Bismillahirrahmanirrahim

1. "Kitap"tan murad burada, bu suredir yani A'raf suresidir.

2. Yani, "Bunu insanlara, korkmadan, çekinmeden ve muhalif olacakların nasıl bir tepkide bulunacaklarına zerre kadar aldırmadan ulaştır. Bırak onlar istedikleri gibi karşı çıksınlar, alaya alsınlar, küçük görsünler, isterlerse ellerinden geleni ardına koymadan düşmanlıklarını yapsınlar! Fakat sen bu daveti ulaştırmalı, hiçbir korku ve sıkıntı duymadan anlatmalısın".

Tereddüt etmek, çekinmek anlamına gelen "harace" sözcüğünün, lugattaki karşılığı içinden geçilmesi zor, sık çalılık demektir. O takdirde metin, mecazi olarak şu anlama gelir: "Muhalefet ve engeller karşısında, davan yolunda, daha fazla ilerleyemediğinden ötürü kalbinde herhangi bir sıkıntı ve darlık bulunmasın." Aynı husus, Hicr: 97'de şöyle ifade edilmektedir. "Onların (senin tebliğine karşı) dediklerinden göğsünün daraldığını (canının sıkıldığını) şüphesiz biliyoruz". Ve yine Hud: 12'de "...Davetine cevap olarak, onların 'Neden O'na bir hazine indirilmedi, niçin O'nunla bir melek gelmedi' demeleri yüzünden canın sıkılacak ve Allah'ın sana vahyettiğinden bazısını terk mi edeceksin?" denilmektedir.

3. Ayet, bu surede işlenen ana konunun Hz. Peygamber'in (s.a) davetini reddedişin sonuçları hakkında insanları ihtar ve umursamazları da kendi kovuklarından çıkarmak, uyandırmaktır. Bu münasebetle ayet, kâfirlere bir ikazda bulunurken müminlere de Hz. Peygamber'in (s.a) getirdiği davetin sorumluluklarını hatırlatmaktadır.

4. Bu surenin ana konusu budur. Ayet, insanları, Allah'ın elçisi aracılığıyla göndermiş olduğu hidayeti kabule davet ediyor. Çünkü insanın, kendisi hakkındaki ve alem hakkındaki gerçek bilgiyi yalnızca bu verebilir, hayatının gerçek amacı ve konusunu ona yalnız bu anlatır ve ahlakını, toplumsal hayatını, kültür ve medeniyetini üzerine bina edeceği prensipleri ona, ancak bu kılavuz öğretebilir. İnsan, kendisine rehber olarak yalnız Allah'ı tanımalı ve kılavuz olarak da peygamberleri aracılığıyla göndermiş olduğu irşadı takip etmelidir. Ayet, irşad için Allah'tan başkasına yönelmenin temelde yanlış olduğu, çünkü bunun her zaman hezimetle sonuçlandığı ve kaçınılmaz olarak hüsrana götüreceği konusunda ikazda bulunur.

Burada "evliya" (veliler) kelimesi, insanoğlunun ister övsün, isterse yersin veya ister "veli" olarak kabul ettiğini, isterse etmediğini söylesin, Allah'ın yerine kendisine tabi olduğu herkes için kullanılmıştır. (Daha fazla açıklama için bkz. Şura an: 6.)

5. Yani, "Allah'ın irşadından ayrılıp başka yollara sapan ümmetlerden iyi bir ders alabilirsin ki onlar en sonunda dünyanın başına iğrenç bir belâ haline geldiler ve Allah'ın gönderdiği bir afetle ortadan yok olup, temizlendiler."

"Şüphesiz ki biz zalim kimselerdik" ibaresi burada, iki hususta ikaz vazifesini görmek üzere delil olarak getirilmiştir. Birincisi; "Verilen sürenin bitiminde, bir kimsenin yaptığı hatayı itiraf etmesi ve pişmanlık duyması, artık tamamiyle faydasızdır. Eğer insanlar kendilerine tanınan sınırlı vakti kayıtsızlık içinde geçirir ve kendilerini Hakk'a davet eden kimsenin ikaz ve tavsiyelerine karşı kulaklarını kapatırlarsa fert ve toplum olarak tam bir akılsızlık göstermiş oldukları apaçık ortaya çıkar. Tavırlarının ne kadar korkunç olduğunu ancak Allah'ın azabı onları kuşattığı zaman anlarlar."

İkincisi; "Hadlerini aşmış ve kendilerine ayrılan sürenin sonuna gelmiş nice insan ve toplumların, Allah'ın bir felâketi ile helâk oluşlarının örneklerini bizzat siz gördünüz. Yine siz, onların başına böyle bir felâket geldikten sonra, ondan kurtulmak için hiçbir çıkar yolun olmadığını da gördünüz. Bu, devamlı tekrarlanan tarihi bir gerçek olduğu halde, neden bir insan, aynı hatayı tekrar tekrar işler de, tövbe etmek için, hiçbir nedametin yarar sağlamayacağı ve sadece keder ve pişmanlık getireceği bir son anı bekler durur."

6. "Soracağız" ifadesi ile kıyamet günündeki "hesap" kastolunmaktadır. Kötü kişi ve toplumlar tarafından işlenen suçların, bu dünya hayatında, hakiki bir şekilde cezalandırılmasının mümkün olmaması, insanların ahirette hesaba çekilecekleri gerçeğinin kesin bir delilidir. Dünyada sadece, daha fazla kötülük yapmaya fırsat vermemek için bir suçlu tevkif ve hapsedilerek daha fazla suç işlemesine engel olunabilir. Gerçek cezalandırma ahirette olacaktır. İnsanlık tarihinde vukubulan ilahî felâketlerin çokluğu, insanın aklına estiğini yapmak için başıboş bırakılmadığı gerçeğini vurgulamaktadır.

Onun üstünde, muayyen bir noktaya kadar gitmeye müsade eden mutlak bir Hakim vardır. Böyle bir noktaya daha varmadan bu güç, insanı kötü yollardan vazgeçirtecek şekilde birbiri arkasından uyarılarda bulunur. Eğer bunlara kulak vermezse o zaman insanoğlu, kötü davranışlarına son veren ani bir felâketle cezalandırılır. Şimdi biz, bu kaçınılmaz gerçeklerin ışığı altında, ciddi olarak düşünürsek, evrenin tek Hakimi'nin, bu gibi suçluları hesaba çağırıp onlara nihaî adaleti uygulayacağı neticesine varırız. Bu ayetteki uyarı, daha önce geçen ayetlere dayandığı ve bunun önceki ayetlerin bir neticesi olduğunu göstermek için "Fe" (Bu sebepten) edatı ile başlamaktadır.

7. Bu, ahirette peygamberliğin yargılama için temel bir ölçü olacağını gösterir. Bir taraftan peygamberlere, daveti insanlara ulaştırırken neler yapacakları sorulurken diğer taraftan kendilerine davet gelenlere, ona karşı nasıl davrandıkları, bunu nasıl karşıladıkları hakkında sorular sorulacaktır. Kendilerine tebliğ ulaşmayan insan ve cemiyetlerin durumlarına gelince; bunların hangi ölçüye göre yargılanacaklarını Kur'an söylemektedir. Allah Teâlâ'nın kendisi bunu açıklamaya lüzum görmemiş olduğundan bizim için de araştırma gereği yoktur. Ama kendilerine davet gelenler, ulaşanlar hakkında Kur'an; inkârları, kötü tavırları, karşı koyuşları ve asiliklerine artık bir mazeret beyan edemeyecekleri ve cehenneme doğru rezilce sürülecekleri zaman çaresizlik içinde nasıl ellerini oğuşturacakları hususunda oldukça açıktır.

8. "O gün tartı hakla (gerçekle) bir tutulacaktır." Hesap günü kurulacak Allah'ın mizanında haktan başka hiçbir şeyin ağırlığı olmayacak ve tabii bütün ağırlığı olan da yalnız hak olacaktır. Kişinin yükü hakla yakınlığı oranında ağır ya da hafif gelecektir. İnsan, beraberinde getirdiği hakkın ağırlığı ile tartılacak ve sadece onun ölçüsüyle hesaba çekilecektir. Sahte hayat ve onun fayda vermeyen uzunluğu ve görünen şa'şaalı işleri, adelet kefesinde hiçbir geçerli ağırlığa sahip olmayacaktır. Bâtıla uyanların amelleri o terazide tartıldığı zaman, hayatlarının o "muhteşem" işleri olarak kabul ettikleri şeylerin hiç de bir anlam taşımadıklarını bizzat kendi gözleriyle göreceklerdir. Bu husus Kehf suresi, 103-105. ayetlerde de ifade edilmektedir: "Yaptıkları şeylerin doğru olduğu zannı ile, ömürleri boyunca bütün çabalarını bâtıl yollarda harcayan kimseler zarara uğrayanlardır. İşte onlar Rablerinin ayetlerine ve O'na kavuşmaya inanmayan, bu yüzden amelleri boşa giden kimselerdir, binaenaleyh kıyamet günü onlara hiç değer vermeyeceğiz.

9. Başka bir ifade ile, insanın amelleri iki sınıfa ayrılır, olumlu ve olumsuz. Hakkı bilmek, tanımak, onu izlemek ve onun gerektirdiği eylemlerde bulunmak olumlu tarafta yer alacaktır. Nitekim ahirette bir değer ve öneme haiz fiiller de yalnız bunlar olacaktır. Buna karşılık gerçeği, görmezlikten gelmek veya reddetmek, ya da başka bir yaratığın veya şeytanların isteklerine uymak ve bu yanlış yola kendini vermek, olumsuz ameller zümresine dahildir. Bir tarafta olan eylem ve hareketler sadece değersiz olmakla kalmayacak, aynı zamanda diğer doğru ve hak amellerin de değerini düşürecektir.

Yukardaki ifadeden, ahiretteki kurtuluşun, insanın işlediği salih amellerin kötü amellerinden daha ağır basmasına bağlı olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Kötü işleri, salih amellerinden daha ağır gelen kimsenin hali, bütün varını yoğunu, borçlarını ödemek için verip de hâlâ borçlu kalan bir müflisin durumuna benzer.

10. Karşılaştırmak için, Bakara Suresi'nin 30 ile 36 arasındaki ayetlerine bakınız.

Bakara 34'deki ifade, Adem'in önünde eğilmeleri için meleklere verilen emir, bizzat Hz. Adem'in şahsına bunu yapmaları emrediliyormuş gibi yanlış bir kanaat uyandırmış olabilir. Fakat onu takip eden ayetin anlatım şekli bunu açıklamaktadır.

Emirden önce geçen kelimeler, meleklerin Hz. Adem'e, tüm insanlığın temsilcisi olarak secde etmeleri gerektiğini gösterir.

İnsanın yaradılışına gelince, herşeyden önce, Allah, o işi takdir etti ve bu maksat için gerekli olan maddeleri hazırladı, bilâhere ona insan şeklini verdikten sonra Adem, canlı bir varlık olarak vücud bulduğunda ona, bütün insanlığın temsilcisi olarak secde edilmesi gerektiğini meleklere emretti.

Ayetin yukarıda geçen açıklaması, Kur'an'ın diğer bazı bölümlerine dayanmaktadır. Meselâ, Sa'd suresinin 71-72. ayetlerine baktığımızda "Hani Rabbin meleklere: Gerçekten ben çamurdan bir beşer yaratacağım, ona biçimini verip ruhumdan da üflediğim zaman, siz ona hemen secde edin demişti" emrini görmekteyiz.

Bu ayette de, aynı üç merhale (yaradılış, mükemmelleştiriş ve hayata getiriş), değişik yolla ifadelendirilmiştir. İlk önce, çamurdan bir adam yaratıldı, sonra ona bir biçim ile mütenasib uzuv ve yetenekler verildi. Ve daha sonra Onun ruhu üflenip Adem olarak hayata getirildi.

Hicr suresi, 28 ve 29. ayetlere bir bakalım şimdi de:

"Hani Rabbin meleklere: Ben, kuru çamurdan bir beşer yaratacağım. Ona bir biçim verip ruhumdan üfürdüğümde hemen ona secde ediciler olarak kapanın."

Bizim için ilk insanın yaradılışını, tam olarak anlamak çok zor. Çünkü insanın yeryüzü materyallerinden nasıl yapıldığını, ona nasıl şekil verilip mükemmelleştirildiğini ve ruhun ona nasıl üflenildiğini kavrayabilmekten aciziz. Ayrıca, Kur'an'da anlatıldığı şekliyle insanın yaratılış anlatımı, Darwincilikten tümüyle farklıdır. Bu doktrine göre insanın evrimi, insan olmayan ve yarım-insan bir varlığın sürekli değişme, ayıklanma ve uyarlanma süreciyle olmuştur ki bu durumda, insanın "İnsan cinsi" olarak arzı endam edişi ile insanın insan olmadığı zaman döneminin sonu arasında bir ayırım sınırı da yoktur. Bunun aksine Kur'an insanoğlunun hayata "insan" olarak başladığını ve bütün tarih boyunca insanın, insanlık öncesi veya dışı bir hâl ile hiçbir ilişkisi olmadığını söylemektedir. Allah onu yerküre üstündeki hayatının daha ilk gününde bir insan olarak yaratmış ve hayatının henüz daha başlangıcında onu idrak ve şuur ile techiz etmiştir.

Yukarıdaki insanlık hikâyesinin iki ayrı anlatımı, insan ile ilgili olarak birbirine zıt iki ayrı telâkki doğurmakta. Darwinci telâkkinin uygulanması halinde insan, hayvan türlerinden birine indirgenir, yani insan yaşantısının tüm prensipleri (buna ahlâkî prensipler de dahil) hayvanlar alemine hakim olan prensipler çıkışlı olacak ve onun hayvan benzeri bir davranışı da doğal karşılanacaktır. Bu durumda, insan ile hayvan arasındaki biricik fark, ihtiyaçları ve refahı sağlamak için birincisinin alet edevat vs. kullanabilme yeteneğinin olmasıdır. Aksine, ilahî telâkkiyi kabul etmesi halinde insan, hayvanî düşüklükten insanî olan yüceliğe, eşrefî mahlukat derecesine çıkarılır. Artık o salt bir "konuşan hayvan" ya da "toplumsal hayvan" değil, aynı zamanda Allah'ın yeryüzündeki halifesidir de.

Böylece, onu diğer yaratıklardan ayıran şey, yalnız konuşma yeteneği ve toplumsal oluşu değil, bununla birlikte ahlâkî sorumlulukları, Allah'ın kendisine verdiği irade, iktidar ve bunlardan Allah'a karşı hesaba çekilmesi olacaktır. Bu, insanın bu dünyadaki hayatı konusundaki görüşünü tüm olarak değiştirecek, netice olarak insan, farklı bir hayat anlayışına, ahlâk sistemine, hukuk ve medeniyete talib olacaktır. O zaman insan, kendisi için hayatını bayağılaştıran sefil faktörler yerine, hayatına anlam verecek olan yüce prensipleri arayacaktır.

Şimdi bir an, her ne kadar ulvî ve yüce gözüküyorsa da bu "İnsanın İlâhî telâkkisi"nin salt ahlâkî ve psikolojik olduğunu varsayarak, "Nasıl olur da bu konudaki "Bilimsel" Darwinci telakkiyi reddebiliriz diye bir soru sorulsa, cevaben biz de bir karşıt soru sorarız: "Peki, Darwin'in 'Türlerin Kökeni' hakkındaki teorisi bilimsel olarak ispatlanmış mıdır?" Yalnızca, bilim hakkında yüzeysel bilgilere sahip olanlar, bu teorinin bilimsel olarak ispatlandığını ileri sürerler. Fakat bilim adamlarının çoğunluğu, her ne kadar şa'şaalı bazı teknik terimlere sahipse de bunun yalnızca bir "teori" olduğunu, hakkındaki tartışmaların daha henüz neticelenmediğini ve bir "varsayımdan" ibaret olduğunu bilirler. Bu bağlamda ileri gidilebilecek en son nokta, türlerin yaratılışı konusunda her iki tezin de, eşit şekilde mümkün olabilirliğidir. Yani, türlerin yaratılışı, Darwinci evrim teorisine göre meydana gelmiş olabileceği gibi her tür varlık alemine ayrı ayrı da getirilmiş olabilir.

11. "Sâgirîn" kendi kendini zelîl eden, haysiyetini çiğnettiren anlamına gelir. Yani, "Açıktır ki sadece bir mahluk ve Allah'ın kulu olduğun halde, kendini beğenen, büyüklük taslayan düşüncenle, zillet içinde olmayı bizzat kendin istedin. Bunun, senin asaletini ve şerefini alçaltacağını düşünerek seni yaratanın emrine küstahça karşı geldin. Yücelik ve mükemmeliğin hakkında, sanki bunlar sana aitmiş gibi gurur, kibir ve kendini beğenmişlik tasladın. Bu durum, seni aşağılayacak, sefil ve düşmüş bir hale sokacak ve bu alçaklığın sorumlusu da bizzat sen olacaksın.

12. Bu, Şeytan'ın Allah'a meydan okuyuşudur. O adeta şöyle demektedir "Bari bana insanların tekrar dilecekleri mahşer gönüne kadar süre tanı, ben, senin benim üstümde değer verdiğin insanın buna layık olmadığını göstermek için azamî çabamı harcayacağım. Onun, nasıl nankör, şükretmeyen ve samimiyetsiz bir yaratık olduğunu (sana) kanıtlayacağım".

Şeytan'ın istediği ve Allah'ın da verdiği, sadece bir süre değil düşündüklerini yapabilmesi için bir fırsattı da. Şeytan'ın arzusu aslında, kendisine verilen Allah'ın yeryüzündeki vekilliğine uygun olmadığı hususunda insanı, zaaflarından faydalanarak kandırmaktı. Allah, onun bu isteğini kabul etti. Bu durum, İsra suresi 61-65 ayetlerde de izah edilmektedir. Buna göre Allah Ademoğlunu saptırmak ve Sırat-ı Müstakim'den uzaklaştırmak için istediklerini yapabilmek üzere Şeytan'ı serbest bıraktı. Ona, insanı saptırmak için düşündüğü her türlü hileyi yapma izni verildi. İnsanları batıl yola sevketmek için ona şu şartla bütün yollar açık olacaktı. "Gerçekte senin, kullarımın üstünde herhangi bir zorlayıcı gücün olmayacak" (İsra: 65). Bu şu demektir: "Kötüyü iyi göstermek suretiyle onları hatalara düşürmek, geçici umutlarla aldatmak, boş arzu ve heveslerle kötü yollara davet etmek için, senin çeşitli girişimlerde bulunmana izin verilecek, fakat senin, ne onları kendi yolunu takip etmelerine zorlayacak ne de onları Sırat-ı Müstakim'den alıkoyacak bir gücün olacaktır, yeter ki, onlar, doğru yolu takip etme kararında olsunlar." Aynı husus İbrahim-22'de de ifade edilmektedir. "Benim, sizi, beni takip etmenize zorlayacak hiçbir gücüm yoktu. Benim yaptığım şey, sadece benim yoluma davet etmekten ibaretti, o halde beni kınamaya hakkınız yoktur, yerecekseniz, siz kendi kendinizi yerin..."

Şimdi, Şeytan'ın Allah'ı "Beni dalâlete sen düşürdün" şeklindeki suçlamasını düşünelim. Bu ithamla şunu kastetmekteydi: "Her bakımdan benden daha aşağı olan Adem'e secde etmemi emrettiğin için benim sapkınlığımın sorumlusu sensin. Çünkü bu, kendime olan saygımı sarstı, ben de sana karşı geldim, isyan ettim" Bu ifade, Şeytan'ın kalbinde beslemekte olduğu kibir ve gurur duygularını Allah'ın açığa vurmamasını, ve hatta onun bu yolda devam etmesine izin vermesini, ona karışmamasını istediğini aşikâr kılmaktadır. Onun bu ithamı tamamen saçma olduğu için Allah onu dikkate bile almamıştır.

13. Kur'an bu kıssasında, aşağıdaki şu önemli konuları izaha kavuşturmaktadır:

a) İnsandaki utanma ve haya duyguları tabiî ve fıtrîdir. Bunun ilk belirtisi, bir kişinin başka birisinin önünde mahrem yerleri açıldığında tabiî olarak duyduğu utanma hissidir. Kur'an bize bu utanma duygusunun ne uygarlığın gelişmesiyle insanda sonradan oluşabileceğini ne de bunun, Şeytan'ın yandaşlarının ileri sürdüğü gibi insan tarafından kazanılabilen bir duygu olduğunu anlatır. Bu, yaratıldığı ta ilk günden beri insanda bulunan fitrî bir duygudur.

b) Cinsel duygu, insanoğlunun en zayıf tarafıdır. O nedenle Şeytan, hücum için düşmanın bu en zayıf noktasını seçmiş ve planlarını onların haya duygusunu zayıflatmak hesabı üzerine kurmuştur. Böylece onları soyarak mahrem yerlerini açığa vurmaya zorlamakla bu yönde ilk adımını atmış oldu. Bu sayede, onların önünde, hayasızlığa giden ilk kapı açılmış olacak ve onları cinsi duygularla kandıracaktı. Hatta, bugün bile Şeytan ve işbirlikçileri kadını bu haya ve iffet duygularından soymak için aynı planı uygulamaktadırlar. Kadını tamamiyle soymadan belirli bir "ilerleme" katedilemeyeceğini tasavvur bile edememektedirler.

c) İnsan, yapısı kötülüğe ve iğrenç olana açık bir çağrıyı kolay kolay kabul etmez. Fıtrî bir özelliğidir bu.

