundan dolayı, onlarla yeni bir ahit yapma gibi bir problem ortaya çıkmaz. Eski anlaşmalara gelince, bunların tümünü onlar zaten bozmuş bulunuyorlardı. Allah ve Rasulu tarafından beraatin (deklarasyon) açıkça ilan edilmiş olması bundan dolayıdır. Böylelerinin, kendileriyle herhangi bir anlaşma yapmaya değmeyen kimseler oldukları onların, eğer imansızlık ve şirklerinden tövbe edip dönerler ve namazlarını kılar, zekatlarını verirlerse ancak o zaman serbest bırakılabilecekleri hususu da bu şekilde ifade edilmiştir. Bu ayet, mürtedlere nasıl muamele edileceğini açıkça belirtir. Doğrusu, bu ayet nuzülünden bir buçuk yıl sonra patlak veren irtidat fitnesini daha önceden haber verdi ve Hz. Ebu Bekir (r.a) o fitneyi ortadan kaldırmak için bu ayette verilen işaret doğrultusunda davrandı. (Daha fazla izah için, lütfen, "İslam Hukukunda Mürtedin Hükmü" adlı kitabıma bakınız.)

16. Bu bölümde, muhatap müslümanlardır. Müslümanlar başkalarıyla olan kan ve akrabalık bağlarına, dünyevi menfaatlarına aldırmaksızın sebat ve azimle Allah yolunda savaşmaya ve mücadeleye teşvik ediliyorlar. Bu pasajın özünü hakkıyla anlayıp kavrayabilmek için okuyucunun, andlaşmaların ilgasının ilan edildiği zaman, durumun ne merkezde olduğunu gözönünde bulundurmalıdır. İslam, Arabistan'ın hemen hemen büyük bir bölümünde hakim olup hakimiyetine meydan okuyacak daha üstün bir gücün bulunmamasına rağmen, hala zahiri gözle bakanlar, o zamanda atılıyor olan nihai inkılabi adımda bazı tehlikeler olduğunu sanıyorlardı.

Birincisi, müşrik kabilelere yapılan bütün anlaşmaların bir defada ve aynı zamanda ilgası, onların hac yapmalarına mani olunarak, Kabe'nin sidanet ve siyanetinin (Kabe'ye bakım ve hizmet) değiştirilmesi ve "cahiliye" devrinden kalan bütün dini merasimlerin iptal edilmesinin, müşrik ve münafıkların menfaat ve haksız yetkilerini yeniden teminat altına almak ve korumak uğruna, kanlarının son damlasına kadar akıtacak denli tahrik etmiş ve düşmanlık duygularını alevlendirmiş olacağından korkuldu.

İkinci olarak korkulan husus şuydu: Hac ibadetini yerine getirme konusunda müslümanlara hareket serbestisi tanınan bu beyan ile büyük bir ihtimalle müşrikler öfkelendirildi. Zira aynı tebliğ ile Hac gayr-ı müslimlere yasak ediliyordu. Ayrıca hac, o dönemde Arabistan'ın ekonomik hayatında, çok önemli bir rol oynamakta olması nedeniyle, bunun, onların iktisadi durumlarını ters yönde etkileyeceği açıktı.

Son olarak bunun Hudeybiye Andlaşması ve Mekke'nin fethinden sonra, henüz İslam'ı yeni kabul edenleri zor bir imtihana sokacağından korkuluyordu. Çünkü birçoklarının yakın dost ve akrabaları hala müşrikti ve aynı zamanda bu yeni müslümanların bir kısmının çıkarları, kaldırılmış olan "cahili" yetkilerle yakından bağlantılı idi. Şimdi ise müşriklere karşı ilan edilen topyekün savaş, bu yeni müslümanlardan sadece kendi yakını hısım ve akrabalarını öldürmesini değil, aynı zamanda asırlardır zevkini çıkardıkları eski yetki ve ayrıcaklıklarını bizzat kendilerinin ilga etmesini istiyordu.

Bu beklenen tehlikenin hiçbirinin fiili bir şekle dönüşmediği doğru olsa da, andlaşmaların ilgası anında olayların akışını önceden hiç kimse bilemeyeceği için, yine de bu endişeleri haklı çıkaracak uygun sebepler vardı. Fakat sözkonusu tehlikeler engellendi, çünkü gelen emirler, müslümanları bu tehlikelere karşı önceden hazırlamıştı. Ayrıca, bu hazırlık daha başka güzel neticeleri de ortaya çıkardı. Geriye kalan "müşrik"lerin reis ve idarecileri İslam devlet merkezi Medine'yi ziyaret etmeye, İslami bağlılıklarını belirtmeye ve kendilerine eski konum ve yetkilerini iade eden Hazreti Peygamber'e (s.a) itaat yemini yapmaya başladılar. Bu olanlar, eğer müslümanlar "ültimatomun" ihtiva ettiği hükümleri kılıç yoluyla tatbikata koymak için ivedi harekette bulunacak şekilde hazırlıklı bulunmamış olsaydı, ültimatomu takip eden hadiselerin daha farklı bir yön olabileceğini ispatlamaktadır. Bundan dolayı, müslümanların hızla cihada sevkedilmiş olmaları gerekiyordu ve endişelerini giderecek zamana ihtiyaçları vardı. Onların, Allah'ın iradesini yerine getirirken hiçbir şeyin mani olmasına fırsat tanımamaları hususunda uyarılmış olmaları bundandır. İşte bu bölümün teması budur.

17. Bu, ültimatomun ilanından sonra, fiilen meydana gelecek hadiseye çok ince bir işaretti. "Ve Allah yüreklerinin öfkesini (gayzını) gidersin. O dilediğinin tövbesini kabul eder". Bu, ültimatomun bir sonucu olarak kanlı bir savaşın çıkacağı konusunda endişe ve beklenti içinde olan müslümanların yanlış düşünce ve anlayışlarını gidermek içindi. Onlara, düşmanlardan bir kısmına Allah'ın tövbe nasip edeceği ve İslam'ı kabul edecekleri vakıası da anlatıldı. Bu husus, bir açıdan da müşriklere karşı yapılan uyarının şiddetini azaltmasın diye bütünüyle açıklanıp izah edilmedi. Uyarı şiddetinin azalması, müşriklerin, neticede kendilerini İslam'ı kabul etmeye iten kritik durumu ciddi ciddi düşünmelerine mani olmuş olabilirdi.

18. Onaltıncı ayette geçen hitaplar, İslam'ı henüz yeni kabul eden müslümanlara yönelikti. Onlara şu anlatılmak isteniyordu: "Artık siz İslam'ı kabul etmiş bulunuyorsunuz, İslam'ı müminlerin gayretleriyle ülkede hakim güç haline geldiği için değil, Hakk'ın rızası ve iradesi onda olduğu için kabul etmiş olduğunuzu ispatlayacak imtihan konusunda inandırıcı bir delil getirmek mecburiyetindesiniz. Canınızı, malınızı, yakınlarınız ve dostlarınızı Allah rızası için ve O'nun yolunda feda etme durumunda olmanız, bu konuda vereceğiniz imtihanın özünü teşkil eder. Ancak o zaman siz, gerçek müminler olarak kabul edileceksiniz."

19. Bu, sadece Allah'a ibadet için yapılmış olan ibadet yerlerinin korunup kollanması konusunda genel prensibi ortaya koyar. Zatı, hakları ve yetkileri hususunda başkalarını Allah'a ortak ittihaz eden, O'na şirk koşan kimselerin, böyle kutsal yerlerin koruyucu, hizmetçi ve idareciliğine layık ve uygun olamayacağı açıktır. Ve onlar, "Tevhid"i kabul etmeleri konusunda yapılan çağrıları bizzat kendileri reddetiği, ibadet ve taatları sadece Allah'a tahsis edeceklerini açıkça ilan etmediği sürece, yalnız Allah'a ibadet edilmek üzere yapılmış olan bu gibi yerlerin koruyuculuğu ve bakımı hususunda (daha önce) sahip oldukları her çeşit hak ve görevleri otomatik olarak düşer, ortadan kalkar. Bu prensip, genel durum hakkında olmasına rağmen, burada özelde müşrikleri, Kabe ve Mescid-i Haram'ın koruyuculuğundan uzaklaştırmak ve bundan böyle, bu mukaddes yerlerin koruyuculuğu ve bakımını Allah'a inananların üzerinde sürekli bir görev olarak yerleştirmek için zikredilmiştir.

20. "... Onların bütün yaptıkları işler heder olup gitmiştir..." yani, "Beytullah"a yönelik yaptıkları -biraz samimiyet taşıyan- hizmetleri de, içine "şirk" ve bazı "cahiliye" uygulamalarını karıştırıp bulaştırmaları sebebiyle "... onların yaptıkları işler heder olup gitmiştir..." Biraz hayır ve samimiyet taşıyan hizmetlerini, daha büyük kötülükler işlemek suretiyle silip yok etmişlerdir.

21. Bu soru, mukaddes bir yerin koruyuculuğu, bakımı veya gösterişten ibaret dindarlıklarının nişanesi olmak üzere materyalist kimselerin yerleştirmek ve idare etmek suretiyle istismar ettikleri diğer dini yayın, ayin ve törenleri Allah indinde hiçbir değer taşımadıkları gerçeğini ispat etmek için ortaya konmuştur. Çünkü kişinin Allah yanındaki gerçek değerinin, inançlarındaki samimiyet ve Allah yolunda yapacağı fedakarlıklarla doğru orantılı olduğu, yoksa o kimsenin bu gibi ayrıcalıklardan hoşlanıp hoşlanmamasının ya da dinen muhterem şeyh, hoca, müftü vs. gibi kimselerin soyundan gelip gelmemesinin bu konuda bir mana ifade etmediği bir gerçektir. Aksine, inancında samimiyet ve Allah yolunda fedakarlıklardan yoksun olan kimselerin Allah yanında hiçbir değerleri yoktur. Nitekim bu gibi insanların, dinen ulu kişilerin soyundan gelmeleri, uzun bir meşayih ve ulema silsilesiyle mukaddes yerlerin koruyuculuğunu tevarüs etmeleri, özel gün ve yıldönümleri vesilesiyle, sırf gösteriş ve merasim olsun diye bazı dini ayin ve hareketlerde bulunmalarının Allah yanında hiçbir mana ve değeri yoktur. Ve, sırf atalarından gelen haklar olarak kendilerine miras kalmış diye, mukaddes yer ve kurumların, böyle değersiz (Allah yanında değeri olmayan) insanların eline terkedilmiş olması hiçbir şekilde caiz değildir.

22. Yani, "Hüküm (emri) onları gerçek imanın nimetlerinden, onun meydana getireceği itidale sahip olaraktan ve dünyalarını onun hidayet aydınlığına doğru sevketmelerinden mahrum eder ve (bütün bunları) diğer kimselere (Allah'ın istediği gibi hareket edenlere) bağışlar."

23. "Savaştan niçin korkuyorsunuz? Bundan önce birçok defa olduğu gibi, daha kötü ve daha tehlikeli durumlarda size yardım eden Allah, size şimdi de yardım eder. Bu görev sizin gücünüze bağlı kalmış olsaydı, ne Mekke'deki şiddetli fitne ve belalardan, ne de şartların bütünüyle aleyhinizde olduğu bir dönemde meydana gelen Bedir savaşından başarı ile çıkmış olabilirdiniz. Bu, Allah'ın kudretinin size yardım etmekte olmasındandır ve geçmiş tecrübeler bu gücün nasıl etkili olduğunu göstermiştir. Aynı kudretin, bu görevinizde başarılı olmanız için size yardım edeceğinden emin ve müsterih olun" der gibi,anlaşmaların ilgası hakkındaki ültimatomun sebep olacağı sonuçlardan korkanların endişelerini teskin etmek için bu husus burada zikredilmiştir.

Huneyn savaşı, surenin bu bölümünün nüzulunden bir veya birbuçuk yıl önce Hicretin 8. yılının Şevvalinde, Mekke ile Taif arasında ve Mekke'ye on küsur mil mesafede yer alan Huneyn vadisinde meydana gelmiştir. Bu savaş 12 bin tevhid savaşçısının katılmasıyla o güne kadar ulaşabildiği en büyük sayısal güce varan İslam ordusunun ilk savaşı idi. Fakat bu sayıya rağmen, Havazin kabilesine mensup okçular, pusuya yattıkları yerden çıkıp İslam ordusunu ok yağmuruna tuttu ve öncü kuvvetlerini dağıttı. İslam ordusunun bu ön hattı geri çekilmeye mecbur oldu. Bu ricat gerideki hatlara da sirayet ederek umumi bir panik halini aldı. Buna rağmen Hz. Peygamber (s.a) ve cesur bir kaç ashabı, bütün metanetleriyle yerlerinde durdu ve panik halindeki orduyu toparlamaya çalıştı ve neticede bu gazayı da zaferle noktaladılar. Hz. Peygamber (s.a) ve çevresinde kalan bir avuç kahraman mücahidin azimleri ve orduyu tekrar toplama hususunda gösterdikleri ısrar ve sebatları sayesinde müslümanlar kesin bir zafer kazandılar. Aksi durumda, güçlü ve büyük ordularına rağmen müslümanlar, Mekke'nin fethiyle kazandıklarından daha çoğunu Huneyn'de kaybetmiş olacaklardı.

24. Ayette geçen "...Allah dilediğine tövbe etmeyi nasip eder (Allah bunun ardından yine dilediğinin tövbesini kabul eder)..." ifadesi, daha önce sergiledikleri düşmanlığa rağmen, Huneyn zaferinden sonra Hz. Peygamber'in (s.a) kendilerine gösterdikleri merhamet ve alicenaplığın bir sonucu olarak İslam'ı kabul eden çok sayıdaki kafirlere atıfta bulunur. Müşriklere karşı ilan edilen ültimatomun bir sonucu olarak bütün müşrik yakınlarının kılıçtan geçirileceği konusunda yeni müslümanların taşıdığı endişeyi ortadan kaldırmak ve yatıştırmak üzere bu husus zikredildi. Bu duygu içinde olanları, bu müşriklerin "cahiliye" düzeni için isyan etme hususunda ne bir ümit, ne de onu desteklemek için bir gücün kalmamış olduğunu anladıkları zaman, İslam'ı kabul etmek mecburiyetinde kalacağı hususunda, daha önceki tecrübelerin de gösterdiği gibi, umutlu olmaları anlatılmıştır.

25. Bu yasaklama, "şirk" ve "cahiliye"den kaynaklanan bütün izleri, kökünden tümüyle söküp atmak demekti. Zira, "müşrikler"e yalnız hacc'ı yapmaları ve Mescid-i Haram'a girip çıkmaları değil, aynı zamanda onlara kutsal sınırlar içindeki sahalara da girmeleri yasaklandı.

Bizzat bedenleri itibariyle, maddi varlıkları bakımından değil, inançları ahlaki anlayış ve davranışları, amelleri ve "cahiliye" yollarında olmaları yönünüden "necis" (pis) diler. Müşriklerin, mübarek yerin kutsal sınırları içinde kalan sahalarına girmelerinin yasaklanmış olması bu sebepten dolayıdır.

Bu yasaklama çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. İmam Ebu Hanife bu emrin, müşriklere, sadece "hac" ve "umre" yapmalarını ve mübarek yerde "cahiliye" ayinleri icra etmelerini yasakladığı görüşündedir. Fakat İmam Şafii, her ne suretle olursa olsun, herhangi bir maksat için bu kimselerin Mescid-i Haram'a girişlerinin yasaklanmış olduğunu beyan eder. İmam Malik ise, bunların, yalnız Mescid-i Haram'a değil, aynı zamanda herhangi bir camiye girmelerinin bile yasak olduğu görüşündedir. Mamafih bu son görüşün isabetli olmadığı açıktır. Çünkü Hazreti Peygamber'in (s.a) bizzat kendisi, "müşriklerin" Medine'deki Mescid-i Nebevi'ye girmelerine müsade etmiştir.

26. Ehli Kitaptan Allah'a ve Ahiret Günü'ne inandıklarını iddia edenler, aslında onların hiçbirine inanmadılar. Çünkü Allah'ı yegane tek Tanrı ve bir Rab olarak tanıyan, kabul eden ve O'nun sıfatları, O'na yapılan ibadetler ve O'nun güç ve kudreti konusunda başka herhangi bir şeyi ortak koşmayan kişi, ancak gerçekten Allah'a inanmış demektir. Halbuki, "şirk"in, bu tarifine göre, gerek hrıstiyanlar ve gerekse Yahudiler, müteakip ayetlerde de açıklandığı gibi, şirkin içindeydiler. Bu nedenle Allah'a inandıkları yolundaki iddiaları anlamsızdır. Aynı şekilde onlar, ölümden sonra dirilişe inanmış olmalarına rağmen ahirete de gerçekten inanmadılar. Zira bu yeterli değildir. Kişinin, dirilişin vukubulacağı günde insanın iman ve amelini esas alan mutlak adaletin icra edileceğine de inanması gerekir. Aynı şekilde, hiçbir fidye, kefaret ve herhangi bir "veli" ile olan hiçbir "manevi" yakınlığın fayda vermeyeceğine inanmalıdır. Bunlar olmaksızın ahirete inanmanın tümüyle anlamsız olduğu izah gerektirmeyecek kadar açıktır. Ve bu açıdan bakılınca Yahudi ve Hıristiyanlar imanlarını bozmuşlardır. Çünkü onlar, bu tür şeylerin hesap gününde onları, adalete karşı koruyup himaye edeceğine inanmışlardır.

27. Onlara karşı cihad ilan edilmesinin ikinci nedeni, Allah'ın Rasulü vasıtasıyla gönderdiği şeriatı kabul edip benimsememeleridir.

28. Yahudi ve Hıristiyanlarla yapılan cihadın hedefi budur. Onları müslüman olmaya zorlamak ve İslami hayat tarzını benimsetmek değildir.

Yeryüzünde idarecilikleri ve hakimiyetleri kalmayacak şekilde bağımsızlıklarına ve büyüklüklerine son vermek için onlar "cizye" vermeye zorlanmalıdır. Bu hakimiyeti sağlayan güçler, müslüman olmayan unsurların elinden, onları teb'a haline getirmek ve cizye almak suretiyle Hak Yol istikametince sevk ve idare etmek üzere geri alınmalıdır. "Cizye", bir İslam devletinde zımmi olarak yaşayan gayrı müslimler tarafından ödenir. Aynı zamanda bu, teb'a olarak İslam devletinde yaşamak niyetinde olduklarının da sembolik bir ifadesidir. Bu, "...küçülüp boyun eğerek cizye verecekleri zamana kadar..." ayetinin anlamıdır, yani ifade, "Allah'ın yeryüzündeki halifeleri olarak vazife gören, müminlere, kendi arzularıyla teb'a olmak için tam bir rıza göstererek..." şeklinde bir anlama gelmektedir.

Bu emir önceleri, sadece Yahudi ve Hıristiyanlara mahsustu. Hz. Peygamber (s.a) daha sonra onu, Mecusilere de teşmil etti. O'nun vefatından sonra ashabı bu kuralı Arabistan'ın dışında yaşayan bütün gayrı müslimlere ittifakla uyguladı.

Bu "cizye" konusu, gerileme sürecini oluşturan son iki asır boyunca bazı müslümanların çeşitli mazeretler gösterdikleri, özür dileme tavırları takındıkları ve halen de bazı kimselerin bundan dolayı, ezilip büzülmeye devam ettikleri bir husustur. Halbuki Allah'ın yolu dosdoğru ve açıktır ve O'na asi olanlara karşı herhangi bir özür ileri sürmeyi de gerektirmez. Müslümanlar İslam namına özürler beyan etmek yerine, O'nun himayesi altında yaşamayı tercih edenlerin can, mal ve inanç güvenliğini sağlayan böyle cizye gibi insani bir kanuna sahip oldukları için gurur duymalıdırlar. Zira apaçıktır ki, Allah'ın yoluna girmeyip de batıl yolları izleyenlere, hayatlarını diledikleri gibi sürdürmeleri için verilebilecek azami özgürlük bu kadar olabilir. "Cizye" verip zımmiler olarak yaşamak isterlerse, İslam devletinin onlara himaye teklif etmesi bundandır. Ancak İslam, onların, herhangi bir bölgede hakim idareciler olarak kalmalarına, kendi batıl adetlerini yerleştirmelerine ve bunları başkalarına zorla kabul ettirmelerine müsaade etmez. Bu gibi şeylerin varlığı, fesad ve anarşinin ortaya çıkmasına neden olacağından onların şer idarelerine son vermek ve onları adil idarenin yönetimi altına sokmak için cihad etmek, gerçek müslümanların vazifesidir.

"Gayri müslimler cizye verme karşılığında ne elde ediyorlar?" Böyle bir soruya karşılık olarak cizyenin, gayri müslimlere İslam devleti tarafından tanınan özgürlüğün, İslam Hukuk sistemi ve himayesi altında yaşıyor olmalarına karşılık batıl yolları izleme konusunda tanınan iznin bir bedeli olduğunu söylemek yeterlidir. Bu şekilde onlardan alınan para, kendilerine bu özgürlüğü sağlayan ve haklarını koruyan söz konusu adil idareyi kurarak çekip çevirmek için harcanıyor. Aynı zamanda, böyle bir uygulama Allah yolunda harcanmak üzere zekat verme şerefinden mahrum kaldıklarını ve batıl yollarda hayatlarını sürdürmelerinin bir bedeli olarak zekat yerine "cizye" ödemeye zorlandıklarını senede bir defa olmak üzere onlara hatırlatma vazifesini de görür.

29. Üzeyr (Ezra), yaklaşık M.Ö 450 yıllarında yaşadı. Hz. Süleyman'ın vefatından sonra Babil'deki esaretleri döneminde kaybolmuş olan Tevrat metinlerini ihya edici olarak ona büyük bir kudsiyet atfettiler. O dereceye kadar ki, onlar şeriatları, adetleri ve dilleri (İbranice) hakkında bütün bildiklerini yitirmişlerdi. Daha sora dağınık rivayetler halinde bulunan Tevrat'ı yeniden toparlayıp yazan ve şeriatlarını tekrar ihya eden Üzeyr (a.s) oldu. Bu hizmetlerinden dalayı Üzeyr (Ezra) İsrailoğulları'nın aşırı takdir ve saygısını kazanmıştı. Bu saygı dolayısıyla hakkında kullanılan mübalağalı ifade, bazı Yahudi mezheplerinin sapıtmasının ve onu "Allah'ın oğlu" sanmalarının sebebidir. Mamafih Kur'an-ı Kerim, Haham Üzeyr'i "Allah'ın oğlu" kabul etme hususunda bütün Yahudilerin müttefik olduğunu iddia etmez. Yukarıdaki ifade, şunu demek ister: Allah'a iman konusunda Yahudilerin sahip oldukları hurafeler, onlardan bir kısmının Üzeyr'i Allah'ın oğlu olduğunu vehmettirecek kadar aşırı bir dereceye varmıştı.