İnsanı kendi tuzağına düşürmek için Şeytan, onun yararına ve iyiliğine çalışıyormuş gibi gözükerek kendi tuzağına düşürmeye çalışmaktadır.

d) İnsan daima bulunduğu durumdan daha yükseklerini isteme veya ölümsüzlüğü elde etme gibi bir duyguya sahiptir. Bundan dolayı Şeytan çoğu kez melekleştirme veya ölümsüzleştirme teklifleriyle yaklaşarak insanları kandırmayı başarabilmektedir. Günümüzde de insanı, önce daha yüksek bir mevki, daha iyi bir konum aldatmacalarıyla aklını çelmekte, daha sonra da onu çürümeye, bozulmaya götürecek yola sevketmektedir.

e) Kur'an-ı Kerim, Şeytan'ın önce Hz. Havva'yı kandırdığını daha sonra da onu kullanarak Hz. Adem'i yoldan çıkardığı şeklindeki yaygın bir kanaati yalanlar ve Şeytan'ın her ikisini birden baştan çıkardığını, ikisinin de beraber aldatıldığını bildirir. Bu iki rivayet arasındaki fark önemsizmiş gibi görünmesine rağmen, yine de bu iki rivayetin dikkatli bir değerlendirmesi, onların çok farklı neticeler doğurduğunu gösterecektir. İlk rivayet, kadının toplum, hukuk ve ahlâk yönünden düşük bir konuma gelmesinde büyük rol oynamış; oysa Kur'an'ın söylediği rivayet ise, kadının durumunun üstün bir seviyeye çıkarılmasını sağlamıştır.

f) Bu kıssa, insanın her zaman Allah'a karşı gelecek olsa er veya geç suçunun açığa vurulduğunu beyan etmekte. Adem ile Havva'nın çıplak oluşları, Allah'ın emrine karşı gelmeleri nedeniyledir, yoksa yedikleri yasak meyvenin bir etkisiyle değil. İlk önce Allah, çıplak oluşlarını gidermek için kendine göre bir tanzim yapmıştı. Zaten, onlar o yasak meyveden yemek suretiyle O'nun emrine karşı geldiklerinde, Allah da bu kararını kaldırdı ve onları kendi bildikleri şekilde örtünmeleri için nefisleriyle başbaşa bıraktı. Eğer onların örtünmek için bir niyetleri olmasaydı, Allahu Teala bu hususu önemsemezdi. Bununla birlikte Allah'a itaatte devamlı olsaydılar, onlara sadece Allah'ın yardım edebileceğini göstermek amaçlanmıştı. Onlar itaat sınırını aşar aşmaz, O da himayesini geri aldı ve onları kendi hallerine bıraktı. Hz. Peygamber (s.a) birçok hadisinde bu hususu "Allah'ım, senden merhamet umarım, bir anlık için bile olsa beni bana bırakma" diyerek itiraf etmektedir.

g) İnsanla olan çekememezliğinde Şeytan, insanın hiçbir yönüyle kendisine üstünlüğü olmadığını ispatlamak istedi. Nitekim, yasak meyveden yemesi için onu aldattı, fakat Şeytan insanın Rabbine karşı isyan etmesinde başarılı olduysa da, yine de umumiyetle insan Şeytan'a olan ahlakî üstünlüğünü ispat etti. 1) İnsandan üstün olduğu iddiası ile Şeytan gururunu açığa vurdu. Fakat insan böyle bir iddia ileri sürmedi. 2) Şeytan herhangi bir dış etki olmaksızın, sadece gururundan dolayı Allah'a karşı geldi. Diğer taraftan insan, kendiliğinden Allah'a karşı gelmemiştir. Bilakis o kandırılmıştır. 3) Şeytanın davetini insan açıkça kabul etmemiştir. O kendisine iyiliksever birisinin tavrı ile yaklaşan Şeytan tarafından aldatıldı. Hatta o zaman bile insan, onun dediklerini daha üstün bir duruma yükseleceği umuduyla yaptığı için saptırıldı. 4) Şeytan günahından dolayı uyarıldığı zaman o, ne hatasını itiraf etti, ne de itaat yoluna döndü. Aksine daha da inatçı bir tutum sergiledi. Buna karşılık insan, günahı karşısında uyarıldığında ne inat etti ne de kibir gösterdi, aksine haya ve üzüntü duydu, günahından dolayı pişman oldu. Rabbine karşı itaat yoluna girdi ve Allah'tan affını diledi.

h) Bu hikâye burada Hz. Adem'in yaradılışı hususunda takip edilecek doğru yolun Şeytan'ın değil sadece Allah'ın yolu olduğu dersini vermek için anlatılmıştır. Şeytan'ın yolu, Adem'in yolundan tamamiyle farklıdır. Onun yolu, Allah'a itaatten çıkmak, O'na karşı gelenlerin yoluna uymak ve nasihat kabul etmenin yerine, gururla bu yolda ısrar etmek ve asilerin yürüdüğü isyan yoluna sapmaktır. Bundan dolayı insan için doğru olan yol, şeytanî hilelere karşı savaşmak, onun kurnazca kurduğu tuzakları sezmek ve karşı müdafaaya geçmek, onun kötü planlarından kendini korumak için daima uyanık bulunmak ve eğer bütün ön tedbirlere rağmen bazen Şeytan'a gafil avlanırsa ve Allah'a karşı gelirse tövbe etmektir. İnsan hemen o anda pişman olmalı, günahına üzülmeli, utanmalı, tekrar Allah'ın yoluna dönmeli ve günaha sebep olan yönlerini ıslah etmelidir.

Ayrıca, "Bu gittiğiniz yol, sizi doğru yoldan saptıran Şeytan'ın yoludur. Velilerinizi, dostlarınızı cinlerden ve insanlardan olan şeytanlardan seçerek bu konudaki sürekli ikazlara rağmen, hatada ısrar etmeniz, sizin açık ve devamlı düşmanınıza teslim olduğunuzu gösteriyor. Şeytan tarafından tamamiyle perişan edilip rezil-rüsvay bir hale getirilip ve sonunda Şeytan'ı bekleyen aynı son ile karşılaşmadan, kendi nefsinizin düşmanı değilseniz ve eğer biraz olsun vicdan kalmışsa sizde, ikaza kulak veren ilk atanız Adem ile Havva'nın yoluna dönersiniz" diyerek Hz. Peygamber'e karşı gelenleri uyarmaktadır.

14. "Haydi inin" sözü, başkaldırışlarına bir ceza olarak "Cennet'ten kovulmaları" gibi yanlış bir anlayışı akla getirmemelidir. Çünkü Kur'an, çeşitli yerlerde Allah'ın, onların (Adem ile Havva'nın) tövbelerini kabul ettiğini bildirmiş ve günahlarını bağışladığını açıkça ilan etmiştir. Ve bu buyruğun, ceza olarak anlaşılacak bir yanı da yok. Ve üstelik onlar, yeryüzünde Allah'ın halifeleri olarak gönderilmişlerdir, zaten insanoğlunun yaratılışının birinci gayesi de bu değil mi? (Bkz. Bakara an: 48 ve 53)

15. Kur'an bu paragrafta, Hz. Adem ile Hz. Havva kıssasını çıplaklığın kötülüğünü ortadan kaldırmak için araç olarak kullanmıştır. Şeytan, İslâm öncesi Arapları örtünmenin, sadece süslenmek ve vücudu sert hava şartlarından korumak mânâsına geldiği inancına sevkederek baştan çıkarmıştı. Bundan dolayı onlar, genel olarak örtünmenin gerçek amacını önemsemediler, avret yerlerini örtmek kaygısı taşımadılar ve başkalarının yanında ayıp yerlerini örtmekten, yani cinsel organlarını açıkta tutmaktan çekinmediler. Üstelik, bir kısım Araplar özellikle Kâ'beyi hac mevsiminde çırılçıplak tavaf ederlerdi. Hanımları ise, bu konuda erkeklerinden daha hayasız idiler. Onlar bunu dinî bir hareket olarak kabul ediyorlar ve bunu sanki faziletli bir amel imiş gibi yapıyorlardı.

Bu kötülük sadece Araplara mahsus olmadığından, aksine (bugün bile) dünya halklarının çoğu bu suçu işlemiş olduğundan hitap bütün insan soyuna şamildir. Bundan dolayı da bütün insanlık ikaz edilmektedir. Şöyle ki: "Ey Adem'in çocukları, çıplaklık Şeytan'ın sizi içine düşürdüğü açmazın bir belirtisidir. Rabbinizin hidayetini yok sayıp, O'nun peygamberlerini reddettiğiniz için kendinizi, sizi fıtrî haya duygusundan çıkarıp ilk ebeveynlerinizi saptırmayı planladığı şu utanç dolu duruma düşüren Şeytan'a yine kendi elinizle teslim etmiş oldunuz. Eğer ciddi olarak düşünürseniz, siz, peygamberlerin rehberliği olmaksızın "kendi fıtrî isteklerinizi ne doğru ve tam olarak anlayabilir ve ne de bu isteklere doyurucu karşılık verebilirsiniz" sonucuna ister istemez mutlaka geleceksiniz.

16. Bu paragraf, örtünme konusunda aşağıdaki hususları açıkça ortaya koyuyor.

1) Örtünme ihtiyacı insanda, sunî olarak değil, aksine insan yaratılışının önemli bir eğilimi olarak vardır. Bundan dolayı Allah, diğer canlılarda olduğu gibi insan vücudunda doğal bir örtü yaratmamıştır. Bunun yerine, insanın tabiatında, utanma ve haya duygusu daha yaratılırken yerleştirilmiştir. Ve ayrıca, Allah, insandaki cinsel organları sadece seks organları olarak değil, aynı zamanda, daha ilk yaratılışı anında onları başkalarının yanında açılması hoş karşılanmayan haya organları olarak yaratmıştır.

Dahası Allah insana, haya yerlerini gizleyecek hazır herhangi bir örtü vermemiş, aksine insanın tabiatında onları herhangi bir örtü ile saklaması gerektiği duygusunu yerleştirmiştir. Ayet 26'da işaret edilen husus ise şudur: Allah insana, vücudundaki haya organlarını gizlemek duygusunu ilham etmiştir. Bundan dolayı insan, bu ilham edilmiş eğilimin doğallığını sezmeli ve Cenabı Hakk'ın yarattığı maddelerden kendisine bir örtü yapmalıdır.

2) 26. Ayette vücudun avret yerlerinin örtünmesi, bedenin korunması ve süslenmesine öncelik sayılması gerçeği, örtünmede fiziksel işlevden ziyade ahlâkî işleve daha büyük önem verildiğinin açık bir delilidir. Böylece, insanın doğasının hayvanınkinden tümüyle farklı olduğu açıktır. Bundan dolayı Allah, hayvanların doğuştan vücutlarını korunmuş ve örtülü halde yaratmış, bu nedenle de onlarda avret yerlerini örtmeleri için bir duygu da yerleştirmemiştir. Fakat Allah'ın hidayetini bir kenara bırakıp Şeytan'ın rehberliğini kabul etmeye başladıkları zaman insanlar, sanki "Örtümüzün işlevi hayvanlarda derilerin vücutları kaplaması gibi, sadece bedenlerimizi örtmek ve korumaktan ibarettir. Ayıp yerleri örtmeye gelince, giysilerin hiçbir önemi yoktur, çünkü bunlar sadece cinsel organlardır, utanılacak birşeyler değildir" demeye getirip yukarıda anlatılan düzeni ters çevirdiler.

3) Elbise ve örtünme sadece ayıp yerler örten bedeni koruyan ve süsleyen birer nesne olmaktan çıkıp aynı zamanda insanı takva sahibi kılan bir araç olarak görülmelidir. Elbise, gizlenmesi gereken kısımları kapatacak şekilde olmalı ve kişinin durumu gözönünde tutularak ne çok pahalı, ne de çok pejmurde olmalı, ne büyüklenme ve kendini beğenme ne de riyakâr bir hava taşımalıdır. Dahası dindar bir giyim, erkeğin kadın kıyafeti ve benzerlerini (kadının da tersini) giymemesini ve bu konuda müslüman olmayanları taklit etmemeyi gerektirmektedir. Çünkü, yalnız Allah'ın hidayetine inanan ve uyanlar, istenen takvaya erişebilirler. Fakat Allah'ın hidayetini kabul etmeyip şeytanları rehber edinenler diğer konularda da olduğu gibi burada da nice yanlışlara düçar kılınırlar.

4) "Örtünme", bütün yeryüzüne yayılmış ve insanları Hakk'ı tanımaya, bilmeye götüren Allah'ın ayetlerinden bir ayettir. Yukarda zikredilen örtünme konusundaki üç gerçeği, ciddi olarak düşünürseniz örtünmenin Allah'ın nasıl önemli bir ayeti olduğunu kolayca anlarsınız.

17. Bu ifade Arapların Kâbe'yi çırılçıplak tavaf etme geleneklerine sanki Allah'ın bildirdiği bir dinî ibadetmiş gibi devam edegelmelerine işaret etmektedir.

18. "Allah çirkin birşeyi (fahşayı) asla emretmez" anlamındaki bu kısa cümle, Arapların inanç ve geleneklerine karşı güçlü bir delili içerir. Bu delilin gücünü takdir etmek için şu iki ana konunun bilinmesi gerekir:

a) Araplar, belli dinî ayinleri çıplak olarak icra etmelerine rağmen yine de onlar, çıplaklığın bizatihi ayıp bir şey olduğunu kabul ediyorlardı. Bundan dolayıdır ki, bu geleneklerine rağmen, hiçbir saygın Arap çarşı-pazarda, herhangi bir dostunun yanında veya umumî toplantılarda çıplak olarak bulunmazdı.

b) Hatta onlar, çıplaklığı ayıp bir durum olarak kabul eder ama bunu, Allah'ın emri olduğu için yaptıklarını söylerlerdi. Bu kanaat tabi oldukları dinlerinin, Allah tarafından gönderilmiş bir din olduğu gibi yanlış bir bilgi temeline oturmakta idi. Fakat Kur'an, bu kanaati delil getirerek şöyle çürütür: "Çıplaklığın çirkin birşey (fahşa) olduğunu, siz kendiniz de kabul ediyorsunuz. Bundan dolayı, çıplaklık adetinizi "Allah'ın emridir" gibi öne sürmeniz tümüyle asılsızdır. Bu sonuca göre, eğer dininiz bu hayasızlığı tasvip ediyorsa, bu onun Allah'tan gelen bir din olmadığı gerçeğinin en açık bir delilidir."

19. Allah bizzat kendisinin tanımladığı dinin ve onun aşağıda anlatılan temel prensiplerinin, müşriklerin saçma geleneklerle beslenen din anlayışlarına tamamen ters düştüğünü, 29. ayette beyan etmiştir.

1) Bir insan, hayatını, adalet ve hakkaniyete uygun bir şekilde düzenlemeli,

2) İbadetinde sadece hakka yönelmelidir. Yani, "yalnız Allah'a yönelinmeli, bu konuda şirkin her türünden kaçınmalı, Allah'tan başkasına en ufak bir itaat, saygı veya yönelim göstermemelidir."

3) İnsan, hidayeti, yardımı ve her türlü kötülükten koruma ve kollanmayı sadece Allah'tan dilemelidir. Bunun için de Allah'tan yardımını istemeden önce bütünüyle tüm hayatını O'na adamalı, O'na teslim olmalıdır. Çünkü inançsız, asi ve başkasına kul olarak, hayatını şirk içinde sürdürmek ve sonra da "Ey Allah'ım, bizzat sana karşı başkaldırışımızda başarılı olmamız için bize yardım et" der gibi duada bulunmak elbette abestir.

4) Bütün bunlarının yanında şüphe duymadan, bu dünyada nasıl doğduysa ahirette de öyle diriltileceğine ve daha sonra dünyada yaptığı bütün işlerin hesabını vermek üzere çağrılacağına samimi bir şekilde inanması gerekir.

20. Burada "zinet" kelimesi, bütün ve uygun bir elbiseyi ifade eder. Ayet, ibadete başlayacakları zaman insanları, tam olarak örtülü olmaya teşvik ediyor. Bu maksat için, sadece İslam'ın mahrem yerler ve bunlara ilaveten toplumdan gizlenmesini istediği kısımların kapanması yeterli değildir. Bundan dolayı kişi imkânları nisbetinde, her iki gayeye de uyacak şekilde münasip ve temizce giyinmelidir. Bu emir, o devirde cahil kimselerin benimsedikleri ve o zamandan beri uygulayageldikleri yanlış tutumu çürütme anlamınadır. Bu kimseler, insanın Allah'a tam veya yarıçıplak halde ibadet etmesi ve O'nun huzurunda saçı-başı dağınık, perişan bir görünümde bulunması gerekmektedir diye düşündüler. Tam aksine Allah, sadece çıplaklığı yasaklamakla kalmaz, aynı zamanda insanın ibadet sırasında tam, düzgün ve temiz bir elbise giyinmiş olmasını emreder.

21. Yani, "Helâlı haram, haramı helâl kılmak yoluyla, tayin edilen sınırları aşan kimseleri Allah sevmez. Bundan dolayı O, umursamaz bir tavır takınan, kendilerini açlık rejimine tabi tutan veya Allah'ı memnun edeceği zannıyla, temiz ve helâl olanları kendilerine haram kılmak gibi ahmakça inanç sahiplerinden hiç hoşlanmaz. O, kendisine ibadet etmenin icaplarından olarak böyle bir şey istememektedir, hayır, aksine kişinin güzel-temiz bir elbise giymesinden ve lütfettiği temiz şeyleri kullanmasından memnun olur. Onun şeriatına göre asıl günah olan şey, helâlı haram veya haramı helâl kılmakla O'nun koyduğu sınırları aşmaktır.

22. Bu soru şeklinin, Kur'an-ı Kerim'in bâtıl yol ve dinleri çürütmek için kullandığı tipik bir usul olduğuna dikkat edilmelidir. Soruda ima edilen tema şudur: Allah tüm temiz, iyi ve güzel olan şeyleri kulları için yarattığından, bunların kullarına haram kılınması Allah'ın iradesi ile olamaz. Binaenaleyh, eğer dinî, ahlâkî toplumsal bir sistem, bunları haram veya mekruh kılar veya bunları ruhî yücelme ve ilerlemeye engel olarak düşünürse, işte bu özelliği, o sistemin Allah'tan gelmediğini daha başında gösteren açık bir delildir.

23. Yani, "aslına bakılırsa, hayatın iyi ve hoş olan bütün yönlerinin müminler için olması istenir. Çünkü hakiki mülk sahibine tam olarak inanan ve inanç sahibi olmanın mükâfatına layık olan kullar da onlardır. Fakat bu dünyada, hayatın nimetleri kâfirlere de verilir, çünkü burası insanoğlunun imtihan yeridir. Bundan dolayıdır ki kâfir, müminden daha büyük bir pay alabilir. Fakat, iyi ve güzel şeylerin iman temeline göre dağıtılacağı ahirette ise, bütün bu güzel ve temiz şeyler sadece müminlerin istifadesine sunulacaktır. Diğer tarafta, Allah'a karşı isyan tavrını benimsemiş olan inançsız kimseler, bu dünyada O'nun nimetleriyle yaşamalarına rağmen, ahirette bu ikramlardan hiçbir şey alamayacaklardır."

24. Bkz. En'am an: 128 ve 131.

25."" kelimesinin sözlük anlamı "ihmal" demektir. Bu kelime günah anlamını, "koşabildiği halde kasten koşmayan dişi deve" demek olan "Asimeh"den almaktadır. Aynı şekilde insan da yapabilme gücünü rağmen Rabbinin emirlerini ihmal ederse, Allah'ı hoşnut etmek gibi bir niyeti olmadığından günahkâr olacaktır.

26. Eğer bir kimse, belirtilen hudutları aşar ve hakkının bulunmadığı sahanın içine girerse hak kavramına karşı gelmiş olur. Aynen bunun gibi Allah'ın kulları için çizdiği sınırları aşan, kendi arzusu doğrultusunda giden ve Allah'ın mülkünde başlarına buyruk efendi imişler gibi davranan ve yalnızca Allah'a ait olan haklara utanmadan el atmaya yeltenen herkes Allah'a karşı gelen gerçek asidir.

27. "Her ümmete belli bir süre verilmiştir" ifadesi; yıl, ay ve gün şeklinde sınırlanmış bir zaman biriminin sonunda, derhal sırası gelmiş bir topluluğun ortadan kaldırılması, helâk edilmesi demek değildir. Fakat bu, muteber bir toplum olarak gücünü göstermesi için, her bir topluluğa verilmiş olan imkânların bir ahlakî sınırının bulunduğunu belirtir. Bu sınır, iyi ameller ile kötü amellerin nisbetine göre belirlenir. Allah Teala bir topluluğa, iyi işleri kötü işlerine nisbetle daha aşağı seviyeye düşünceye kadar müsamaha eder. Ve bu sınır da aşılınca, o günahkâr ve rezil topluluğa artık hiç bir mühlet verilmez. (Daha iyi kavrayabilmek için bkz. Nuh Suresi, 4, 10 ve 12. ayetler).

28. Kur'an, Adem ile Havva'nın cennetten çıkarılışı ile ilgili bahsin geçtiği her yerde 36. ayette mündemiç olan meseleyi tekrarlamaktadır. (Lütfen bkz. Bakara: 38-39 ve Taha: 123-124). Bu nedenle, burada da aynı olayla ilgili şeyler gözönüne alınacaktır. Yani, beşeriyetin bidayetinde, bu şey insana net bir şekilde açıklanmıştır. (Bkz. Ali-İmran: 69).

29. Yani, "bu dünyada onlar, kendilerine takdir edilen muayyen bir süre kadar yaşayacaklardır ve bu hayatı sürdürmek için iyi ve kötüden paylarına düşeni alacaklardır."

30. Ayrı ayrı her kuşak için işledikleri günahlardan dolayı iki kat ceza vardır, çünkü önce geçmiş olanlar için, işledikleri günahı bizzat işlemiş olduklarından dolayı bir, daha sonra gelenlerin bu günahları örnek alıp işlemelerine vesile oldukları için de bir olmak üzere, iki kat ceza verilecektir. Bundan dolayı, önce gelenler (selefler) yaptıkları günahlardan sorumlu olacakları gibi sonrakilere (halefler) günah işlemede kötü bir miras bıraktıklarından dolayı da ikinci bir defa sorumlu tutulacaklardır.

Bu gerçeğe işaret eden şöyle bir hadisî şerif görmekteyiz:

"Allah ve Rasûlü'nün sevmediği bir bid'atı ilk defa yapan kimse, kendisinden sonra gelip takip edenlerin bundan kazandıkları günahlardan da, aynı şekilde sorumlu tutulacaktır." Yine Peygamberimiz başka bir hadislerinde: "Dünyanın herhangi bir yerinde bir insan öldürüldüğü zaman, bu cinayet suçunun bir kısmı, kendi kardeşini öldürmekle cinayet yolunu ilk defa açmış olan Adem'in oğlunun (Kabil) hesabına da kaydedilir."

Yanlış bir düşünce ortaya atan veya hareket başlatan kişi veya toplum, yalnız kendi hatasından sorumlu olmayıp, aynı zamanda bundan etkilenmeye devam edenlerin eylemleri neticesi doğan kötülüklerden de sorumlu tutulurlar. Bu da demek oluyor ki, bir şahıs yalnız kendi yaptığı iyilik ve kötülükten sorumlu olmayacak, aynı zamanda yaptığının başkalarının hayatlarında getirdiği etkilerden de muaheze edileceklerdir.

Daha iyi açıklamak için, bir zaninin durumunu ele alalım. Kötü örnek, arkadaşlık veya kişiyi zinaya sevkeden kötü teşvik sahibi herkes, insanın zâni olmasının sorumluluğunu paylaşır ve hatta bu sorumluluk, bu fena mirasın devrolunduğu kimselerin tümünü kapsar. Böylece, bu sorumluluk, yukarıya, daha yukarıya, ta bu kötü işi ilk işleyen insana kadar ulaşır.