30. "Onlardan önce küfr'e bulaşan kimseler", eski Mısırlılar, Yunanlılar, Romalılar ve Persler idi. Yahudiler ve Hıristiyanlar, bu eski kavimlerin felsefelerinden, hurafelerinden ve hayallerinden onların yaptığı gibi aynı yanlış ve hatalı hareketlere dalacak kadar etkilendiler. (Daha fazla açıklama için Maide suresinin 101. ayetinin açıklama notuna bakınız.)

31. "...Hahamlar (alimler) ve rahiplerini Rabb'ler edindiler...": Bu kısmın gerçek manasını, bizzat Hz. Peygamber (s.a) kendisi açıkladı. Daha önceleri bir Hıristiyan olan Adiy b. Hatim, İslam'ı kavrayıp anlamak niyetiyle geldiği zaman, taşıdığı şüpheleri gidermek için Hz. Peygamber'e (s.a) birkaç soru sordu. Bu sorulardan biri şu idi: "Bu ayet bizi, alimlerimizi ve rahiplerimizi Rabler edinmekle suçluyor. Bunun gerçek manası nedir? Zira biz onları kendimize Rabler edinmeyiz" dedi. Hz. Peygamber (s.a) cevaben, ona karşı bir soru yönelttiler: "Siz onların gayrı meşru (haram) ilan ettiklerini gayri meşru, onların meşru (helal) kabul ettiklerini meşru sayıp öylece kabul etmiyor muydunuz?" Adiy, "Evet böyledir" diye tasdik etti. Hz. Peygamber (s.a), "İşte bu sizin onları kendinize rabler edinmenizdir" buyurdu. Dolayısıyla bu hadis-i şerif, Allah'ın kitabına yetki tanımaksızın helal ve haramın sınırlarını belirleme yetkisini kendisinde görenlerin nefislerini ilah ve rabb ittihaz ettiklerini ve onlara kanun koyma yetkisi tanıyanların da onları rabbler edindiklerini göstermiş olmaktır.

Onların, a) Allah'a oğullar isnad etmek, b) Kanunları yapma yetkisini Allah'tan başka kimselere vermekle itham edildiklerine ayrıca dikkat edilmesi gerekir. Bu iki husus Allah'ın varlığına inansalar bile, onların O'na inandıklarına dair iddialarının inandırıcı olmadığını ispat eder. Allah hakkındaki böyle yanlış bir kavrayış, mensuplarının Allah'a olan inançlarını anlamsız kılar.

32. Arapça olan "" kelimesi "yollar" olarak tercüme edilmiştir. Nitekim Bakara suresinin 204. ayetinin açıklanmasında daha önce geçtiği gibi, "" hakim otoriteye itaatı simgeleyen "hayat tarzı" veya "yaşam biçmini"ni benimseme manasında da kullanılır.

Şimdi bu ayetin manasını anlamaya çalışalım. Rasulullah'ın vazifesinin amacı, Allah indinden getirmiş olduğu Hidayet ve Hak yolunu, diğer hayat tarzı ve sistemlerinin üzerine hakim kılmaktır. Başka bir ifadeyle, Rasulullah (s.a), Allah'ın yolu diğer hayat tarzlarının keyfi egemenliği altında da olsa varlığını sürdürsün diye gönderilmemiştir. Halbuki yer ve göklerin Hakimi onu, kendi yolunu başka yollara üstün getirmek üzere gönderir. Eğer yeryüzünde herhangi bir batıl hayat tarzına izin verilecekse, bu ancak böylelerinin cizye ödeyen zımmilerin fıkhi durumlarına uygun olarak, ilahi nizam içinde yer alan hudutlar uyarınca cizye ödeyerek himaye altında yaşamalarına müsamaha edilmek suretiyle olur. (Bkz. Zümer, an: 3, Mümin, an: 43, Şura an: 20)

33. Bu dini önderler şu iki günahtan dolayı suçludurlar: Birincisi, bunlar aslı esası olmayan fetvalar satarak, rüşvet, hediye ve mükafatlar alarak halkın elindeki serveti yiyip tüketirler. Aynı şekilde bu kimseler, halkı kendilerinden, henüz hayattayken kurtuluş ve beratlarını satın almaya teşvik eden ve ölümlerini, evlenmelerini bu cennet 'tekelciler'inin koyduğu bir fiyatı ödemeye bağımlı kılan dini tören ve düzenlemeler icad ederler. Bu günaha ilaveten ikinci olarak da, kendi çıkarları için çeşitli sapıklıklara meydan vermek ve her hakiki tebliğ yolu üzerine alimane hilelerini "muttaki" gibiymişcesine şüphelerini dikmek suretiyle insanları Allah yolundan alıkoyarlar.

34. Bu, Allah'ın güneşi, ayı ve yeryüzünü yarattığı günden beri, yeni ayın sadece ayda bir kez belirdiği ve böylece yılın da daima oniki aydan oluştuğu anlamına gelir.

Burada bu noktaya değinilmesinin nedeni, putperest Arapların, helal saydıkları haram aya karşılık takvime fazladan koydukları aylarla yılın aylarını 13'e veya 14'e yükseltmelerini sağlayan "nesi" (37. ayet) uygulamasının reddedilmesidir. (Daha geniş açıklama için bkz. an: 37)

35. "...kendinize zulmetmeyin...": "Haram aylarda sonuçta size de zararı dokunacak karışıklıklar çıkararak, bu aylarda savaşın haram kılınmasına sebep olan iyiliklerin boşa gitmesine izin vermeyin." Haram aylardan; Zilkade, Zilhicce ve Muharrem hacc için; Recep ayı Umre içindir.

36. Yani, "Eğer müşrikler bu aylarda savaşmaktan vazgeçmezlerse, siz de onlarla savaşabilirsiniz ve onların size karşı oluşturdukları birlik gibi siz de birlik olup bir saf halinde onlara karşı koyabilirsiniz." Bu ayet, Bakara suresi 194. ayet ile açıklanmıştır.

37. Putperest Araplar " " uygulamasını iki şekilde yapıyorlardı. Ne zaman işlerine gelse bir haram ayı; kendi arzularına göre savaş ve intikam için adam öldürmenin helal olduğu normal bir ay gibi kabul ediyorlardı. Daha sonra haram ayların sayısında oluşan eksikliği tamamlamak üzere, bu ayın yerine başka bir ayı haram ay ilan ediyorlardı.

Nesî'nin ikinci şekli ise, ay yılı ile güneş yılını dengeye getirmek için yıla bir ay daha eklemeleriydi. Böylece hacc, her yıl aynı mevsime denk geliyor ve haccı ay yılına göre tayin etme sırasında karşılaşılan tüm güçlük ve zahmetlerden kurtulmuş oluyorlardı. Bu şekilde hacc 33 yıl boyunca gerçek tarihinden başka bir tarihte yapılmış oluyordu. Ancak 34. yılda Hacc olması gereken tarihte Zil-Hicce'nin 9 ve 10'unda ifa edilebiliyordu. Hz. Peygamber'in (s.a) veda haccını yaptığı yıl, tarihler bu şekilde dönerek, ay takvimine göre gerçek Hacc mevsimine denk gelmişti. Bu nedenle Hz. Peygamber (s.a) Arafat'taki tarihi hutbesinde şöyle demişti: "Bu yıl hacc günleri, uzun müddet devir yaptıktan sonra gerçek ve tabii tarihine rastladı." H. 9. yılda Veda Haccı'ndan beri de hacc günleri, asıl tarihine denk gelmekte, ay takvimine göre belirlenmektedir.

İslam hukuku nesî'yi haram kılıp yasaklayarak, bu uygulamanın nedenini oluşturan iki amacı da günah olarak ilan etmektedir. Birincisi, onlar sadece Allah'ın haram kıldığını helal saymakla kalmamışlar, aynı zamanda kanuna uyarmış gibi görünüp Allah'ı kandırmaya çalışmışlardı. Hacc mevsimini güneş yılına göre sürekli aynı zamana denk getirmekten oluşan ikinci gayeleri ise, kamu yararına yapılan zararsız bir şeymiş gibi görünmesine rağmen aslında ilahi kanuna karşı en büyük isyanlardan biriydi. Bu uygulama, zorunlu ibadetlerin zamanını belirlemede güneş takvimini değilde ay takvimini ölçü tayin eden ilahi kanunun asıl gayesini ortadan kaldırmış oluyordu. Allah bunu müslümanlara birçok hayırlar ihsan etmek için emretmişti. Bu hayırlardan biri de kullarının, yılın her anında ve her koşulda O'nun emirlerine itaat edecek şekilde eğitilmeleriydi. Mesela Ramazan ayı dönüşümlü olarak yılın tüm mevsimlerine denk gelir ve müslümanlar, kış olsun yaz olsun, mevsim yağışlı veya kurak olsun O'nun emirlerine itaat etmeye alışırlar. Bu, onlara ilahi kanunun zorunlu kıldığı tüm ibadetlerin asıl gayesi olan mükemmel bir ahlak eğitimi verir. Aynı şekilde Hacc günleri de ay takvimine göre çeşitli mevsimlere denk gelir. Böylece Allah'ın kulları şartları olsun veya olmasın tüm mevsimlerde yolculuk yapmak zorunda kalırlar. Bunun sonucunda müslümanlar, ilahi imtihanı her tür koşulda başarı ile verirler ve bu emirlere itaat etmekte sabır ve sebat göstermeyi öğrenirler.

Tabii ki böyle bir eğitim onların, kişinin Hak uğrunda savaş vermesi gerektiği diğer alanlarda başarılı bir konumda olmalarını sağlar.

İşte şimdi nesî'nin neden haram kılınıp yasaklandığı açıklığa kavuşmuş oldu. Bu uygulama, haccın ve haram ayların asıl gayesini hiçe sayarak, müşriklerin kendi çıkarlarına uygun olması için hacc mevsiminin sürekli (güneş yılına göre) belirli bir tarihe denk gelmesi için yapılıyordu. Bu, onların Allah'a isyan ettikleri ve kendilerinin ondan bağımsız kıldıkları anlamına gelir ki, bu da küfürdür. Bunun yanısıra İslam evrensel bir dindir ve tüm insanlar içindir. Eğer oruç ve hacc dönemleri, güneş yılının aylarına göre belirli zamanlara yerleştirilse, bu dönem herkese eşit olarak uymaz. Bunun sebebi de bu dönemlerin değişik ülkelerde her yıl aynı mevsime yani sürekli kış veya yaz, çok sıcak veya çok soğuk, yağmurlu veya kurak, ekim dönemi veya hasat dönemine denk gelmesidir.

Bu bağlamda, nesî'nin yasaklanmasının H.9. yılın hacc mevsimine denk geldiğine ve bir sonraki yıl haccın ay takvimindeki tarihlere uygun bir zamanda yapıldığına da dikkat edilmelidir. O zamandan beri hacc vazifesi her yıl tam zamanında yapılmaktadır.

38. Buradan itibaren, Hz. Peygamber'in (s.a) Tebûk gazvesi hazırlıkları ile meşgul olduğu bir dönemde indirilen bölüm (38-72. ayetler) başlamaktadır.

39. "...dünya hayatının geçimi, ahiretin yanında pek azdır..." cümlesi iki anlama da gelebilir. Birincisi, "Ahiret hayatının ebedi, nimetlerin ve faydalanılacak şeylerin de sayısız olduğunu gördüğünüz zaman, o büyük mülkün lütufları yanında bu geçici dünya hayatının eğlence ve faydalarının hiçbir değeri olmadığını farkedeceksiniz. O zaman, bu kısa hem de çok kısa fani dünyanın faydaları için kendinizi ebedi mutluluk ve nimetten mahrum bıraktığınıza pişman olacaksınız." İkincisi: "Ne kadar çok olursa olsun bu dünyanın geçim ve faydalarının ahirette hiçbir değeri yoktur. Son nefesinizi verdiğiniz an her şeyden vazgeçmek zorundasınız, çünkü bu dünyadan hiçbir şey sizinle birlikte ahirete gidemez. Elbette Allah rızasını gözetmeniz ve İslam uğrunda yaptığınız fedakarlıklar için bir ecir alacaksınız."

40. Bu ayet İslam hukukunda genel bir kuralın çıkmasına neden olmuştur. Eğer imam tarafından müslümanlara genel bir cihad çağrısı yapılırsa, hangi bölgeye veya hangi gruba dahil olurlarsa olsunlar tüm çağrılanların cihada gitmesi farz-ı ayndır. O denli ki makul bir sebebi olmaksızın cihada gitmeyenlerin imanından şüphe edilir. Ancak genel bir cihad çağrısı yapılmamışsa, cihad farz-ı kifayedir. Yani müslümanların cihada çağrıldıkları, fakat bir bölge veya gruba mensup tüm müslümanların katılmasının zorunlu tutulmadığı durumlarda ise, (zorunlu olmamasına rağmen) savaşa katılmak dini bir görevdir. Hiç olmazsa müslümanların bir kısmının bu savaşa katılması zorunludur.

41. Yani, Allah'ın davası sadece size bağlı değildir, sadece sizin yaptığınızla başarılacak da değildir. Allah'ın size kendi yolunda hizmet etme fırsatı bahşetmesi O'nun lütuf ve merhametindendir. Bu nedenle eğer siz kendinize verilen bu mükemmel fırsatı saçma bir zan yüzünden kaçırırsanız, Allah başka bir topluluk çıkarır ve onlara kendi davasını yürütme yetenek ve fırsatı verir, siz de kaybedenlerden olursunuz.

42. Burada, kafirlerin Hz. Peygamber'i (s.a) öldürmeye karar verdikleri ve tam öldürecekleri gece Hz. Peygamber'in (s.a) Mekke'den Medine'ye hicret için yola çıktığı zamana değinilmektedir. O zamana dek müslümanların çoğu ikişer üçer Medine'ye hicret etmiş ve Mekke'de sadece bir kaç çaresiz müslüman ile kalplerinde nifak bulunan ve emin olmayan bazı müslüman geçinen kimseler kalmıştı. Bu sebepten dolayı Hz. Peygamber (s.a) kendisini takip edeceklerini bildiği için yanına sadece Hz. Ebu Bekir'i (r.a) aldı. Medine'ye giden kuzey yolunu takip etmek yerine güneye doğru yol aldı ve üç gün boyunca "Sevr" mağarasında kaldı. O sırada kana susamış düşmanlar tüm Mekke çevresinde onu aramışlar ve bazıları onun saklandığı mağaranın ağzına kadar gelmişlerdi. Bu kritik durumda doğal olarak Hz. Ebu Bekir (r.a) onların mağaraya girip kendilerini göreceklerinden korkarak heyecanlanmıştı. Fakat Hz. Peygamber (s.a) sükunetini korumuş ve arkadaşını: "Üzülme, Allah bizimle beraberdir" diyerek teskin etmişti.

43. ".....hafif de olsanız, ağır da olsanız..." sözleri çok geniş bir anlama sahiptir: "Cihada çıkılması emredildiğinde, bundan hoşlansanız da, hoşlanmasınız da, zengin de olsanız, fakir de, techizatınız çokda olsa, az da; şartlarınız uygun olsa da olmasa da; genç ve sağlıklı olsanız da, yaşlı ve hasta olsanız da savaşa gitmelisiniz."

44. Onlar Tebûk seferinin zor olacağını tahmin ediyorlardı, çünkü güçlü ve büyük Roma İmparatorluğu ordusuyla savaşacaklardı; çünkü yaz mevsiminin kavurucu sıcağında, çölde yolculuk yapmak zorunda kalacaklardı, çünkü ülkede kuraklık vardı ve ümitlerini bağladıkları yeni ürünlerin hasat zamanı gelmişti.

45. Asılsız özürler öne süren münafıklara Hz. Peygamber (s.a) izin vermiştir. Fakat Allah verilen bu izni onaylamamıştır. Hz. Peygamber (s.a) onların özürler uydurduklarını bildiği halde, tabiatında olan yumuşaklığı nedeniyle onlara savaştan geri kalma izni vermiştir. Fakat Allah, Hz. Peygamber'i (s.a), onlara münafıklıklarını gizleme fırsatı verdiği için böyle yumuşaklığın yerinde olmadığı konusunda uyarmıştır. Eğer onlar kendilerine izin verilmediği halde savaştan geri kalmış olsalardı, o zaman iman ettikleri iddiasının yalan olduğu ortaya çıkmış olacaktı.

46. Bu ayet, İslam'la, küffar arasındaki savaşın, gerçek bir müminle bir münafığın ayrımını sağlayan ölçü olduğunu göstermektedir. Bu savaşta tüm kalbiyle İslam'ı destekleyen tüm enerji ve kaynaklarını onun zafere ulaşması için harcayan ve bu amaç uğrunda hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan kimse gerçek bir mümindir. Bunun tam aksine, bu savaşta İslam'ı desteklemekte tereddüt eden ve küfrün zafere ulaşması gibi bir tehditle karşı karşıya bulunduğunda bu uğurda fedakarlıklar yapmaktan kaçınan bir kimse ise münafıktır. Çünkü böyle bir tutum, o kimsenin kalbinde iman olmadığının apaçık delilidir.

47. Allah onları durdurmuştur, çünkü onların, hiçbir samimi niyetleri olmaksızın istemeye istemeye savaşa katılmalarından hoşnut olmamıştır. Onların İslam uğurunda fedakarlık yapmak gibi bir niyetleri olmadığı halde onlar, müslümanların dininden kurtulmak veya karışıklık yaratmak amacıyla istemeye istemeye savaşa katılmış olsalardı, bu, bir sonraki ayette de (48) açıkça belirtildiği gibi çok kötü bir sonuca yol açabilirdi.

48. Hz. Peygamber'den (s.a) şu veya bu bahaneyi öne sürerek geride kalmak için izin isteyen münafıklar o denli küstah idiler ki Allah yolunda cihaddan geri kalabilmek için dini veya ahlaki özürler icat ediyorlardı. Bunlardan biri de Cedd bin Kays idi ve rivayetlere göre Hz. Peygamber'e (s.a) gelip şöyle demişti: "Ben güzelliğe hayranım ve halkım benim kadınlara karşı ne denli zayıf olduğumu bilir. Bu nedenle Romalı kadınların beni günaha saptıracağını düşünerek savaşa gitmekten korkuyorum. İşte bu yüzden ".... beni fitneye düşürme".

49. İzin istedikleri halde, onlar zaten yalan söyleme, iki yüzlülük ve münafıklık fitnesine düşmüşlerdi. Cihaddan kaçınmak için fitneye düşmeme özrünü öne sürdüklerinde, dindar ve takva sahibi insanlar olarak kabul edileceklerini düşünerek kendilerini aldatıyorlardı. Oysa gerçekten onlar, İslam'la küfür arasındaki savaştan kaçarak en büyük fitneye düşüyorlardı.

50. Yani, "Böyle bir dindarlık gösterisi onları cehennemden kurtaramamıştır; hatta tam tersine bu yaptıkları, cehennemin onları çepeçevre kuşatmasına neden olacaktır."

51. Bu bölümde, biri sadece dünya hayatı için yaşayan diğeri ise Allah için yaşayan iki adamın tutumları arasındaki sınır belirlenmektedir. Bu dünya için yaşayan adam ne yaparsa sadece kendisini tatmin etmek için yapar. Dünyevi bir amaca ulaştığında sevinir, elde edemediğinde ise üzülür. Bunun yanısıra başarısı için sadece kendi maddi kaynaklarına güvenip dayanır. Eğer bu kaynaklar elverişli ise cesurdur, fakat bunlar elverişli değilse, o zaman cesaretini kaybeder.

Bunun tam aksine Allah için yaşayan bir adam her ne yaparsa Allah'ı hoşnut etmek için yapar ve ne kendi güçlerine, ne de maddi kaynaklarına güvenmeyip sadece O'na güvenir. Bu nedenle ne Allah yolunda kazandığı başarıdan gurur duyup coşar, ne de başarısızlığa uğradığında cesaretini kaybedip üzülür. Çünkü o, her iki durumunda Allah'ın iradesinin bir sonucu olduğunu bilir. Bu nedenle o ne felaketler sonucu ümit ve cesaretini yitirir, ne de başarılar sonucu gurura kapılır. Çünkü o, zenginliğin de fakirliğin de Allah katından olduğuna ve her ikisinin de birer imtahan olduğuna inanır. Bu nedenle onun tek kaygısı, bu imtihandan başarılı çıkabilmek için elinden geleni yapmasıdır. Ayrıca, onun önünde dünyevi gayeler bulunmadığı için, başarı veya başarısızlığı bu tür gayelere göre de değerlendirmez. Bunun aksine, onun tek gayesi malını ve canını Allah yolunda feda etmektir. Başarı veya başarısızlığı, bu görevin yerine getirilip getirilmemesi ölçüsüne göre değerlendirir. Eğer o, bu görevi yerine getirmek için elinden geleni yaptığına kani olursa, dünyevi açıdan hiçbir şey elde edememiş de olsa, Allah'ın lütfu ile başarıya ulaştığına inanır. Çünkü o, uğrunda canını ve malını harcadığı Allah'ın çabalarını karşılıksız bırakmıyacağına inanır. O, sadece maddi kaynaklara güvenip dayanmadığı için bunlar elverişsiz şartlarda bile, dünya için yaşayanların sadece elverişli şartlarda gösterebilecekleri bir şevk ve sabırla görevini yapmaya devam eder. İşte bu nedenle Allah, Hz. Peygamber'den (s.a) münafıklara şöyle demesini istiyor: "Meselelere karşı takındığımız tavır açsından sizinle bizim aramızda temel bir fark var. Biz iyinin de kötünün de Allah'tan olduğuna inanıyoruz. Bu nedenle görünür sonuçlar bizi ne üzüyor ne de sevindiriyor. Bunun yanısıra biz işlerimizde Allah'a güvenip dayanıyoruz, siz ise maddi kaynaklarınıza. Bu nedenle biz herhalükarda mutmain ve sevinçliyiz."