Sonra zaninin kendisi de birçok engelleyiciye aldırış etmeden bu fiili işlediğine göre suçunun karşılığının da ne olacağını aklında tutmalıdır. Çünkü, o iyi ile kötü arasında fark gözetmedi, vicdanının sesine kulak vermedi. Yine o, içindeki yargılayıcı sese danışmadı, erdemli kimselerden almış olduğu iyi ve kötülük bilgisini kullanmadı ve onların örnek hayatlarını gözönünde bulundurmadı. Ayrıca cinsel ahlâksızlığın kötü sonuçlarından ders almadı. Zinadan alıkoyacak yukarıdaki bütün bu sebeplere rağmen o kendisini, her ne şekilde olursa olsun tatmin arzulayan nefsin çılgın isteklerine teslim etti. Şimdi, hem kendi zamanındakilere ve hem de kendinden sonrakilere bıraktığı kötü örnek nokta-i nazarından zina yapan kişinin durumunu düşünelim. Suçlunun sorumluluğu yalnız zina fiili ile sınırlı kalmaz, aksine bundan etkilenen ve buna teşvik eden bütün diğer kötü eylemlere uzanır. Bir kere bu fiili işleyen insan kendisi bulaşıcı zührevi hastalıklara yakalanır. Sonra da onu, kendi nesline ve takip eden sayısız kuşaklara taşır. Gayri meşru doğumlara neden olur ve böylece bunların bakım külfetini başkalarının sırtına atmış olur ve onları, meşru mirasçıları zararına kanun dışı varisleri yapmış olur ve bu adaletsiz uygulamanın neticeleri pek çok namuslu kızı baştan çıkarır, onu kendisini cinsel hayasızlığın kucağına atmasına teşvik etmiş olur. Sonra o kadın da, kendi payına kötülüğü başkalarına yayar ve sayısız ailelerin yıkılmasına sebep olur. Ayrıca, insan kendi çocuklarına, yakınlarana, arkadaşlarına ve içinde bulunduğu toplumun diğer bireylerine kötü örnek olarak birçok kişinin ahlâk bozukluğuna sebep olur. Bunlar da kendi dönemlerinde, gelecek nesilleri olumsuz yönde etkileyecek kötü bir miras bırakırlar. İşte bu nedenle bütün bu kötü sonuçlardan doğan zincirleme sorumluluğun bir kısmının, kötülüğün etkileri devam ettiği sürece, bu işi ilk yapana da yüklenmesini gerektirir.

Geriye miras bırakılan erdemin durumu da aynı şekildedir. İlk yapana varıncaya kadar, bir erdemin bize intikal etmesini sağlayan bütün insanlar, onun mükâfatına ortak olmaya hak kazanırlar. Daha sonra, eğer onu korumaya, genişletmeye çaba gösterirsek biz de sevabından pay almaya layık oluruz. Ve eğer arkamızda, bizden sonrakiler takip etsin diye miras olarak erdemi bırakırsak, iyi etkileri sürdüğü ve onların da ondan faydalanması devam ettiği sürece, biz de bu güzel neticenin mükâfatından pay almaya hak kazanırız.

Aklı başında olan her insan, adaletin hakkıyla yerine getirilmesinde Kur'an'ın ortaya koyduğu tavrı doğru ve mükemmel tek yol olarak taktir edecektir. Bu hakikatın doğru olarak kavranması, bu dünya hayatının cezalandırmak için yeterli olduğunu kabul edenlerin yanlış anlayışlarının izale edilmesine ve aynı zamanda, ruhların tenasühü ile bu işin gerçekleştirildiğine inanan kimselerin kanaatinin bertaraf edilmesine yarayacaktır.

Aslında hiçbir topluluk insan eyleminin sahasını, etkilerini ve neticelerini ne tam olarak kavramakta, ne de adaletin bütün icaplarını bilmektedir. Bir kimsenin yaptığı iyi ya da kötü eylemlerine zemin hazırlayarak ortak olan sayısız kuşakların, bugün bu dünyada karşılıklarını vermek mümkün değildir. Dahası, o kişinin hayır ya da şer fiillerinin etkileri, o kimsenin ölümüyle kesilmez. Aksine kendisinden sonra asırlar boyu devam eder ve sayısız insanın hayatını etkiler. Adalet, etkileri devam ettiği sürece bunları ilk defa yapanın da hesabına geçirme zorunluluğunu gerektirir. Bu nedenle adaletin tam karşılığı bu dünya hayatında imkânsızdır. Sonra, dünya hayatının sınırlılığı ve dünya im-kânlarının kısıtlılığı nedeniyle insanın yaptığı amelleri hakkıyla ödüllendirme veya cezalandırma imkânı yoktur. Bir dünya savaşını başlatıp, yakıp-yıkan, milyonların hayatını mahveden ve arkasından asırlar boyu milyarların hayatını etkilemeye devam edecek kötü bir miras bırakan bir kişinin işlediği suçun derecesini düşünelim. Bu dünyada böyle birisini hakkıyla kim cezalandırabilir? Veya yüzlerce yıl, milyonlarca insana yararlı olacak bir şekilde hayatını insanlığın hizmetine adayan bir insanı bu dünyada kim hakkıyla mükâfatlandırıp ödüllendirebilir?

Ceza verme sorununu bu açıdan düşünen bir kimse, cezalandırma konusunda şu kaçınılmaz sonuca ulaşır: Amelleriyle beraber bütün kuşakların toplanacağı başka bir dünyanın bulunması gereklidir. Sonra, adaleti tam uygulamak için herşeyi bilen ve herşeyden haberi olan birisinin bulunması lazımdır. Durumuna göre mükâfat veya cezayı hakeden insan hayatının ebedi olması ve mükâfat için de, bütün imkânların mevcut olması lâzımdır.

Bu çeşit bir tefekkür, öldükten sonra ruhların faziletli veya faziletsiz oluşlarına göre başka bedenlere geçtiğini söyleyen "tenasüh" inancının, temel yanılgısını da açığa çıkarmaktadır. Bu dünyada yapılan amellerin karşılıklarının verilmesi için binlerce yıl daha uzun bir hayatın gerekli olduğunu kavrayamamalarından böyle düşünmekteler. Aynı uzunluktaki bir hayata yeniden doğuşun, cezalandırma sorunun çözümünde yetersiz kalacağı aşikârdır. Diğer yandan, iyi ve kötü fiillerin katlanarak katmerli bir biçimde nesilden nesile yeniden aktarılmasıyla bu iş daha karmaşık bir duruma gelecektir. Fiillerin etkisinin, sonsuz bir zincir gibi katlanması bunu, içinden çıkılmaz bir konuma sokacaktır. Böylece "tenasüh" inancına göre, bir insanın hesabı hiçbir zaman müstekar olamayacak, kararlaştırılamayacaktır.

31. Kur'an, cehennemlikler arasında bu tür tartışmaları, bir çok yerde tasvir etmektedir. Örneğin, Sebe suresinin 31-32. ayetlerinde şöyle buyurulur:

"Keşke, sen o zalimleri, Rableri huzurunda tutuklanmış ve birbirlerini suçladıkları zaman bir görsen! Zayıf sayılanlar büyüklük taslayanlara: "Siz olmasaydınız elbette biz iman eden insanlar olurduk" diyorlar. Fakat büyüklük taslayanlar veya öyle kabul edilenler "Size hidayet geldiği zaman sizi ondan biz mi alıkoyduk, çevirdik? Hayır, zaten siz kendiniz suç işliyordunuz" derler. "Basit bir ifade ile şu demektir: "Hidayeti kabul etmemekten dolayı, asıl siz kendinizi suçlayın. Siz, teşvik ettiğimiz işe olan ihtirasınızdan dolayı kolayca tuzağımıza düştünüz, bizim kölelerimiz oldunuz, çünkü servete bizahiti tutsak idiniz. Biz, vicdanınızı satın almayı istediğimizde, hemen sattınız. Çünkü onu satmaya siz daha dünden razı idiniz. Sizi, maddeciliğe, dünyalıklara, milliyetçiliğe ve bu gibi şeylere tapınmaya çağırdığımızda, Allah'a ibadete karşı bir nefret ve dünyalıklara yönelik sevgi taşıdığınız için, hemen çağrımızı kabul ettiniz. Bundan dolayı Allah'a ibadet edenlerin davetini reddedip bizimkine önem verdiniz. Sizi, bâtıl dini şeylerle kandırmaya kalktığımızda, siz de hemen bunları kabul ettiniz. Çünkü bizatihi kendiniz, kalblerinizde aynı niyetleri besliyordunuz. Meselâ, öyle tanrılar arıyordunuz ki, "Sizden hiçbir ahlakî sorumluluk istemeden, her ne isterseniz yerine getirsin. Bu çeşit tanrılar verdik ve siz de aldınız. Meselâ öyle şefaatçılar aramakta idiniz ki, Allah'ın rehberliğini hiç kaale almadan, dünyada hoşlandığınız herşeye müsamaha etsin ve Cennete girmeniz için size de aracılık etsin. Biz de bu gibileri sizlere hemen temin ediverdik ve siz de kabul ettiniz. Mesela, öyle dinler arıyordunuz ki, Allah'a inancınız sebebiyle karşı karşıya kalacağınız her türlü zorluk, kısıtlama ve fedakârlıklardan uzak, iptila olduğunuz herşeye izin veren, adeta size tabi olan dinler. Biz de böyle kolay, eğlenceli dinler yaptık sizler için ve siz de teslim oldunuz. Yani kısacası, sizin dalâlete düşmenizden salt biz sorumlu değiliz, siz bundan pay sahibisiniz. Eğer dalâleti, sapkınlığı size biz temin ettiysek, siz de kendi rızanızla bunların alıcısı oldunuz."

32. Eğer dünyada iken, iyi insanların arasında husumet, dostça olmayan duygular ve yanlış anlaşılmalar var idiyse, ahirette bunların tümü izale edilecektir. Kalbleri düşmanlıktan tümüyle temizlenmiş ve canciğer dostlar olarak cennete gireceklerdir. O derece ki, eski muhalif, rakip ve tenkitçisini gören herkes, beraberce cennetin nimetlerini paylaşarak eski düşmanını görmekten herhangi bir memnuniyetsizlik duymayacaklardır. Bir keresinde Hz. Ali bu ayeti okurken şöyle dedi: "Umuyorum ki Allah, benimle Osman, Talha, Zübeyr arasındaki yanlış anlamayı kökünden halledecektir."

Eğer bu ayeti geniş manasıyla düşünürsek, Allah'ın iyi kullarının şaibeli halde cennetine girmelerini istemediği, aksine onları cennete girmeden önce lütfu ile temizleyeceği sonucuna varırız. Böylece onlar oraya tam arınmış ve saf bir halde gireceklerdir.

33. Burada salihlerin cennete girişi sırasında yer alacak olan güzel bir olaya işaret edilmekte. Bir taraftan müminler yaptıkları güzel amelleriyle cenneti kazanan ve fakat bununla övünmeyip sadece seviç ve şükür halinde "Bütün bunlar Allah'ın lütfundandır, zira biz bunu hak etmedik" diyerek Allah'a hamdederlerken diğer taraftan, Allah, kendi lütfu olduğunu ima bile etmeyip şöyle buyuracak, "Siz bunu amellerinizle hak etmiş bulunuyorsunuz. O sizin kazançlarınızın karşılığıdır. Bu sadece bir bağış değil fakat emeğinizin bir meyvesi, gayretlerinizin mükâfatıdır, kazandığınız değerli bir hayattır". İhsanına uygun düşsün diye Allah, "Biz karşılık vereceğiz" ifadesi yerine "Onlar bir ses duyacaklar" cümlesini kullanır.

Gerçekte, Allah'ın kulları bu dünyada da benzer şekilde davranırlar. Zalimlerin aksine, onlar herhangi bir dünya başarısı karşısında gururlanıp, "Bu bizim kendi yetenek iş ve çabamızın neticesidir" deyip daha da asi olmaz ve dünyada fesad yaymazlar. Bu gibi asilerin tersine, Allah'ın gerçek kulları, dünyalık bütün başarıların O'nun yardımıyla olduğunu düşünür ve Allah'a şükredip hamdederler. Allah'tan ne kadar çok yardım görürlerse, o derece mütevazi, lütufkâr ve merhametli olurlar. İyi amellerine güvenip de, "Hiç kuşkumuz yok ki, kurtuluşa ereceğiz" demezler. Onun yerine kusurlarından dolayı Allah'tan özür diler, O'nun yardım ve merhametine güvenir ve hesaplarının kendi aleyhlerine dönmesinde her an korku ve endişe içinde olurlar.

Buhari ve Müslim'de rivayet edilen bir hadis-i şerif yukarda zikredilen hususu teyit etmektedir. Allah'ın Rasûlü, bir gün ashabını, "Sadece amellerinizin sevabı ile cennete giremeyeceğinizi kesinlikle bilmelisiniz" diyerek uyarmıştı. "Bu sizin için de söz konusu mu?" diye sordular. "Evet, Allah'ın yardımı ve merhameti olmazsa benim için de" diye cevap vermişti.

34. "Araf"taki insanların durumu muallakta olup haklarında daha karar verilmemiş insanlardır. Çünkü müsbet yönleri cennete sokacak derecede güçlü olmadığı gibi, menfi yönleri de cehenneme gönderecek zayıflıkta değildir. Bu yüzden, cennet ile cehennem arasında, durumları karara bağlanana kadar bekleyeceklerdir.

35. Cennet ve cehennem halkı ile A'raftakiler arasında geçecek konuşmalarda, ahirette insanın yeteneklerinin ne denli güçlü olacağı hakkında bazı fikirler kurabiliriz. Görme yeteneği, Cennet, Cehennem ve A'raftakiler istediklerinde birbirlerini görebilecekleri derecede kuvvetli olacaktır. Yine konuşma ve duyma kabiliyetleri gibi hassasiyetleri de o derece artacak ki, farklı bu üç dünyanın insanları birbirleriyle hiçbir engel olmaksızın konuşmalarını sürdürebileceklerdir. Biz, bu ve benzeri Kur'an'ın gelecek dünyayı tanımlamalarından, kişilik yapımızda bir değişiklik olmadan, ahiretteki hayat kanunlarının, dünyamızdaki kanunlardan farklı olacağını öğreniyoruz.

Ne yazık ki, Kur'an ve hadislerde geçen bu gibi tanımlamalar, yaşadıkları sınırlı maddi dünyanın dışında daha büyük imkânlarla donatılmış bir alemin varlığını idrak ve tahayyül edememeleri nedeniyle bazı insanları şüpheye düşürmektedir. Herşeyi dünya ölçüleriyle değerlendirdiklerinden bu gibi kimseler Kur'an ve hadislerde gördükleri bu tasvirlerle istihza ederler. Fakat hayat tasavvurları onların dar akılları gibi sınırlı da değildir.

36. Yani, "Kur'an, gerçekliğin ve bu dünyadaki hayatında uyulması gereken doğru tavrın detaylarını ve Doğru Yol'un temel prensiplerini insana vermektedir. Hem sonra, bu açıklamaların şüphe, varsayım veya arzulara değil, bilâkis saf ve sağlam bilgiye dayandığı hususu ayrıca belirtilmesi gereken bir konudur.

37. Kur'an irşad'dır. Tebliği öyle nettir ki, üzerinde düşünen herkesi doğru yola iletir. Buna ilaveten O, irşada inanan ve öğretilerine uyan kimselerin hayatlarında bu hidayetin pratik etkilerini görmek mümkündür. Ve bir "Rahmet"tir. Çünkü onu kabullenen ve hayatını ona uyduran kişinin zihinsel dünyasında, ahlaki yapısında ve karakterinde hayırlı bir inkilab (devrim) meydana getirir. Bunun doğruluğu, yüce peygamberin ashabının hayatında meydana gelen fevkalede değişikliklerle ispatlanmıştır.

38. Başka bir ifade de ise şöyle demektedir: "Doğru ile yanlış arasındaki fark, bir çok aklî yollar ile açıklanmıştır. Buna rağmen yine de anlamayan insanlar var. Daha önce, tamamen kendileri gibi oldukları halde, "Hak Yolu" takip etmekle hayatları bütünüyle iyiye doğru inkılap eden bu insanlar örnek olarak dururken, hâlâ bundan örnek almazlar. Bu gibiler, ancak, hata ve günahlarının neticesinde başlarına gelen belâ ve musibetleri gördüklerinde bu yanlışlarını itiraf ederler."

Onların hali, ne hekimin tavsiyesine uyan, ne de aynı dertten muzdarip olup da hekimin öğütlerini tutarak sağlığına yeniden kavuşanların durumundan, ders almayan hastanın durumuna benzer. Böyle bir hasta, izlediği hayat tarzının, ölümünü mukadder kılıcı olduğunu ancak ölüm döşeğinde farkedecektir.

39. Peygamberlerin getirdiği vahye karşı gelmenin neticelerini bizzat gözleriyle görünce; "Peygamberlerin, hakkında bize bilgi verdiği ve o anda inkâr ettiğimiz gerçeği işte şimdi anladık. Eğer biz tekrar dünyaya gönderilecek olursak, bu sefer farklı bir yol tutacağız" derler. Onların bu çeşit isteklerine verilen cevaplar için Bkz. En'am: 27-28, İbrahim: 44-45, Secde: 12-13, Fatır: 37, Zümer: 56-59, Mümin: 11-12.

40. Burada "gün" kelimesi, 'an, devir, müddet' anlamında kullanılmıştır. Bu kelime Hac: 47'de de aynı mânâ ile gelmiştir. "Gerçekte Rabbin, yanında bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir." Yine "Melekler ve Cebrail, süresi ellibin yıla eşit olan bir günde O'na yükselir" (Meariç:) ayetinde de aynı anlamdadır. Onun gerçek anlamını yalnız Allah bilir. (Daha fazla açıklama için bkz. Fussilet: 11-15).

41. "Arş üzerinde oturduğu"nun mahiyetini anlayabilmek bizim için oldukça zor bir mesele. Yalnızca şöyle anlamak mümkün: Kâinatın yaratılmasından sonra Allah "Arş" diye adlandırılabilecek, sınırsız hükümranlığının merkezi olarak bir yer tesbit etmiş olabilir. Oradan bütün aleme rahmetini saçmaktadır. Arapça, "el-Arş" kelimesi, ayrıca, mecazi olarak, "O'nun hakimiyeti", "arşa oturuşu"da "hükümranlığının bütün idare vasıtalarını kendi elinde tutması anlamlarına da gelebilmektedir. Ayetin tafsilatı nasıl olursa olsun, Kur'an, bunu, aslında Allah'ın kainatın yalnızca Haliki olmayıp, onun Hakimi ve Müdebbir'i de olduğunu vurgulamak için zikretmektedir. Yani, Allah kainatı halk ettikten sonra onunla irtibatını ve ilgisini kesmemiş, bilâkis her saniye ve her anda o kainatı idare etmektedir. Hakimiyetinin tüm güçleri, şüphesiz, kendi yed-i kudretindedir. Herşey O'nun emri ve itaati altındadır. Herşeyin ve herkesin kaderi her dem O'nun elindedir. Bu şekilde Kur'an, Allah'a karşı şirk ve isyan gibi dalâletlere sevkeden temelden yanlış anlayışlara kısa yoldan son verir. Allah'ın evrenin sorunlarına dair yapacağı hiç bir şeyi kalmadığı şeklindeki bir kanaat, insan mukadderatının başka biri tarafından çizildiği veya sonuçlandırıldığı şeklindeki bir inanca götürür, ki bu da kişinin, o kimsenin önünde eğilmesini veya kendi mukadderatının yapıcısının bizzat insanın kendisi olduğu fikrine, o da neticede insanın kendi başına buyruk olması gerektiği inancına götürür.

Bu bağlamda, Kur'an'ın insan ile Allah arasındaki ilişkiyi anlatması için anlatırken, "hakimiyet" ve "hükümdarlık" gibi kelimeleri kullanması düşünülmeye değer bir husustur. Her ne kadar, Kur'an insanoğlunun idrak ve anlayışına sığsın diye birçok yerde bu gibi kelimeler, sanatsal tabirler, mecazi ifade ve uslup kullanmışsa da, yine de çarpık düşünceli bazı münekkidler, bunlardan, bu Kitab'ın Hz. Muhammed'in (s.a) bir uydurması olduğu gibi saçma bir sonuç çıkarmışlardır. İtirazları şöyle sıralanıyor: "Melik" gibi bazı kelimelerin sıkça kullanılması gösteriyor ki, bu kitabın yazarı o dönemde etrafında cari yönetim sistemi olan "krallık"tan etkilenmiş. Bu nedenle, bunun yazarı Allah olamaz. Çünkü kendisi ile bir kral, bir melik arasında mukayesenin bile kabil olamayacağını Allah bilmez mi?" Bu gibi iddiaların oldukça zayıf ve hafif kaldığı çok açıktır. Kur'an'da serdedilen yerin ve göklerin "hakimi" kavramı, sadece belirli bir zaman için, sınırlı bir güce sahip olmaları nedeniyle ölümlü, zayıf kralların tam tersine Allah, el-Hakim, es-Samed, Kadir-i Mutlak, tüm zamanlarda ve mekânlarda herşeyin üzerine Mutlak Hakim olandır. Kur'an'daki "melik" olan Allah'ın hakimiyeti kavramına, insanın krallığı uygun düşmediği ve karşılayamadığı için aslında eleştirileri Kur'an daha başta çürütmüştür. Bu yüzden Mutlak Kral gibi, kimsenin hükümranlık iddia etmesine mahal yoktur. Çünkü insandan istenen, dinî anlamda, yalnızca Allah'ı mabud (ibadet edilecek) olarak tanıması ve medenî, siyasî anlamda yalnızca yine O'nu yegane hüküm sahibi olarak tanımasıdır.

42. Bu "Arşa oturdu" ibaresinin mânâsının daha sonraki açıklamasıdır. "Allah kâinatın yalnız yaratıcısı değil, aynı zamanda onun hakimi ve idarecisidir. Onu yarattıktan sonra ne onun idaresini başkalarının eline bırakmış, ne bütününü veya cüzünü kendinden bağımsız kılmıştır. Aksine, bütün alemin işleyişi ve düzenini bizzat kendi elinde tutmuştur. Gün ve gece kendi başlarına değil, mevcut nizamı değiştirebilecek veya durdurabilecek güce sahip Allah'ın emri ile birbirlerini izlerler. Güneş, ay ve yıldızlar da bunun gibi, hiçbir zatî güçleri yoktur, tümüyle O'nun emrinde ve konulan ilahî kanunların doğrultusunda kayıtsız-şartsız çalışırlar."