52. Bu, her zaman olduğu gibi, İslam'la küfür arasındaki savaşta hiçbir rol almayan, Peygamber (s.a) ve ashabı Tebûk'ten muzaffer olarak mı dönecekler, yoksa güçlü Roma ordusu tarafından tamamen yok mu edilecekler diye, savaşı uzaktan "akıllıca" izleyen kimslere verilen cevaptır. Onlara bekledikleri her iki sonucun da müslümanlar için hayırlı olacağı söylenmektedir. Çünkü zaferi kazanırlarsa tabii bu hayırlı bir sonuçtur. Fakat eğer Allah yolunda öldürülürseler bile, dünyevi açıdan olmasa da bu, onlar açısından bir başarı olacaktır. Çünkü müslümanın değer ölçüsü münafıkların ve benzerlerinin değer ölçüsünden farklıdır. Bir mümin canını ve malını Allah yolunda feda ederse, bunu, bir ülkeyi fethetmede veya bir hükümet kurmada zafere ulaşmasa bile büyük bir başarı olarak kabul eder. Onun tek ölçüsü (sonuç dünyevi açıdan bir hiç de olsa) bedenin ve ruhunun, zihninin ve gönlünün tüm güçlerini Allah'ın kelimesini yüceltmek için harcayıp harcamadığıdır.

53. 53. ayet, cihaddan geri kalmak için izin isteyen, fakat aynı zamanda nifaklarını gizlemek için bir takım maddi katkılarda bulunmak isteyen münafıklara sert bir uyarıdır. Onlar: "Bizi askeri hizmetten muaf tut, çünkü bunu yapamayız. Fakat maddi yardımda bulunmaya hazırız demişlerdi. Buna karşılık Allah şöyle demektedir: "Ne verirseniz verin, verdiğiniz kabul edilmeyecektir..."

54. "Allah bunlarla onlara bu dünya hayatında azap etmeyi istiyor." Çünkü onlar, çocuklarına ve mallarına karşı, münafık olmalarına sebep teşkil eden büyük bir sevgi besliyorlar. Bu da onların İslam toplumunda gözden düşmelerine neden olmaktadır. Sonuç olarak onlar İslam devletinde, İslam-öncesi dönemde sahip oldukları saygınlık, şöhret ve prestijlerini kaybedeceklerdir. Bunun aksine imanlarında samimi olduklarını ispatlayan müslüman köleler, köle çocukları, çiftçiler ve çobanlar bile bu yeni sistemde şeref kazanacaklar ve dünyayı sevdikleri için imandan kaçınan ileri gelen liderler ise şöhret, şan ve şereflerini kaybedeceklerdir.

Yukarıdaki durumu açıklığa kavuşturmak için Hz. Ömer'in (r.a) hilafeti zamanında meydana gelen bir olayı burada analım. Bir keresinde içlerinde Süheyl bin Amr ve Haris bin Hişam'ın da bulunduğu bir grup Kureyşli lider, Halife Ömer'i (r.a) görmeye gitmiş ve onun yanında yerlerini almışlardı. Bundan kısa bir süre sonra muhacirler ve ensardan mütevazi niteliklere sahip bir kaç kişi geldi. Halife, Kureyşli liderlerden bu mütevazi insanlara yer vermelerini istedi ve onları yanına oturttu. Bu olay birkaç kez tekrarlandı, nihayet Kureyşli liderler mecliste en uç köşeye dek uzaklaştılar. Dışarı çıktıklarında Haris bin Hişam: "Gördünüz, bize karşı bugün nasıl alçaltıcı bir davranışta bulunuldu" dedi. Süheyl bin Amr ona şöyle cevap verdi: "Bu Ömer'in hatası değil, bizim kendi hatamız. İslam'a çağrıldığımızda biz ondan yüz çevirdik fakat bu mütevazi insanlar onu kabul ettiler ve onun uğurunda fedakarlıklar yaptılar." Daha sonra ikisi de meclise geri döndüler ve şöyle dediler: "Bugün sizin davranışınızı gördük ve bunun kendi eksikliğimizden kaynaklandığını hissediyoruz. Fakat bize eski eksikliklerimizi kapatabileceğimiz bir yol gösterin." Halife hiçbir cevap vermeksizin Roma sınırına doğru işaret etti. Bu, saygınlıklarını tekrar kazanmanın tek yolunun, orada cihad ederek mallarını ve canlarını feda etmek olduğu anlamına geliyordu.

55. "Allah onların kafir olarak canlarının çıkmasını istiyor." Çünkü kalplerindeki nifak, onların ölünceye dek samimi bir imana sahip olmalarına izin vermez. Bu nedenle onlar, bu dünyadaki ahlaki ve ruhi hayatlarını mahvettikten sonra kafir olarak hayattan ayrılırlar. Bu da onların ahiret hayatını helak eder.

56. Çoğu yaşlı ve zengin olan Medine'li münafıkların durumu işte böyleydi. İbn Kesir'in el-Bidaye ve'n-Nihaye'sinde yeralan münafıkların listesinden, içlerinden sadece bir tanesinin genç ve fakir olduğunu öğreniyoruz. Bu insanların Medine'de çok malları ve parlak bir ticaret hayatları vardı. Sadece dünyayı düşünen insanlardı ve tecrübeleri de onlara çıkarlarına göre hareket etmelerini öğretmişti; fakat kişisel çıkarları onları bir ikileme itiyordu. İslam Medine'ye ulaştığında ve büyük bir çoğunluk samimiyet ve şevkle İslam'ı kabul ettiğinde, bu insanlar kendilerini çok tedirgin bir durumda hissetiler. İslam'ı açıkça reddedemezlerdi, çünkü halkın çoğunluğu, hatta kendi kızları ve oğulları İslam'a gönülden bağlıydılar. Eğer kafir olarak kalsalar saygınlık, makam ve şereflerini kaybedebilirler veya kendi ev halklarından olan müslümanların isyanı ile karşı karşıya kalabilirlerdi. Diğer taraftan eğer samimi olarak İslam'ı kabul etseler, o zaman da sadece Arabistan'ın tümüyle değil, bütün çevre millet ve imparatorluklarla savaş etme tehlikesi ile karşı karşıya kalacaklardı. Herşeyin ötesinde, kişisel çıkarları gözlerini o denli köreltmişti ki, meseleyi, tek başına bile her tür fedakarlığa değecek olan doğruluk ve gerçek yönünden ele almıyorlardı. Bu nedenle, mevkilerini, mal ve ticaretlerini korumak için dışardan İslam'ı kabul etmiş görünmeye ve İslam'a samimi bağlılığın gerektireceği zorluk ve kayıplardan kaçınmak içinde ikiyüzlü bir tavır takınmaya karar verdiler.

Bu ayet (57) münafıkların yaşadığı ikilemi anlatmaktadır: "Bu insanlar sizin gibi müslüman olduklarına yemin etmelerine rağmen gerçek müslüman değildirler. Onlar sadece açıktan reddettiklerinde karşılaşacakları kayıplardan korktukları için, İslam'ı kabul ettiklerini söylerler. Medine'de gayrı müslimler olarak kalmayı da istemezler, çünkü bu durumda sahip oldukları yüksek mevkileri kaybedebilirler ve hatta eşleri ve çocukları ile bağlarını yitirebilirler. Medine'den göç etmeye karar verdiklerinde ise mallarını ve ticaretlerini geride bırakmak zorunda kalırlar. Onlar bu fedakarlıklara hazır değildirler, çünkü "küfre" bile samimi bir bağlılıkları yoktur. Bu nedenle onlar şartlar zorladığı için Medine'de kalıyorlar. Bu münafıklar namazı kılarlar, fakat bunu zorla yaptırılan bir iş olarak kabul ederler ve zekatlarını sanki bir ceza imiş gibi öderler, çünkü gönülleri bunlara tam olarak yatmaz. Bu "belalar"ın yanısıra bir de onlardan her an canlarını ve mallarını feda etmeye, cihada gitmeye ve şu veya bu düşmanla savaşmaya hazır olmaları istenmektedir. Onlar bu "belalar" dan o denli korkuyorlar ki, bunlardan kurtulmak için, kendilerini bu felaketlerden koruyacağını tahmin ettikleri her deliğe girip saklanmak istiyorlar.

57. Burada bahsedilen kimseler, kendilerine hakettikleri payın verilmediğini düşünerek her zekat dağıtımında rahatsız olan münafıklardır. Onlar her seferinde Hz. Peygamber'i (s.a) adaletsiz bir dağıtım yapmakla suçlarlardı. Bu olay, mal varlığı belirli bir sınırı aşan her müslümana zekat vermesi farz kılındığında meydana gelmiştir. Müslümanlar sahip oldukları tarımsal ürünlerden, hayvanlardan, ticari mallardan, ocaklardan çıkarılan madenlerden, altın ve gümüşten %2.5'tan %20'ye kadar değişen oranlarda zekat vermeliydiler. Bu zekatların tümü de sistematik bir şekilde bir merkeze toplanıp oradan harcanmaktaydı.

Bunun sonucunda bir tek şahsın, yani Hz. Peygamber'in (s.a) elinde tüm Arabistan'da hiç eşine rastlanmayan miktarda çok servet toplanıyordu. Doğal olarak materyalistler bu mallara açgözlülükle bakıyorlar ve bu servetten mümkün olduğunca çok pay almak istiyorlardı. Fakat onların bu açgözlülükleri tatmin edilmiyordu, çünkü zekat fonundan kullanmayı kendi şahsına ve akrabalarına yasaklayan Hz. Peygamber'in (s.a), hak etmeyen kimselere zekattan pay vermesi beklenemezdi. Bu nedenle münafıklar, Hz. Peygamber'i (s.a) toplanan zekatları adaletsizce dağıttığı için değil, kendilerinin zekattan hak etmedikleri birşeyi almalarına engel olduğu için suçluyorlardı. Fakat bu asıl şikayetlerini gizliyorlar ve Hz. Peygamber'in (s.a) toplanan zekatların dağıtımında adaletsizlik yaptığını ve taraf tuttuğunu söylüyorlardı.

58. Yani eğer Hz. Peygamber'in (s.a) kendilerine ganimetlerden verdiği pay ile, Allah'ın fazlından kazandıkları ve Allah'ın onlara lütfettiği servetle yetinselerdi, bu kendileri için daha iyi olurdu.

59. Eğer onlar "Allah bize yeter, yakında Allah da bize bol lütfundan verecek" diyerek böyle bir tavır takınsalardı kendileri için daha iyi olurdu. Çünkü onların, zekatın yanısıra devlet hazinesine giren servetten hakettikleri payı, daha önceden olduğu gibi alacaklarını bilmeleri gerekirdi.

60. "Biz sadece Allah'a rağbet ederiz": "Biz ilgi ve dikkatimizi dünyaya ve onun değersiz faydalarına değil, Allah'a ve O'nun lütfuna yöneltiriz ve sadece O'nun dileklerini yapmak isteriz. Beklenti ve ümitlerimizi O'na bağlarız ve O'nun bize lutfettiğiyle yetinir razı oluruz."

61. Arapçada "fukara" kelimesi, hayati ihtiyaçları için başkalarına bağımlı olan herkesi içerir. Arapça "fukara" kelimesi, fiziksel bir sakatlık, yaşlılık nedeniyle veya geçici olarak fakir düşmüş kimseler, ya da işsizler, yetimler, dullar gibi yardım edildiğinde kendi kendilerini idare edebilecek hale gelen fakirler için kullanılan genel bir terimdir.

62. Arapçada"" kelimesi, genelde fakirlerden daha büyük bir sefalet içinde bulunan kimseler için kullanılır. Hz. Peygamber (s.a) müslümanları, özellikle bu tür insanlara, yani hayatlarını sürdürecek ihtiyaçlarını karşılayamayan, çok zor şartlar içinde bulunan, fakat hiç kimseden hiçbir şey istemeyen ve dışardan bakıldığında ihtiyaç sahibi olduğu anlaşılmayan kimselere yardım etmeleri için teşvik etmiştir. Bir hadise göre, Gerçek miskin, kendisini geçindirecek zenginliğe sahip olmayan ve halkça hali bilinmediği için sadaka verilmeyen, kendisi de kalkıp sadaka istemeyen kimsedir. (Sahihayn) Kısacası miskin, fakir düşmüş saygın bir kimsedir.

63. "...onlar üzerinde çalışan memurlara...", fakir veya muhtaç olsun veya olmasın zekat toplayan, toplanmasına gözcülük eden, hesap tutan ve dağıtılmasına yardım eden kimselerdir. Bu memurların ücreti zekat fonundan ödenir. Ayrıca bunu "Onların mallarından bir miktar sadaka al" ayetiyle birlikte düşünürsek, bu işlerin İslam devletinin görevleri arasında olduğunu anlarız. Bu bağlamda, Hz. Peygamber'in (s.a) toplanılan zekattan pay almayı kendisine ve akrabalarına (Beni Haşim) haram kıldığına dikkat edilmelidir. Bu nedenle o hiçbir zaman toplama ve dağıtma görevi nedeniyle zekattan pay almamıştır. Beni Haşim'e mensup diğer kimselere gelince, onların da hiçbir ücret almaksızın bu hizmete katılmalarına izin verilmiştir, aksi takdirde onlara bu hizmet de haramdır. Diğer taraftan eğer mal varlıkları belirlenen sınırları aşarsa Beni Haşim ailesinin de zekat vermesi zorunluydu. Fakat hangi şartlar altında olurlarsa olsunlar, onların başkalarından toplanan zekattan pay almaları haramdı.

Bununla birlikte, kendi aileleri içinden toplanan zekattan pay alıp alamayacakları konusunda görüş ayrılığı vardır. İmam Ebu Yusuf, fakir, miskin ve yolcu olduklarında bu zekatı kabul edebileceklerini söyler, fakat fakihlerin çoğu bunun da haram olduğu görüşündedirler.

64. Zekatın bir kısmı da, onun İslam'a kazanmak amcıyla, İslam'a karşı faaliyetlerde bulunanlara kafirlerin tarafında bulunup müslümanlara yardım edebilecek türde kimselere veya kendilerine maddi yardım yapılmadığı takdirde küfre döneceğinden korkulan yeni müslümanlara (Müellefe-i Kulup) verilebilir. Bu tür insanlara onları İslam'a kazanmak veya boyun eğdirmek ya da en azından onları zararsız düşmanlar haline getirmek için maaş bağlamak veya bir miktar para vermek caizdir. Ganimetlerin ve diğer gelirlerin bir kısmı, gerekirse zekatın da bir kısmı bu insanlara harcanabilir. Böyle durumlarda muhtaç, fakir veya yolcu olup olmama şartları dikkate alınmaz, hatta zekat almayacak denli zengin olanlara dahi pay verilebilir.

Hz. Peygamber'in (s.a) yaşadığı dönemde "kalbleri ısındırılacaklar" adı altında bazı kimselere, harcamalar yapıldığı konusunda görüş birliği vardır, fakat onun ölümünden sonra bu harcamaların kaldırılıp kaldırılmadığı konusunda ihtilaf vardır. İmam Ebu Hanife ve taraftarlarına göre bu uygulama Halife Ömer (r.a) zamanında kaldırılmıştır ve "şimdi bu ad altında bir harcama yapmak caiz değildir." İmam Şafii, kafirlere değil, günahkar müslümanlara bu başlık altında zekattan pay verilebileceğini söyler. Diğer fakihler ise bu tür harcamaların bugün de ihtiyaç duyulduğunda caiz olduğu görüşündedirler.

Hanefiler görüşlerini, Hz. Peygamber'in (s.a) ölümünden sonra meydana gelen bir olaya dayandırırlar. Uyeyne bin Hısın ve Akra' bin Habis, Hz. Ebu Bekir'e gelip kendilerine bir parça toprak vermesini istediler. O da bunun için yazılı bir emir verdi. Onlarda bu emrin onaylanması için bazı sahabelerin şahitliğine başvuruyorlardı. Fakat bu kağıdı Hz. Ömer'e (r.a) götürdüklerinde o, kağıdı onların gözleri önünde yırtıp şöyle dedi: "Evet, o dönemde İslam zayıf olduğu için Peygamber (s.a) kalblerinizi İslam'a ısındırmak üzere size birşeyler veriyordu. Fakat şimdi İslam güçlendi ve sizin gibi insanlara ihtiyacı yok." Bunun üzerine onlar Hz. Ebu Bekir'e gidip "Halife sen misin, yoksa Ömer mi?" diye şikayet ettiler. Fakat Hz. Ebu Bekir bu şikayeti dikkate almadı ve sahabeden hiçbiri de Hz. Ömer'in görüşüne karşı çıkmadı. Hanefiler bu olaydan, Allah'ın lütfu ile müslümanların gücü ve sayısı arttığında ve artık böyle insanların yardımına ihtiyaç kalmadığında, bu harcamalara izin verilmesinin nedeninin de ortadan kalkmış olduğu sonucunu çıkardılar. Onlara göre, bu nedenle sahabeler icmaen bu uygulamayı tamamıyla kaldırmışlardır.

İmam Şafii, Hz. Peygamber'in (s.a) zekattan kafirlere bu başlık altında harcama yaptığını gösteren hiçbir delil olmadığını söyler. Ona göre hadislerde değinilen tüm olaylar, kafirlerin kalblerini İslam'a ısındırmak için yapılan tüm harcamaların zekat fonundan değil, savaş ganimetlerinden yapıldığını göstermektedir.

Bence kalpleri İslam'a ısındırmak için yapılan harcama uygulamasının kıyamet gününe dek kaldırıldığını gösteren hiçbir delil yoktur. Hz. Ömer'in davranışının tamamen doğru olduğunda da şüphe yoktur. Çünkü İslam devleti bu tür bir harcamayı gerekli görmediği zaman ve durumda, İslam dini, "kalbleri ısındırmak" adı altında bir harcama yapmayı zorunlu kılmaz. Diğer taraftan, ne zaman böyle bir ihtiyaç doğsa İslam devletinin bu tür bir harcama yapma yetkisi vardır, çünkü Allah bunun için belirli bir pay ayırmıştır. Hz. Ömer (r.a) ve diğer sahabeler sadece, o dönemde şartlar gerektirmediği için bu tür bir harcamaya ihtiyaç olmadığı konusunda görüş birliğine varmışlardır. Bu olaydan, Kur'an'ın belirli şartlarda İslam'ın hayrı için izin verdiği bir harcamayı, sahabelerin tamamen ortadan kaldırdıkları sonucu çıkarılamaz.

İmam Şafii'nin görüşüne gelince, bu harcamalar başka kaynaklardan karşılanabildiği sürece zekattan bunlara pay ayırmanın caiz olmadığı noktasında isabetli bir görüştür. Fakat bu tür harcamaların zekattan karşılanması gibi bir ihtiyaç doğduğunda, bu bakımdan günahkar müslümanlarla kafirler arasında bir ayırım yapmanın hiçbir anlamı ve sebebi yoktur. Çünkü Kur'an payı, alan kişilerin imanı için değil, İslam'ın o insanların kalbinin kazanılmasına ihtiyacı olduğu ve bu da ancak onlara bir miktar servet verilerek başarılabildiği için ayırmıştır. O halde Kur'an, müminlerin imamına gerekli yer ve zamanda bu amaca ulaşmak için zekatın bir kısmını harcama yetkisi verir. Hz. Peygamber'in (s.a) bu amaçla kafirlere hiçbir zekattan pay vermemiş olması böyle yapmanın haram olduğu anlamına gelmez. O zekat fonundan harcama yapmamıştır, çünkü diğer fonlarda yeteri kadar para mevcuttu. Eğer zekat fonundan kafirlere vermek caiz olmasaydı, o zaman Peygamber (s.a) bunu açıkça yasaklardı.

65. Zekatın bir kısmı da köleleri özgürlüğe kavuşturmak için iki şekilde sarfedilebilir. Birincisi, efendisi ile belirli bir miktar para ödendiğinde özgür kalmak üzere anlaşma yapan kölenin bu parayı ödemesine yardımcı olunabilir. İkincisi ise İslam devleti kölenin özgürlüğünü satın alıp, daha sonra onu serbest bırakabilir. Birinci yol hakkında görüş birliği (icma) vardır, fakat ikinci yol hakkında ihtilaf vardır. Hz. Ali, Said bin Cübeyr, Leys, Sevri, İbrahim Nehai gibi, Şa'bi, Muhammed bin Sirin, Hanefiler ve Şafiiler bunun caiz olmadığını söylerler. İbni Abbas, Hasan Basri, Malik, Ahmed ve Ebu Sevr ise bu harcamanın caiz olduğu görüşündedirler.

66. Para kazansın veya kazanmasın, gerçek anlamıyla miskin olsun veya olmasın tüm borçlarını kendi servetinden ödendiğinde fakir düşecek olan borçlulara da zekat fonundan yardım yapılabilir. Bazı fakihlere göre, zekattan yardım yapılamayacak tek borçlu, müsrif kimse veya haram işlerde para harcayarak borca giren kimsedir. Bu tür kimseler ancak tevbe ettiklerinde yardım yapılabilir.

67. "Allah yolu", Allah'ı hoşnut eden tüm iyi amelleri kasteden çok genel bir terimdir. İşte bu nedenle bazı fakihler, zekat fonunun her tür iyi iş kullanabileceği görüşündedirler. Fakat gerçek şu ki burada "Allah yolu" terimi Allah yolunda cihad, yani küfre dayalı tüm sistemleri yıkıp yerlerine İslami sistemi kurmak anlamındadır. Önceki alimler de bu görüştedirler. O halde zekat fonu, yapılan askeri seferlerin giderlerini karşılamakta veya askerlerin kişisel ihtiyaçlarını karşılamada başkalarının yardımına muhtaç olup olmaması gözönünde alınmaksızın cihadda gerekli olan silah, techizat, ulaşım araçları ve diğer ihtiyaçlar için harcanabilir. Aynı şekilde, tüm zaman ve enerjilerini cihad için sarfedenlere geçici bir süre için veya sürekli bir maddi yardım yapılabilir.

Evvelki alimler genellikle cihad yerine, "kıtal"le eş anlamlı bir kelime olan "gazve"yi kullandıkları için burada "Allah yolu " tabiri ile ilgili bir yanlış anlama ortaya çıkmıştır. Buradan yola çıkarak onlar, zekatın sadece "kıtal" için harcanabileceği sonucuna varmışlardır. Fakat Allah yolunda cihad, Allah yolunda kıtal etmekten (savaşmaktan) çok daha geniş bir terimdir. Cihad, küfür kelimesinin alçaltılıp Allah'ın kelimesini yüceltmek (ilay-ı kelimetullah) ve İslami hayat tarzını kurmak için harcanan tüm çabaları içeren bir terimdir. Bu çabalar ister ilk etapta Allah'ın mesajını tebliğ etmek şeklinde, isterse son aşamada savaşmak şeklinde olsun farketmez.

68. Kendi vatanında iken yardıma muhtaç degilse bile yolculara zekattan pay verilebilir.

Bazı Fakihler sadece, günah işlemek amacıyla yola çıkmamış bir yolcuya zekat fonundan yardım yapılabileceği görüşündedirler. Fakat Kur'an'da ve hadislerde bunu kasteden hiçbir şart ve sınırlama yer almamıştır. Bunun yanısıra, İslam'ın temel ilkelerinden, muhtaç bir kimsenin günahlarının, bizi ona yardımdan alıkoymaması gerektiğini öğreniyoruz. Aslında böyle bir yardım, günahkar ve yoldan çıkmış kimselerin ıslah olup doğru yola gelmelerini de sağlayabilir. Çünkü eğer ihtiyaç içindeyken bir destek görürlerse, onlardan nefislerini temizlemeye yönelmeleri beklenebilir.

69. Bu, münafıkların Hz. Peygamber'e (s.a) yönelttikleri suçlamalardan biriydi. Hz. Peygamber (s.a) herkesi dinlediği ve herkesin istediği şeyi söylemesine izin verdiği için onlar bunu hata olarak görürler ve şöyle derlerdi: "O saf bir adam. Herkes ona rahatça yaklaşıp dilediğini söyleyebilir, o da hemen her duyduğuna inanıyor!" O'nun herkesi dinlemesi aslında iyi birşeydi, Fakat münafıklar fakir ve mütevazi müslümanların Hz. Peygamberin (s.a) yanına yaklaşmalarını engelleyebilmek için, bunu sanki kötü bir özellik imiş gibi yaydılar. Münafıklar, bu gerçek müminlerin kendi düzenlerini, kötülüklerini ve düşmanca konuşmalarını gidip Hz. Peygamber'e (s.a) haber vermelerinden hoşlanmıyorlardı. Hz. Peygamber'in (s.a) kendileri gibi "saygın" kimseleri değil de, bu fakir ve basit insanları dinleyip onlara inanmasına çok kızıyorlardı.

70. Bu suçlamaya verilen cevap iki noktayı ifade etmektedir. Birincisi: "Gerçi Peygamber (s.a) herşeyi dinler, ama sadece hayırlı ve toplum yararına olan şeyleri dikkate alır. Çünkü o kötü ve günah olan şeyleri dinleyen veya bunları teşvik eden bir kimse değildir. İkincisi: "Onun sabırla herbirinizi dinlemesi sizin hayrınızadır. Aksi takdirde sizin Allah yolunda savaştan geri kalabilmek için bahaneler öne sürmenize izin vermezdi. Eğer o sabırlı olmasaydı sizin sahte iman iddialarınızı ve İslam hakkındaki iki yüzlü dileklerinizi dinlemez ve sizi yaptığınız kötülüklerden hesaba çekip Medine'de yaşamanızı imkansız hale getirebilirdi. O halde, onun herkesi dinlemesinin sizin hayrınıza olduğu apaçık bir gerçektir."

71. Yani, "Siz onun herkesi dinlediği konusunda yanılıyorsunuz. O sadece gerçek müminlere güvenir. Bu nedenle sizin hakkınızda, sadece yalan ve dedikodudan uzak iyi ve güvenilir kimselerin ulaştırdığı haberlere inanır. Onların sizin hakkınızda söyledikleri şeyler doğruydu ve doğru olarak kabul edilmeliydi."

72. Münafıklar, gizli planlarının Kur'anda, kendilerini büyük bir hezimete uğratacak şekilde açığa çıkarılacağından korkuyorlardı. Gerçi Hz. Muhammed'in (s.a) Allah'ın Rasulü olduğuna inanmıyorlardı, ama dokuz yıllık tecrübeler onlara, Hz. Peygamber'in (s.a) kendi gizli sırlarını öğrenebildiği doğaüstü güçlere sahip olduğunu ve bunları Kur'an'a yerleştirdiğini göstermişti. (Münafıklar Kur'an'ı, Hz. Peygamber'in (s.a) yazdığına inanıyorlardı.)

73. Burada, Hz. Peygamber (s.a) ve sahabe Tebûk gazvesi için hazırlanırken, münafıkların gizli toplantılarında onlarla alay edici tarzda yaptıkları konuşmalar kastedilmektedir. Bu şekilde samimiyetle ve cihada gitmek için hazırlanan müslümanların cesaretini kırmak istiyorlardı. Bu bağlamda hadislerden bir çok şey öğreniyoruz. Örneğin, münafıkların dedikodu yapıp eğlenmek için toplandıkları bir seferde içlerinden biri şöyle dedi: "Sizler, Romalıları Araplar gibi mi sanıyorsunuz? Yakında kendinizi bu "cesur" adamların ipleriyle bağlı bir halde göreceksiniz." Başka biri de şöyle karşılık verdi: "Bağlar herbirinin vücudunu sardıktan sonra yüz kez de sopa yeseler ne kadar iyi olur değil mi?" Bir başkası da Hz. Peygamber'in (s.a) sefer için yaptığı hazırlıkları alaya alarak: Şu adama ve yaptığı hazırlıklara bir bakın! Suriye'deki ve Roma İmparatorluğundaki kaleleri fethedecekmiş" diyordu.

74. Yani, "Böyle konuşmalardan hoşlanan ve hayatta kendilerine göre ciddi bir şey olmadığı için ciddi konularla dahi alay eden soytarılar affedilebilir. Fakat iman ettiklerini söylemelerine rağmen Rasulü ve onun öğrettiği yolu (dini) gülünç buldukları için bu ciddi konularla kötü niyetle kasten alay eden kimseler de vardır. Bunların gerçek amacı, müslümanları cihada hazırlıktan vazgeçirmek olduğu için, bunlar, soytarılar değil, günahkarlardır. Bu nedenle de asla affedilmezler."

75. Bunlar tüm münafıkların ortak özellikleridir. Hepsi de kötülükle meşgul olur ve iyiye düşmandır. Eğer bir kimse kötülük yapmaya niyetlense, münafıklar tüm sempati, tavsiye, teşvik, iyi dilek, övgü ve onaylarını böyle bir kimseye tahsis ederler. Bu kötülüğün işlenmesinde elbirliği yaparlar, başkalarını da bunda rol almaya ikna ederler ve bu işi yapanı her yönden gösterirler. Diğer taraftan eğer bir kimse bir iyilik yapmaya niyetlense, bunu duyduklarında şok olurlar, çünkü bu kalblerine acı verir, hatta onlar böyle bir işe niyetlenilmesinden bile hoşlanmazlar. Bir kimsenin bu iyiliğe yardımcı olmak istediğini gördüklerinde çok rahatsız olurlar ve onu vazgeçirtmek için ellerinden geleni yaparlar. Eğer o kimse vazgeçmezse (yardım etmeyi) başaramamasını dilerler. Tüm münafıkların şu ortak özelliği de vardır: Cimri olsun, cömert olsun hiçbir münafık hayırlı bir gaye için harcama yapmaz. Servetleri ya biriktirip stoklamak yada kötü yollara harcamak içindir. Aslında münafıklar, kötü yollar için cömertçe büyük miktarlarda paralar harcarlar, fakat hayırlı işler için zerre kadar bile harcama yapmak istemezler.

76. Bir önceki ayette münafıklardan üçüncü şahıs olarak bahsedilmişti. Bu ayette ise onlara direkt olarak (ikinci şahıs) hitap edilmektedir.

77. Münafıklardan yine üçüncü şahıs olarak bahsediliyor.

78. Bu ifade ile Hz. Lut'un kavminin helak olduğu yerleşim bölgesine telmihte bulunuluyor.

79. "Onlar kendi kendilerine zulmettiler". Çünkü helak oluşlarından kendileri sorumlu idi. Allah'ın onlara bir düşmanlığı ve onları helak etme gibi bir isteği yoktu. Aslında onlar helak olmalarına yol açan hayat tarzını kendileri seçmişlerdi. Oysa Allah, Rasuller göndermek suretiyle onlara düşünme, anlama ve kendilerini düzeltme fırsatları vermiş ve hem kurtuluşa, hem de helake götüren yolları onların gözleri önüne sermişti. Fakat onlar gidişatlarını düzeltmeleri için kendilerine verilen fırsatlardan yararlanmadıkları ve kendilerini felakete sürükleyen yolları izlemekte ısrar ettikleri için, kaçınılmaz bir şekilde bekledikleri sona ulaşmışlardır. Bu korkunç son, Allah'ın onlara zulmetmesi nedeniyle değil, bilakis onların kendi kötü amelleri nedeniyle başlarına gelmiştir.

80. Münafıklarla (67. ayet), gerçek mü'minlerin (71. ayet) özellikleri arasındaki karşıtlık, dış görünüşte İslam'a iman ve itaat bakımından ikisi arasında benzerlik olmasına rağmen, birbirlerinden tamamen farklı olduklarını göstermektedir. Farklılık, ahlaklarında, davranış, alışkanlık, tavır ve düşünce şekillerindedir. Bir tarafta, İslam'a inandıklarını söylemekten hiç bıkmayan, fakat samimi imandan yoksun olan ve davranışları inancını yalancı çıkaran münafıklar vardır. Bunlar, üstündeki etikette "misk" yazan, fakat içinde hem görüntüsünden hem de yaydığı kokudan inek pisliği olduğu her yönden, görünüşü, kokusu ve diğer özellikleri ile ispatlanan şişelere benzerler. Diğer tarafta ise, içinde misk olan ve misk olduğu her yönden, görünüşü, kokusu ve diğer özellikleri ile ispatlanan şişelere benzeyen gerçek mü'minler vardır. Gerçi dıştaki İslam etiketi münafıklarla müslümanları bir tek İslam toplumu yapar, ama ikiyüzlülerin özellikleri gerçek müslümanlardan o kadar farklıdır ki, bu ikisi aslında iki ayrı toplum oluşturur. Kadın, erkek münafıklar, benzer özelliklere sahip diğer kimselerle birlikte ayrı bir toplum oluştururlar. Bunların hepsi Allah'tan gafildirler, kötü işlerle meşgul olup, hayırlı işlerden yüzçevirirler ve asla gerçek mü'minlerle işbirliği yapmazlar; kısacası bunlar birbirlerinin dostudurlar, kendilerini İslam toplumundan saymazlar ve kendilerine özgü bir grup oluştururlar. Bunların aksine kadın, erkek, gerçek mü'minler bir tek toplum oluştururlar. Hepsi de hayırlı işlerle meşgul olup kötülükten nefret ederler, gece gündüz Allah'ı zikrederler ve O'nu anmaksızın geçen bir hayat düşünmezler, Allah yolunda harcarken çok cömerttirler, hiçbir şart ve kayıt tanımaksızın Allah'a ve Rasulüne itaat ederler. Bu ortak özellikler onları münafıklardan ayırır, onları tek bir toplum haline getirir ve birbirinin dostu kılar.

81. Buradan itibaren, Tebûk gazvesinden sonra gönderilen üçüncü bölüm yer almaktadır.

82. Bu emir, münafıklara karşı uygulanan politikadaki değişikliği belirlemektedir. Bu zamana kadar iki sebep yüzünden onlara yumuşak davranılıyordu. Birincisi müslümanlar, harici düşmanların yanısıra bir de iç çatışma riskini göğüsleyebilecek denli güçlü değillerdi. İkinci sebep ise, şüphe ve tereddütlere kapılan kimselere iman ve inanç sahibi olabilmeleri için gerekli zaman ve mühleti vermekti. Fakat artık bir politika değişikliğinin zamanı gelmişti. Tüm Arabistan'a boyun eğdirilmişti ve dış düşmanlarla sert bir çatışma başlamak üzereydi. Bu nedenle iç düşmanların, dış düşmanlarla işbirliği yapıp müslümanlar için bir iç tehlike oluşturmamaları için yok edilmeleri gerekiyordu. Ve şimdi onları baskı altına almak mümkündü. İkinci sebebe gelince, münafıklara doğru yolu gözleme, düşünme ve denemeleri için dokuz yıllık bir süre verilmişti. Onlar da bir "hayır" olsaydı bu süreden yararlanırlardı.

Bu nedenle onlara daha fazla yumuşaklık gösterilmesi için hiçbir sebep yoktu. İşte bu yüzden Allah müslümanlara, münafıkları kafirlerle aynı seviyede tutmalarını, onlara karşı cihada başlamalarını ve onlara karşı uyguladıkları yumuşaklık politikasından vazgeçip sert ve katı bir politika uygulamalarını emretmektedir.

Bu bağlamda ayetin müslümanlara, münafıklarla savaşmayı emrettiğine dikkat edilmelidir. Burada sadece o zamana dek uygulanan yumuşak politikaya bir son verilmesi istenmektedir. Bu ayet münafıkların artık İslam toplumunun bir parçası ve bölümü olarak kabul edilmemesini, onlara yönetimde söz hakkı tanınmamasını ve ikiyüzlülüklerini yaymamaları için hiçbir meselede onlara danışılmamasını emretmektedir. Bu yeni politika, gerçek mü'minlerin, münafıkça bir davranış ve tutumda bulunan ve herhangi bir şekilde Allah ve Rasulüne bağlı olmadıklarını ve gerçek müslüman sayılmadıklarını gösteren herkesi teşhir etmelerini gerektirmektedir. Bu münafıklardan her biri, artık İslam toplumunda şerefli ve saygın bir konuma sahip olmamaları için açıktan eleştirilip uyarılmaktadır. Münafıklar toplumsal boykota tabi tutulmalı ve toplumla ilgili istişare meclislerinden uzaklaştırılmalıdırlar, saygın mevki ve memuriyetlerinin kapıları yüzlerine kapanmalı ve topluluklarda onlara hor bakılmalıdır. Kısacası her müslüman davranışlarıyla, İslam toplumunda bir münafığın saygın, şerefli ve güvenilir bir yeri olmayacağını göstermelidir. Bunun yanısıra eğer münafıklardan biri ihanet suçu işlemişse, onun suçuna göz yumulamaz ve affedilemez de; tam aksine bir mahkemede yargılanıp hakettiği cezayı almalıdır.

Bu emire, indirildiği dönemde çok acil ihtiyaç vardı. İslam toplumunu düşüş ve gerileyişten korumak için, birlik ve bütünlüğü tehdit eden tüm iç tehlikeler bertaraf edilmeliydi. Çünkü münafıkları ve hainleri besleyen, iç düşmanların onurlu bir şekilde ve güvenle yaşamalarına izin veren bir toplum, kaçınılmaz olarak ahlaki çöküşe ve nihai yokoluşa mahkum olur. Münafıklık bir vebadır ve münafık da veba mikrobunu taşıyıp etrafa yayan faredir. Bu nedenle ona toplum içinde hareket özgürlüğü tanımak, topluluktaki herkesi münafıklık tehlikesiyle karşı karşıya bırakmak demektir. Aynı şekilde bir münafığa şerefli ve saygın bir konum vermek, başkalarını da münafıklık ve ihanete teşvik etmek demektir; çünkü bu, toplumda samimiyet ve gerçek imanın geçerli değer ölçüsü olmadığını gösterir. Böyle bir toplumda bir kimse sadece müslüman olduğunu diliyle söyleyip, diğer taraftan ihanet ve ikiyüzlülükle uğraşacağı halde rahatça yaşayıp toplumda iyi bir yer edinebilir. Hz. Peygamber'de (s.a) aynı şeyi üzülerek ifade etmiştir. "Kim İslam'a aykırı bid'atler çıkaran kimselere saygı gösterip yüceltirse, aslında İslam'ın temel yapısının yıkılmasına yardım etmiş olur."

83. Onların söyledikleri "küfür sözü"nün ne olduğunu kesin bir şekilde bilemiyoruz. Fakat o dönemde münafıkların söyledikleri küfür sözlerine değinen birçok hadisler vardır. Mesela, bir münafığın akrabası olan genç bir müslümanla konuşurken şöyle dediği rivayet edilir: "Eğer bu adamın (Hz. Muhammed (s.a) bütün söyledikleri doğru ise, o zaman biz eşeklerden de beteriz." Başka bir hadiste de Tebûk seferi sırasında Hz. Peygamber'in (s.a) develerinden biri kaybolup müslümanlar onu aramaya çıktıklarında münafıkların bu olayı alaya alıp birbirlerine şöyle diyerek eğlendikleri rivayet edilir "(Şu adamın peygamberliğine bakın) Gökten haberler alıyor, fakat devesinin nerede olduğunu bilmiyor!".

84. Burada münafıkların Tebûk seferi sırasında kurdukları tuzaklar kastedilmektedir. Dönüş sırasında münafıklar Hz. Peygamber'i (s.a) geceleyin bir tepe üzerinden geçerken bir çukura itip düşürmeyi planladılar. Hz. Peygamber (s.a) bu planı haber aldı ve kendisi Ammar b. Yasir ve Huzeyfe bin Yeman ile kısa yoldan, yani tepelerin üzerinden giderken ordunun tepelerin çevresindeki uzun yolu takip etmesini emretti. Yolda giderken yüzleri örtülü bir düzine kadar münafığın kendilerini takip ettiğini gördüler. Bunun üzerine Huzeyfe (r.a), develerini uzaklaştırabilmek için onlara doğru ilerledi. Fakat münafıklar onun kendilerine yaklaştığını görünce dehşete düştüler ve tanınmamak için kaçmaya başladılar.

Münafıkların yaptığı diğer plan ise, İslam ordusu hakkında "kötü haberler" duyulur duyulmaz Abdullah ibn Ubey'in Medine'de kral ilan edilmesiydi. Çünkü onlar Hz. Peygamber (s.a) ve ashabının asla büyük Roma İmparatorluğu karşısında dayanamayacağını düşünüyorlardı.

85. Burada, Medineli münafıkları utandırmak için imalı bir ifade yer almıştır ve Medine halkının zenginliğine işaret edilmektedir. Çünkü Hz. Peygamber'in (s.a) hicretinden önce Medine yüksek bir konuma sahip değildi. Fakat dokuz yıl kadar kısa bir süre içinde Hz. Peygamber'in (s.a) o şehirde ikameti ve gerçek müslümanlar olan Ensar'ın fedakarlıkları nedeniyle bu küçük şehir tüm Arabistan'ın başşehri oldu. Bunun sonucunda, eskiden köylü olan Evs ve Hazreçliler İslam devletinin "büyükleri" haline geldiler ve gerek savaş ganimetleri şeklinde gerekse hareketli ticaret hayatı nedeniyle Medine'ye servet akmaya başladı. Bu ayette münafıklar, Peygamber'e (s.a) şükranda bulunmak yerine, onlara sadece zenginlik getirmek gibi bir suçu olduğu için onu kıskandıkları ve haset ettikleri için tenkid edilmektedirler.

86. Bu da münafıkların 74. ayette eleştirilmelerine neden olan nankörlüğe bir örnektir.

Münafıklar, Allah kendilerini bol ihsanından verdiğinde sadaka olarak infak etmek üzere verdikleri sözden döndüler. Bu da onların müzmin günahkar olduklarını, yaptıkları anlaşmalara aldırmadıklarını, cimri olduklarını ve uyacakları hiçbir ahlak kuralına sahip olmadıklarını gösterir.

87. Burada, Hz. Peygamber'in (s.a) Tebûk seferi için maddi yardım isteğinde bulunduğu zaman münafıkların takındığı cimrice tavır kastedilmektedir. Münafıklardan zengin olanlar, kendileri bir katkıda bulunmadıkları gibi kendi imkanları dahilinde cömertçe yardımlarla katkıda bulunan samimi müslümanlarla da alay etmeye başladılar. Zengin bir müslüman büyük bir katkıda bulunduğunda onu gösteriş yapmakla suçluyorlardı. Diğer taraftan fakir bir müslüman, ailesinin ihtiyaçlarından fedakarlık yapıp ayırdığı veya çalışıp çabalayıp biriktirdiği az miktarda bir sadaka getirdiğinde alay ederek: "Şuna bakın hele; işte Roma İmparatorluğunun kalelerini fethetmeye yarayacak para!" diyorlardı.

88. Bu ayet, Tebûk seferinden kısa bir süre sonra ölen münafıkların lideri Abdullah İbn Ubey'in cenaze namazını kılmaktan alıkoymak için nazil olmuştur. Samimi bir müslüman olan Abdullah İbn Ubey'in oğlu Abdullah (O muhlis bir müslümandı) Hz. Peygamber'den (s.a) babasına kefen yapmak üzere gömleğini istedi. Hz. Peygamber (s.a) bu isteği cömertçe yerine getirdi. Daha sonra Abdullah ondan babasının cenaze namazını kıldırmasını istedi. Hz. Peygamber (s.a) bunu da kabul etti, fakat Hz. Ömer, Peygamber'e (s.a) tekrar tekrar bunun yapılmamasını söyledi: "Ey Allah'ın Rasulü, şu şu günah ve suçların sahibi olan bu adamın mı namazını kıldıracaksın?" diyerek onu vazgeçirmeye çalıştı. Hem dostları hem de düşmanları için bir rahmet olan Hz. Peygamber'in (s.a), İslam'ın en azılı düşmanı olan böyle bir adamın bile cenaze namazını kıldırmak için hazırlandı. Tam namazı kıldırmak için yerini almışken, müslümanlar içinde münafıkları cesaretlendiren ve teşvik eden herşeyi yasaklayan 73. ayetle açıklanan yeni politika uyarınca Allah'tan gelen direkt emirle böyle bir davranışı yasaklayan bu ayet nazil oldu.

Yukarıdaki olay şöyle bir kuralın düzenlenmesine neden oldu: Müslümanların imamları ve liderleri, İslam düşmanlarının veya İslam'a itaatsizliği ile meşhur olanların cenaze namazlarını ne kıldırabilir ne de kılabilir. Bundan sonra ne zaman Hz. Peygamber'e (s.a) cenaze namazı kıldırması teklif edilse, ilk önce ölen adamın durumunu araştırırdı. Onun kötü bir insan olduğunu öğrenirse, ölenin ailesine: "Onu istediğiniz gibi gömebilirsiniz" derdi.

89. "... artık onlar anlamazlar" Çünkü onlardan cihada çıkmaları istendiğinde, sağlıklı, bedenen sağlam, zengin olmalarına ve İslam'ı kabul ettiklerini söylemelerine rağmen, bilerek ve isteyerek kadınlarla geride kalma yolunu seçtiler. Bu nedenle ilahi kanun gereğince kablerine mühür vuruldu ve onlar, böyle şerefsiz bir davranışta bulunmaktan alıkoyan soylu duyguları hissetmez oldular.