43. "Bereket" sözcüğünün kök anlamı, büyüklük, yücelik, süreklilik ve sağlamlıkla birlikte büyüme, artma ve gelişme demektir. Bütün bu anlamlara ek olarak kelime, iyilik ve refah mânâlarını da taşır. Buna göre ayet, "Onun iyilikleri ve faziletleri hudutsuzdur. O'nun hayrı her yere ulaşır. O sınırı olmayan yüce bir mevki sahibidir. Üstelik, O'nun iyilikleri ve faziletleri için bir bozulma veya eksilme sözkonusu değildir, sürekli ve sabittir. (Daha fazla açıklama için bkz. Furkan an: 1-19)

44. Kur'an'a göre, dünyadaki karışıklık ve düzensizliğin ana kaynağı, insanın Allah'a ibadetten ayrılıp başkalarına ve nefsine kulluk etmesi, Allah'ın yol gösterici hidayetini bırakıp ahlâkî, içtimaî ve kültürel yapısını inşa etmesi için başkalarının kılavuzluğu altına girmesidir.

Bu durum fesad ve ona bağlı diğer kargaşa ve düzensizlikleri doğurduğu için bunun kökünden kazılıp atılmasını amaçlar. Aynı zamanda, bu düzensizlik ve kargaşanın dünyanın kendi tabiatından olmadığını, arızî olduğunu ve dolayısıyla da yeniden düzen ve huzur haline inkılab ettirilebileceğine de dikkat çeker. Çünkü, insanın cehaleti ve inkârının bir ürünü olarak, dünya için kurulmuş nizam, nizamsızlık ve kargaşaya yenilmiştir. Yani, insan dünya hayatına; cehalet, barbarlık, şirk, isyan ve ahlâkî anarşî içinde başlamamıştır ki, daha sonra derece derece bunları kaldıracak reformlara girişilmiş olsun. İnsan dünya hayatına, huzur ve nizam içerisinde başlamıştır. Daha sonra bu huzur, günahkârların, kötülerin, delilikleri ve fitne-fesatlarıyla bozulmuştur. Sonra Allah o fesadı, düzensizliği gidermek ve hayatı ilk, orijinal şekline tekrar döndürmek için peygamberler göndermiştir. Onlar insanlığı, ilk huzur ve düzen halini korumaya ve kargaşayı yaymaktan kaçınmaya davet etmişlerdir.

Kur'an'ın bu mesele hakkındaki görüşünün, insanın karanlıklardan aydınlanmaya doğru çıktığı ve hayatın kademe kademe reformlar ile daha da düzenlileştiği görüşünde olan evrimcilerinkinden çok farklı olduğunu söylemek gerekir. Onların aksine, Kur'an, Allah'ın insanı yeryüzünde aydınlatmış olarak yerleştirdiğini ve hayata huzur ve nizama dayalı bir yapı içerisinde başladığını vurgular. Bilahere insan, mütemadiyen şeytanın rehberliğini izlemiş ve karanlıklara, zulmete gark olmuşlardır. Orijinal, doğru ve düzenli sistemi bozdular. Sonra Allah, tekrar tekrar elçilerini göndererek insanları karanlıktan zulmetten aydınlığa, ışığa, nura çıkmaya, fesattan kaçınmaya davet etmektedir. (Bkz. Bakara an: 230)

45. Yukarıda geçen "fesad" hali burada açıklığa kavuşturuluyor ve bu halin insanın, veli, koruyucu ve yardımcı olarak Allah'tan başkasını kabul etmesiyle başladığını söylüyor. O halde düzen, ancak tek veli, koruyucu ve yardımcının, yalnız Allah olduğunu bilmekle tekrar sağlanabilir.

"Korkarak" ve "umarak" dua etmek ile, insanın sadece Allah'tan korkması ve yine umduğunu sadece O'ndan beklemesi gerektiği kastolunuyor. İnsan refah ve saadetinin tamamen Allah'a bağlı olduğu inancıyla dua etmelidir. Aksi taktirde sonuç hüsran ve felaketten başka birşey olmaz.

46. Burada yağmur ve onun bereketinin kinaye yolu ile anlatımı, sadece Allah'ın gücünü göstermek ve ölümden sonra hayat olduğunu ispatlamak hedefinde değildir yalnızca. Esas maksad, peygamberlik müessesesi ve onun rahmetiyle, nasıl iyiyi kötüden, saf olanı saf olmayandan ayırmaya yardımcı olduğunu ortaya koyacaktır. Hz. Peygamber'in (s.a) gelişi, İlâhî hidayetin ve tebliğin gönderilişi, bulut ve hayat veren yağmur yüklü rüzgara benzetilmiştir. Yağmur, hayatın hazinelerini, (meyve vs.) tekrar bitirmek üzere toprağı nasıl canlandırırsa, Hz. Peygamber'in (s.a) talimleri ve rehberliği de aynı şekilde, iyilik hazinelerini açığa çıkararak ölü insanlığı öylece yeniden hayata kavuşturur. Buna ilaveten burada mecazi olarak tüm bu rahmetin yapacağı tek şey vardır: O da yapısından zaten zengin, münbit olan ve altındaki hazineleri dışarıya çıkarmak, bitkileri fışkırtmak için yalnızca bir yağmur bekleyen toprağa düşmektir. İşte buna işaret edilmektedir. Aynen, rasûllerin tebliğ ve irşadlarından da ancak gerekli kabiliyete sahip olup da, doğru rehber yokluğundan bu gizli kalmış yeteneklerini bir türlü geliştirememiş olanlar yararlanabilecektir. Şerir ve samimiyetsiz insanlara gelince, onlar, üzerine yağmur düşse bile sadece faydasız çalılıklar bitiren çorak topraklar gibi peygamberlik müessesesinin bereketinden faydalanamazlar. İşte bu şekilde onların gizli olan hainlikleri, peygamberlerin gelişiyle bütünüyle ortaya çıkar. Bu kinayeli ifadeden çıkan ibret dersi, daha sonraki bölümlerde geçen bir dizi tarihi olaylarla pekiştirilerek her dönemde ve her peygamberin gelişi üzerine insanların kendiliğinden iki gruba ayrıldıkları hususundadır. Birinci grup, peygamberlerin kılavuzluğundan yararlanarak kabiliyetlerini tam geliştirilen ve iyiliğin meyvelerini devşiren yetenekli ve saf insanlardan, ikinci grup ise, peygamberlerle yüzyüze kalınca bütün çirkefliklerini kusan ve değersiz bir madenin som altından ayrılması gibi diğerlerinden ayrılan, kirli, rezil insanlardan oluşur.

47. Açıklama notu: 46'da işaret edilen tarihî olaylardan birincisi burayla bağıntılıdır. Kur'an'a göre, Hz. Nuh (a.s.) Hz. Adem'in (a.s.) takip ettiği ve zürriyetine bizzat öğrettiği "Hak yolu" ilk defa tahrip eden kendi kavmine peygamber olarak gönderilmiştir. Biz, Kur'an'daki kısa atıflardan ve İncil'deki detaylı bilgilerden Hz. Nuh'un (s.a). kavminin bugün Irak denilen ülkede yaşamış olduğunu öğreniyoruz. Aynı husus, İncil'den daha eski Babil Arkeolojik kazılarında bulunan levhalarla da teyid edilmiştir. Bunlar, İncil ve Kur'an'da, nakledilmiş olan benzer kıssayı anlatır ve olay yerini Musul'a yakın bir mevkide tesbit ederler.

Dahası, çok eski devirlerden beri gelen Kürt ve Ermeni rivayetleri de, Hz. Nuh'un gemisinin, aynı bölgenin bir yerinde karaya oturduğunu söyler. Bu hikâyeler, aynı zamanda, Ağrı Dağı civarında geçen Hz. Nuh (a.s.) kıssası ile ilişkili bazı kalıntılara da işaret eder. Hatta Nehcivan şehri yerlileri bile, şehrin Nuh Peygamber (a.s.) tarafından kurulmuş olduğunu iddia ederler.

Eski Yunan, Mısır, Hint ve Çin edebiyatlarında da, Hz. Nuh'un kıssasına benzer rivayetler vardır. Bunların dışında, çok eski zamanlardan beri Burma, Malaya, Doğu Hind Adaları, Avustralya, Yeni Gine, Avrupa ve Amerika'nın çeşitli bölgelerinde anlatılagelmiş olan rivayetler de o kıssaya çok benzemektedir. Bütün bunlar, bu kıssanın, Hz. Adem'in tüm çocuklarının, dünyanın dört bir yanına daha dağılmadan önce hep beraber, birlikte aynı bölgede geçirdikleri dönemle alâkalı olduğunu gösterir. Bundan dolayı, kendi tasavvurlarıyla karışmış ve olayın gerçek hikâyesini unutmuş olmalarına rağmen, her milletin eski tarihlerinde "Tufan"la ilgili atıflara rastlamak mümkündür.

48. Bu ve Hz. Nuh'un kıssasının anlatıldığı diğer ayetler, onların ne Allah'ın varlığını inkâr ettiklerini, ne O'ndan habersiz ve ne de O'na ibadet etmeyi reddettiklerini gösterir. Fakat sapıklıklarının ana sebebi, şirke bulaşmış, Allah'a başka ortaklar koşmuş ve onları Allah'la beraber tapınmaya değer bulmuş olmaları idi. Bu temel sapış onları diğer birçok kötülüklere sevketti. Örneğin bu, uydurdukları sahte tanrıları temsil etmek için ortaya özel bir sınıf çıkarmalarına neden oldu. Daha sonra bu sınıf, toplumun dinî, siyasî ve ekonomik gücünü eline geçirdi ve halk arasında sınıflaşmalar ortaya çıktı. Neticede, fesad, kargaşa, zulüm ve ahlâksızlık her yeri aldı yürüdü ve insanlık aşağıların en aşağısına (Esfel-î Safilin) battı gitti. Hz. Nuh (a.s.) bu hususları ıslah etmek için gönderildi. Bu iş için o, uzun bir zaman bütün gücünü, üstün bir hikmet ve sabırla istenen ıslahatı yapmaya harcadı. Fakat o sefil sınıf, tüm halkı öyle hilekârca aldatmıştı ki, Hz. Nuh'un (a.s.) tüm gayretleri boşa çıkıyordu. Onların ıslah edilmelerinden artık hiçbir umut kalmadığı zaman Hz. Nuh (a.s.) Allah'a dua ederek şöyle dedi: "Ey Rabbim! Bir tane dahi olsa bu inkârcılardan, hiçbirini yeryüzünde bırakma! Çünkü onlardan herhangi birini hayatta bırakırsan, o yine senin kullarını saptırır ve sadece facir ve kafir nesiller doğurur." (Daha fazla bilgi için bkz. Hud: 25-48, Şuara: 105-119, Nuh suresinin tümü).

49. Burada, Hz. Nuh (a.s.) ile kavmi arasında geçmiş olan hadise, Hz. Muhammed'le (s.a) halkı arasında tam bir benzerinin meydana gelmesinden dolayı rivayet edilmiş, anlatılmıştır. O'nun daveti, Hz. Nuh'unki ile, çağrısına verilen cevap da, ileri gelen sapıkların Hz. Nuh'a verdikleri cevapla hemen hemen aynı idi. Kureyş ileri gelenlerinin, Hz. Muhammed'in (s.a) davetine karşı sebep oldukları şüpheler, yüce peygamberden binlerce yıl önce kavminin ileri gelenleri tarafından Hz. Nuh'un (a.s) çağrısına karşı yapılmış olanların aynısıydı ve karşılıkları da Hz. Nuh tarafından verilmiş cevapların aynısıydı. Dahası, Rasûllerin hayatlarında, kavimlerinin, davetlerine karşı takınmış oldukları tavır da Mekke ileri gelenlerinin göstermekte oldukları tutum ile aynı idi. Bundan dolayı, Kur'an ilgili hitaplarında her devirde peygamberlerin getirdiği davetin ve sonunda o davete karşı gelip inkâr eden kimselerin, şu ana kadar aynı olduğunu ve bundan sonra da aynı olacağı gerçeğini vurgulamaktadır.

50. Kur'an-ı Kerim'de muayyen yerlerde, muayyen peygamberlerin tebliğlerinden belli olayların kısa kısa anlatılışı, bütün bir olayın birkaç hadiseyle bittiği tahminine sebep olmuştur. Sanılır ki, bir peygamber önce kavmi önünde davasını ilân etmiş, onlar da karşı itirazlarda bulunmuşlar, daha sonra peygamber onları cevaplamış fakat onlar yine karşı gelerek davetin bâtıl olduğunu ilân etmişler ve olay böylece birkaç kez tekrarlandıktan sonra Allah cezasını indirmiştir. Bu tip bir bilgi, Kur'an'ın üslûbuna yabancı olanların yanlış bir zannından ibarettir. Bu olaylar, uzun zaman süren bir kavganın sadece birkaç safhasıdır. Çünkü Kur'an, aynı yerde meydana gelen bir kıssanın tüm ayrıntılarını vermez. Bazı tarihi olayların naklinde, Kur'an, anlatımı sadece o anda münakaşa konusu kısımla doğrudan ilgili olan bölümle sınırlar ve gerekli olmayan diğer bütün teferruatı geçer. Bunu biraz daha açıklamak için, Hz. Nuh'un (a.s.) bu kıssasından örnekler getirelim: Burada gaye, bir peygamberin davetine karşı gelmenin ve yalanlamanın sonuçları hakkında insanları uyarmaktır. Bundan dolayı, Hz. Nuh'un (a.s.) davetini halkına anlatmaya devam ettiği zaman sürecinin tümünü zikretmek gerekli değildir. Fakat Hz. Muhammed (s.a)le ashabına sabrı talim etmek için Hz. Nuh'un kavmine davetini sürdürdüğü zamanın uzunluğu hakkında özel bir dikkat çekmektedir. Bunun hatırlatılması, birkaç yıllık çabalarının hiçbir önemli ve ivedi sonucunu görememekle Hz. Muhammed (s.a) ve ashabının umutlarını kaybetmemeleri, aksine, umudunu yitirmeden, her türlü elverişsiz şartlarda görevini yapan Hz. Nuh'un (a.s.) kıssasından bir ders almaları gerektiği hususunda onların cesaretlerini arttırmak içindir. (Bkz. Ankebut: 14)

Aynı şekilde, "İlahî Daveti yalanlayan ve Onu bâtıl görüp öyle muamelede bulunan kimseleri helâk ederiz" gibi cümleleri tekrar tekrar okudukları zaman, bazı insanlar şüpheci hale gelir ve "öyleyse bugün, niçin aynı şeyler meydana gelmiyor?" diye sorabilirler. Bunlar, Kur'an'da anlatılandan farklı bir yapıda olsa da, ulusların bu dünyada, bir yükselip bir çöktüklerini kabul ederler. Fakat peygamberlerin iyice tanınıp anlaşılmasından sonra bir kavmin zelzele, tufan, kasırga veya yıldırım misali ani bir azap ile yok olması farklıdır. Bu kuşkunun ortadan kalkması için, insanın bir peygamberin içinden doğup çıktığı bir toplumla, peygamberin şahsen bulunmadığı bir toplum arasındaki farkı kavraması gereklidir. O, Allah'ın davetini, onlara, hem de kendi dilleriyle doğrudan anlatır ve karşı gelmelerine hiçbir mazeret bırakmamak için, bizzat kendi şahsında inandırıcı tam ve mükemmel bir model sunar. Bundan dolayı böyle bir toplum, bu gibi açık ayetlerden sonra, ilahî davete karşı geldiğinde, en şiddetli şekilde cezalandırılmayı da hak eder. Daveti doğrudan doğruya peygamberden almayıp ona dolaylı yollardan ulaşan bir toplumun durumu, tabii ki böyle bir toplumun durumundan farklıdır.

Onların, helâk edilme cezalarının hemen anında uygulanması, peygamberlerin kendi zamanlarında yaşamış olmalarındandır. Bunun şimdi uygulanmamasında şaşılacak birşey yok. Çünkü peygamberlik zincirinin sonuncusu Hz. Muhammed'den (s.a) sonra hiçbir peygamber gelmiş değildir ve kıyamet gününe kadar da gelmeyecektir. Binaenaleyh peygamberleri yalanlayanlara gelen azap gibi, şimdi de azap gelirse eğer, bu çok şaşırtıcı olacaktır. Çünkü o takdirde bu azap bazı türedilerin peygamberlik iddialarına delil teşkil eder.

Yine de bu, Allah Teâlâ'nın bu tür cezaları uygulamayı bıraktığı anlamına gelmez. Hakikatte şimdi bile Allah'ın kendisine gelen ve sapıtan topluluklar üzerine ihtar ve ceza kabilinden afetler gönderdiği müşahede edilmekte. Fakat onlar, ne yazık ki, dikkatlerini asıl nedene çevirmemekteler, aksine bu belâlara, tuttukları kötü yolun bir sonucu olarak bakmak yerine, fiziksel nedenlerin ötesine geçemeyen bilim adamları, tarihçileri, felsefecileri, bu olayları bazı fiziksel ve tarihsel yasalara hamlederek bu insanları yanlış tarafa çekerler. Bu sözde alimler, insanların dikkatlerini, üzerlerinde bir Allah olduğu gerçeğine çevirmelerine mani olurlar. O Allah ki, evvela bazı ufak afetler ile onları yanlış, kötü yolları konusunda uyarmış ve daha sonra da, eğer bu tutumlarında ve hayat tarzlarında ısrar ederlerse tamamiyle helâk cehennemine atmıştır.

51. "Ad", en eski Arabistan kabilelerinden birisi idi. Bu kavmin kıssaları çok iyi bilinmekte ve ülkenin her yerinde anlatılmaktaydı. Onların güç, kuvvet ve zenginlikleri hakkındaki hikâyeler çok meşhur hale gelmiş ve sonuçta kökünden helâk edilişleri de ibret alınacak bir örnek olarak anlatılmıştır. Onların bu kötü şöhretleri, isimlerine benzeyen, yeni kelimeler üretilmesine yardımcı oldu. Meselâ, her eski şeye"", ve arkeolojik kalıntılara da"" diye isim verilir oldu. Hiçbir izleyeni ve sahibi kalmamış ve bu yüzden çoraklaşmış araziye de"" denilmektedir.

Eski Arap şiirinde bu kavim sık sık geçer. Arap kabileleri nesep uzmanları, yok olmuş, nesilleri kesilmiş ilk Arap kabilesi olarak Ad kavmini zikrederler. Günün birinde Ad kavminin yaşamış olduğu topraklarda oturan Beni Zahl b. Şeyba adında birinin Yüce Peygamber'e (s.a) geldiği ve çok eski çağlardan beri Ad kavmi hakkında anlatılagelmiş olan hikâyeler naklettiği rivayet edilmiştir.

Kur'an'a göre Ad kavmi, etrafı Hicaz, Yemen ve Yemame ile çevrilmiş olan Ahkâf adındaki bölgede otururdu. Burasını merkez tutarak Yemen, Umman ve Hadramût'tan Irak'a kadar uzanan çok geniş bir alana hakimiyetlerini kurmuşlardı. Tarih yönünden kalıntıları oldukça eski olmasına rağmen Güney Arabistan'da Ad kavmine atfedilen bazı kalıntılar halen vardır. Hadramut'un bir bölgesinde, Hz Hud'un (a.s.) olduğu söylenen bir mezar mevcuttur. 1837'de İngiliz donanmasında görevli James R. Wellested, Hısn-ı Gurab yakınında, Hud peygamberden bahseden bir levha buldu. Dahası, levhadaki yazı, burada yaşamış olanların Hz. Hud'un (a.s.) şeriatını takip edenler olduğunu de gösteriyordu. (Daha fazla açıklama için bkz. Ahkâf an. 25).

52. Arapçada"" kelimesi 1) Nimetler, 2) Tabiatın burhanları, 3) Öğülmeye değer nitelikler gibi anlamlara gelir. Bunların ışığında ayet, "Allah'ın nimetlerini, ikramlarını hatırla ve O'nun bunları senden geriye alacak güce sahip olduğunu da unutma" gibi bir anlama gelebilir.

53. 70. ayet, Hud kavminin ne Allah'ın varlığından habersiz olduğunu, ne O'nu inkâr ettiğini, ne de O'na ibadet etmeyi reddettiğini gösterir. Onların kabule yanaşmadıkları husus, Hz. Hud'un (a.s.) hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnız tek Allah'a ibadet etmeye olan çağrısıdır.

54. "Birisine, "Yağmur Tanrısı", bir diğerine "Hava Tanrısı", "Refah Tanrısı", "Afet Tanrısı" vs. gib adlar veriyorsunuz. Halbuki, bunlar hiçbir şeyin tanrısı değildir. Sadece sizin uydurduğunuz adlardır bunlar." Günümüzde bile, birtakım insanlar diğerleri için "zorlukları gideren", "ihsanlar bağışlayan" vs. gibi isimlerle anarlar. Halbuki onun kimseye bağışlayacak bir ihsanı, hazinesi yoktur. Verecek birşeyi olmayan birisine "veren" demektedirler. Hakikatte bu lakaplar, bu sıfatlarla mavsuf olabilme yetkisi olmayanlara takılan boş laflardır. Bunun için, eğer bir kimse bu lakapların doğruluğunu ispat etmeye çalışırsa, aslında, gerçek ile bir alâkası olmayan bu isimler üzerinde münakaşaların büyümesine neden olur, o kadar.

55. Yani, "Kendi bilginize göre, "Rablerin Rabbi" diye tanımladığınız Allah gerçekte, bu ilâhlardan hiçbirini, bir ilâhın veya rabbin yetkilerini verip temsilci seçmemiştir. O, ne ilâhlık gücünün bir kısmını, filan veya falana vermiş, ne de herhangi bir kişiyi "bağışlayıcı" veya "güçlükleri bertaraf edici" olarak, kuvvet vermek suretiyle yetkili kılmıştır. Siz, bizatihi kendi arzunuzla bu ünvanları hoşlandıklarınıza verdiniz."

56. "Ardlarını kestik, köklerini kazıdık" ayetinin anlamı, "Biz onları, kökünden öyle yerle bir ettik ki, arkalarında onlardan hiçbir eser kalmadı" demektir. Bu, Arap Yarımadasında anlatılagelen rivayetlerle de, yerleşmiş bir hakikattır. Arkeolojik kalıntılarda, "İlk Ad" kavmine mensup insanların yapıları bile, yeryüzünden bütünüyle helâk edildiklerini göstermektedir. Arap tarihçileri, Ad kavmini, soyu kurumuş, kaybolmuş kabilelerden sayarlar. Öte yandan, Hz. Hud'un (a.s.) takipçilerinin bu felaketten kurtulduklarını ve "İkinci Ad" adıyla bilindiklerini ve an: 51'de adı geçen Hısn-ı Gurab yazıtlarının da bunların bir kalıntısı olduğunu söylemekteler. Yaklaşık, Hz. İsa'dan (a.s.) 1800 yıl önce yazılmış bu yazıtlardan birkaç alıntı yapalım:

"Bu kalenin içinde, uzun bir zaman son derece, refah ve bolluk içinde yaşadık. Kanallarımız her zaman su ile dolu idi.. Ve idarecilerimiz her türlü kötülükten uzak asil krallardı. Bununla beraber huzuru ve barışı bozanlara karşı sert ve güçlü idiler. Bizi, Hz. Hud'un (a.s.) şeriatına göre yönettiler ve bütün önemli kararları bir kitaba yazarlardı... Biz mucizelere ve ölümden sonraki hayata inanırız."

Yukarıdaki bu alıntılar, Hz. Hud'a (a.s.) inananların, Ad kavminin eski azamet ve zenginliğinin varisleri haline geldiği hususunda Kur'an da ifade edilen gerçeği doğruluyor.

57. Semud, Arabistan'ın Ad'dan sonra en yaygın olarak bilenen ikinci eski kabilesidir. Kur'an-ı Kerim gelmeden önce onlar hakkındaki hikâyeler, Araplar arasında çok yaygındı. Adları, şiirde, İslam öncesi Arap hutbelerinde ve Asur'da bulunan levhalarda da sık sık geçmektedir. Eski Yunan, İskenderiyye ve Roma tarihçi ve coğrafyacıları da bu kavmin adından bahsederler. Onların bazı kalıntıları Hz. İsa'nın (a.s.) doğumu öncesi yıllara kadar mevcut idi. Roma tarihçilerine göre bu kabileye mensup kişiler Roma ordusuna katılmış ve düşmanları Nebatîlere karşı savaşmışlardı.

Semud kabilesi, günümüzde el-Hicr diye bilenen Arabistan'ın kuzey-batı kısmında yer alan topraklara varis olmuş idiler. Başkenti, halen Medine-Tebûk Demiryolu üzerinde bir istasyon olan Medain-i Salih idi. Eski ismi Hicr'dir. Bu kavmin, tepe ve yamaçlarda oydukları taş evler bugün bile büyük bir alana yayılmış haldedir. Bu ölü şehre, şöyle bir üstünkörü bakıldığında, nüfusunun o zamanlar yaklaşık beşyüzbin civarında olduğu tahmin edilebilir.

Kur'an'ın nüzulu sıralarında, Hicaz'dan gelen ticaret kervanları Semud kavminin bu arkeolojik kalıntıları arasında geçmekte idi. Yüce Peygamber (s.a) Tebûk'e doğru ashabını sevkederken bu harebelere doğru işaret ederek onlardan, düşünen bir gözlemciye bu gibi şeyler nasıl bir ders veriyorsa öyle bir ibret dersini akıllarında tutmalarını istedi. Arkadaşlarına, Hz. Salih'in dişi devesinin su içtiği kuyuyu gösterdi ve onların da o kuyudan su içmelerini söyledi. Daha sonra bir tepe geçidini gösterdi ve Salih Peygamberin (a.s.) devesinin su içmek için kuyuya bu geçitten geçtiğini anlattı. O geçit halen Feccu'n-Nâka: (Dişi Devenin Geçidi) diye anılır.

Daha sonra kalıntılar arasında bir gezinti yapmak isteyenleri bir araya toplayarak, şöyle söyledi: "Burası, Allah'ın cezasını başlarına geçirdiği, helâk ettiği bir kavmin arazisidir. Bu yüzden, buradan olabildiğince nefret ederek, tiksinti duyarak geçin. Burası eğlenilecek bir yer değil, aksine hüzünlenecek, matem tutulacak bir yerdir."

58. Ayetin üslubu açıkça gösteriyor ki, "Allah'ın bu dişi devesi" bir "açık delil"dir. Bir sonraki ayette ise "bir ayettir" denilmekte. Şuara suresi 154-158 arası ayetlerden öğreniyoruz ki, bu kabile insanları, Salih peygamberden, eğer Allah'ın gönderdiği bir elçi ise kendilerine açık bir delil getirmesini talep etmişler ve bunun üzerine Salih peygamber dişi deveyi bir delil olarak onlara sunmuştur. Bu, o dişi devenin doğumunun mucizevî bir şekilde meydana geldiğini ve tıpkı diğer peygamberlerin gösterdikleri mucizeler nev'inden bir mucize gibi zuhur ettiği gerçeğinin ispatıdır. Mucizevi doğuşunun diğer bir kanıtı ise Salih peygamberin (a.s.) onu, bir mucize hususunda dikkat çekerek inanmayanlara sunuşudur. "Sizin hayatınız doğrudan bu dişi devenin hayatı ile bağlantılıdır. Salıverin özgürce bayırlarınızdan otlasın, sırayla birgün yalnızca o içsin kuyularınızdan su, ertesi gün de sığırlarınız içer. Eğer ona bir kötülük ederseniz, Allah'ın azabı aniden size çarpacaktır" demişti. Aşikârdır ki, dişi deve örneğinin böyle canlı bir biçimde sunuluşu, insanların onun olağanüstü bir hayvan olduğunu görmeleri içindir. Bu yüzden de, kendi bayırlarında serbestçe otlamasına, kuyularından bir gün de onun su içmesine müsaade ettiler. Fakat gönülleri bir türlü razı değildi bundan. Sonuçta o kadar korkmuşlardı ki, onu öldürebilmek için, günlerce müşavere edip sonunda da gizli bir plân kurmuşlardı. Bunu yaparken de Salih peygamberin, kendilerine mani olacak dünyevi bir güce sahip olmadığını biliyorlardı. Dişi devenin öyle istediği gibi, bir başına, her yerde dolaşabilme cesaretini göstermesi onun arkasında bazı gizli güçlerin olduğunu göstermekteydi.

Kur'an, bu devenin fiziksel yapısı ve nasıl vücuda geldiği hususunda bir şey söylemiyor. Ayrıca onun mucizeleri hakkında da mevcut hiçbir sahih hadisde de bir işaret yok. Bu yüzden, müfessirlerin devenin doğuşu vs. hakkında anlattıklarına inanma zorunluluğu yoktur, kabul etmeyen de olabilir. Her ne olursa olsun Kur'an'ın kesin delilidir ki, o dişi deve mucizelerden bir çeşit mucize idi.

59. Semud halkı an: 57'de de zikredildiği gibi tepe yamaçlarında büyük evler oyarlardı. Onların bir kısmı hâlâ olduğu gibi Medain-i Salih'de bulunmakta olup, o insanların mühendislikte ulaştıkları üstün dereceleri göstermektedir.

60. Yani "Siz Ad kavminin akıbetinden bir ibret almalısınız. O sapıtmış kavmi yokedip sizi onlara halef kılan aynı Allah, Ad kavmi gibi sapkınlığa düşerseniz aynı şekilde sizi de yok edip yerinize başkalarını geçirecek güce sahiptir."

61. Hz. Salih'in (a.s.) dişi devesini yalnızca bir kişi öldürdüğü halde (Bkz. Nisa: 27-29, Şems: 12-14) bütün kabile bu suçun ortağı sayılmıştır. Çünkü bütün kabile o kişiye arka çıkmış, desteklemişti. Bir birey tarafından işlenmiş olsa bile, bir toplum tarafından tasvip görülen veya bir toplumun iradesini yansıtan her suç, toplumun suçudur. Onu yapan kişi ise burada sadece bir maşadır. Kur'an'a göre, bir birey tarafından işlenen ve ilgili toplum tarafından da kabul gören bu suç bir millî suç sayılmaktadır.

62. Semud kavminin başına gelen musibete"" (şiddetli sarsıntı) ismi verilmiş, fakat başka yerlerde "" (korkunç ses), "" (şimşek) ve "" (kulakları patlatan ses) diye de geçmektedir.

63. Bu insanlar, şimdi Ürdün'ün doğu yakası denilen ve Irak ile Filistin arasında yer alan topraklarda yaşamışlardı. Kitab-ı Mukaddes'e göre merkezleri Ölü Deniz'e yakın yerlerde, ya da tamamıyla suyun altında kalmış Sodom şehridir. Talmud, bunların Sodom'un dışında dört büyük şehirlerinin daha olduğunu ve bu şehirler arasındaki arazilerin, kilometrelerce devam eden büyük bir bahçeyi andırdığını ve seyredenleri büyülediğini anlatır. Fakat zamanımızda şehirlerin yerleri tam olarak belli değildir. Çünkü bu alanların tümü, Lût Gölü ya da diğer bir adıyla Ölü Deniz'in altında kalmıştır.

Hz. Lût (a.s.), Hz. İbrahim'in (a.s.) yeğeni idi. Hakka davet'in tebliği, hususunda tecrübe kazanmak için Suriye, Filistin ve Mısır'ı ziyaret etmek üzere amcası Hz. İbrahim'le (a.s.) birlikte Irak'tan ayrıldı. Daha sonra Allah tarafından bir rasûl olarak tayin edilip, kendileriyle bir kan bağı olmasından dolayı onun "kavmi" diye nitelenen günahkâr topluluğa ıslah etmek için gönderildi.

Ne yazık ki, Yahudiler tarafından tahrif edilmiş olan eldeki Kitab-ı Mukaddes'te Hz. Lût'un (a.s.) şahsiyeti lekelenmiştir. Başka hususlar bir tarafa, Ürdün topraklarında icra ettiği vazife, İbrahim'in sığır sürüleri ile Lût'un sığır sürüleri arasında çıkan bir anlaşmazlık sonunda" (Tekvin/Bölüm, 5:12, 13) münbit bir toprağa göç olarak tanımlanmıştır. Fakat Kur'an bu iddiayı çürütür ve Hz. Lût'un (a.s.) bir resûl olarak tayin edilmiş olduğunu ve oraya, halkı ıslah etmek için gönderildiğini söyler.

64. Kur'an-ı Kerim daha başka yerlerde, bu kavmin diğer bazı günah ve suçlarını da zikreder, fakat burada, Allah'ın cezasına uğramalarına neden olan, onların en iğrenç suçlarını hatırlatır.

Her ne kadar bazı sapık kimseler, Sodom halkına nihayete kadar kötü bir şöhret sağlamış olan bu iğrenç günahı işlemiş iseler de, bu durum, bütün insanlar tarafından her zaman hayasız ve çok kötü bir davranış olarak kabul edilmektedir.

Fakat bu çirkin fiili, ahlâkî bir seçkinlik derecesine çıkaranlar, eski çağlarda sadece Yunan filozofları, modern dünyada da yalnız Avrupalılar olmuştur. Avrupalılar, adeta bu işin eksik kalan yönlerini alenî surette tamamlamak için ellerinden geleni yapıyorlar ve bu iğrenç fiile yasal bir statü vermeyi de başarmış bulunuyorlar. O kadar ki, bazı memleketlerin kanun koyucuları onu yasallaştırmışlardır bile. Şöyleki, artık eşcinselliğin korkunç bir toplum suçu olduğunu göstermek için tartışmalar düzenlemek de fayda vermez hale geldi. Halbuki Halik (Yaratıcı) herşeyi dişi ve erkek olarak yaratmış, her türü ötekinden farklı ve üremeleri için yekdiğerine tamamlayıcı şekilde varlık alemine çıkarmıştır.

Sonra insanoğlundaki bu farklılık, bir amaca hizmet etmek içindir. Bu iki insanın çocukları ile birlikte bir yuva kurması içindir. Zira aile, insanoğlunun uğruna yaratıldığı medeni hayatın temelidir. Bundan dolayı kadın ve erkeğin vücutları, cinsî arzularını tatmin ve insan neslinin üremesi için gerekli olan tabiî fonksiyonu yerine getirebilmelerine müsait bir şekilde ve yekdiğerini tamamlayıcı yapıda yaratılmıştır. Binaenaleyh, bu cinsi arzuyu gayri meşru yollardan tatmin eden kişi, bir defada ve aynı zamanda birçok suçun faili haline gelir:

1) Böyle biri bu hareketiyle, şehvetinin kurbanı olarak, kendi vücut organlarının fıtrî ve fizikî işlevlerine karşı, tabir caizse, savaş açmış olur. Bu, kaçınılmaz olarak bu fiili işleyenlerin, fizik, zihin ve ahlâkları üstünde son derece zararlı etkiler meydana getirir.

2) Kendi türüne ve tüm aleme karşı gereken haklarını ve vazifelerini yerine getirmeden, salt cinsî zevkler peşinde koşması, taibata karşı ihanet ve vefasızlık suçu işlemiş sayılmasına neden olur.

3) Genelde, medeni toplumun bütün imkânlarından faydalanmasına karşılık bir aile hayatının getirdiği sorumlulukları yüklenmekten kaçınması ve bütün enerjisini, cinsel arzularını gayri meşru yollarla tatminde harcaması nedeniyle topluma karşı vefa sözünü tutmamış olur. Bu bencil ve uygun olmayan davranış sadece faydasız bir hareket olmakla kalmaz, aynı zamanda toplum ahlâkına da büyük zarar verir. Böylece, o kimsenin kendisini, ailesine ve insanlığa faydalı kılamaz hale getirir ve en aşağı bir başka erkekte de doğal olmayan kadınsal özelliklerin yerleşmesine neden olur. Bu da aslında, kendilerine rağbet edilmemesi dolayısı ile en azından iki kadının ahlâksızlığına ve zinaya düşmelerine yol açar.

65. Aralarında muttaki kimselerin bulunmasına bile tahammül edememeleri onların ahlâkî tefessühün en aşağı derekelerine yuvarlandıklarının bir göstergesidir. Onlar sadece hayasız, günahkâr ve ahlâksız değil, aynı zamanda her türlü iyilik ve fazilet duygularından da yoksundurlar. Bundan dolayı, aralarında kendilerini ahlak ve fazilete davet edecek kimsenin kalmaması için, Hz. Lut (a.s.) ve taraftarlarını davalarından vazgeçirmek istediler. Ve topluca, günahkâr-lığın en son sınırına dayanmış ve aralarında iyilikten hiçbir eser kalmamış olduğundan, yeryüzünde bulunmaları için artık hiç bir sebeb kalmamıştır. Bu nedenle, Allah o kavmin bütünüyle yok edilmesini emretti. Onların durumu, içinde sadece birkaçı sağlam meyve kalmış çürümüş bir sepete benzetilebilir. İçinden sağlam elmalar çıkarılıp alınınca, geriye kalanlar tamamen faydasızdır ve bundan dolayı da, çöp yığınına atılıp imha edilmesi gereklidir.

66. Kur'an'ın diğer bölümlerinde, muhtemelen yoldan çıkmış olanlardan birisinin kızı olan, Hz. Lût'un (a.s.) zevcesinin, peygamberle anlaşmazlıklarında, kâfirleri desteklediği ve bundan vazgeçmediği açıklanmaktadır. Bundan dolayı Allah, Hz. Lut'dan (a.s.) arkadaşlarıyla beraber karısını götürmemesini istemiştir.

67. Buradaki "yağmur", bildiğimiz su damlaları şeklindeki yağmur değil, Kur'an-ı Kerim'in bazı yerlerinde açıkça ifade edildiği gibi, taş yağmurudur. Onların evlerinin altı üstüne gelmiş ve toprağa gömülüp gitmişlerdir.

68. Burada ve daha başka yerlerde Kur'an, tek başına sadece Sodomî (eşcinsellik) hastalığının Allah'ın gazabını insanların üzerine çekmeye yetecek iğrenç bir günah olduğunu belirtmektedir. Bu yüzden, bu tür suçların kökünü kazıyıp ortadan kaldırmanın, Peygamberin önderliğinde İslâm devletinin bir görevi olduğunun ve bu suçu işleyen kimselerin cezalandırılması gerektiğini öğreniyoruz. Buna işaret eden bazı hadisler de vardır: a) "Eşcinselin failini de, mefûlünü de öldürün" b) "Her ikisi ister evli olsun ister bekâr olsun", c) "Livata suçunun failini ve mefulünü recm ediniz." Fakat, hayatı boyunca Hz. Peygambere hiçbir livata suçlusu getirilmemesi nedeniyle, bu tip suçlular için açık ve kati bir ceza şekli tarif edilmemiştir.

Bununla beraber, O'nun haleflerinden gelen bazı görüşler vardır: Hz. Ali, bu tip suçluların kılıçla öldürülerek, cesetlerinin gümülmeyip, yakılarak kül haline getirilmesi görüşündedir. Hz. Ebu Bekir'de Hz. Ali ile aynı fikirdedir. Hz.Ömer ve Osman ise, bu gibilerin harâbe bir binanın içine atılıp, köhne yapının onların üzerine yıkılması gerektiği fikrindedirler. Hz. İbn Abbas ise, bunların en yüksek evin damından baş aşağı atılması ve recmedilmesi gerektiği kanaatindedir.

İmam Şafii, livataya iştirak eden iki tarafın fail ve mefûlün, ister evli ister bekâr olsun, öldürülmesi gerektiğini söyler. İmam Şa'bi, Zührî, Malik ve Ahmed b. Hanbel'e göre, bu kimseler recmedilmelidir. Said b. Museyyeb, Atâ, Hasan Basri, İbrahim Nehaî, Süfyan-ı Sevrî ve Evzaî, bu tip suçlar hakkında verilecek cezanın, zina cezası ile aynı olduğu görüşündedirler; yani, bu ceza, suçu işleyenler bekârsa, yüz kırbaç ve sürgün, evliyseler, recmederek öldürmektir. Ebu Hanife ise, suçlunun ibret olarak, yaptığı suçun durumuyla mütenasip bir şekilde cezalandırılması gerektiği görüşündedir. İmam Şafii'nin de bu görüşe uygun bir sözü vardır.

Erkeğin, (Lut kavminin yaptığı gibi) sapık ilişkilerde bulunmasının kesin haram olduğu hususuna da dikkat edilmelidir. Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Böyle bir fiili işleyen erkek lanetlenmiş bir kimsedir" Ebu Davut ve "Allah hanımıyla böyle bir suçu işleyen insanın yüzüne nazar etmeyecektir" (İbn Mace Müsnedi Ahmed). Başka bir hadisinde "Adet günlerinde hanımıyla cinsel ilişkide bulunan onunla livata yapan veya fal bakmaya devam eden kimse, Muhammed'e gönderilene inanmamış bir kâfirdir" (Tirmizi) diyerek şiddetle ikazda bulunmuştur.

69. Medyen toprakları, Hicaz'ın kuzeybatısında, oradan Kızıldeniz'in doğu sahiline, güney Filistin'e, Akebe Körfezi'ne ve Sina Yarımadası'nın bir bölümüne kadar uzanan bölgelerde yer alır. Medayinde yaşayanlar büyük tüccar idiler. Onların yerleşim merkezleri, Kızıldeniz sahilini takip eden Yemen-Mekke ve oradan Suriye ticaret yolu güzergâhı ile Irak'tan Mısır'a giden yolun kesiştikleri mevkilerde yer alır. Bundan dolayı da onlar Araplar arasında iyi bilinirler ve helâk olmalarından sonra bile, Suriye ve Mısır'a giden ticaret kervanlarının yolları onların arkeolojik kalıntıları arasından geçmesi nedeniyle hatırlanırdı.

Kur'an'da geçen Medyen halkı hakkında anlatılanların önemini kavramak için, bu insanların, Hz. İbrahim'in üçüncü hanımı Katurah'tan olma oğlu Midiyan'ın soyundan geldiklerini iddia etmelerine dikkat edilmelidir. Doğrudan doğruya onun neslinden gelmemiş olduğu halde, onların tümü Onun soyundan olduklarını iddia etmişlerdi. Çünkü eski bir geleneğe göre, büyük bir zâta bağlı olan herkes, daha sonra yavaş yavaş Onun torunları arasında sayılmaya başlanırdı. Nitekim, Hz. İsmail'in (a.s.) soyundan gelmemesine rağmen tüm Araplara "İsmailoğulları" denmiştir. Hz. Yakup'un soyu (İsrailoğulları) için de durum aynıdır. Aynı şekilde, Hz. İbrahim'in (a.s.) çocuklarından biri olan Midyan'ın etkisi altına giren tüm bölge sakinleri Benî Medyen (Medyenoğulları), bunların oturduğu yerler de Medyen bölgesi diye anılır oldu.

Yukarıdaki tarihi gerçeğin ışığı altında, onların Hakk'ın sesini ilk defa, Hz. Şuayb'dan (a.s.) duydukları bir hakikattır. Gerçekte Medyenoğulları, İsrail kavmi gibi aslında müslümandılar. Fakat Şuayb (a.s.)kendilerine peygamber olarak gönderildiği zaman onların inançları bozulmuş idi, tıpkı, Hz. Musa'nın (a.s.) geldiğinde İsrailoğulları'nın saf inançlarının bozulmuş olduğu gibi. Benî İsrail, Hz. İbrahim'den (a.s.) sonraki yaklaşık altı asır süresince müşriklerle ihtilaf ederek şirke ve ahlâksızlığa düçar olmalarına rağmen, hâlâ "mümin" olduklarını ve bundan gurur duyduklarını iddia ediyorlardı.

70. Bu, Hz.Şuayb'ın kavmine, şirk ve ticarî ahlaksızlık gibi iki önemli günah bakımından onları ıslah etmek için gönderildiğini göstermektedir.

71. Bu konuda daha ayrıntılı bir yorum için, lütfen bu surenin 44. ve 45. açıklama notlarına bakınız.

Hz. Şuayb (a.s.) burada onların dikkatini özellikle şu hususa çekmek istemiştir: "Sizden önceki peygamberlerin (selam üzerlerine olsun) yerleştirdiği Hak Yolu (Sırat-ı Mustakimi), kendi yanlış inanç ve ahlâksızlıklarınızla bozmayın."

72. Peygamberin onların inançlarına telmihte bulunması göstermektedir ki, onlar kendi kendilerinin "inananlar" olduklarını itiraf ediyorlardı. (an: 69'da da geçtiği gibi). Her ne kadar yanlış inançlara ve sapmalara kaymışlarsa da herhalukârda "inananlar" olduklarını ve bununla da övündüklerini söyleyen, güya baştan çıkarılmış müslümanlar idiler. İşte bunun için peygamber onlara: "Eğer gerçekten inananlar iseniz, iyilik ve kötülüğü, Allah'a Ahiret gününe inanmayan şu dünyaperest insanların ölçüleriyle değil, doğru ve dürüst insanların ölçüleriyle değerlendirmelisiniz diye hitapda bulunmaktadır.