90. Burada "Bedevi" ifadesi ile Medine yakınındaki çölde yaşayan Araplar kastedilmektedir.

91. Münafık olarak İslam'ı kabul ettiğini ilan etmek burada küfür olarak anılmaktadır. Çünkü uygulanarak ispat olunmaktan, teslimiyet, samimiyet ve itaatten yoksun olan bu tutum aslında küfürdür. Bu tür insanlar, kendi çıkarlarını ve dünyevi arzularını, Allah'a ve O'nun yoluna tercih ettikleri için, her ne kadar bu dünyada iman ettiklerini söylediklerinden hukuksal olarak müslüman kabul edileceklerse de Allah onlara asi ve kafir muamelesi yapacaktır. Çünkü bu dünya hayatında İslam hukuku, sadece açık küfür, isyan, ihanet ve sadakatsizlik gösteren münafıklara kafir muamelesi yapar. İşte bu nedenle İslam şeriatında küfür adını almayan birçok nifak durumu vardır. Ama bu, İslam hukukuna göre cezadan kurtulan bir kimsenin ilahi hükmün cezasından da kurtulacağı anlamına gelmez.

92. Bu, hastalık, sakatlık veya fakirlik nedeniyle özürleri kabul edilebilecek kimselerin bile, ancak samimi oldukları Allah ve Rasulüne içten iman ettikleri taktirde bağışlanabilecekleri anlamına gelir. Bu sadakat olmaksızın hiç kimse, sadece savaşa çağrıldığı zaman hasta veya fakir olduğu için affedilmeyecektir. Çünkü Allah sadece görünüşe göre hüküm vermez ve hastalık, yaşlılık veya başka bir bedeni sakatlığa müptela olduklarını gösterir bir "doktor raporu" getiren herkese eşit muamele yapıp hepsini affetmez. Hüküm gününde Allah herkesin kalbini inceleyecek, gizli açık tüm davranışlarını ve öne sürdüğü özrün samimi bir kulun mu yoksa asi ve hain bir kulun özrü mü olduğunu gözönünde bulunduracaktır.

Görünüşte aynı olmasına rağmen her olay ve her durum farklı bir hüküm gerektirir. Mesela, cihaddan bir önceki gün hasta olan iki adamı ele alalım. Birisi tam zamanında hastalandığı için şansına sevinir ve şöyle der: "Ne kadar şanslıyım, tam zamanında hasta oldum. Aksi takdirde bu cihad belasından kurtulamaz ve gitmek zorunda kalırdım." Diğeri ise tam aksine bu zamansız hastalığına üzülür ve kendi kendine şöyle der: "Ne kötü şans! Tam yatakta yatmak yerine savaş meydanında olabileceğim bir sırada bu hastalık beni yakaladı." Birincisi ise sadece kendi hastalığını cihaddan geri kalmak için bahane olarak kullanmakla kalmaz, aynı zamanda başkalarını da savaştan vazgeçirmeye çalışır. Tam aksine diğeri ise yatağında yattığı halde akrabalarını, arkadaşlarını ve başkalarını cihada gitmeye teşvik eder, hatta kendisine bakmak üzere savaştan geri kalanlara şöyle der: "Beni Rabbime bırakın ve cihada gidin. Nasılsa bana bir bakan olur. Bunun için benim yüzümden bu değerli fırsatı kaçırmayın ve gidin ve Hak Dine yardım edin." Fakat evde kalan diğer hasta tüm zamanını hoşnutsuzluk ve kötü haberler yayarak, savaş çabalarını baltalayarak ve savaşçıların ailelerinin işlerini engelleyerek geçirir. Aynı şartlarda olan diğer adam ise gerideki cepheyi elinden geldiğince sağlamlaştırıp güçlendirmeye çalışır. Gerçi bu iki adamın da savaştan geri kalma sebepleri aynıdır, ama bu ikisi Allah katında eşit işlem göremez. Sadece ikinci adam Allah'tan bağışlanma umabilir, savaştan geri kalmak için haklı sebebi olmasına rağmen hain ve Allah'a asi olan birinci adam deği1.

93. Böyle, cihada katılmak için büyük bir istek duyan, fakat gerçekten ciddi bir özür nedeniyle katılamayan kimseleri, Allah bedenen katılmasalar ve uygulamada bir şey yapmamış olsalar da savaşa katılanlar arasında sayacaktır. Çünkü onlar kendi hataları olmaksızın cihaddan geri kalışlarına, bir adamın bir işi veya yüksek bir kârı kaçırdığı zaman nasıl üzülürse öyle üzülürler. Allah böyle bir kimseyi görevde sayar, çünkü o ciddi bir özür nedeniyle aktif bir hizmet yapmasa da kalbi Allah yoluna hizmet etmekle meşguldür. Hz. Peygamber'de (s.a) Tebûk'ten dönüşte aynı noktayı vurgulamıştır: "Hastalıklarından dolayı Medine'de kalan öyle adamlar vardır ki, her yürüyüşünüzde ve her vadiyi geçişinizde sizinle beraberdirler." (Müttefekun aleyh) Doğal olarak çevresindeki sahabeler buna şaşırdılar ve "Medine'de kaldıkları halde mi?" diye sordular. Peygamber (s.a) şu cevabı verdi: "Evet, Medine'de kaldıkları halde. Çünkü şartlar onları Medine' de kalmaya zorladı, aksi takdirde sizinle birlikte olurlardı."

94. Arapça "" ve """ kelimeleri aynı köktendir, fakat kullandıkları iki ayrı cümlede farklı anlamlara gelmektedir. Birinci cümlede şu anlama gelir: "... onlardan vazgeçmen, onları affedip hesaba çekmemen için..." ikinci cümlede ise şu anlama gelir: "... o halde onlardan yüz çevir, onlarla tüm bağlarını kes ve onlarla sizin aranızda artık hiçbir bağ yokmuş gibi onlarla hiç ilgilenme."

95. 90. açıklama notunda da belirtildiği gibi burada "Bedevi" Medine'nin hemen dışında yaşayan çöl Arapları anlamında kullanılmaktadır.

Bu ayetin anlaşılabilmesi için şu arka-plan gözönünde bulundurulmalıdır: Bu insanlar dış görünüş itibarıyla İslam'ı kabul etmişlerse de, tam mutmain bir şekilde mü'min olmamışlardı. Medine'de yükselen İslam gücünü görünce, o denli korkmuşlardı ki, İslam'ı görmezlikten gelememişlerdi. Bu nedenle ilk önceleri İslamla küfür arasındaki savaşta çıkarcı bir tavır almışlardı.

Fakat İslam devletinin gücü Hicaz ve Necd'in büyük bir bölümüne yayıldığında ve düşman kabilelerin güçleri zayıflamaya başladığında İslam'a girmenin uygun olacağını düşündüler. Fakat içlerinde Doğru Yol olduğuna kani olup da İslam'ı samimiyetle kabul edenler azınlıktaydı. İşte bu nedenle onlar gerçek inancın gerektirdiği samimi çabalar göstermiyor ve sadece İslam'ın zorunlu kıldığı görevleri yerine getiriyorlardı. Bedevilerin çoğunluğu kendilerine en uygun politika olduğu için İslam'ı kabul etmişlerdi. Onlar İslam'ı kabul etmenin gerektirdiği zorunlu görevleri yapmaksızın yöneten grubun bir üyesi olmanın sağladığı faydaları elde etmek ve sadece müslüman olmanın avantajlarına sahip olmak istiyorlardı. Bu nedenle namaz kılmaya, oruç tutmaya ve hurma bahçelerinden, hayvan sürülerinden zekat vermeye tamamen karşıydılar. Bunun yanısıra İslam devletinin disiplini altında canları sıkılıyor ve tarihte ilk kez bir güce boyun eğdikleri için pişmanlık duyuyorlardı. Bunun da ötesinde, İslam'ın istediği Allah yolunda mallarını ve canlarını feda etmek onların doğalarına aykırı bir tutumdu, çünkü onlar sadece yağmalamak ve ganimet elde etmek amacıyla savaşmaya alışkındılar. İşte bu nedenle kendilerine uygulanan sınırlama ve zorunluluklardan kurtulmak için her zaman yeni bir bahane icat ediyorlardı. Çünkü "Hak" veya "insanlığın refahı" gibi şeyler onları ilgilendirmiyordu. Onları ilgilendiren tek şey develeri ve keçileri, yani çadırlarının çevresindeki küçük ve dar dünya idi. Bunların ötesinde inanabilecekleri tek şey onların dünyadaki mutluluğunu garanti eden, onların verdiği hediyelere karşılık dua eden kimselere karşı gösterilen saçma ve akıldışı hürmet ve saygıydı. Fakat bu insanlar, tüm kültürel, sosyal ve ekonomik hayatlarını ahlaki ve hukuki disiplini altına alacak ve onlardan, evrensel bir ıslah hareketi için canlarını ve mallarını feda etmelerini isteyecek bir iman veya düşünceyi kabul etmeye hazır değillerdi.

Bu ayette, Bedevilerin yukarıda değinilen zihni ve ahlaki durumları şöyle anlatılmaktadır: "Bu bedeviler, şehirli Araplardan daha ikiyüzlü ve Hakkı inkarda daha inatçı, daha dikbaşlıdırlar. Çünkü şehirliler bilgili ve hikmet sahibi insanlarla tanışma ve böylece doğru yolun kanun ve talimatlarını öğrenme imkanına sahiptirler. Diğer taraftan bedeviler ise Hak din hakkında az bilgi edinebilirler, çünkü öğrenmek için çok az fırsatları olur. Bunun yanısıra bedeviler, ahlaki ve ruhi değerleri olan insanlar gibi yaşamazlar ve hayatlarını "ekonomik hayvan" olarak devam ettirirler. Bu nedenle hayvansal dürtülerinin ötesinde daha yüce bir duygu ve düşünceleri yoktur.

Bu ayetlerin (97-99) indirilişinden iki yıl sonra Hz. Ebu Bekir'in (r.a) hilafeti zamanında çıkan isyan ve irtidat hareketinin en önemli nedeni, bedevilerin yine burada adı geçen özellikleriydi.

96. Bu demektir ki, "Zekat ödemesini", bir cereme ve misafirperverliğe karşılık yapılan harcama, bir İslami vazife, bir para cezası yükümlülükleri olarak görmekteydiler. Yine bunun gibi şayet "Cihad" için yardımda bulunmak mecburiyetinde kalmışlarsa bunu samimi olarak maddi katkıda bulunmakla Allah'ın rızasını kazanarak O'nu memnun etmek için değil, İslam devletine karşı güya besledikleri sadakatleri göstermek adına yapmış oluyorlardı.

97. Nifaklarını gizleme sanatında öyle ustalaşmışlardı ki, insan tabiatına nüfuz edici çok kuvvetli bir feraset ve keskin görüşe sahip olmasına rağmen Hz. Peygamber (s.a) bile onların bu özelliğini farkedememişti, bundan dolayı Allah, Rasulünü münafıklar hususunda uyarmıştır.

98. Bu çifte cezalandırma; münafıkların dünyalık avantajlarının kaybı ve onların muhalefetlerine rağmen İslami Tebliğ'in zaferi olacaktır. Bu, şu demektir: Cezanın biri, onun için sahtekarlıklar yaptıkları, münafıkça tavırlar benimsedikleri dünyalık menfaatlerini kaybetmeleri olacak ve servet, şeref ve prestij kazanma yerine, aşağılanmaya ve tümüyle kayba uğrayacaklardır. Onları ikinci cezalandırma ise, mağlup edip bozguna uğratmak için bütün güçleriyle entrika ve suikastlar düzenledikleri, İslami Tebliğin zafere ulaşması şeklinde olacaktı. Fakat, onların bütün kötü temennileri ve delice gayretlerine rağmen İslam Daveti muzaffer çıkacak ve onlar da buna çaresizlik içinde bizzat şahit olacaklardır.

99. Bu paragrafta, yalandan inananlar ile gerçekten inananlar arasına açık bir sınır çizilmiş ve münafıklara karşı gösterilmesi gereken muameleler ve takınılması gereken tavır konusunda bazı talimatlar verilmiştir. Binaenaleyh birisi kalkar da hem müslüman olduğunu iddia eder ve hem de kendisini içtenlikle, Allah'a, O'nun Yoluna ve İslam toplumuna adamazsa, bu duruma birkaç şekilde yaklaşılır: Eğer hal ve hareketinden, samimi olmadığı açıkça anlaşılıyorsa veya Allah yolunda hiçbir infakta bulunmuyorsa, derhal sert karşılık görmeli, öldüğü zaman da namazını kılmamalı ve hatta Allah'tan onun için mağfiret dilenmemelidir. Bunun aksine, eğer bir mü'min bir günah işler ve o günahını itiraf ederse, affedilmeli, infakı kabul edilmeli ve affedilmesi için kendisine dua edilmelidir.

Münafık olsun veya olmasın, samimiyetsiz bir tavrından suçlu görülen bir kimsenin yargılanacağı kıstasa gelince, aşağıda üç hususta buna işaret edilmektedir:

1) Samimi bir müslüman kabahati hususunda herhangi bir uydurma mazeret, boş izahlar ve sathi yorumlar aramaksızın suçunu itiraf edecektir.

2) Onun, alışkanlıkları sonucu mu yoksa gafilliğinden dolayı boş bir anında kışkırtma neticesinde mi o günahı işlediği daha önceki davranışlar gözönünde tutularak kararlaştırılacaktır.

Eğer doğru bir müslüman gibi davranmakta ve kayıtlarda da yaptığı samimi hizmet, bağış ve iyilikleri lehine gözüküyorsa, o zaman böyle bir kimsenin münafık olmadığına mantıki olarak hükmedilir.

3) Yaptığı itirafın sadece laftan ibaret mi, değil mi, kalbinde gerçekten bir değişiklik olmuş mu, olmamış mı görmek için, o kişinin bundan sonraki davranışları da gözlemlenir. Şayet işlediği günahtan dolayı samimi olarak pişmanlık duyuyorsa ve onu telafi etme arzusunda ise ve bütün davranışları da kendisini günah işlemeye sevk eden imanındaki bu zaafiyeti kökünden söküp atmak niyetinde olduğunu gösteriyorsa, o takdirde o kişinin, işlediği suçtan dolayı samimi olarak pişmanlık duyduğuna ve münafık değil sadece günahkar bir mümin olduğuna karar verilir.

Bu bölümün nazil olmasına sebep olan olay, meseleyi oldukça net bir şekilde açıklar. Muhaddisler bu ayetlerin Ebu Lubabe b. Abdul Menzer ve arkadaşları hakkında nazil olduğu konusunda bazı nakillerde bulunurlar. Hz. Ebu Lubabe, Hz. Peygamber'in (s.a) hicretinden önce Akabe biatı sırasında İslam'ı kabul etmiş olanlardandı ve Bedir, Uhud gibi savaşlarda ve daha başka seferlerde de bulunmuştu. Fakat Tebûk Seferi sırasında o, bazı nefsi zaaflarına kapılarak, makul ve meşru hiçbir sebebi olmaksızın evde kaldı, sefere katılmadı. Samimi birer müslüman olan diğer altı sahabenin de durumu aynı idi. Hz. Peygamber (s.a) Tebûk seferinden döndüğünde, Allah ve Rasulünün, sefere katılmayıp da evde kalanlar hakkında çok kötü bir kanaata sahip olduğunu öğrendikleri zaman şiddetli bir mahcubiyet ve pişmanlık duydular. Bu yüzden, bu davranışlarının sebebini izah etmek üzere çağrılıncaya kadar kendilerini mescidin direklerine bağladılar, "Af edilinceye kadar hiçbirşey yemeyeceğiz ve uyumayacağız, ya da ölürüz" diye ilan ettiler. Birkaç gün sonra, açlık ve uykusuzluktan kendilerini kaybettiler, baygın düştüler. Sonunda da, Allah (c.c) ve Rasulü'nün (s.a) kendilerini affettikleri haberi verildiğinde Hz. Peygamber'i (s.a) görmeye gittiler ve şöyle dediler: "Ey Allah'ın Rasulü, evlerimizi ve bütün mal ve mülkümüzü bu günahımıza karşılık olarak kabul etmenizi istiyoruz, çünkü Tebûk Seferine katılmayı ihmal etmek suretiyle işlemiş olduğumuz günahın sebebi bunlardır. Biz onları Allah yolunda vermek istiyoruz" dediklerinde Allah Rasulü, onları "üçte bir yeterken, bütün mallarınızı vermeye gerek yok" diyerek cevaplamıştır.

İyice düşünüldüğünde, insanda bulunan herhangi bir zayıflığın affedilebileceği anlaşılır. Bu insanların hepsi suç ve günah işlemeyi alışkanlık haline getirmiş azılılar değillerdi. Onların geçmişteki bütün davranışları birer samimi müslüman olduklarına şahitlik etmektedir. Hiçbirisi kendilerini mazur göstermek için yalan mazeretler ileri sürme yoluna gitmemiş, bilakis kabahatlerini itiraf etmişlerdi. Bütün servetlerini keffaret olarak da vermek istemeleri, davranışlarından dolayı gerçekten üzüldüklerini ve günahlarını telafi etmek istediklerini ispat etmektedir.

Bu hususta ilgili ayetlerden, ayrıca önemli başka bir dersin daha alınması lazımdır. Bir kimsenin işlediği günahına karşılık keffaret olarak vereceğini kabul edilmesi için, o kişinin, sözlü itirafı ve kalbi pişmanlığının yanında, fiili delil getirmesi, yani hareketleriyle de bizzat bu durumu tasdik etmesi gereklidir. Bu hususta takip edilecek yollardan birisi kalbte yerleşip beslenen ve işledikleri suçun kaynağı olan bu pislikten temizlenmek için Allah yolunda infakta bulunmak ve sadakalar vermektir. Bu kişinin içinde gizli olan şer duyguları söküp atmakla kalmaz aynı zamanda hayırlı olan konulara karşı da beslenen niyetleri arttırır. Zira kişinin işlediği günahtan dolayı yaptığı itiraf, çukura düşmüş insanın hissedeceği şeylere benzer. Yani bu kimse, içinde kalmak istemediği ve kendisini bütünüyle kuşatan o çukur içinde çok tehlikeli bir durumda olduğunu hemen farkeder ve bu tehlikeli durumdan sıyrılmak için çaba sarfeder. İşte aynı bunun gibi kabahatini itiraf eden ve bu davranışından dolayı utanç duyan biri, işlediği günaha keffaret olsun diye sadakalar verir, daha başka hayırlı işlerde bulunur ve böylece günah çukurundan kurtulmak niyetinde olduğunu açıkça göstermiş olur.

100. Herşey hakkında mutlak hüküm sahibi olan ve kendisinde hiçbir şeyin gizli kalamadığı "Allah'a, en sonunda döneceksiniz..." Binaenaleyh bir kimse, bu dünyada iken münafıklığını gizlemeyi başarabilse, veya insanlar tarafından imanlı ve samimi olduğuna hükmedilebilse bile, bu o kimseyi ahirette münafıklar için hazırlanan azaptan kurtaramaz.

101. Günahkar mı yoksa münafık mı oldukları hususunda yasal olarak herhangi bir karara varılamadığı için bu insanların durumlarından bahsediliyor. Yoksa, bu kişilerin durumlarının Allah'ın nazarında şüpheli olduğundan falan deği1. Bu açıktır. Bunun böyle oluşu, onların bu hastalıklarının belirtilerinin sözkonusu iki yoldan (hak-batıl) hangisinde olduklarını açıkça gösterecek şekide şimdiye kadar henüz su yüzüne çıkmamış olmasındandır. İslam, müslümanlara zanna değil bilinçli muhakemeye dayalı kesin bilgilere sahip olmadan hiçbir kimse veya grubu hemen yargılamamayı öğretmektedir.

102. "...Allah ve Rasulü ile savaşmış olan..." Medine'de Hazreç kabilesine mensup Ebu Amir'dir. O Hz. Peygamber'in (s.a) hicretinden önce "cahiliye" döneminde Hıristiyan bir rahip olmuştu. Kutsal metinler hakkındaki bilgisinden dolayı meşhur bir alim ve dindar bir rahip olarak çok saygı görüyordu. Fakat alim olması ve zahitliği onu gerçeğe götüreceği yerde bilakis buna engel olmaktaydı. Bundan dolayı, İslam'ı sadece inkar etmekle kalmayıp aynı zamanda Hz. Peygamber (s.a) ve O'nun davetinin amansız düşmanı idiydi de. Zira o, Hz. Peygamber'i (s.a) papazlığın "mukaddes vazifesi"ne rakip olarak görüyordu. Kureyş'in gücünün Hz. Peygamber (s.a) ve davetini ezip yok etmeye kafi geleceği ümidi ile Ebu Amir önceleri Hz. Peygamber'i önemsemedi. Fakat Kureyş ordusunun Bedir harbinde tam bir hezimete uğradığını gördüğü zaman artık daha fazla bu hareketi görmezlikten gelemezdi. Bundan dolayı da İslami harekete karşı şiddetli bir fesat kampanyası başlattı.

Böylece Medine'den ayrılarak, İslam'a karşı teşvik ve tahriklerde bulunmak üzere çeşitli kabileleri ziyaret etti. Uhud savaşının meydana gelmesine sebep olan kişilerden birisi de bu Ebu Amir'dir.Uhud savaşının yapıldığı yerde bazı çukurlar kazdırdığı ve Hz. Peygamber'in (s.a) bu çukurlardan birinin içine düşüp yaralandığı da rivayet edilir. Daha sonra Ahzap savaşında Medine'yi işgal etmeye gelen orduların teşkilatlandırılmasında da önemli bir rol oynamıştır. Ayrıca, bu Hıristiyan rahip Huneyn harbine kadar meydana gelen bütün savaşlarda, İslam'a karşı müşriklere destek sağlamada aktif olarak faaliyette bulunmuştu. En sonunda Arabistan'da, İslam'ın hamlesini durdurulabilecek hiçbir güç kalmadığını anlayınca Arabistan yarımadasını terketti ve Medine'den yükselmekte olan "tehlike" konusunda Roma Kayser'ini uyarmaya gitti. Roma Kayser'inin, Hz. Peygamber'in (s.a) Tebûk seferine mukabil Arabistan'ı istila etmek için hazırlıklara başlaması, Ebu Amir'in gösterdiği çabaların bir sonucudur.