HARİTA -I-

A'raf suresinde adı geçen kabilelerin bölgeleri.

73. Hz. Şuayb'ın (a.s) konuşmasının hemen akabinde bu kelimeleri de ilave etmesinin nedeni, onların yeniden inançsızların yolu üzerine dönmeyecekleri hususunda kesin bir iddiada bulunmaya yetkili olmadığını göstermek içindir. Allah'ın kudretini tam olarak anlamış mümin, O'nun iradesinin herşeyi kuşattığını bilir. Bundan dolayı da bir mümin "Bunun ya da şunun yapılması tamamen Allah'ın dileğine bağlı iken, ben şunu yapacağım, şunu yapmayacağım" diye kesin iddialarda bulunmaz. "Eğer O dilerse, başarılı olurum, yoksa hayır" der. Allah Teâlâ, aynı şeyi Kehf suresi, 23 ve 24. ayetlerinde de bildiriyor.

"Hiçbirşey hakkında: "ben bunu yarın mutlaka yapacağım deme, ancak, Allah dilerse, yapacağım" de.

74. Bu cümleyi üstünkörü geçmemeli, bilâkis içerdiği anlamları derinliğine düşünmeliyiz. Medayin'in ileri gelenleri ve şefleri şöyle söyleyerek halkı bu hususta kandırmak istediler: "Dürüstlük, doğruluk, ahlâk ve iyilik gibi hususları temel ilkeler kabul eder ve uygularsak, biz o zaman tümüyle mahvoluruz. Biz ticaret ve alışverişimizde doğruluk ve dürüstlüğe uyar ve mesleğimizi bunlara göre sürdürürsek, ticaretimiz kesinlikle büyüyemez, serpilemez. Bunun yanında, en önemli kervanların, güzergahlarının kesiştiği bölgede yer alan şu coğrafi konumumuzdan yararlanamaz, bu yörenin uslu vatandaşları olur ve kervanların geçip gitmelerine birşeyler yapmadan seyirci kalırsak işte o zaman bu stratejik durumun sağlamakta olduğu bütün siyasî ve ticarî avantajlarımız bitti demektir. Bu da, komşu ülkelere karşı olan hakimiyetimiz ve etkiğinliğimizin de bir sonu demektir". İşte bu "mahvolma" korkusu sadece Hz. Şuayb'in kavmine özgü bir olay değildir. Sefih toplumlar, hak, doğruluk ve dürüstlük hakkında, her zaman aynı tedirginliği duymuşlardır. Yalan, üçkağıtçılık ve ahlâksızlığa başvurmaksızın ticaret, siyaset ve diğer dünyevi işlerin yürütülmesinin imkânsız olduğu düşüncesi tarih boyunca bütün iflas etmiş toplumların görüşü olagelmiştir. Bundan dolayı da Hak Davete karşı her zaman yapılan en büyük itiraz, "hep eğer bilenen o dalavereli yollar bırakılır ve doğru yola uyulursa ilerleme sağlanamayacağı ve toplumun yıkılacağı" konusundadır.

75. Medyen'in bu tümüyle yerle bir edilişi, komşu halkların dilinde darbı mesel olmuştu, Zebur'da (83: 5-9), Davud (a.s.) zalimlere karşı Allah'ın yardımını şöyle istiyordu: "Senin kullarına karşı sinsice planlar yapan "bu hainlere" Medyen halkına yaptığını yap", İşaya peygamber'de İsrailoğullarına "....Asurlu'dan korkma... O asasını Mısır'ın üzerine kaldırdığı gibi kaldıracak... Orduların Rabbi, Medyen vurgununda olduğu gibi kırbacı ona karşı kımıldatacaktır..." (İşaya, 10: 21-26) diyerek teselli vermiştir.

76. Burada anlatılan bütün bu olayların derin mânâları vardır. Her kıssa, Hz. Muhammed'in (s.a) ve onun kavminin durumuna tam ve yerinde uymaktadır. Her kıssada iki taraf vardır: Peygamber ve kavmi, her bir kıssada geçen peygamber ve onun talimleri, uyarıları vs. tamamiyle Hz. Muhammed'in (s.a) davetinde olduğu şekildedir. Diğer taraftan, kötülük, ahlâksızlık ve inatçılıklara dalmış olan halk ve onların kendini beğenmiş şefleri, her zaman, küçümser bir tavırla davete karşı çıkmışlardı. Hz. Muhammed (s.a) ve davetine karşı Kureyş halkı da aynı tarz bir tavır takındığı için, dolaylı olarak, eğer çağrıya kulak vermezler ve Allah'ın onlara bahşettiği fırsatı değerlendirmezlerse akıbetlerinin de onlar gibi olacağı ikazı yapılmakta. Eğer körükörüne aynı yolda gitmeye ısrar ederlerse, sapkınlıklarında ısrar edenlere geçmişte müstehak olan aynı belâ kendilerinin de başına er geç gelecektir.

77. Her bir peygamberin ve halkının kendi hususi durumları birer birer anlatıldıktan sonra, şimdi ise, her bir elçinin risalet görevi ile gönderilişinde Allah Teâlâ'nın uyguladığı genel ve müşterek usûlü belirtilmekte. Her ne zaman bir peygamber gönderilse, Allah, o halkın kibrini kırmak, mütevazi bir şekilde mesajı kabule hazır bir hale getirmek için bir takım zorluklar ve felâketlerle etki eder. Bu sünnete uygun olarak, Allah, peygamberler gönderdiği kavimlere kıtlık ve hastalık göndermiş, onları çeşitli ekonomik darboğazlara sokmuş, savaşlarda yenilgilere ve buna benzer felâketlere uğratmıştır. Bütün bunlar, onların kibir ve gururlarını kırmak, güç, kuvvet ve zenginliğe olan aşırı güvenlerini ve bağlılıklarını sarsmak içindir. Bu onlara, kendilerinin fevkinde, mukadderatlarını kontrol eden yüce bir kudretin olduğunu ikaz etmek içindir ki bu sayede kalbleri, uyarıları alıcı hale gelsin ve Rablerinin önünde diz çöksünler. Fakat bu usul eğer hakkı anlamaya yöneltmede onlar üzerinde muvaffak olamazsa, bu sefer de, o insanlar bolluk ve refah ile şımartılır. İşte bu hal artık onların sonunun başlangıcıdır. Kural olarak, sıkıntı ve felaketlere düçar olan bir topluluk, büyüyüp zenginleşmeye başladıklarında ise Rablerine minnet duymaktan ictinap ederler ve hatta eski günlerini sanki sıkıntılar hiç olmamış gibi unutup giderler. Sonra, entellektüelleri hemen "Bunda öyle olağanüstü birşey yok. Bize tarih söylemektedir ki, mukadderatın iyi ve kötü olayları hiçbir ahlâkî değere bağımlı olmadan meydana gelmektedir. Bu olaylar Allah'ın kontrolüne bağlı veya ahlâkî kanunlara uygun ortaya çıkmamakta, aksine bütün bunlara, yani darlık, felâket, refah ve bollukların oluşumuna, "tabiat" dediğimiz şey sebep olmaktadır. Bundan dolayıdır ki, bizden önce geçenlerin de darlık ve bollukları yaşamış olduklarını tarih bize göstermektedir.

Dolayısıyla bu olaylardan hareketle, herhangi bir ahlâkî ders çıkarmak ve sadece Allah'ın huzurunda boyun eğmek ve tevazu göstermek aklî yönden bir zaafın işaretidir ve bu gibi tavırlar düşünme yetersizliğinin bir sonucudur" gibi kendilerince mantikî gerekçeler ileri sürerek halklarını kandırırlar.

Yüce Peygamber (s.a) aynı durumu bir hadis-i şeriflerinde şöyle belirtmiştir: "Dert ve musibet, inanan için bir azaptan felâha çıkana kadar ona yardımcı olur. Münafığın hali ise; sahibinin kendini niçin bağladığını ve niçin çözdüğünü anlamayıp aval aval bakan merkebe benzemektedir. Eğer bir toplum musibet ve dertlere düçar olduğunda bile Allah'a yönelmiyorsa ya da Allah rahmetini ve bereketini saçarken O'nu hatırlamıyor, ya da kendini ıslah etmek için, hiç mi hiç gayret göstermiyorsa, onun fena akıbeti ve helâki artık yakın ve kaçınılmazdır. Öyleki tıpkı hamile bir kadın günleri dolduktan sonra, nasıl heran doğurabilirse, bunlara da her an azap gelebilir.

Bu çerçevede, ayrıca dikkat edilmesi gereken, 94 ve 95. ayetlerde bahsedilen İlahî uygulamanın bu ayet nazil olduğu sırada Mekke'de uygulamada olmasıdır. Kureyş halkı aynı muhalefeti gösteriyor ve sonuçta şiddetli bir kıtlığa maruz kalıp açlıktan kıvranıyordu. İbn Mes'ud ve İbn Abbas'tan rivayet edilen bir hadisten öğreniyoruz ki, Kureyşliler Hz. Peygamber'in (s.a) tebliğine karşı gelmeye başladıklarında, Hz. Peygamber (s.a) şöyle dua etmişti: "Allah'ım, Yusuf'un zamanında Mısır'a isabet eden bir kıtlık gibisinden yedi senelik bir kıtlıkla, bana bu insanlara karşı risaletimde yardımcı ol." Bunun üzerine Allah Teâlâ, Mekke ve civarına öyle şiddetli bir kıtlık verdi ki, insanlar hayvan leşleri, derileri, kemikleri, hatta ve hatta hayvan tüylerini yemeye başladılar. O zaman Ebu Süfyan'ın önderliğinde Mekke halkı, Yüce Peygamber'e (s.a) geldi ve Ona bu kıtlığı uzaklaştırıp kaldırması hususunda Allah'a dua etmesi için yalvardılar. Fakat Allah, kıtlığı, kaldırıp uzaklaştırdığı ve işler yolunda gitmeye, sonuçta da bollluk geri gelmeye başladığı zaman, hepsi, daha da küstahlaşmaya ve hatta önceden kalbleri imana doğru biraz meyletmiş olanlara bile engel olmaya başladılar. Şöyle diyorlardı: "Kıtlık ve yokluk hayatın cilveleridir, bu durum Muhammed gelmeden önce de insanlara musallat olan bir haldir. Bundan dolayı, kıtlığın tekrar gelmiş olması nedeniyle O'nun tuzağına düşmeyin". Ve "Babalarımız, ecdadımız kıtlık ve bolluk dönemlerini yaşamışlardı" gibi sözler bu surenin nazil olduğu sıralarda da dillerde idi. Bu ayetlerin, Kureyş'in o andaki durumuna son derece uygun düşmesi nedeniyle bu arka fon gözönünde tutularak ilgili ayetler daha kolay ve güzel anlaşılır. (İzah için bkz. Yunus: 21, Nahl: 112, Müminun: 5 ve 76, Duha: 9-16.)

78. Arapça bir kelime olarak "" ansızın uygulamaya konuluncaya kadar herşeyin iyi ve yolunda gittiği şeklinde aldatılıp duran bir kimse aleyhinde hazırlanmış gizli bir plânı ifade eder.

79. Ne yazık ki, buralara varis olan milletler, bu yerlerin eski sahipleri olan yok olmuş toplulukların başına gelenlerden yeterince ders almışa benzemiyorlar. Buranın şimdiki sahipleri, kendilerinden önce bu yerlerde mamur ve müreffeh bir şekilde yaşayarak hükümran olan eski sakinlerinin niçin bütünüyle yok oldukları sorusunu şayet ciddi bir şekilde düşünmüş olsalardı, onlar için büyük bir ibret dersi olacaktı. Yine bu sorunun cevabı da onları, kendilerini yıkılmaya ve yokluğa götüren yanlış düşünce ve işleri anlayabilmeye götürecekti. İşte o zaman, suçlarından dolayı kendilerini kıskıvrak yakalayan ve safdışı eden Kadir-i Mutlak'ın halen alemin hakimi olduğunu ve eğer kendilerinden önce geçmiş olanların yaptıkları aynı suçları işlerlerse öncekiler gibi onları da cezalandırmaya ve azletmeye kadir olduğunu anlayacaklardı.

80. Sünnetullah'a göre bir toplumun helâki, kendinden önce geçmiş milletlerin tarihinden ve kalıntılarından ibret almayarak sadece kendi kendini kandırdığı zaman vukubulur. Artık Allah, onların bir iyi insanın öğütleri üzerinde düşünmelerine ve kabullenmelerine mühlet vermez. Bir kişi hakkındaki sünnetullah şöyledir; eğer bir insan kasten gözlerini kapatırsa, güneş ışığı ona yardımcı olamaz ve eğer bir kimse hakkı duymak istemezse, hiçbir güç ona hakkı duyuramaz.

81. Allah, önceki "Biz onların kalblerini mühürleriz, o zaman hiçbir şey işitmezler" ayetini 101. ayette kendisi açıklamaktadır. Buradan anlaşılmaktadır ki, "kalblerin mühürlenmesi", İlahi Kanun'un ameli neticesi husule gelen bir zihin halidir. Cehalet, önyargı, kendini beğenmişlik ve nefsanî arzular vs. yüzünden hakikati kasdî ve inadî olarak reddeden bir kimse, daha sonra o kadar inatçı biri haline gelir ki, kendi gözleriyle şahit olduğu şeylere ya da onun iyiliğini isteyenlerin ikazlarına kulak asmadan bildiği yolda, günahlarında ısrar eder gider.

82. İnkârcılar, her insanı bağlayıcı olması gereken üç antlaşmaya da kayıtlı kalmadılar. Onlar, ne insanı daha doğuşundan itibaren Allah'ın kulu yapan doğal anlaşmaya, ne üyesi olduğu toplumun içtimaî kodu diye bilinen örfe, her ferdi bağlayan kollektif antlaşmaya, ne de her insanın sıkıntı ve çaresizlik hallerinde Allah'a sığınması gibi şahsî antlaşmaya saygı gösterdiler.

Yukarıda zikredilen bu üç antlaşmayı da bozdukları için Allah, onları "fasıklar" diye adlandırmaktadır.

83. Daha önce geçen hikâyeler, hakikatte Allah'ın çağrısına mülâki olup sonra bunu reddeden bir topluluğun helâkinin artık onlar için kaçınılmaz olduğunu Mekke halkına anlatmak ve onları ikna etmek içindi. Daha sonra, Musa (a.s), Firavun ve İsrailoğullarının kıssaları da gene bu amaçla zikredilmekte. Bunların yanında, diğer başka ayetler de hem Kureyş'in kâfirleri, hem inananları ve hem de Yahudileri için pek çok ibret alınan dersler vardır.

Bu ayetteki kıssada, Kureyşli kâfirlere, hak ile batıl arasındaki mücadelenin hemen daha başlarında sahip oldukları kuvvetlerinin, görünen büyüklüğüne bakarak kendilerini kandırmamaları salık verilmekte.Bütün bir mücadele tarihi de göstermektedir ki, mücadele, halkı için ve hatta tüm insanlık için doğru olanın yerleşmesi uğruna, herhangi bir maddî vesile peşinde koşmadan, kendinden çok büyük ve güçlü insanlar ya da devletler tarafından korunan, batıla karşı küçük bir grubun savaşımı ile başlar. Nihayetinde de bu mücadeleden bir zafer elde edilir. Hakkın peygamberinin tebliğine engel olmak için kâfirlerin yaptıkları planların, kötülüklerin nasıl neticede kendilerine geri döndüğünü, Kureyşlilerin görüp de ders almaları uyarısı yapılmakta. Allah, haklarındaki son kararı uygulamadan evvel, belki kendilerine bir çeki-düzen verirler diye kâfirlere uzunca bir mühlet verir. Ayrıca bir uyarıdan, açık bir işaretten ve olaydan hiç ders almayanlara ibret-i alem için bir ceza verir.

Muhaliflerin eziyet ve işkencelerinin hedefi haline gelmiş müminler için iki ders vardı alınması gereken. Birincisi; sayıca düşmandan az olmaları, güçsüz oluşları, kendilerinin mücadele azimlerini kırmamalı, onları yıldırmamalı, ayrıca "yardım" nerede kaldı diyerek kalblerinde en ufak bir burukluk hasıl olmamalıdır. İkincisi; Yahudiler, hakka inandıklarını ikrar etmelerinden sonra bundan cayarak takındıkları tavra karşı da dikkat etmeleri için uyarıldılar. Aksi halde aynı Yahudiler gibi onlar da lanetleneceklerdi. İsrailoğulları'nın geçmiş kıssaları onların da kendi menfaatleri için burada anılmaktadır. Onlar, bâtıla ibadet etmenin sonuçları konusunda uyarılmakta ve geçmiş peygamberlerin getirdiği hak dini katışıklardan ayıklayıp yeniden saflaştıran Hz. Peygambere de iman etmeleri tavsiye edilmektedir.

84. Reddederek ve birer büyüdür diyerek "Onlar da bizim ayetlerimize zulüm ettiler". Haksızlık, bir bakıma ayetlere karşı adilce yanaşmamaları ve hatta onları birer büyü olarak görmeleri ve hafife alıp gülüp geçmelerindendir. Apaçık deliller, bu ayetlerin Allah'tan olduğunu gösterirken ve hiçbir aklı başında insanın da "evet, bunlar büyü işi olabilir" demiş olmamasına rağmen bu ayetleri açıkça inkâr etmekten daha büyük bir zulüm var mıdır?

Üstelik, bizzat büyücü ve efsuncuların kendileri bunların meydana gelmesinin bir büyünün gücünün çok çok ötesinde olduğunu söylediklerinde, bunların hâlâ birer tılsım olduklarını söyleyip, gerçeği kabul etmemek zulümden başka bir şey değildi. Bu şekilde gerçekten ne kadar hikmetsiz ve bayağı kişiler olduklarını da göstermiş oluyorlardı.

85. "Firavun" kelimesi "güneş tanrısının oğlu" anlamına gelir. Eski Mısır'lılar güneşe "Ra" adını vermiş ona "Yüce Tanrı" diye tapmışlar, daha sonra da "Firavun" ismini vermişlerdir. Eski Mısırlıların inancına göre, her kral iktidarını, tanrı "Ra" ile olan ilişkisine dayandırır ve kendisinin Ra'nın canlı bir örneği ve yeryüzündeki temsilcisi olduğunu iddia ederdi. Bundan dolayı, iktidara geçen her krallık hanedanı, kendilerinin güneş soyundan gelen kimseler olduğunu ileri sürdüler ve bütün krallar, kendilerinin "Yüce Rabb" olduklarını halka kabul ettirmek için "Firavun" ünvanını aldılar.

Bununla ilgili olarak, Kur'an-ı Kerim'de rivayet edilen, Hz. Musa'nın (a.s.) kıssasında iki ayrı Firavun'un zikredilmiş olduğuna da dikkat edilmelidir. Biri, Hz. Musa doğduğu zaman Mısır'ı idare etmekte olan ve Hz. Musa'yı kendi evine götürüp büyüten Firavun; ikincisi ise, Allah'ın ilâhî mesajını kabul etmesi için İsrailoğulları'nı serbest bırakması Hz. Musa (a.s.) tarafından istenen ve Kızıldeniz'de, boğulan Firavun'dur.

Günümüz araştırmacıları iki Firavun'dan birincisinin İsrailoğulları'nı baskı ve esaret altında tutan ve M.Ö. 1292-1225 yılları arasında Mısır'da hüküm süren Ramses II olduğu görüşündedirler. Aynı ayetlerde zikredilen ikinci Firavun'un ise, babası II. Ramses'e hükümet işlerinde yardım eden ve ölümünden sonra da kral olarak, yerine geçen, oğlu Mineftah olduğu kanaatindeydiler. Fakat Hz. Musa'nın ölüm yılı için, İsrailoğulları'nın takvimine göre, M.Ö. 1272 senesi düşürülmüş olması nedeniyle bu tarihler kesinlik arzetmez. Dolayısıyla bütün bunlar sadece tarihi birer tahmindir. Çünkü İsrail, Mısır ve Hıristiyan takvimlerinin tarihlerini uzlaştırmak çok zordur.

86. Hz. Musa (a.s) Firavun'a misyon ile gönderilmişti. Hz. Musa'nın ilk görevi Firavun'u, İslâm'ı kabul ederek, Allah'a teslim olmaya davet etmekti. İkincisi; Firavun'dan, köleliklerine son verip, tahakkümünü kaldırarak İsrailoğullarını serbest bırakmasını istemekti. Kur'an-ı Kerim, Hz. Musa'nın her iki görevini bazen bir ve aynı yerde, gerektiğinde de ayrı ayrı yerde zikreder.

87. Bu iki mucize, Hz. Musa'ya bütün kâinatın hakimi ve yaratıcısı olan Allah'ın bir elçisi olduğunun delili olarak verilmiştir. Peygamberler halka karşı ne zaman kendilerinin, Allah'ın bir temsilcisi olduklarını ileri sürmüşlerse halkın da, "Eğer siz gerçekten Allah'ın temsilcileriyseniz bize, olağan tabiat kanunlarıyle izahı mümkün olmayan, sizin gerçekten Allah'ın birer temsilcisi olduğunuzu kanıtlayan ve doğrudan doğruya Allah'ın müdahalesi ile bunların meydana geldiği açıkça görülebilen mucizevî şeyler göstermelerini" istedikleri daha önce belirtilmişti. Bu tür isteklere cevap olarak da peygamberler Kur'an-ı Kerim tarafından "Ayât", halk tarafından da "mucizeler" adı verilen olaylar göstermişlerdir.

Ne yazık ki, bazı müslüman aydınlar, bu ayet veya mucizeleri, bildiğimiz tabiatın fizik kanunlarına göre meydana gelmiş olağan olaylar olarak izaha çalışırlar. Bu suretle onlar Kitabullah'a karşı şüpheci bir tavır takındıklarının farkında değildirler. Zira Kur'an-ı Kerim, bu metinde tabiatüstü bir vakayı anlatır ve aynı şeyi O'nun peygamberliği konusunda Allah'ın bir ayeti olarak sunar. Binaenaleyh hadiseyi olağan bir olay olarak izaha kalkışmak aslında Kitab'a inançsızlıktır. Böyle davranmakla bu kimseler, kendilerini gülünç duruma düşürürler. Bir taraftan, sırf mucizeleri onayladığı için Kur'an-ı Kerim'e, Allah'ın kitabı olarak inanmazlarken diğer taraftan da, tabiatüstü olayları tasdik eden Kitab'a karşı besledikleri inançsızlıklarını da açıkça ortaya koyma cesaretini gösteremezler.

Çünkü böyle bir hareket onları, mensubiyetini sadece dilleriyle itiraf ettikleri din yoluyla sağladıkları faydadan mahrum bırakacak, ve dünyevî birtakım çıkarlarını da etkileyecektir.

Burada mucizeler konusunda, şöyle ciddi bir mesele ortaya çıkıyor: Allah, belli kanunlara göre kâinat sistemini hareket ettirdikten sonra faaliyetlerini askıya mı aldı? Şimdi her ne surette olursa olsun, çalışmakta olan o sisteme müdahale edemez mi? Yoksa Allah, mülkünün idaresini devamlı elinde tutmakta ve onda her an emirlerini icra etmekte ve kısmen ya da tamamen eşyaların görünüşünde ve olayların meydana gelişlerinde istediği zaman ve biçimde her türlü değişikliği yapmakta mıdır? İlk şıkkı kabul edenler, mucizelere inanmazlar. Çünkü bu inançları, Allah ve kainatı hakkında sahip oldukları kavramla zıttır. Ancak bunlara yakışan en uygun hareket, Kur'an tefsiri yazarak, Kur'an'ın Allah kavramını reddetme yerine, onun bir ilâhî vahy olduğunu inkâr ederek kendi görüşlerini ispat etmeye çalışmalarıdır. Bunun aksine, şayet biri Kur'an-ı Kerim'in ileri sürdüğü delillerle ikna olur ve ikinci şıkkı kabul ederse mucizeleri kolayca kavrar ve onlara inanır. Bir yılanın yaratılmasının, sadece biyolojik süreçle olabileceğine ve Allah'ın başka herhangi bir şekille onu yaratmasının mümkün olamayacağına inanan kimse şüphesiz, asanın yılan şekline dönüşmesini ve tekrar eski haline avdet etmesini de aslı esası olmayan bir olay olarak düşünecektir. Şayet biri, dilediği eşyaya can verme kudretine sahip Allah'ın emri ile cansız bir varlığın canlanabileceğine inanırsa, tıpkı cansız bir yumurtadan canlı bir civcivin çıkmasına inandığı gibi asanın da canlı bir yılana dönüşebileceğine rahatlıkla inanacaktır. Böyle bir kimse için nasıl ki civcivin yumurtadan defalarca, çıkmasında şaşılacak bir şey yoksa, aynı şekilde de, asanın sadece üç defa yılana dönüşmesinde bir olağanüstülük yoktur.

88. Burada doğal olarak bazı sorular ortaya çıkıyor: Hz. Musa (a.s.); Firavun ve onun hakimiyeti için nasıl bir tehlike idi? Onun gibi, kimsesiz ve köle bir toplumdan gelme birisi, kendi vatandaşlarının "tanrı" olarak taptığı Firavun gibi güçlü ve zengin bir hükümdara karşı nasıl tehdit olabiliyordu? Asanın bir yılana dönüşmesi, nasıl oldu da, Suriye'den Libya'ya, Akdeniz'den Habeşistan'a uzanan onun muhteşem imparatorluğuna bir tehlike oluyordu? Niçin, Firavun hanedanı ve ileri gelenleriyle, Hz. Musa'nın onları iktidardan etmek ve Mısır'dan kovmak niyetinde olduğu hususunda yaygara kopardılar? Ve bilhassa Allah'dan gönderilen bir peygamber olduğu ve İsrailoğulları'na özgürlük isteğinden başka herhangi bir şey talepte bulunmamasına rağmen niçin bir devrim korkusu vardı? O ana kadar aralarında, hiçbir politik konuşma geçmemiş olması nedeniyle, bu sorular özellikle önem taşımaktadır.

Cevabı şudur: Hz. Musa'nın Peygamberlik iddiası, başlı başına politik yapıyı da içeren mevcut hayat sistemini baştan aşağıya değiştirecek tam bir inkilâbı gerçekleştirmeyi ifade ediyordu. Gerçek şu ki, kainatın Rabbi'nin temsilcisi olduğunu iddia eden birisinin bu hali, bütün insanlardan kendisine mutlak teslimiyeti de içermekte oluşudur. Bundan dolayıdır ki, Kâinatın Rabbi'nin temsilcisi, başka birisine tabi yada başka birisinin astı olarak değil, ancak idareci ve hami olarak yaşamaya gelmiştir. Çünkü, bir kâfirin hakimiyetini tanımak ve ona tabi olmak, peygamberlik iddiasını nefy etmektir. Hz. Musa (a.s.), peygamber olduğunu ileri sürdüğü zaman, Firavun ve çevresinin politik, toplumsal ve kültür ihtilâli tehdidini hissetmiş olmaları bundandır.

Şimdi şu sorunun üzerinde duralım: Mısır'ın büyük Firavun'unun çevresi; kendi öz kardeşinden başka bir yardımcısı ve Allah tarafından gönderilen bir peygamber olduğunu ispatlayan mucizevî asası ve ışık saçan elinden başka bir alâmeti olmayan Hz. Musa'nın peygamberlik iddiasına niçin bu kadar çok önem veriyorlardı? Kanaatime göre iki temel neden vardır: Birincisi Firavun ve maiyeti, Hz. Musa'nın üstün şahsiyeti hakkında yeterli bilgiye sahiptiler, onu yakından tanıyorlardı. Hz. Musa'nın (a.s) temiz, güçlü bir karakter ve olağanüstü bir kabiliyet sahibi, doğuştan lider ve bir kumandan olduğunu da biliyorlardı. Şayet Talmud ve Yusifus'un kıssalarına itimad edecek olursak, Hz. Musa ayrıca çağının bütün ilimlerini tahsil etmiş, savaş ve idarecilik hususunda tam manasıyla eğitilmişti. Zira Hz. Musa'nın içinde yetiştirildiği kraliyet ailesi fertleri için bu hususlar temel şeylerdi. Ve de ayrıca, Hz. Musa, Habeşistan'a karşı düzenlenen seferde mükemmel bir general olduğunu da bizzat ispat etmişti. Medyen'de sekiz yıla yakın bir süre devam eden çölün zor şartları da, kraliyet sarayındaki kolay hayatın tesirlerini gidermeye yardım etmişti. Binaenaleyh bu azametli, kararlı ve dindar adam, Firavun'un sarayında peygamberlik iddiası ile ortaya çıktığı zaman onlar, onun iddiasını boş bir iddia sayıp önemsememezlik edemezlerdi. İkinci sebebe gelince asasının mucizelerini ve yed-i beydasını (ışık saçan el) gördükleri zaman, dehşet ve korkuya kapılarak onun arkasında gerçekten tabiat üstü bir gücün olduğunu kabul etmeye meylettiler. Yani demek ki, ona bir sihirbaz demelerinde açık bir inkâr ve aynı zamanda kendilerini ülkelerinden sürüp çıkaracağı korkusu vardı. Bu da aynı zamanda göstermektedir ki, peygamberlik alâmetlerinin daha ilk zuhurunda onlar şaşırmamış, hayrete düşmemişlerdi. Şayet onlar, gerçekten Hz. Musa'yı (a.s) bir sihirbaz olarak görmüş olsaydılar, kesinlikle ondan bir devrim sadır olacağını düşünmez ve onu bir tehlike saymazlardı. Çünkü sihir, dünyada hiç bir zaman bir devrim yapmış değildir.

89. Firavun'un maiyetinin bu sözleri, onların ilâhî mucizesinin neticesinde meydana gelen değişiklik ile sihirin tesiri arasındaki fark hususunda net bir fikirleri olduğunu gösterir. İlâhî mucizesinin neticesinde meydana gelen değişikliğin gerçek, halbuki sihir yoluyla sağlanan tesirin ise sadece bir hayalden (görüntü aldanmasından) ibaret olduğunu biliyorlardı. Hz. Musa'nın peygamberlik iddiasını, "Bu adam usta bir sihirbazdır" diyerek çürütmeye çalışmaları bundandır. Yani şunu demek istiyorlardı: Asa fiilen yılana dönüşmemiş aksine, Musa'nın sihri sayesinde kendilerine sadece yılan şeklinde görünmüştür ve onu, ilâhî bir mucize olarak görmediklerini ifade ettiler. Bundan dolayı da onlar Firavun'a, kendi sihirbazlarının da, ip ve sicim gibi şeyleri yılan şekline dönüştürebildiklerini göstermek için uzman bütün sihirbazların toplanmasını ve Hz. Musa'nın asa mucizesi ile zihinlerde meydana gelen müthiş etkiyi, bir nebze de olsa, halkın kalbinden silmesini tavsiye ettiler.

90. Sihirbazlar tarafından yılan şeklinde gösterilen sopa ve ipleri, Hz. Musa'ya (a.s) ait asanın yuttuğuna inanmak için elimizde bir delil yoktur. Kur'an-ı Kerim'in anlattığı ise, gerçek bir yılana dönüşür dönüşmez asanın, onların ürettikleri yalandan sihirleri yuttuğu gerçeğidir. Açık ifadesiyle bu şu demektir: Asadan olan yılan her nereye gittiyse, ip ve sopaları oynayan yılanlar şeklinde gösteren sihirin tesir alanını kırmış ve çevrelerinde dönmesiyle de bunlar ip ve sopalar haline dönerek gerçek hüviyetleri ile görünmeye başlamışlardır. (Daha fazla izah için, bkz. Taha suresi an: 42)

91. Bu yenilgi ve itiraf Firavun'un adamlarını ters yüz etti. Bunlar, Musa'nın (a.s) bir sihirbaz olduğunu açıkça göstermek veya en azından peygamberliği konusunda halkın zihninde şüpheler uyandırmak için tüm usta sihirbazları bir araya toplamışlardı. Fakat yenilgiden sonra, bu pek mahir ustalar Hz. Musa'nın (a.s) göstermekte olduğu şeyin hiç de sihir olmadığını bilâkis Yerlerin ve Göklerin Rabbi'nden kaynaklanan bir gücün eseri olduğunu ve her çeşit sihrin bunun karşısında güçsüz ve hükümsüz kalacağını hep bir ağızdan kabul ve itiraf ettiler.

Hiçbir kimse sihri, sihirbazlardan daha iyi bilip değerlendiremeyeceği için onların söyledikleri bir kalemde silinip bir kenera atılamazdı. Sihirbazlar, bilfiil gösteri ve deneme ile, bunun bir sihir olmadığını doğruladıklarında artık Hz. Musa'nın (a.s) bir siharbaz olduğunu iddia etmek Firavun ve avanesi için imkânsız oldu.

92. Şartların kendi aleyhlerine döndüğünü görünce Firavun, başka bir plan kurdu. Bu sefer de, tüm gösterilerinin Hz. Musa (a.s) ve sihirbazların kurmuş oldukları bir tuzağın neticesi olduğunu söyledi. Ve sonra, yaptığı bu suçlamanın doğru olduğunu itiraf etmeleri için de sihirbazları şiddetli bir ceza ve ölümle tehdit etti. Fakat bu da aleyhine döndü. Sihirbazlar bu yeni inançlarında kararlı ve uğrunda da her türlü zulme katlanmaya hazır olduklarını gösterdiklerinde bu sayede, Hz. Musa'nın (a.s) getirdiği gerçeğe olan inançlarının herhangi bir oyun değil, imanlarının samimi bir itirafı olduğunu ispatladılar. Bu yüzden de Firavun, hak ve adalet hususunda takınmış olduğu yalandan tavrı bırakmış ve açıkça despotluğa ve zulme başlamıştır.

Bu bağlamda, ayrıca dikkatten kaçmaması gereken önemli bir husus da; İmanın, bir kaç saniye içerisinde sihirbazların yapılarında meydana getirdiği inanılmaz değişikliktir. Aynı insanlar, atalarının dinine yardım etmek uğruna evlerini, barklarını terk etmişlerdi. Ve daha bir kaç dakika önce, sıkılgan ve mütevazi bir şekilde, Firavun'dan, Hz. Musa ile olan mücadelede eğer başarılı olurlarsa kendilerine ne gibi mükafatlar verileceğini soran bu insanlar şimdi, gerçek inancın cesareti ve şecaatiyle doluyorlardı. Önünde tazimle eğildikleri ve mükâfatlar istedikleri aynı krala karşı şimdi meydan okuyacak kadar cesur ve kahraman olmuşlardı. Fakat, şimdi inançlarının doğruluğuna öyle kani olmuşlardı ki artık tehdit edildikleri en korkunç işkenceler karşısında bile, bundan vazgeçmeyi düşünmüyorlardı.

93. Baskı ve zulmün iki dönemi vardı. İsrailoğulları ilk defa, Hazreti Musa'nın doğumundan önce II. Ramses'in yönetimi sırasında zulme uğradılar. Ayette anlatılan ikinci zulüm dönemi ise Hz. Musa'nın (a.s) Allah'ın elçisi olarak gönderilmesinden sonra, Mineftah'ın hükümdarlığı esnasında başladı. Maamafih bununla beraber bir nokta ortak idi ki: İsrailoğulları'nın yavaş yavaş soyları kuruyacak şekilde erkek çocukları öldürülüyor, kız çocukları hayatta bırakılıyor ve sağ kalanlar da diğer ırklar arasında kayboluyordu. 1896 senesinde yapılan arkeolojik kazılarda muhtemelen bu döneme ait bir levha bulundu. Mineftah'ın kahramanlık ve zaferlerinden bahseden sözkonusu levhanın üzerinde "İsrailliler imha edilmiştir ve onları yeniden türemeleri için geride hiçbir tohum bırakılmamıştır" diye bir cümle geçer. (Daha fazla açıklama için, bkz. Mümin suresi: 25)

94. Bu, Firavun'un etrafındakilerin kesinlikle sihir olmadığını bildikleri şeye halâ sihir demelerindeki yobazlık ve inatçılıklarının en uç noktasıydı. Sihrin, bütün bir ülkenin kıtlık ve açlığına sebep olamayacağını aptal bir kimse bile bilir. Kur'an-ı Kerim, aynı hikâye ile ilgili olarak Neml suresinin 13 ve 14. ayetlerinde şöyle der:

"Delillerimiz, aşikâr bir şekilde onlara geldiği zaman, onlar da apaçık bir büyüdür dediler. Kendileri bunlara inandıkları, kabul ettikleri halde zulümleri ve kibirleri yüzünden inat ederek ayetlerimizi inkâr ettiler bak da gör, fesatçıların akıbeti ne oldu."

95. Her ne kadar bu herhangi bir şekilde de olabileceği gibi, büyük bir ihtimalle, dolu taneleri ile karışık yağmur fırtınası halinde vuku bulmuştu. İncil'in bundan, yağmur fırtınası olarak değil de sadece "şiddetli dolu tanelerinin inmesi" şeklinde bahsetmesine rağmen yaygın olan fırtına kelimesi tercih edilmektedir.

96. Arapça "" kelimesi esas olarak, bit, sinek, sivrisinek, küçük çekirgeler, buğday biti ve benzeri gibi küçük haşerat mânâsına gelir. Mümkündür ki, geniş anlamları olan bu kelime bit ve sivrisineklerin insanlara ekin böceklerinin de tahıla aynı anda musallat olmuş olmaları nedeniyle kullanılmaktadır. (Mukayese için bkz. Kitab-ı Mukaddes, 7-12 bölümler ve Zuhruf an: 43)

97. Yani, "İsrailliler, Filistin'e varis kılındı". demektir. Bazı yorumcular bundan, İsraillilerin Mısır'ın efendileri kılındıkları anlamını çıkarırlar. Fakat biz, ne Kur'an-ı Kerim'in bu bölümde buna doğrudan bir işaret olmadığından ve ne de bunu destekleyecek tarihî herhangi bir delil bulunmadığından bu tercemeyi kabul etmekte müteredditiz. (Bkz. Kehf an: 57 ile Şura an: 45)

98. "Bu insanlar", "Sina yarımadasında askeri bir garnizon olan Mafka'da yaşayan Mısır'lılardı. İsrailliler Kızıldeniz'i, muhtemelen şimdiki Süveyş ili ile İsmailiye arasında bir yerden geçerek yolculuklarını o zamanlar Mısır'ın hakimiyeti altında olan yarımadanın güneyine doğru, kıyı boyunca sürdürdüler. Daha aşağılarda bakır ve zümrüt maden ocakları bulunuyordu. Bunların korunması için Mısırlılar buralara yakın yerlere bazı askerî garnizonlar kurmuşlardı. Bunlardan birisi, Mısırlıların, yarımadanın güneybatısında kalıntıları bugün bile durmakta olan büyük bir tapınak inşa etmiş oldukları Mafka'da bulunuyordu. Buna yakın başka bir yerde, Sami kavimlerinin ay tanrısına tahsis edilen başka bir tapınak da bulunmakta idi. Muhtemelen İsrailliler bu tapınağın yanından geçerken yapay bir put edinme hevesine kapılmış ve Hz. Musa'dan böyle bir istekte bulunmuşlardır.

Bu olay, Mısırlıların kültürünün, esaretleri sırasında İsrailoğulları'nın üzerinde derin izler bıraktığını gösterir.

Hz. Musa'nın (a.s) ilk halefi Nuh'un oğlu Yeşu'nun (Yuşa) Mısır'dan çıkışlarından yetmiş yıl sonra İsrailliler'e irad ettiği son hitabesindeki sözlerden, buna kolayca hükmedilebilir:

"Ve şimdi RABB'den korkun, samimî olarak gerçekten ona kulluk edin, ırmağın öteki tarafından ve Mısır'da atalarınızın taptığı ilâhları bırakın ve Rabb'e kulluk edin. Ve eğer, Rabb'e kulluk etmek gözünüze kötü geliyorsa, atalarınızın kulluk yaptıkları ırmağın ötesindeki ilahlara mı, yoksa Amovîlerin ilahlarına mı, kime kulluk edeceğinizi bugün tayin edin, fakat ben ve ev halkım, Rabbe kulluk edeceğiz". (Yeşû, 24: 14-15).

Bu, Hz. Musa'nın kırk ve peygamber Yeşû'nun yirmi sekiz yıllık talim ve rehberliğinden sonra bile İsraillilerin, Mısır Firavunlarının hakimiyeti altında geçirdikleri uzun kölelik sırasında, hayatlarına bulaşmış olan kötü tesirlerinden kendilerini temizleyemediklerini gösterir. İşte bu, o ifsat olmuş müslümanların, Mısır'dan çıkışlarından sonra bir put tapınağı görür görmez, Mısırlı efendilerinin kulluk ettiği o tanrıların önünde secdeye kapanmaya son derece hevesli olduklarının nedenidir.

1- Göşen, İsrailoğulları'na Mısır'da yaşamaları için Hz. Yusuf (a.s) tarafından verilen yerdir.

2- Memfiş; Hz. Musa (a.s) zamanında Mısır'ın başkenti idi.

3, Acı Göller; halihazırda Suveyş körfezinden oldukça uzakta bulunuyor, fakat eskiden deniz ile bağıntılı idi.

4- Hz. Musa (a.s), İsrailoğulları ile birlikte Rames'ten çıkarak yola koyulmuştlar ve yol üzerinde her yönden insan gelerek onlara katılmıştı. Öyle anlaşılıyor ki, Hz. Musa (a.s) onları emin bir şekilde Tih çölünden geçirerek Sina'ya getirmek istemişti, fakat bir yandan Mısırlıların askerî kamplarının korkusu, öte yandan Fravun'un peşlerinden takibi korkusu onları bazı noktalarından Acı Gölleri geçtikleri Baal-Zifon'a doğru çekmişti ki burada Firavun ve ordusu suda boğulmuşlardı.

5- Hz. Musa (a.s) ve İsrailoğulları, Mereh, Elim, el-Merha ve Paran Refidim yolunu izleyerek buğün Cebel-i Musa (Eski ahit'te Sina) ve Tur denilen yere geldiler. Bu çevrediki vadi Kur'an'da mukaddes Tuva vadisi olarak zikredilmektedir. (Taha: 12)

6- Hammam-ı Firavun; Sina yarımadasındaki mahalli bir geleneğe göre Firavun'un cesedinin suda şişmiş olarak bulunduğu yerdir.

7- Bu haritadak iTur, Tur Dağını değil bugünkü Tur limanını göstermektedir.

8- El-Merha; manna ve salva'nın indirilmeğe başlandığı, Eski Ahit'in Sin Çölü'nün sınırlarıdadır.

9- Refidim yakınlarında, Hz. Musa'nın (a.s) asasını savurduğunda on ik isu kaynağının fışkırdığı, Horeb Dağındaki meşhur kaya parçası bulunmaktadır.

10- Et-Tıh; İsrailoğullarının kırk yıl evsiz yurtsuz dolaşarak kaldıkları çöldür. Tih kelimesi, yetihun (şaşkınca evsiz barksız dolanma)'dan türemedir. (Bkz. Maide:26)

11- Eski zamanlarda Ezon-Geber adıyla anılan Akebe veya Eyle, yaygın geleneğe göre, Sebt gününü çiğneyenlerin malum hadisesinin vuku bulduğu yerdir.

99. Mısır'dan ayrıldıktan sonra İsrailoğulları, esaret bağlarından kurtularak hür hale gelip, bağımsız bir millet olduklarında, kavminin uyacağı şeriat, kendisine talim edilmek üzere Hz. Musa (a.s) ilâhî bir emirle Tur-ı Sina'ya çağrılmıştı. Bu, burada zikredilen davet serilerinden ilkidir. Kendisine verilen bu ağır misyonun gerektirdiği formasyonu kazanmasını sağlayacak oruç, zühd, ibadet, dua, iç murakebe, arınma ve tefekkür için, Hz. Musa (a.s) kırk günlüğüne buraya çağrılmıştı. Hz. Musa (a.s) bu esnada kavmini, Nabi Salih ile Tur-ı Sina arasında Vadi'ş-Şeyh denilen yere bırakmıştı. Meydanı'r-Raha denilen mevkidir. Vadinin bir tarafında mahalli söylentilere göre Hz. Salih'in (a.s) Semûd topraklarından göç edip yerleştiği tepecik yer alır. Hz. Salih'in (a.s) anısına dikilen cami bugün bile orada durmaktadır. Vadinin diğer ucunda "Cebel-i Harun" denilen ve rivayet edildiğine göre, İsrailoğulları'nın buzağıya tapmalarını protesto etmek üzere Hz. Harun'un gittiği yer olan bir tepecik vardır. Vadinin üçüncü tarafında, deniz seviyesinden yaklaşık 7359 fit yükseklikte ve çoğu zaman bulutlarla kaplı Sina dağı vardır. Bu dağın tepesinde, Hz. Musa'nın (a.s) kırk gün ve geceyi geçirdiği dolayısıyla ziyaret için kutsal bir mahiyet kazanmış olan mağara bulunur. Mağaraya yakın müslümanların bir camisi, Hıristiyanların bir kilisesi ve dağın eteğinde de, Bizans İmparatoru Jüstinyen devrinde inşa edilmiş bir manastır vardır. (Daha fazla bilgi için bkz. Kasas an: 9-10).