Şimdi, Hakk Davet'e zarar vermek üzere inşa edilmiş olan "caminin" yapılmasının gerisinde yatan gerçeği bir düşünelim: Medine'de bulunan münafıkların bir bölümü İslam'a karşı çirkin faaliyetlerin hepsinde Ebu Amir'le yakından işbirliği yapmışlardı. Ayrıca, Roma Kayser'i ve diğer Kuzey Arabistan Hıristiyan devletlerinden askeri yardım koparılması için "manevi" nüfuzunu kullanması hususunda da onunla anlaşmışlardı. Binaenaleyh Ebu Amir, Arabistan'a saldırması konusunda Kayser'i ikna etmeye gitmeye hazırlandığı sırada, onlarda kendilerini ayrı bir hizip olarak örgütleyebilmeleri için emin bir toplanma yeri olarak işlev görecek bir "cami" yapma planı tasarladılar. Çünkü bu sayede, din maskesi altında şeytanca faaliyetler yürüttüklerini kimse farketmeyecekti. Ayrıca, bu mescid Ebu Amir'in ajanlarının yolcu ve dilenci gibi gözükerek hiçbir şüphe uyandırmadan kalabilecekleri bir karargah olarak da hizmet görecekti.

Aslında, biri Kuba'daki Kuba Mescidi ve diğeri Mescid'i Nebevi olmak üzere Medine'de halen iki cami zaten bulunmaktaydı. Şehirde üçüncü bir camiye ihtiyaç olmadığı gün gibi aşikardı. Bunu münafıkların kendileri de biliyorlardı, bundan dolayı üçüncü bir camiye ihtiyaç olduğunu göstermek üzere bir takım "nedenler" uydurmaya başladılar. Bu maksada binaen, Hz. Peygamber'e (s.a) gittiler ve "Bu bölgenin halkı ve bilhassa yaşlı, hasta, sakat olanlarımız için, kış mevsimi ve yağmurlu havalarda bu iki mescidden birisine, günde beş defa gidip gelmelerinin çok zor olduğu için bir başka mescide ihtiyacımız vardır. Bundan dolayı, Kuba Mescidi ve Mescid'i Nebevi'den uzak bir mahallede oturan ve namazlarını cemaatle kılmak isteyen bu kimselere yeni bir mescid yapmayı arzu ediyoruz" dediler.

Böylece bu fitne-fesat odakları, güya temiz niyetlerinden kaynaklanan sözkonusu istekleri neticesinde yeni bir cami yaptılar. Daha sonra Hz. Peygamber'e (s.a) gelerek "Efendimiz, yeni mescidimize gelmenizi ve açılış merasimi olarak ilk cemaatle namazı sizin kıldırmanızı rica ediyoruz" dediler. Fakat Rasulullah (s.a) "Şu an, Tebûk'e yapılacak sefer hazırlıklarıyla meşgulüm. Konuyu sefer dönüşünde düşünürüm" diyerek teklifin yerine getirilmesini bir süre erteletti. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a) Tebûk'e sefere çıkınca bu münafıklar da, haince seri faaliyetlerine başladılar. Bu yeni mescidle kendilerini teşkilatlandırmaya ve İslam'a karşı komplolar düzenlemeye devam ettiler. Hararetle bekledikleri müslümanların yenildiği ve Romalıların onları bütünüyle imha ettikleri haberini alır-almaz Abdullah b. Ubey'i kendilerine kral yapmayı kararlaştırdılar. Fakat Tebûk'te olanlar ise bunların bütün umutlarını boşa çıkarmıştı. Daha sonra seferden dönüş esnasında, Medine'ye yakın Zi-Evan denilen yerde bu ayetin inmesiyle Hazreti Peygamber (s.a) şehire girmeden önce bu "mescidi" yerle bir etmek üzere birkaç kişiyi bulunduğu mahalle gönderdi.

103. Bu teşbihin anlamını bütünüyle kavrayabilmek için önce, Arapça " " kelimesinin anlamı üzerinde bir düşünmemiz gerekir. Bu kelime dere kenarında suyun, yanlarının dibini aşındırıp altını oyarak üst yüzünü desteksiz bırakması olayıdır. Öyle ki bu toprak parçası her an çöküp yıkılmaya hazır vaziyettedir. Bu çok manalı teşbihte, müşrikçe bir temele oturtulan hayat tarzı da işte böyle dibi oyulmuş, her türlü dayanaktan yoksun bir toprak parçası üzerine inşa edilen binaya benzetilmiştir. "Normal, sıradan bir toprak parçası işte" diyerek böyle bir yere bina yapmaya kalkan cahil kimsenin, binasını kaybetmekle kalmayıp, canını da kaybedeceği açıktır. Zira, üzerine ev inşa ettiği arazi her türlü sağlam temel ve destekten mahrum olduğu için bina kaçınılmaz olarak dereye çökecektir. Tıpkı bunun gibi, hayat sisteminin binasını, insan hayatının yegane sağlam temeli olan Allah korkusu ve rızası gözönünde bulundurmaksızın geçici dünyalıklar üstüne oturtan kimse, dibini suyun oyduğu, her an yıkılmaya hazır toprak parçası üzerinde evini yapan adama benzer. Zira böyle bir insan, işlediği yanlış yoldaki fiilleriyle hayat binasının temelini bizzat kendisi oymaktadır. Allah korkusu ve rızası gibi sağlam granit bir zeminden yoksun olacağı için, bina kaçınılmaz olarak yıkılacaktır. Böylece, hayatını inşa ettiği zemin günün birinde, hayatı boyunca kazandıklarıyle birlikte Cehennem çukuruna kayıp yuvarlanacaktır.

104. "Doğru Yol" (Sıratu'l-Mustakim) ancak gerçek felaha götürür.

105. Yani, tebliğini yaymak için adına mescidler yapılan hakiki İslam'a zarar vermek niyetiyle bir "mescid" inşa ederek, en iğrenç günahı işlemekle bu münafıklar, kalblerini imanı algılayıp kabul edebilme şansından mahrum ettiler. Bu suç, onların kalblerine, inançsızlık tohumlarını öyle derin yerleştirmiştir ki, yaşadıkları sürece orada kalacak ve sadece ölüm anında, o kalblerin artık atmadığı zamanda onlardan kopacaktır. Bu gibi insanların, açıkça puthaneler inşa eden ve Allah'a karşı açıkça savaş hazırlığı yapan kafirlerden daha farklı olduğu malumdur. Çünkü mert, samimi ve bir bakıma cesur olması nedeniyle böyle birisinin hidayeti kabul etmesi imkan dahilindedir. Üstelik, onun açık ve net muarızlığı gösteriyor ki, birşeye ikna olabilme, inanabilme cüretkarlığına sahip olan bu kimse, eğer gerçeği kavrayabilirse İslam'ı da kabul edebilir. Fakat küfre hizmet etmek için "cami" inşa eden, Allah'ın dinine karşı savaşında, Allah'a ibadet maskesi altında gizlenen korkak, yalancı, hilekar ve riyakar insan içinse hiçbir ümit yoktur. İşte bu, bu gibi davranışların insanın içinde yatan asil duyguları öldürmesi ve onu İslam'ı anlayamaz ve tabii ki kabul etmez kılmasından ötürüdür.

106. Bu ayette, Allah ile kulları arasındaki ilişkinin doğasını belirleyen İslam inancı görüşü, bunu bir "mukavele" olarak tanımlamaktadır. Bu keyfiyet, inancın, sadece metafizik bir kavram olmayıp, aslında, hayatlarını ve mallarını Allah'a satmak karşılığında, ölüm sonrası hayatta da Allah'ın kendisine Cennet vereceği vaadini kabul etmek suretiyle kul tarafından yapılan bir mukaveledir. Bu "mukavele" nin tazammun ettiği muhtevayı tam olarak anlayabilmek için, ilk önce bu mukavelenin doğasını kavramaya çalışalım.

Herşeyden önce, şu hususa dikkat etmeliyiz ki, kulun hayatını ve sahip olduğu herşeyi, gerçekten Allah'a satması diye bir şey sözkonusu değildir. Çünkü insanın hayatının ve sahip olduğu herşeyin gerçek malik'i zaten Allah'tır. Bunlara sahip olma hakkı, insanın sahip olduğu ve kullandığı herşeyin yaratıcısı olan sadece Allah'ındır. Binaenaleyh dünyevi anlamda birşeyin satımı ya da alımı, katiyyetle sözkonusu değildir, zira insanın satabileceği kendisinin hiçbir mülkü yoktur ve herşey zaten evvelemirde O'na ait olması hasebiyle Allah'ın da satın alacağı hiç birşey yoktur. Bununla birlikte Allah'ın insana kullanma yetkisi verdiği bir irade ve seçme, hürriyeti (free will and freedom of choıce) vardır ve sözkonusu mukavele de buna dairdir.

Elbette kuldaki bu hürriyet, insanın kendi hayatı ve mallarına mutlak sahiplik hakkı konusundaki gerçek konumunda herhangi bir değişiklik getirmez. Onlar Allah'ındır. Onlara ise, sadece kendinden herhangi bir zorlama ve cebir olmadan, bunları istediği yönde iyiye ya da kötüye kullanma selahiyeti vermiştir. Bu da insana, hayatı ve elinin altında bulunan herşeyin gerçek sahibinin Allah olduğunu itiraf etmesi ya da etmemesi hürriyetinin tanındığını ifade eder. 111. ayette geçen "mukavele" (alışveriş) bu hürriyeti gönüllü olarak, Allah'ın iradesine bırakmak, ona havale etmekle ilgilidir. Başka türlü ifade etmek gerekirse, Allah insanı ona verilen bu özgürlüğüne karşılık, hayatı ve sahip oldukları üzerinde Malik-ul-Mülk olarak Allah'ı tanıyor ve kendisini de bunları sadece bir emanetçisi olarak mı görüyor, yoksa sanki bunların sahibi o imiş gibi mi davranıyor diye imtihan etmek ister.

Bu vechile, Allah'ın indinde bu mukavelenin (alışveriş) şartları şunlardır: "Eğer siz gönüllü olarak (ve herhangi bir baskı altında kalmadan) hayatınızın, sahip olduklarınızın ve bu dünyadaki herşeyin aslında benim, bana ait ve kendinizi de sadece onların emanetçisi olduğunu kabul etmeye ve böyle görmeye razı olursanız, ben de bunun karşılığında size sonsuz ahiret hayatında cennetler vereceğim."Allah'la böyle bir pazarlık yapan kimse bir mü'mindir. Dolayısıyla iman, aslında bu alışverişin başka bir adıdır. Öte yandan bu pazarlığı yapmayı reddeden veya yaptıktan sonra sanki böyle bir taahhüde girmemiş insanın tavrını takınan kişi ise "kafir"dir. Çünkü teknik olarak "küfür" kelimesi, böyle bir pazarlığa reddedişe uygulanan bir terimdir.

Bu mukaveleyi yapmanın sonuçları şunlardır:

1) Allah bu konuda insanı iki zor imtihana tabi tutmuştur: Birincisi, insanın kendisine verilen seçme hürriyetine rağmen, hakiki el-Malik'i sahib olarak tanıyor mu? Yoksa, bunu reddederek nankör, hain ve asi mi oluyor? İkincisi ise, Allah'a tam olarak güveniyor mu, güvenmiyor mu? Cüz-i iradesini, O'nun iradesine teslim ediyor mu, etmiyor mu? İki alemin kıyası, "eldeki bir kuş, çalılıktaki iki kuştan değerlidir" halk deyişine teşbih edilirse de öteki alemde sonsuz bir saadet ve cennetler müjdesine karşılık, halihazırdaki bu dünyada arzularını, emellerini ve tutkularını feda edebiliyor mu, edemiyor mu bunun imtihanıdır.

2) Bu mesele, İslam hukuku ile, Cenabı Allah'ın ahirette, bir kimseyi ona göre yargılayacağı daha yüce ve manevi inanç telakkisi arasında net bir sınır çizgisi çizilmesine yardım eder.

İmanın yasal (şer'i) tanımına göre, imanın esaslarını yalnızca söz ile ikrar etmesi bir kimsenin yasal olarak müslüman olmasına yeter sebeptir. Bundan sonra, bu kişinin ikrarının sahte olduğunu gösteren kesin ve açık bir delil olmadıkça bu şahsın kafir olduğu ve İslam toplumu dışına atılması gerektiği hususunda karar vermeye hiç bir üst merci yetkili değildir. Fakat Allah katında durum böyle değildir: Allah ancak öyle kimsenin imanını doğru olarak kabul eder ki, bu kimse Allah'la pazarlığı yaparak fikir ve hareket hürriyetini O'na hibe eder ve en tabii mülkiyet hakkı iddiasını bütünüyle O'nun keremine terk eder. Yani bir insan iman esaslarını ikrar edebilir ve tayin edilen farzları yerine getirebilir, fakat eğer kendisini hala kendinin, cesedinin, ruhunun, kalbinin, beyninin ve diğer yeteneklerinin, mülkiyetinin, servetinin ve diğer sahip olduğu şeylerin biricik efendisi ve maliki olarak görür ve bunları dilediği şekilde kullanma hakkını da kendine tahsis ederse, bu kimse, bu dünya gözüyle bir mü'min olarak görüldüyse de Allah katında bir kafir olarak anılacaktır. Çünkü böyle bir insan Allah'la, Kur'an'a göre imanın özü olan bu alışverişi yapmamıştır. Bu demektir ki, canını ve malını Allah'ın istediği yolda harcamayan veya O'nun razı olmadığı şekilde harcayan kimse dil ve ikrar suretiyle iman sahibi olduğunu iddia etse dahi gerçekte bunları (kendisine verilen şeyleri) ya Allah'a satmadığını ya da böyle bir pazarlık yaptıktan sonra kendisini hala bu nimetlerin efendisi ve sahibi olarak gördüğünü göstermektedir.

3) Yukarıda anlatıldığı şekliyle gerçek İslami anlayış, müslümanın hayata karşı tutumu ile kafirinkini birbirinden ayıran net bir çizgi çekmektedir. Müslüman, samimiyetle Allah'a inanan, kendisini Allah'ın iradesine teslim eden ve tutumunda tamamıyla bağımsız olduğunu (yaptığı pazarlığın şartlarını bir anlık unuttuğu durumlar hariç) gösterecek herhangi bir şey yapmayan kişidir. Aynı şekilde, hiçbir müslüman toplumu da politik, kültürel, ekonomik, toplumsal ve devletler arası herhangi bir meselede Allah'ın kanunlarından bağımsız bir tavır takınır ve hala müslüman kalamazlar. Şayet, eğer ast olduğunu, üste bağlı olduğunu ve gönüllü olarak özgürlüğünü teslim ettiğini bir süre için unutacak olsa, hatasını fark eder etmez derhal kendi başına buyruk tavrını terk edecek ve yeniden teslimiyet tavrını takınacaktır. Bunun tersine, eğer bir kimse Allah'a karşı bağımsızca bir tavır takınırsa ve kendi istekleri, hevesleri, tutkularına göre hayat işlerinde bir takım kararlar alırsa o kimsenin müslüman mı gayrı müslim mi olduğuna bakılmaksızın küfür tutum ve davranışını benimsediğine hükmedilir.

4) Ayrıca iyi anlaşılmalıdır ki, insanın kendisini teslim etmesi istenilen Allah'ın iradesi, bizzat Allah'ın kendisinin belirttiği ve bildirdiği iradesidir, yoksa insanın kendisinin uydurduğu Tanrı iradesi deği1. Bu durumda o kişi Allah'ın iradesine değil, bilakis kendi iradesine uymaktadır ki, bu da tamamıyla mukavelenin şartlarına aykırıdır. Sadece, O'nun Kitabı'nın ve peygamberinin öğretilerine uygun tutum ve tavır benimseyen kimse ya da topluluk, mukavelenin şartlarını yerine getirmiş sayılacaktır.

Yukarıdaki mukavelenin açıklamalarından, Allah'ın şartlarının yerine getirilmesini, niçin bu dünya hayatının son bulmasından sonraki öteki aleme bıraktığı hususu da açıklık kazanmaktadır. Aşikardır ki, cennet sadece satıcının canını ve malını Allah'a satması işinin karşılığı değil, "aksine bu şeylerin ve tasarruflarının, Allah'ın bir vekili" olarak O'nun iradesine teslim etmesi"nin karşılığı olacaktır. Şu halde, bu mukavele, ancak satıcının hayatı son bulduktan ve pazarlığı yaptıktan sonra son nefesine kadar anlaşmanın şartlarını yerine getirdiği de ispatlandıktan sonra ikmal edilmiş olacaktır. İşte sadece bu andan itibaren, mukavelenin şartlarına mutabık olarak o, mükafatlandırılmaya layık görülecektir.

Ayrıca bu hususun içinde yer aldığı siyak ve sibakı da anlamamız çok iyi olacaktır. Bir önceki bölümde, iman konusundaki imtihanı kaybeden ve iş güçlerine rağmen, cahillikleri yüzünden veya samimiyetsiz oluşlarından veyahut da tamamıyla nifaklarından dolayı, Allah ve dini için, zamanlarından, pazarlarından, hayatlarından ve arzularından hiçbir fedakarlıkta bulunmayan insanların zikri geçmiştir. Bu yüzden, değişik kişi ve kesimlerin tutum ve tavırları tenkit edildikten sonra, kabul ettikleri imanın nelere delalet ettiği açık bir ifade ile anlatılmakta: "Bu, Allah'ın var olduğu, tek olduğu hususunu salt dil ile ikrar etmek değil, fakat O'nun sizin nefsinizin ve sahip olduklarınızın Malik'i ve Efendisi olduğu gerçeğini kabul etmenizdir. O halde, eğer bunları Allah'ın emrine uygun olarak sarfetmeye hazır ya da istekli değilseniz ve üstelik bunları ve diğer bütün enerji kaynaklarınızı Allah'ın iradesinin hilafına harcıyorsanız, imanı ikrarda sahtekar olduğunuzun açık bir delilidir. Gerçekten samimi olarak inananlara gelince, onlar gerçekten kendilerini ve servetlerini Allah'a satanlar, O'nu sahibleri ve efendileri olarak görenler ve hiçbir ayırma-kayırma olmadan bütün enerjilerini ve mallarını, O nereye harcanmasını emrediyorsa, oraya harcayan, nereye harcanmasını yasaklıyorsa oraya sarfetmeyenlerdir."

107. Bazı münekkitler ayette geçen "... bu vaad, Tevrat'ta ve İncil'de muhtevidir..." ifadesinin adı geçen bu kitaplarca doğrulanmadığını söylerler. İncil'le ilgili itirazları, bugünkü mevcut İncillere göre bile açıkça ters düşmektedir. Hz. İsa'nın, bu niyeti tasdikleyen sözleri vardır. Örneğin:

"Ne mutlu, doğruluk ve salah uğruna eziyet edilenlere, çünkü cennet onlarındır." (Matta, 5: 10)

"Hayatını bulan onu kaybedecektir ve benim uğruma hayatını kaybeden de onu bulacaktır." (Matta, 10, 39)

"Ve, benim adım uğruna evlerini veya kardeşlerini veya kızkardeşlerini veya babalarını veya analarını veya çocuklarını veyahut topraklarını terk eden herkes yüz mislini ve ebedi hayatı miras alacaktır." (Matta, 19:29)

Mamafih, eldeki mevcud Tevrat'ın bütünlüğü içerisinde bu mukavele meselesini tasdik bir durum görülmediği doğrudur. Fakat, örneğin, pazarlığın ilk kısmı, şöyle ya da böyle bazı yerlerde zikredilmektedir:

"...Seni satın alan babanız o değil mi? Seni yaratan, pekiştiren o değil mi?..." (Tesniye, 32: 6)

"Dinle, ey İsrail! Tanrımız olan Rab, bir olan Rabdir. Tanrın olan Rabbi bütün yüreğinle ve bütün canınla ve bütün kuvvetinle seveceksin." (Tesniye, 6: 4-5)

Fakat "pazarlığın" diğer bölümüne gelince, yani "cennetler vaadi"ni Filistin topraklarına hamletmişlerdir.

"Dinle, ey İsrail! Ve onu yapmaya özen göster, ta ki sana iyilik olsun ve atalarının Tanrısı Rabbin sana vadettiği gibi, süt ve bal akan diyarda ziyadesiyle çoğalasınız." (Tesniye, 6: 3)

Çünkü bu, ahiret ve hesap gününe iman Hak yolun ayrılmaz bir parçası olmasını rağmen Tevrat'ın, ölümden sonraki hayat, hesap günü, mükafat ve cezalar konusunda herhangi bir esas zikretmemesinden dolayıdır. Fakat yine de, orjinalinde Tevrat'ın böyle bir inancı ihtiva etmediği anlamına gelmez. Hakikat şu ki, dejenerasyon dönemlerinde yahudiler, o kadar maddeci olmuşlardı ki, bu dünyadaki refah ve servetten başka Allah'tan herhangi bir mükafatın gelebileceğini düşünemez hale gelmişlerdi. İşte bu yüzden, ibadeti ve itaatine karşılık olarak Allah'ın insanoğluna vermeyi taahhüt ettiği sözlerin hepsini aslından saptırmışlar ve bunları Filistin topraklarına hamletmişlerdir.

Bu çerçevede ayrıca unutulmamalıdır ki, orijinal Tevrat nüshasının birçok şekilde değişikliklere uğramış olması, yukarıda bahsedilen tahriflerin mümkün olduğunu göstermektedir. Ondan bazı bölümler çıkartılmış ve aslında olmayan bazı bölümlerde ona ilave edilmiştir. Böylece, şimdiki bu haliyle Tevrat, safi olarak Allah'ın kelamı olmayıp, bazı Yahudi alimlerinin karıştırdıkları birçok yorumlar vs.'de ihtiva etmektedir. O kadar ki, bazı yerlerde Yahudilerin rivayetlerini, ırkçı önyargılarını, hurafelerini, arzu ve isteklerini, hukuksal yorumlamalarını, vs. Allah'ın sözüne karıştırdıkları ne varsa bunları Allah'ın sözünden ayırdedebilmek tümüyle imkansız hale gelir. (Daha fazla izah için lütfen bkz. Al-i İmran an: 2)

108. Arapça bir kelime olan " ", "tövbe edenler" anlamına gelir. Fakat burada geçtiği şekilde, "Sürekli bir özellik olarak pişmanlık duymaya sahip olanlar" anlamına gelir. Yani tekrar tekrar tövbeden geçerler. Ayrıca "tevbe" kelimesinin lugat manası "dönmek, yönelmek" veya "geriye dönmek" demektir. Buna göre, bu kelimenin tercümesi şöyle olur: "...Tekrar tekrar Allah'a dönen kimseler..." Bu hal, gerçek bir mü'minin en başta gelen özelliğidir. Zira bir mü'min bile, canını, malını Allah'a sattığı hususunda yaptığı pazarlığı bazen unutabilme istidadındadır. Çünkü bu duyu organlarıyla alakalı olmadığı, aksine onun aklı ve kalbi ile ilgili olduğu için bunların, gerçekte kendisinin değil bilakis Allah'a ait olduğunu her an unutabilir. Yani, bu yüzden, hakiki bir mü'min bile bazen "pazarlığı" unutabilmekte ve sanki bunların sahibi kendisi imiş gibi davranabilmektedir. Fakat bu, bir anlık dalgınlığını ve yaptığı anlaşmanın şartlarını ihlal etmekte olduğunu farkeder etmez bu davranışından dolayı hemen pişmanlık duyar ve bundan utanır, Allah'a dönerek O'nun affını talep eder, yaptığı mukaveleyi yeniler ve her bir azgınlığının ayağını kaydırmasından sonra da, O'na bağlılığı hususunda şerefi üzerine and içer, söz verir. Bu şekilde bir pişmanlık ve nedamet duygusu bile tek başına, insanın sahip olduğu imana her zaman döneceğinin bir teminatıdır. Yoksa fıtratından kaynaklanan zaafından dolayı kişinin, hiç hata yapmadan ve ihmal tuzağına düşmeksizin bu mukavelenin şartlarını tam tamına ve hissederek yerine getirmesi mümkün değildir. İşte bu nedenledir ki gerçek mü'mini överken Allah'ın "...tekrar tekrar Allah'a döner..." diye buyurmakta ve tam tersine "Allah'a itaat ve kulluk hususunda mukavelesini yaptıktan sonra asla hataya düşmez" dememektedir.

Bu da, insanın başarabileceği en yüce mükemmelliktir. Şimdi bu karakterin, gerçek mü'minlere ait özellikler listesinin en başında yer almasının hikmeti üzerinde biraz düşünelim: Bu, imanı ikrardan sonra suç işleyenleri ikaz etmek içindir. 111. ayette gerçekten inananların, canlarını ve mallarını Allah'a satanlar oldukları söylenebilmişti. Bundan sonra da onları eğer gerçekten samimi olarak mü'min olmayı istiyorlarsa, herşeyden önce kendilerine bu özelliği kazandırmaları gerektiği ve daha fazla hataya sapmamaları için de inatçılık göstermeksizin hemen Allah'a dönmeleri hatırlatılmaktadır.

109. Bazı müfessirler "" ibaresinin "...oruç tutanlar" anlamına geldiği görüşündedirler. Bu, kelimenin lugat manası değildir, aksine Hz. Peygamber'e (s.a) isnad edilen sahih olmayan bir rivayete nebnî mecazdır. Bu nedenle, biz bu hususta kelimenin lugat manasından ayrılmanın gerekmediği kanaatindeyiz. Yani, bu durumda, "...(O'nun rızası için) yeryüzünde dolaşanlar" manasına gelir. Çünkü bu kelime burada salt "...yeryüzünde sadece dolaşmak ..." anlamına gelmez, aksine "... İslam'ı yaymak, cihada çıkmak, kafirlerin iktidarda oldukları yerlerden hicret etmek, insanları ıslah etmek, gerçek bilgiyi aramak, helalinden geçim sağlamak ve bunlara benzer asil ve yüce gayeleri tahakkuk ettirmek üzere yeryüzünde dolaşmak, seyahat etmek" gibi manaları içerir. Mü'minlerin bu karakterinin burada özellikle hatırlatılması, kendilerinin "mü'min" olduğunu iddia etmelerine rağmen cihada gitmemiş olanları azarlamak içindir. Onlara hakiki bir mü'minin Allah'ın kelimesini yükseltmek için beldelere dağılan, inancının gereklerini yerine getirmek için bütün kuvveti ile çalışan ve yeryüzünde harekete geçmeye çağrıldığında evine kapanıp geride kalmayan olduğu öğütlenmektedir.

110. Yani, imanın gerekleri, ibadet, ahlak, toplumsal davranış, kültür, ekonomi, politika, hukuk, savaş-barış, kısacası bireysel ve toplumsal hayatın bütün yönlerinde "...Allah'ın belirlediği sınırları titizlikle gözönünde bulunduran..." veya "... Allah'ın hükümlerini hakkıyla gözeten..." kimseler demektir. Onlar, arzularını tatmin için ne bu hudutları aşar ve kendi kafalarından kanunlar uydurur ne de ilahi hukuk yerine başka sistemleri ikame ederler. Onlar bu hududları korur ve çiğnenmelerine mani olurlar. Binaenaleyh gerçek mü'minler öyle kimselerdir ki, Allah'ın belirlediği sınırları sadece yerine getirmekle kalmaz aynı zamanda bütün güç ve imkanlarıyla bu hududu hakim kılmak ve korumak için ellerinden geleni de yaparlar.

111. "... müşrikler için duada bulunmak... yakışık almaz..." ibaresi iki şeye delalet eder. Birincisi, "biz onları seviyoruz ve onlara yakınlık duyuyoruz." İkincisi ise, "onların suçlarının bağışlanabilir olduğunu düşünüyoruz" demektir, sadakati olduğu halde, günahkar olan bir kimse için böyle şeyler istemekte, dilekte bulunmakta bir beis yoktur. Fakat isyankar olduğu açıkça belli olan ve bu tutumunu gizleme ihtiyacını duymayan kimseye sevgi beslemek, ona karşı sempati duymak ve kendi sadakatimizi şüpheye düşürecek bir yaklaşımla bu kimsenin durumunun affedilebilir bir husus olduğunu düşünmek bir kere prensip olarak temelden yanlıştır.

Yakın akrabalarımızdan dahi olsa, "müşrik" kimselerin affedilmeleri için duada bulunursak, bu tip suçların işlenmesini de teşvik etmiş oluruz. Çünkü bu tutum, akrabalık bağlarımız, Allah'a karşı beslediğimiz sadakat ve samimiyetten daha değerli ve üstün kabul ettiğimiz, Allah'a ve O'nun Yoluna duyduğumuz sevginin bütünüyle saf ve katışıksız olmadığı anlamlarına gelir. İsyankarlara karşı duyduğumuz bu sevgiden Allah'da etkilensin de ötekilerin hepsi bu suçtan cehennemi boylarken, kendi yakınlarımız olan bu kimselerin bağışlanmasını arzulamaktayız. Açıkçası bütün bunlar sadakat ve samimiyete aykırıdır. İman, "Allah'a ve O'nun yoluna olan sevgimizin kesinlikle saf olmasını ve Allah'ın dostunun bizim dostumuz, düşmanının da bizim düşmanımız olmasını gerektirir. Allah'ın, "... müşriklerin affedilmeleri için dua etmeyin" dememiş olması bunun yerine, "müşriklerin yarlığanmalarını dilemek Peygamber'e de, iman edenlere de yaraşmaz" diyerek ikazda bulunması şuna işaret eder: "Sizin için doğru olsa, bizim düşmanlarımıza sempati göstermenin uygun olmadığını bizzat kendinizin düşünmesi ve suçlarının bağışlanabilir cinsten olmadığını bilmenizdir: hatta, bu konuda bizden herhangi bir affın geleceğini de ummamalısınız."

Bu hususta "müşriklere, sadece imani konularda sempati duyulmasının yasaklandığına iyice dikkat edilmesi gerekir. İnsani ilişkilere gelince ki bu da, kişinin kendi akrabasının haklarını gözetmesini, sevgi beslemesini, sempati ve merhamet hislerini taşımasını ve onlara karşı dostane duygulara sahip olmasını gerektirir ve bu kesinlikle yasak değildir. Aksine bu tip bir davranış fazilet sayılır. İster mümin ister kafir olsun bir akrabamıza karşı bütün dünyevi vazifelerimizi yerine getirmemiz gerekir. Onun derdine ortak olmalı, muhtaç ve yetim olanlarına destek sağlamalı, hasta ve yaralı olanlarına, müslüman olup olmadıklarına bakmaksızın olabildiğince yakınlık ve ilgi göstermeliyiz.

112. Buradaki atıf babası ile olan bütün bağları kopardığı zaman Hz. İbrahim'in söylediği şeylerdir:

"Sana selam olsun: Ben senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı pek lütufkardır." (Meryem: 47)

"Ve sapanlardan olan babamı da bağışla. Beni, insanların yeniden diriltildikleri gün rezil rüsvay etme! O gün ne mal ne evlat fayda verecektir. Allah'a ancak, selim ve saf bir kalble gelenler kurtulacaklardır." (Şuara: 86-89)

"... Senin için bağışlamayı dileyeceğim,fakat Allah'tan gelecek herhangi birşeyden seni kurtarmaya gücüm yetmez." (Mümtahine:4)

İlgili ayetlerde Hz. İbrahim'in (a.s) babasının affedilmesi için kullandığı ifade ve tonun bile çok ihtiyatla seçilmiş olduğuna dikkat edilmelidir. Fakat Hz. İbrahim (a.s), kendisi için duada bulunduğu ve yargılanmasını istediği şahsın, açıkça Allah'a karşı gelmiş bir asi ve O'nun Yolu'nun amansız bir düşmanı olduğunu farkedince artık onun hakkında ihtiyatlı bir üslupla da olsa dua etmekten bizzat kaçınmış ve Allah'tan ona gelecek herhangi bir şeyi önleme gücüne sahip olmadığını açık ifadelerle ilan etmiştir. (Hatta bu kimse, kendisini sevgi ve ihtimamla besleyip büyüten babası dahi olsa bu durum değişmedi.)

113. Kur'an-Kerim'in, Hz. İbrahim (a.s) hakkında kullandığı "" ve "" kelimelerinin, çok geniş manaları vardır. "Evvah" yufka yürekli, ince ve yumuşak kalbli, alçak gönüllü, hüzünden müteessir ve Allah korkusundan kalbi ürperti içinde olan kimse demektir. "Halim" ise, çeşitli şartlarda kendine hakim olan, hiddetli ve düşmanlık anında kendini kaybetmeyen ve muhabbetinde, dostluk ve ilişkilerinde itidali koruyan kimsedir. Kelimelerin her ikisi de burada, en geniş anlamlarında kullanılmıştır. Hazreti İbrahim (a.s), Cehennem ateşinde yanacak olan babasına karşı son derece merhametli ve saygılı olması nedeniyle onun için duada bulundu. Kendisine hakim ve ihtiyatlı bir yapıya sahip olduğundan, kendini İslam Yolu'ndan uzaklaştırmak için gaddarca zulmeden babasına bile dua etmiştir. Kısaca, o Allah'tan gerçekten korkardı ve babası için bile olsa sınırları aşmayı bile düşünmedi ve babasının bir Allah düşmanı olduğunu anladığı anda da onunla olan bütün ilişkilerini kesti.

114. Şu, şu düşüncelerden, fiillerden ve yollardan uzak durmaları için önceden yapmamaları gerekenleri, "Allah, onlara açıklar". Fakat yine de buna aldırmaz ve batıl düşünce ve eylemlerinde ısrar ederlerse, o taktirde Allah, Hidayeti'ni onlardan esirger ve izlemeye karar verdikleri batıl yolda yürümelerine mani olmaz.

Bu, Allah'ın Kur'an-ı Kerim'in çeşitli bölümlerinde, hidayeti kendi zatına, dalaleti de insanlara nisbet eden ifade tarzının anlaşılmasında umumi bir prensiptir. Allah'ın hidayeti, uyarınca Allah önce, peygamberler ve kitaplarıyla, 'hak' olan yolunu insanlara açıklar. Daha sonra bu yola uymak niyeti taşıyanlara imkan verir. Hak yolu takip hususunda onları zorlamaz. Şayet, Hak yolun kendilerine açıklanmış olmasına rağmen hala batıl yollarda yürümeye inat ediyorlarsa, o taktirde Allah, bilakis peşinden gitmeye kararlı oldukları yolu izlemeye imkan verir.

Burada bu hususun geçtiği sözün gelişi mucibince bu durumun burada da açıklanışı, daha önce geçen paragrafta bahsi geçen kimseleri uyarma, daha sonraki bölümde de zikredilecek onlanları da tanıtma anlamına gelir.

115. Gösterdikleri üstün hizmet nedeniyle Allah, Tebûk Seferi ile alakalı olarak Hz. Peygamber'i ve ashabını, dikkatsizliklerinden kaynaklanan yanlışlarından dolayı affetti. Hz. Peygamber'in (s.a) hatası, cihada katılabilecek durumda oldukları halde, bazı kimselerin geride kalmalarına müsaade etmiş olmasıydı. (Ayet: 43)

116. Bu, önceleri öyle kritik bir anda savaşa gitmeye pek arzulu olmayan fakat daha sonra, kalblerinde gerçekten imana sahip olmaları ve Hak Yolu sevmeleri nedeniyle bu zayıflıklarını yenen samimi sahabelere işaret eder.

117. Yani, Allah bir insanı, bizatihi düzelttiği bir zaafından dolayı cezalandırmadığı için, onların yanlış eğilimlerini hesaba çekmeyecektir.

118. Geriye kalışlarının mazeretlerini Hz. Peygamber'e (s.a) arzetmek üzere gelenler arasında bu üç kişi de bulunuyordu. Onların seksenden fazlasını Hz. Peygamber'e yalan mazeret beyan eden münaafıklar teşkil ediyordu. Hz. Peygamber (s.a) söylediklerini kabul etti ve onları başından savdı. Daha sonra sıra, gerçek birer mü'min olan bu üç kişiye geldi. Bunlar suçlarını açıkça itiraf ettiler. Bundan dolayı, Hz. Peygamber, onların hakkındaki kararını tehir etti ve durumları konusunda Allah'tan herhangi bir karar gelinceye kadar onlarla her türlü sosyal münasebeti kesmelerini müslümanlara emretti. Onların durumları hakkında karar vermek için de bu ayeti kerime nazil olmuştur.

Bu konuda, sözkonusu üç kişinin halinin, 99. açıklama notunda geçen yedi insanın durumundan farklı olduğu hususu akılda bulundurulmalıdır. Onlar ise, hatalarından dolayı hesaba çekilmeden önce kendi kendilerini cezaya çarptırmışlardı.

119. Durumları, bu ayeti kerimede belirtilen üç kişi, Ka'b b. Malik, Hilal b. Umeyye ve Marare b. Ruba'i idi. Bunlar, daha önce de söylendiği gibi samimi birer mü'min idiler. Bu hadiseden önce samimiyetlerini ispat edecek birçok delil ortaya koymuşlardı. Son ikisi Bedir Harbine de katılmışlardı. Dolayısıyla imanları, her türlü şüpheden uzaktı. Ka'b ise, Bedir savaşına katılmamış olmasına rağmen Hz. Peygamber'in (s.a) diğer bütün seferlerine iştirak etmiş bulunuyordu. Fakat yaptıkları tüm bu hizmetlerine rağmen bütün sağlam müslümanların cihada gitmeleri emredildiği Tebûk Seferi gibi çok kritik bir zamanda göstermiş oldukları ihmalden dolayı şiddetle cezalandırıldılar.

Tebûk dönüşünde Hz. Peygamber (s.a) müslümanlara, sefere katılmayanlardan tüm alakalarını kesmelerini emretti. Hatta o kadar ki müslümanlar bunların selamını bile almayacaklardı. Bu şekilde devam eden sosyal boykot ve tecritten kırk gün sonra, ailelerine de, onlarla teşrik-i mesaide bulunmamaları emredildi. Velhasıl, onlar Medine'de bu ayette de anlatıldığı gibi, çok kötü bir duruma düştüler. Nihayet, elli günlük bir boykottan sonra sözkonusu üç kişinin affedildiklerini ilan eden bu ayet nazil oldu.

Yukarıda zikredilen boykot hikayesi, bu üç kişiden biri olan Ka'b b. Malik tarafından detaylı olarak anlatılmıştır. Yaşı ilerleyip gözleri de görmez bir hale geldiğinde, hikayesini kendisine her yerde eşlik eden oğlu Abdullah'a bizzat kendisi anlatmıştır. Bu hikaye, herkes için güzel bir ders olduğundan Ka'b b. Malik'in kendi ifadesi ile aynen aktarıyoruz:

Hz. Peygamber (s.a) her ne zaman müslümanları cihada hazırlanmaları için teşvik ettiyse ben de bu hususta hazırlıklar yapmaya karar verirdim. Fakat eve gittiğimde "Acelesi yok, hele bir zamanı gelsin, hazırlıklarımı kolayca yapar, yola koyulurum" diyerek ihmalkarlık yapardım. Bu ihmalcilik durmayıp devam etti. Bu şekilde, ordu sefere çıkacağı zamana kadar hazırlıkları yine ihmal ettim. Hiçbir hazırlık yapmadığım halde kendi kendime, "Adam sende, bir iki gün sonra ben de hazırlanır, onlara yolda yetişirim" dedim. Fakat ihmalkar oluşum niyetlerimi uygulamaya koymaktan beni yine alıkoydu. Sonunda orduya katılabilmem için hiçbir fırsat kalmadı. Bedbahtlığıma ilaveten, sefere katılmayıp Medine'de kalan diğer kimselerin de ya münafık ya da yaşlı veya cihada gitmeleri uygun olmayan insanlar olduğunu görünce hepten mahvoldum ve bu vicdanımı sürekli kemirdi durdu.

Her defasında olduğu gibi, Tebûk seferinden dönüşünde de Hz. Peygamber (s.a), mescidde iki rekat namaz kıldı. Daha sonra, halkla görüşmek üzere orada oturdu. Önce sayıları, seksen küsur olan münafıklar huzuruna geldi, ciddi ciddi yeminlerle utanmadan aslı astarı olmayan uydurma mazeretlerini söylediler. Hz. Peygamber (s.a), onlardan herbirinin uydurma hikayelerini dinledi, gösterdikleri görünüşteki mazeretlerini kabul etti ve kalblerinde gizlediklerini ise: "Allah sizi affetsin" diyerek Allah'a havale etti. Daha sonnra mazeret beyan etme sırası bana geldi. Rasulullah'a doğru yürüdüm ve selam verdim. Gülümseyerek, "Peki seni ne tuttu?" dedi. (Bir an durakladım). Vallahi, şu dünyadan her kim olursa olsun, onu ikna etmek için bir veya birkaç mazeret uydurabilirdim. Çünkü konuşma ve ikna sanatında pek mahir biriydim. Fakat burada benden açıklama yapmamı isteyen Yüce Peygamber'di. İnanıyorum ki şayet ben onu, şu anda yalan mazeretler uydurarak kandırsam bile, Allah sözkonusu durum hakkında hakikatı ona bildirir ve tekrar onu öfkelendirirdim. Öte yandan, eğer doğruyu söylesem bir an için belki onu kızdırmış olmama rağmen umulur ki, Allah beni affedebilirdi. İşte bunun için, dedim ki "Hayır! Ya Rasulullah, vallahi benim sizden geri kalmama sebep olacak hiçbir özrüm yoktu. Ben, Tebûk seferine katılmak için her yönden her zamankinden daha çok hazırlanabilecek güçteydim." Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) "Hakikaten bu şahıs doğru söyledi" dedi. Daha sonra bana döndü ve: "Ey Ka'b, haydi kalk, Allah hakkında hükmedinceye kadar bekle" buyurdu.

Ben de kalktım ve kabilemin mensupları arasındaki yerime oturdum. Hiçbir mazeret ileri sürmediğim için etrafımdakiler hemen beni dürtmeye ve azarlamaya başladılar. Bu durumda şeytan bana "git ve yalan mazeretler uydur" diyordu. Fakat benden başka aynı şeyi söyleyen, Marare b. Rebi ve Hilal b. Ümeyye gibi daha iki iyi kimsenin de bulunduğunu öğrenince, söylediklerimden dolayı memnun oldum ve doğru ne ise onda sebat ettim.

Bu olaydan sonra, Hz. Peygamber (s.a) aynı durumda olan üçümüzle müslümanların konuşmasını yasaklayan bir emir çıkardı. Diğer iki kişi evlerine kapandıkları halde ben evimden dışarı çıkar, namazları cemaatle kılar ve çarşı pazarda dolaşırdım. Benimle hiçbir kimse konuşmadığı için bana hiç tanıdığı olmayan yabancı bir şehirdeymişim gibi geliyordu. Mescide vardığımda, daha önceleri olduğu gibi selamımı verir ve Hz. Peygamber'in (s.a) selamımı almasını beyhude yere beklerdim. Sonra namazı Rasulullah'a (s.a) yakın kılardım ve gizlice onu gözetlerdim. Namazıma durduğum sıra, bana doğru dönerdi. Fakat ben onun tarafına bakınca da yüzünü çevirirdi. Bu durum böyle sürüp benim için dayanılmaz bir hal alınca, bir gün, amcamın oğlu olan ve çocukluktan beri arkadaşım yeğenim Ebu Katade'yi görmeye gittim. Bahçesinin duvarını tırmanarak aştım ve selam verdim, fakat vallahi o bile selamımı almadı. Bunun üzerine ben de:

-Ey Ebu Katade, Allah adına sana soruyorum, ben Allah'ı ve Rasulünü sevmiyor muyum? dedim. Fakat sustu, cevap vermedi. Tekrar Allah adına sordum. Yine sükut etti. Üçüncü bir daha Allah adına tekrar and verdim. Bu defa sadece:

-Allah ve Rasulü daha iyi bilir diye cevap verdi. Gözlerim yaşla doldu ve oradan da umutsuzca ayrıldım, geri döndüm.

O günlerde başka bir hadise daha olmuştu. Bir keresinde pazardan geçerken bir Suriyeli bana gelerek ipek içine sarılı bir mektup verdi. Bu mektup Gassan kralından geliyordu ve şöyle diyordu: "Haber aldığımıza göre senin liderin, bu günlerde sana eza ve cefa ediyormuş. Fakat sen, öyle değersiz alalade bir şahıs olmadığın için biz senin orada heba olmana rıza göstermeyiz. Binaenaleyh, bize gel, sana şanına layık bir hürmet ve ihsanda bulunuruz." Mektubu okuyup bitirince kendi kendime "İşte bir imtihan daha" dedim ve derhal mektubu yanmakta olan ocağın içine attım.

Boykotun kırkıncı günü falandı, bir gün baktım birisi Hz. Peygamber'den, bundan böyle artık hanımdan da ayrı kalacağım haberini getirdi. "Onu boşayacak mıyım?" diye sordum. "Hayır" dedi. "Sadece ayrı duracaksın." Bu haber üzerine hanıma: "Babanın evine git ve Allah'tan benim hakkımda bir hüküm gelinceye kadar bekle" dedim.

Nihayet boykotun ellinci günü sabah namazını kıldıktan sonra, son derece üzgün evimin damında otururken, tam o sırada "Ka'b ibn Malik, müjde" diye olanca kuvvetiyle bağıran birisinin sesini işittim. Hemen Allah'ın huzurunda secdeye kapandım. Çünkü affım için gerekli emrin gelmiş olduğunu anlamıştım. Az sonra, tevbemin kabulünden dolayı beni tebrik etmek için koşanlarla evimiz dolup taşmaya başladı. Kalktım ve doğruca mescide gittim. Mutluluktan Hz. Peygamber'in (s.a) yüzünün parıldadığını görüyordum. Selamımı aldı ve şöyle buyurdular: "Seni tebrik ederim, bugün hayatının en hayırlı günüdür."

-"Ya Rasulullah (s.a) bu müjde sizden mi, yoksa Allah tarafından mı" diye sordum. O da, "Hayır Allah'tandır" diye cevap verdi. Daha sonra bu ayetleri (117 ve 118) okudu. "Ey Allah'ın Rasulü, tevbe için bütün malımı mülkümü sadaka olarak bağışlamam isteniyor mu?" diye sordum. Allah'ın Rasulü:

-"(Hayır) malının bir kısmını kendine alıkoy. Böylesi senin için daha hayırlıdır" buyurdu. Buna göre ben de:

-Şu Hayber'deki hissemi alıkorum, dedim. Geri kalan malımın tümünü sadaka olarak dağıttım ve daha sonra Allah'a şöyle yemin ettim: "Allah beni bu badireden ancak doğruluğumla kurtardı. Artık ben, bundan böyle yaşadığım sürece doğrudan başka hiçbir söz söylemeyeceğim. Şu ana kadar da gerçeğin aleyhinde kasten bir söz söylememiş olmam bundandır. İnşaallah, aynı şekilde gelecekte Allah'ın beni yalanlardan koruyacağını umarım."

Bu kıssa ibret alınacak bir çok dersleri içermektedir. Her mü'minin bunları, kafasına ve kalbine nakşetmesi gerekir.

Bu derslerin ilki ve en önemlisi şudur: İslam ile küfür arasında süren çatışma son derece önemli ve hassastır. Bu hususta mümkün olduğu kadar uyanık ve dikkatli olmalıyız. Faal olarak "küfür" tarafına katılan kimsenin durumunu anlatmak gereksizdir, zira o açıktır. Eğer bir müslüman ömründe bir kere bile olsa, İslam'ın yanında yer almakta en ufak bir ihmal gösterse ve bunu da hiçbir art niyeti olmaksızın yapsa dahi, bütün hayatı boyunca yaptığı ibadetleri, amelleri ve İslam uğrunda bulunduğu fedakarlıkları tümüyle kaybetme ile karşı karşıya kalır. İşte Bedir, Uhud, Ahzab ve Huneyn savaşlarında büyük işler başarmış ve samimiyet ve imanları şüpheden bütünüyle uzak değerli kimselere bile böyle şiddetli bir tavır alınması bundandır.

Birincisi kadar önemli olan ikinci hususa gelince, kişi vazifesini yaparken en ufak bir ihmali bile kesinlikle düşünmeli. Çünkü bu tür bir ihmal kişiyi affedilmez suçlar arasında sayılan büyük bir günahı işlemeye götürür. Bir kimsenin herhangi bir art niyet olmadan bir suçu işlemesi gerçeği bile kişiyi cezalandırmadan kurtaramaz.

Son olarak bu olaydan alacağımız ders şudur: Bu kıssa bize, Hz. Peygamber'in (s.a) liderliğinde ortaya konan toplum modelinin gerçek özünü gösteriyor. Bir tarafta, haince işleri herkes tarafından çok iyi bilinen münafıklar vardı. Kendilerinden, sergiledikleri haince davranışlardan daha iyisi beklenmediği için ileri sürdükleri yalan mazeretleri hiç itiraz etmeden kabul edildi. Diğer tarafta, mü'min olduğu ispat edilmiş ve her tür şüpheden uzak fedakarlıkları olan o üç kişinin halini bir düşünelim. Onlar, kendilerini haklı çıkarmak üzere hiçbir yalan hikaye uydurmayıp aksine kabahatlerini açık ve net olarak itiraf ettiler. Fakat, münafıkların tersine, ağır bir cezaya çarptırıldılar. Bu ceza onlara, imanları hakkında bir şüphe bulunduğundan dolayı değil, fakat o kendileri gibi gerçek mü'minlerin, ancak bir münafığa yakışacak davranışa benzer bir davranış sergilediği için verildi. Böylece, bu ceza ile, hatırlatılmak istenen husus şu idi: "Siz dünyanın tadı tuzusunuz. Ama sizin gibi iyi insanlar da bozulursa, o zaman, bu dünyanın tadı tuzu nereden gelecek?"

Meselenin dikkate değer bir başka yönü de vardır. Bu olayda, liderin ve onun takipçisi müslüman toplumun ortaya koydukları tavır gerçekten eşsizdir. Azıcık dahi olsa herhangi bir kin ve öfke duygusu karıştırmamak şartıyla lider, şefkat duygusundan da ayrılmaksızın tebaasını -gerektiriyorsa- en şiddetli bir şekilde cezalandırabilir. Onun cezası, babanın oğluna verdiği cezaya benzer. Babalık şefkatinin ne olduğunu anlar anlamaz kişi, liderinin de, kendisine verdiği cezanın, hareketlerini ıslaha yönelik, dolayısıyla kendi hayrına olduğunu anlar. Böylece takipçi çok zor şartlar altında bile en mükemmel itaat örneğini sergiler. Ağır cezalandırmadan muzdarip olur ama bunu şahsi veya taassubi gurur meselesi yaparak liderine başkaldırmayı asla düşünmez. Hatta önderin sevgisine karşı kalbinde hiçbir nefret beslemez, aksine onu öncekinden daha çok sevmeye başlar. Hayatının bu en mutsuz süresi boyunca liderinden sadece şefkatli bir bakışın özlemini çeker. Böyle bir kimsenin durumu, umudu gökte gördüğü bir bulut parçasında olan kuraklık ve kıtlık içinde kıvranan çiftçiye benzer.

Şimdi de, hiçbir toplum tarafından gösterilemeyen en kuvvetli disiplin ve en yüksek ahlaki espiyi ortaya koyan İslam Toplumuna bir göz atalım. Liderin emretmesiyle bir toplum sözkonusu kişilere bütünüyle yabancı hale geliyor. Liderin boykot ilan etmesiyle genel olarak da, özel olarak da bütünüyle bir toplum o ferde yabancı oluyor. O kadar ki, en yakın akraba ve candan arkadaşları bile onunla konuşmamaktadır artık. Hatta hanımı bile onu kendi başına terketmektedir. Çevresindekilerden samimiyeti konusunda şüphe edip etmediklerini kendisine söylemeleri hususunda yeminle yalvarıyor. Fakat ömrünü beraber geçirdiği en samimi arkadaşları bile, gerekli şahitliği Allah ve Rasulünden istemesi gerektiğini söyleyerek geçiştiriyorlar.

Ama gösterilen bu sıkı disipline rağmen, toplumdaki ahlaki espiri, kimsenin kötülüğe başka kötülükleri ilave ederek bu düşkün kardeşinin durumundan avantajlar sağlamaya çalışmayacak kadar yüce ve temizdir. Aksine her fert, kardeşinin bu gözden düşmüş haline üzülüyor ve affedilir edilmez de onu kucaklayıp bağırlarına basmak için yarışıyorlar. Zaten ona müjdeyi vermek için evine aceleyle koşuşmaları da bundandır.

Kur'an'ın oluşturmak istediği dürüst toplum modeli işte yukarıda anlatıldığı gibidir.

Allah'ın, onları sadece affettiğini bildirmekle kalmayıp, aynı zamanda Tevvab (Tevbeleri kabul eden) ve Rahim (Merhamet eden) sıfatları da zikretmesinin nedenini, bu sebeb-i nüzul açıklar. Bu, elli günlük cezaları süresince gösterdikleri samimiyetlerinin bir sonucuydu. Böyle yapmayıp da şayet onlar; kabahati işledikten sonra küstahlık gösteren ve gururu rencide olan herhangi birinin yapacağı gibi öfkeyle ve uygunsuz hareketlerle karşılık verseydiler veya boykot süresince, adeta toplumla olan bağları koparmak pahasına bu karara asla boyun eğmeyecekleri gibi bir anlama gelen tavırda bulunsaydılar ya da bu boykot süresini, toplum içinde memnuniyetsizlikleri yaygınlaştırmak ve lidere karşı güçlü bir "muhalefet" oluşturmak için bütün hoşnutsuzları etraflarında toplamakla geçirmiş olsaydılar, işte o zaman toplumdan kesinlikle uzaklaştırılıp ihraç edilmiş olacaklardı. Ve adeta onlara şöyle denilecekti: "Artık gidiniz ve kendi benlik putunuza tapınız! Çünkü bundan böyle artık Allah'ın Kelimesi'ni yüceltmek için size hiçbir imkan verilmeyecektir." Fakat bu üç kişi, kendilerine açık olmasına rağmen bu tip yolu benimsemediler. Aksine görüldüğü gibi farklı bir yol tuttular ve Allah'a kul olma özelliği sayesinde, kalblerinde bulunabilecek her türlü putu yok ettiklerini kendilerini Allah'ın yoluna tamamıyla vakfetmiş olduklarını, İslam toplumuna katılırken bir daha geri dönmemek için bütün gemilerini yaktıklarını, bu uğurda her türlü muameleye dayanacaklarını, fakat yine de İslam ümmeti içinde kalmak pahasına şiddetli aşağılanmalara göğüs gereceklerini ispat ettiler. Bundan dolayı da, evvelki haysiyet ve şerefleriyle yeniden cemaate kabul edildiler. İşte o affedilişin şefkatli kelimeleri: "Allah, onlara şefkati ile yöneldi, ki onlarda O'na tevbe etsinler." Hadisenin gerçek çehresini, Kur'an-ı Kerim, bu veciz ifadelerle tasvir etmiştir. İlk önce Mevla ilgisini bu üç kulundan esirgemiş, fakat hala kendi Rahmet kapısını terketmemiş olduklarını ve buruk, perişan kalbleri ile orada beklediklerini görünce onların sadakatlarını takdir ederek tekrar cemaate dahil etmek için onlara yönelmiştir.

120. Bu ayetin anlamını kavramak için, alakalı olduğu 97. ayetin gözönünde bulundurulması gerekir. "Bedeviler kafirlik ve münafıklıkta daha beterdirler. Allah'ın peygamberlerine gönderdiği hükümleri bilmemeye ve tanımamaya daha yatkındırlar."

Kur'an-ı Kerim 97. ayette hastalığı sadece teşhis ederek belirtilerine işaret etmişti. Bedeviler, Allah yolunun kanunları konusundaki cehaletleri yüzünden nifak hastalığından muzdarip idiler. Bu bilginin merkeziyle hiçbir münasebet kurmadıklarındandı. Surenin bu sonuç bölümünde bu illetin çaresi gösterilmektedir ki, İslam ve onun muhtevası hakkında bir anlayışa sahip olsunlar. Bunun için, herkesin evini barkını terkederek bu bilgiyi öğrenmek üzere Medine'ye gelmesi gereksizdir. Ancak, her kabile ve bölgeden sadece bazı kimselerin ilim merkezlerine (Medine, Mekke ve benzeri) gelmeleri ve İslam'ı öğrenmeleri ve sonra da bölgelerine dönerek genel halk arasında onun öğretilerini yaymaları yeterlidir.

Bu, İslami haraketi güçlendirmek için tam zamanında verilen çok önemli bir talimattır. Zira o sıralarda insanlar doğru-düzgün malumat sahibi olmadan büyük kalabalıklar halinde İslam dairesine giriyordu. İslam'ın ilk yıllarında böyle bir talimata ihtiyaç olmadığı açıktır, çünkü başlangıçta İslam'a girenler, manasını tam anladıktan sonra onu kabul ediyorlardı. Hiçbir kimse ön araştırma yapmadan müslüman olmayı düşünmemişti. Çünkü İslam'ı kabul etmek, aynı zamanda eziyetler görmeye açık bir davetiye idi. Hareket başarıya ulaşıp belli yerlerde güç kazanmaya başladığı zaman, oraların sakinleri, bölük bölük İslam dairesine girmeye başladılar. Tabiatıyla kabul etmeden önce, inancın içerdiği muhtevayı çok az kimse kavramıştı. Bunun yanında, hareketin sebep olduğu haleti ruhiye neticesinde insanların ezici çoğunluğu, önceden oldukları halleriyle pek değişmeden İslam dairesine girmekte idiler. Sayı olarak bu büyük artış, dış görünüş itibariyle İslam'a büyük bir güç kaynağı oluyordu. Fakat İslam konusunda doğru bilgiye sahip olmadıkları ve onun ahlaki vazifelerini yerine getirmeye hazır bir kıvamdan da yoksun oldukları için aslında bunlar İslam'a faydalı olmak değil, bilakis zarar verebilirlerdi. Bu durum, Tebûk seferine hazırlıklar yapıldığı sırada açıkça ortaya çıktı.

Allah'ın, İslam toplumunu tek bir bütün haline getirecek gerekli adımların atılması için sözkonusu talimatı göndermesi bu sebeptendir. Bundan dolayı, bütün yerleşim merkezlerinden bazı kimseler çağırılarak onlara İslami vecibeler öğretildi ve bu konularda fiilen eğitildiler. Böylece bütün İslam'a mensup olanların Allah'ın belirlediği hudutlar hakkında bilgi sahibi olmaları için bu kimseler dönüşlerinde kendi kavim ve insanlarına bunu talim edip, öğreteceklerdi.

Bu konuyla ilgili olarak, ayrıca iyice bilinmelidir ki; bu ayette kitle eğitimi hakkında verilen emir, yalnızca okuma-yazma ile ilgili değildir. Aslında, kitleler arasında İslam'ın anlaşılmasını ve kitlelerin İslam dışı yollardan korunabilmelerini sağlama, bu emirin kati hedefiydi. Bizzat Allahu Teala'nın müslümanlara sunduğu eğitimin hakiki ve daimi gayesi budur. Ve bu yüzden de her eğitim sistemi bu kritere göre değerlendirilir ve bu yukarıdaki hedefi gerçekleştirilip, gerçekleştirilmemesine göre ne derece İslami bir eğitim olup olmadığı anlaşılır. Dolayısıyla en temel hedefinin, yukarıda altı çizili olarak belirtilen noktaları başarmak olduğu bilinmelidir. Bu olmadan, çağının Einstein'ını veya Freud'unu çıkarsa bile, herhangi bir eğitimi onaylamak ve ona İslami eğitim demek mümkün değildir.

Metinde geçen " " ibaresinin kelimelerinin doğru anlamı üzerinde durmakta yarar var. Çünkü bu kelimeler, son zamanlarda insanlar arasında çok garip bazı yanlış anlamalara yol açmış ve müslümanların dinsel eğitimlerinde, hatta genel olarak tüm dini hayatlarında öldürücü zehirler saçmıştır. Şüphesiz ki, Allah, bu kelimeleri müslümanlara eğitimin maksadını öğretmek için kullanmıştır, yani bu İslami hayat tarzını ve sistemini iyice kavramak ya da başka bir ifadeyle hayatın her sahasında İslami olan ve olmayan düşünce ve tavırlarını ayırt edip onlar hakkında hüküm verebilmek için İslam'ın gerçek yapısı ve ruhuyla tanışmak demektir. Fakat daha sonra, teknik bir ifade olarak, İslam Hukuk ilmine "fıkıh" ismi verilince, bu kelime, dış şekillerin ayrıntılı, cüzziyat ile uğraşan ve İslam hukukunun külli yorumunu reddeden "bilim" için de kullanmaya başlandı.

"Fıkıh" kelimesi "fakahe" ve ayette geçen "li-yetefakkahu" ile aynı kökten olduğu için Kur'an'ın bu emrinin fıkıh bilgisini elde etmek hakkında olduğu şeklinde bir yanlış anlayış ortaya çıktı. Bu ilmin İslam'ın hayat sistemi içerisinde önemli bir yeri olduğu inkar edilemez, ne var ki Kur'an'ın ifade etmek istediği şeyin hepsi olmayıp sadece bütünün bir parçasıdır. Bu yanlış anlama nedeniyle İslam toplumunun uğradığı zararların hepsini burada saymamız mümkün değildir. Fakat şu kadarını belirtmek gerekir ki, İslam'ın ruhuna hiç önem vermeksizin, İslam'daki dini eğitimin, salt zahiri şekillerin yorumuna indirgenmesinin sebebi işte bu yanlış anlamadır. Sonuçta bu durum zorunlu olarak kuru bir şekilciliğin, müslümanların hayatının nihai gayesi haline gelmesine sebep olmuştur.

121. Bu ayetin zahirinden, kafirlerle savaştan sadece onların yaşadıkları bölgelere yakın müslümanların sorumlu tutuldukları neticesi çıkarılabilir. Ancak, eğer bu ayeti müteakip paragrafla birlikte okursak, şu gerçek ortaya çıkar: "Yakınınızdaki kafirler sözü, samimi müslümanlar arasına karışarak İslam toplumuna çok büyük zararlar veren münafıkları gösterir.

Bu, sözkonusu bölümün daha başında 73. ayette ifade edilen ilk husustur. Aynı emir burada müslümanlara meselenin önemini iyice anlatmak, yani kavmi, ailevi, içtimai ve daha önceden bağlı oldukları bir takım işlere aldırmaksızın kafirlere karşı cihada teşvik etmek üzere tekrarlanmıştır. İki emir arasındaki tek fark, 73. ayette müslümanlardan sadece onlarla cihad etmeleri istenmesine rağmen bu ayette "Onlarla savaşın (Kıtal edin)" gibi tamamen münafıkların kökünü kazımayı onlara iyice anlatmayı hedefleyen kelimeler kullanılmıştır. İki ayet arasında başka bir fark da şu iki kelimedir: 73. ayette "münafıklar ve kafirler" diye iki kelime kullanıldığı halde bu ayette sadece "kafirler" kelimesi kullanılmıştır. Bunun sebebi, münafıkların bir müslümanmış gibi iddia ettikleri bütün haklarını kaybettiklerini göstermektedir. Çünkü, "münafıklar" kelimesi içerisinde bu genişlik vardı.

122. Bu şu demektir: "Onlar (mü'minler) bundan sonra, şu ana kadar onlara karşı gösterdikleri yumuşak muameleyi göstermemelidirler. Bu zaten daha önce 73. ayette "Onlara karşı katı olun ve haşin davranın" biçiminde ifade edilmişti.

123. Bu uyarı iki mana içermektedir ki her ikisi de burada ifade edilmiştir: Birincisi "Eğer siz, aranızdaki ferdi, ailevi ya da iktisadi ilişkilerden dolayı onlara karşı herhangi bir şekilde yumuşaklık gösterirseniz, böyle bir şeyin takvaya ters düşeceğini bilmelisiniz. Çünkü takva yani Allah korkusu ile Allah düşmanlarıyla dostça ilişkiler kurmak, bağdaşmaz. Eğer Allah'ın yardımını arzu ediyorsanız bunlara son vermelisiniz." İkincisi: "Onlarla mücadele ederken ve cihad yaparken ahlaki ve insani sınırları titizlikle gözetmelisiniz. Çünkü, her konuda sizler kendinizi sürekli belirlenmiş sınırlar içerisinde tutmanız gerekir. Nasıl olursa olsun eğer bu sınırları aşarsanız, Allah'ın sizi yüzüstü terkedeceğini bilmelisiniz. Çünkü Allah sadece Allah'tan korkanlara (muttakilere) yardım eder.

124. İmanın, küfrün, nifakın artması ve azalması hususunda bkz. Enfal an: 2.

125. Yani, her sene boyunca bu tip olaylar, onların iman konusundaki iddialarını denemek için bir iki defa oluşturulur, ki bu da onların müslümanlıklarının bir sahte paraya benzediğini açığa çıkartmıştır. Örneğin, onların imanları bazen, onların şehvetlerini sınırlayan bir Kur'an emriyle veya çıkarlarını alt üst eden bir şeye inanmaları emredilerek yahut onların kişisel, ailevi ve kabilevi çıkarlarıyla Allah, Rasulü ve iman arasında bir tercih yapmaya sevkedecek dahili mücadeleyle ya da mal, can, vakit ve güç fedakarlığı gerektiren bir savaşta denenmekteydi. Bütün bu imtihanlar, onların müslümanlık kisvesi altında kalblerinde gizledikleri nifak pisliğinin açığa çıkmalarını sağlamıştır. Öte yandan, bu imtihanlara tabi tutulmaları zaten imanın esaslarından sapmış olduklarından, onların kalblerinde birikmiş olan pisliklerini daha da artırmıştır.

126. Bu olay, sadece yeni inen bir surenin okunması münasebetiyle düzenlenen bir toplantıya, münafıklar da katılmak zorunda kalınca, ortaya çıktı. Hz. Peygamber, her yeni sureyi yerine yazılmadan önce bir hutbe gibi okurdu. Gerçek mü'minler, onu mutlaka çok saygılı ve duygulu bir şekilde dinlerlerdi. Fakat sadece müslüman olduklarını göstermek için toplantıya katılmış münafıklar, okunan şeylere hiçbir ilgi duymadıkları için moralleri bozuk bir şekilde sıkılarak otururlardı. Ve kendilerinin toplantıda hazır bulunduklarını diğer insanlara fark ettirdiklerinden emin oldular mıydı, hemen sıvışmak için fırsat ararlardı.

127. "Allah onların kalblerini Kur'an'dan çevirdi." Çünkü onlar Kur'an'ı dinlemenin ve onun emirlerine uygun bir şekilde hareket etmenin çıkarları için olduğunu anlamamaktalar. Bu ahmak insanlar, Kur'anı ve peygamberi inkar etmekle kendilerini büyük bir mutluluktan mahrum bıraktıklarını fark edemiyorlardı. Kendi basit menfaatleriyle haddinden fazla meşgul oldukları için Kur'an'daki büyük gerçeklerin ve Hz. Peygamber'in gösterdiği dosdoğru hidayetin, kendilerini bu dünyanın efendileri yapma ve ahiret'te de büyük bir mağfiret kazandırma gücüne sahip olduğunu görmüyorlar.

Onların bu ahmaklıklarının ve bu büyük nimeti tepmelerinin neticesi olarak, Allah kendi kanununa uygun olarak, onları bu nimetten faydalanma kabiliyetinden mahrum bıraktı ve "kalblerini ondan çevirdi." Çünkü bir tarafta mü'minler, bu büyük kuvvet kaynağından, azami fayda elde edip kendilerini hiçbir insanın şimdiye kadar elde edemediği en büyük zaferi kazanmaya hazırlanırlarken, bu bedbaht insanlar başlarına gelen bu büyük kaybı bile farkedememişlerdir.