100. Hz. Harûn, Hz. Musa'dan iki üç yaş daha büyük olmasına rağmen peygamberlik görevi hususunda O'nun emri altındaydı. Gerçekte Hz. Harun bir peygamber olarak, Hz. Musa'nın tebliğ çalışmalarında ona yardımcı olmak üzere vazifelendirilmiştir. O'nun Allah tarafından Hz. Musa'ya yardımcı olarak görevlendirilmesi konusu Furkan 35'te şöyle belirtilmektedir: "Biz Musa'ya kitap vererek kardeşi Harun'u ona yardımcı yapmıştık."

101. İncil, bu iki levhanın kalın taş kalıpları halinde olduğunu söyler. Kur'an-ı Kerim ve İncil, her ikisi de, levhalardaki yazıyı Allah'a atfederler. Yine de, elimizde bu yazı işinin nasıl yapıldığını anlatan açık bir kaynak mevcut değildir. Binaenaleyh, levhalar üzerindeki yazının doğrudan doğruya Allah tarafından mı, aracı bir melek vasıtasıyla mı, yoksa Hz. Musa (a.s) eliyle mi yazıldığını kesinlikle bilmemekteyiz. (Lütfen bu kısmı Kitabı Mukaddes, Huruç; 31:18, 32: 15-16 ve Tesniye 6: 6-22 bölümleriyle karşılaştırın).

102. Yani, "İlâhî düstur ve açıklamalar doğru ve açık anlamları içerisinde uygulanmalıdır ki, saf bir kalb ve hüsnüniyet sahibi normal zekâlı herhangi bir insan tarafından kolayca kavranabilsin". Bu şart, yasal safsataları ile, ilâhî emirleri değiştirebilmek için şeytanca hile ve aldatma yolları arayıp duran kimselerin kılı kırk yarışlarıyla, bir insanın bu emirleri karıştırmaması ve şaşırmaması içindir.

103. Yani, "Yolunuza devam ederken, ilahî kanuna uymayan, Allah'a ibadet etmeyi ve itaat yollarını terkeden ve bâtılın o dar yollarında yürümekte ısrar eden kimselerin ev ve barınaklarının kalıntılarını göreceksiniz. Bu harabelere rastladığınız zaman, böyle sapık yolları benimseyenlerin akıbetini, bizzat kendi kendiniz hemen farkedersiniz.

104. "İşte Benim Kanunum: Kibir ve gurur ile hareket eden insanlar herhangi bir ibret işaretinden hiçbir nasihat alamazlar ve kendilerine ders verebilecek herhangi bir şeyden de hiçbir şey öğrenecek değillerdir."

Kur'an-ı Kerim'e göre, kendisinin, Allah'a boyun eğmekten, kul olmaktan daha üstün olduğunu düşünen, O'nun emirlerine aldırış etmeyen ve sanki Allah'ın kulu ve Allah da onun Rabbi değilmiş gibi tavır takınan bir kimse yeryüzünde mağrur ve kendini beğenmiş biridir. Açıkça böyle bir küstahlık hiçbir haklı gerekçeye dayanamaz. Zira hiçbir kulun Allah'ın arzında yaşarken, sanki O'nun kulu değilmiş gibi bir tavır içinde olmaya hakkı yoktur. Bundan dolayı Allah: ".... haksız yere böbürlenip övünenler..." diye buyurmaktadır.

105. "... Onun amelleri boşa çıkmıştır...", hiçbir faydalı netice vermemiş ve kıymetsiz, değersiz olmuşlardır. Zira bunlar insanın amellerini anlamlı kılan, iki temel şartı taşımamaktadırlar. Birincisi, bu amellerin ifa gayesinin sadece bu dünyada değil ahirette de kurtuluşa ermeyi hedeflemesi şartıdır. Herhangi bir amelin yapılmasında bu iki şart yerine getirilmezse, o iş boşa çıkacak demektir. İlâhî hidayet'e karşı çıkarak veya buna aldırış etmeksizin yapılan herhangi bir amelin, Allah'ın herhangi bir mükâfatına lâyık olmayacağı açıktır. Böyle kimselerin durumu, mal sahibinin arzusunun hilâfına onun arazisinden zorla gasp ederek faydalanan zorba kimsenin haline benzer. Bu kimseye, böyle haksız kazanç ve gasbdan dolayı ancak şiddetli bir ceza müstahaktır. Arazinin gerçek sahibi onun bu küstahlığına göz yumduğu sürece ondan faydalanabileceğini bilmesine rağmen, o zalim, bir gün zorla elinden bunun gideceğini de bilir. Gerçek sahibi, toprağını gasbedenden geri alınca, artık elde edilen mahsulden o zorbanın pay alması için bir neden kalmamıştır. (Zaten kendisi de bunu bilmektedir).

106. Hz. Musa (a.s) Allah'tan talimat almak üzere kırk günlüğüne Tur-i Sina'ya çıktığı zaman, kavmi konakladığı er-Raha ovasında, O'nun yokluğundan istifade ederek bir heykel yaptılar.

107. Buzağıya tapınma, Mısır'da bulundukları süre içinde İsrailoğulları'nda vukubulan ikinci bir değişikliktir. Kur'an-ı Kerim: "... Onlar (İsrailoğulları) inkâra o derece meyilli idiler ki, kalblerinde buzağıya ta'zim taşıyorlardı" diyerek Beni İsrail'in, Mısırlıların buzağıya tapıcılığından etkilenmiş olduğunu söyler. Gerçekten ne ilginç bir durumdur ki, Mısır'dan, mucizevî kaçışlarının üzerinden daha üç ay bile geçmeden, İsrailoğulları, peygamberlerinden kendileri için yapay bir tanrı yapmasını istemiş ve Hz. Musa (a.s) Sina'ya çıkmak üzere onları terk eder etmez de hemen kendi kendilerine sahte bir tanrı uydurmuşlardı. Esaretten henüz daha yeni kurtulduklarını ve Kızıldeniz'i sağ salim geçerlerken, Firavun ve ordusunun nasıl Allah'ın yüce kudreti sayesinde boğulduklarını bilmelerine rağmen, utanmadan Rablerini unuttular. İsrailoğulları'nın bu güvenilemez ve kaypakça tavırlarından dolayıdır ki, bazı peygamberlerin bu cemaati, kendi kocasından başka diğer bütün erkeklere sevgi gösteren ve hatta evliliğinin ilk gecesinde dahi bu sadakatsizce tavrı ortaya koymaktan çekinmeyen şirret bir kadına benzetmişlerdir.

108. "... Beni, bu zalim kavimle bir tutma, beni onlardan biri olarak sayma" ifadelerini burada nakletmekle Kur'an-ı Kerim, Hz. Harun'u Yahudilerin sürdüğü günah lekesinden arındırıp temizlemiştir. Kitab-ı Mukaddes'e göre, onlara tanrı olarak altından bir buzağı heykeli yapma suçunu Harun (a.s) işlemişti. Şöyle ki: "Ve Musa'nın dağdan inmesinin geciktiğini görünce, kavmi Harun'un yanında toplandı ve ona dediler: Kalk bize, önümüzden gidecek tanrılar yap, çünkü Musa'ya, bizi Mısır'dan çıkaran bu adama, ne oldu bilmiyoruz. Ve Harun onlara dedi: Hanımlarınızın, oğullarınızın ve kızlarınızın kulaklarındaki altın küpeleri söküp çıkarın ve onları bana getirin.

Ve bütün kavim mensupları kulaklarındaki altın küpeleri söküp çıkardılar ve onları Harun'a getirdiler. Ve O, onları ellerinden aldı ve ona (eritilmiş altın külçesine) oymacı aleti ile şekil verdi ve ondan dökme bir buzağı yaptı. Ve şöyle dediler: Ey İsrail, seni Mısır diyarından çıkaran ilâhlar bunlardır. Ve Harun onu gördüğü zaman, onun önünde kurbanların kesileceği bir yer yaptı ve Harun şöyle diyerek ilân etti: Yarın Rabb için ziyafet bayramıdır. Ve ertesi gün erken kalktılar, yapılan adakları yerine getirdiler ve kavim yemek ve içmek üzere oturdular ve oynamaya ve eğlenmeye kalktılar." (Çıkış, 32: 1-6). Kur'an, bu iddiayı redderek çürütmüş ve bu meselede o iğrenç günahın sorumlusunun Allah'ın peygamberi Hz. Harun (a.s) değil aksine "Samiri" adındaki bir asi olduğu gerçeğini nakletmiştir. (Daha fazla bilgi için bkz. Taha: 90-94).

Yahudilerin peygamberini, birçok iğrenç günahlarla hatta şirkle itham etmeleri belki garip gelebilir, fakat tarihleri üzerindeki derin ve eleştirel araştırmalar, bu ithamların, kendi ahlakî çöküntülerini doğrulamak için yapılmış olduğunu gözler önüne serecektir. Genel olarak bütün bir toplum, özel olarak da din alimleri ve hahamlar, sapıklık ve ahlaksızlık içine düştükleri zaman, bu durumda olan bireyin suçluluk psikolojisi içerisinde bu kötü davranışlarını haklı göstermek için bir takım mazeretler uydurmaya başlarlar. İnsanlar şirk, büyücülük, zina, ihanet sahtekârlık ve buna benzer büyük günahlar işlediklerinde, bir peygamber için değil sıradan bir insan için bile büyük bir ahlâksızlık ve utanma vesilesi olan bu gibi büyük günahları peygamberlere isnad ederek onların temiz şahsiyetlerini lekelemişlerdir. Onlar böyle yaparak aslında kendi çirkin fiillerini haklı ve mazur göstermek istemektedirler. Hatta bu devirde yaşayan insanlar, "Bu tip günahlardan peygamberlerin bile kendilerini koruyamadıkları bir zamanda bizim gibi normal, sıradan insanlar böyle zaaftan nasıl emin kalabilir" diyerek kendilerini müdafaa etmeye kalkıştılar.

Ahlakî dejenarasyonları süresince Hindular da aynı şekilde hareket etmişlerdi. O döneme ait edebiyatları; tanrıları ve azizleri kapkara renkler içinde tasvir eder. Böylece, "Bu gibi yüce ve seçkin varlıklar ahlâksızlıklara bulaşınca, sıradan halk bunlardan nasıl kaçınabilir? Tanrılar ve azizler için utanılacak bir durum olmayan bu gibi fiiller, halk için niçin utanma ve ayıplanma konusu olsun?" diyebiliyorlardı.

109. Cemaatleri adına, İsrailoğulları'nın işlemiş oldukları buzağıya tapma günahından dolayı, Rablerinin önünde af dilemek ve nihayet O'na itaat etme konusundaki sözleşmeyi yenilemek üzere Beni İsrail'den yetmiş kişi Tur-i Sina'ya çağrıldı. İncil ve Talmud bundan bahsetmez. Fakat İncil, bunun yerine, kavminin üzerine fırlattığı zaman parçalanan levhaların yerine yenileri verilmek üzere, Hz. Musa'nın (a.s) Tur-i Sina'ya davet edildiğini söylemektedir (Çıkış: bölüm 34).

110. Yeni, her bir imtihan vesilesi, insanlar için son derece kesin ve kati sonuçlar verir. Aynı harmanda yığın halinde bulunan sap ve taneyi birbirinden ayıran savurma gibi, böyle durumlarda, imtihanda başarılı olan, bunu ancak Allah'ın hidayeti ve yardımı ile elde eder ve başarısız olan da ilâhî hidayet ve yardımdan yoksun olduğu için kaybeder. Her ne kadar bir kimse, mutlak hikmet ve adalete dayalı muayyen ilâhî kanunlara göre, Allah'ın hidayet ve yardımına mazhar olmaktaysa da, hakikatte bir kişinin sınanmasında başarılı veya başarısız oluşu tamamiyle Rabbanî ışık tutuş ve nusrete dayalıdır.

111. "Allah'ın mevcudatı idaresindeki üslubu gazaba ve hiddete değil merhamete dayanır. O, yaratıklarına daima rahmet gösterir, gazab ve hiddettini ise, sadece kullarının isyan ve küstahlıkları, konulan sınırı aşarsa izhar eder."

112. Daha önce geçen ayetle Hz. Musa'nın (a.s) duasına karşılık verildikten sonra Kur'an bu vesileyle İsrailoğulları'nı Hz. Muhammed'e (s.a) tabi olmaya davet eder. Demek istenilen şudur: "Hz Musa zamanında, Allah'ın rahmetinin üstünüze gelmesini sağlayan şartlar halen caridir, ve bu da sizin bu Peygamber'e (s.a) inanmanızı gerektirmektedir. Allah'ın rahmetinin, kendilerini isyandan koruyan ve ondan kaçınan kimselere gönderildiği size anlatılmıştı. İşte şimdi de aynı şekilde Allah'ın görevlendirdiği elçilerin rehberliğini kabul etmemekten daha büyük itaatsizlik yoktur. Binaenaleyh siz bu isyânkârlıktan vazgeçmezseniz, ufak tefek ve önemsiz bazı dinsel ayrıntılarda gösterdiğiniz sofuluktan başka erdemin diğer unsurlarından hiçbirini elde edemezsiniz.

Allah'ın rahmetine erebilmeniz için zekât ile emrolunmuştunuz, bugün ise zekâtı harcamaya en uygun tek yol, şu anda içinizde bulunan Hz. Rasûl'ün (a.s) liderliği altında sürdürülmekte olan "Hak dinin ikamesi" mücadelesine katkılarda bulunmaktır. Zira zekâtın esas iktizası ancak bu şekilde tahakkuk ettirilebilecektir. Allah'ın, rahmetini vahye inananların üzerine yazdığı size daha önce haber verilmişti. Bundan dolayı, eğer siz, Allah'ın Resûlüne indirmekte olduğu vahiyleri reddederseniz, Tevrat'ın içindeki vahiylere inandığınızı iddia etseniz bile, "bu son şartı yerine getirmemiş olacaksınız."

Burada, Hz. Peygamber (s.a) için "Ümmî" kelimesinin kullanılmış olması oldukça anlamlıdır. Bu lakap burada, kendilerinin dışındakilere "Ümmîler" (Gentile) diyen Yahudilerin bu kavmî gurur ve küstahlıklarını kırmak için kullanılmıştır. Bu konuda o kadar küstah idiler ki, bir ümmiyi kendilerine lider olarak tanımak şöyle dursun, bir millet olarak kendilerinden olmayan kimselere en temel insan haklarını bile tanımaya hazır değildiler. "Ümmîlere karşı bizim herhangi bir sorumluluğumuz yoktur..." (Al-î İmran: 75) diye iddiada bulundular. Bundan dolayı "Nebi" sözcüğünden önce" " kelimesini kullanmış olmakla sanki Allah şöyle demek istemiştir: "Şimdi sizin kurtuluş ve selametiniz ancak bu ümmî peygambere uymanıza bağlıdır. Eğer siz ona uyarsanız, rahmetimden nasibinizi alırsınız, aksi halde, içinde bulunduğunuz dalâletten ötürü asırlar boyunca müstehak olduğunuz gazap sürer, gider."

113. Tevrat ve İncil'de, Hz. Muhammed'in (s.a) peygamber olarak gelişine dair açık atıflar vardır. Örnekler için (bkz. Tesniye, 18: 15-19, Matta 21, 33-46, Yuhanna, 1: 19-21, 14: 25-30, 15: 25-26, 16: 7-15.)

114. Yani, "O, daha önce kendi kendilerine haram kıldıkları temiz ve iyi şeyleri onlara helâl, yine kendilerinin helâl kıldıkları kötü ve zararlı şeyleri de haram kılar."

115. Yani, "O, ufak tefek meseleleri bile kılı kırk yararak çok büyük ve mühim meseleler haline getiren fakihlerin, dinî liderlerin takat getirilemeyecek sofuluk anlayışlarının, ve avamdan insanların telkin ettiği bâtıl inanç ve talimatların, kendilerine yüklediği bunaltıcı külfetlerden onları kurtarıcıdır. Ve ayrıca da, bizzat gene kendilerince uydurulup hayatlarını sımsıkı sarıp sarmaladıkları birtakım kayıtlardan da onları kurtarıp özgür kılacak olan da yine bu peygamberdir."

116. Ara izah olarak getirilen 157-158. ayetlerle kesilen konunun anlatımına kalınan yerden tekrar devam ediliyor.

117. Kur'an meali hazırlayanların büyük bir kısmı, 159. ayete şöyle bir anlam verirler: "Musa ümmeti içinde, Hakka götüren ve Hakka uygun karar veren bir topluluk vardır." Böyle bir mânâyı verenler, yani Kur'an'ın vahyolduğu devirde, onların içinde böyle bir grubun bulunduğunu söylemek isterler. Fakat biz ise, bu hususun geçtiği metinden, Hz. Musa'nın (a.s) peygamberliği zamanında İsrailoğulları arasında böyle iyi insanlardan meydana gelen bir topluluğun var olduğunu anlıyoruz. Bu konunun burada zikredilmiş olması, o zaman, yani İsrailoğulları arasında ahlâksızlığın ve ruhî soysuzlaşmanın en korkunç boyutlara vardığı, altın buzağıya tapmaya başladıkları ve neticede de Allah tarafından cezalandırıldıkları devirde bile, aralarında böyle bir salihler topluluğu bulunduğu içindir.

118. Bu, Maide suresinin 12. ayetinde ve Kitab-ı Mukaddes'in dördüncü kitabı olan Sayılar'da açıklanmış olan İsrailoğulları'nın teşkilatlanmasına işaret eder. Buna göre, ezeli olan Allah, Hz. Musa'ya (a.s) İsrailoğulları'nı Sina çölünde toplamayı ve bütün topluluğun bir sayımını yapmayı emretmişti. Buyruk gereğince sayıldılar ve Hz. Yakub'un on çocuğu ve Hz. Yusuf'un da iki oğlunun zürriyeti de dahil edilerek İsrail kavmi on iki aşirete ayrıldı. Ve her birinin başına bu aşiretlerin başlarında bulanan oniki reisi, her bir aşiretin ahlakî, dinî, toplumsal, kültürel ve askerî durumuyla yakından ilgilenmesi ve On Emir'in tatbik edilmesi için, babadan oğula geçecek şekide lider yapıldılar. Bununla birlikte, Hz. Musa ve Harun'un dedelerinin kabilesi ve Hz. Yakub'un onikinci oğlu Levilliler boyu, bu on ikinin dışında bırakıldılar. Bu boy, İsrailoğulları'nın oniki aşireti arasında sayılmamış, bilâkis ayrı bir cemaat olarak örgütlendirilmiş ve öteki bütün boyların dinî ve ruhî selâmetleri ile mesul olma gibi umumî bir vazife ile görevlendirilmişlerdi.

119. Yukarıda zikredilen teşkilatlandırma işi, Allah'ın İsrailoğulları'na vermiş olduğu en büyük lütuflarından biriydi. Bu ikramın bir devamı olarak burada üç tane daha zikredilmektedir. 1) Sina Yarımadası'nda kaldıkları sürece, mucize olarak su ihtiyaçlarının sağlanması, 2) Çölün kavurucu sıcağından korumak için, gökyüzünün bulutlarla kaplanmış olması, 3) Çölün ortasında onları (İsrailoğulları'nı) olağanüstü şekilde beslemek için "menne" (kudret helvası) ve "selva" (bıldırcın eti) gibi yiyecekler gönderilmesi. Eğer hayatları için zaruri olan bu düzenlemeler yapılmamış olsaydı, yaklaşık iki milyon insandan oluşan bu büyük topluluk, sıcak, açlık ve susuzluktan helâk olacaktı. Ve hatta, imkânların çok daha ileri olduğu bugün dahi, o Sina Yarımadası'na bu miktarda bir insan kalabalığı, hiçbir ön tedbir almadan bir gezi yapacak olsa, o kalabalık için gerekli yiyecek ve içecekle, onları kızgın güneşten koruyacak barınak temin edebilmenin ne kadar imkânsız olduğunu, o bölgeyi gidip gördüğünüzde anlarsınız. Bölgede yaşayan yerli insanlar o kadar azdır ki, sayıları birkaç bin civarındadır. Eğer çağdaş bir devlet, bölgeye bir askeri birlik göndermek istese (meselâ 500 bin asker kadar), keşifler çağı olan şu zamanda bile şüphesiz başı ağrıyacaktır. Bu yüzdendir ki, herhangi bir vahye ve mucizeye kafalarında yer vermeyen pek çok araştırmacı bilim adamları, öyle Kur'an'da ve İncil'de bahsedildiği vechiyle, İsrailoğulları'nın bu yarımadayı başından sonuna geçtikleri ve yıllarca bir bölgesinde kaldıkları tarihi gerçeğini kabul etmemişler ve böyle bir şeyin olamayacağını ileri sürmüşlerdir. Bunlar, belki de Filistin'in güneyinden bir yerden Kuzey Arabistan'a geçmiş olabilirler" demektedirler. Bu araştırmacılar, bir de Mısır tarafından gelen bütün ikmal yollarının kesik olması ve yarımadanın kuzeydoğusunda yaşayan Amelikalıların her an saldırabilmeleri kuvvetli ihtimalinin de gözönünde tutulması halinde, böyle bir topluluğun böyle bir güç coğrafi ve iktisadî şartlar altında, belirtilen süre kadar kalabilmiş olmalarına hiç ihtimal dahi vermemekte ve üstelik inandırıcı olmadığını söylemektedirler.

Eğer bu manzarayı gözümüzün önünde tutarsak, ayette vurgulanan insanların gerçek değerini o zaman takdir edebiliriz. Fakat, aynı zamanda, bu topluluğun geçmişinde de sık sık tekrarlandığı gibi itaatsizlik ve riyakârlık da bulunarak nankörlük ettiği, küfran-ı nimette bulunduğu da açıkça belli olmaktadır. (Bu konuyu Bakara suresinin, 72, 73 ve 76. açıklama notlarıyla karşılaştırınız).

120. Şimdi burada, İsrailoğulları tarihinden, yukarıda zikredilen Allah'ın lütuf ve ihsanlarına karşılık, yapmış oldukları ve sonunda onları yavaş yavaş en feci yıkıma görüten bazı ihanet ve isyan olayları anlatılmaktadır.

121. Lütfen bkz. Bakara an: 74-75.

122. Araştırmacılar burada adı geçen yerin, yeni İsrail siyonist devletinin aynı isimle inşa ettiği bir limanı bulunan ve Ürdün'ün meşhur Akabe limanına yakın bir mesefadeki Eileh, Elat (veya Elot) yerleşim bölgesine işaret ettiği görüşündedirler. Bu liman şehri Sina Yarımadası'nın doğusu ile Arabistan'ın batısında, Akabe körfezinin ucundadır. Burası İsrailoğulları'nın parlak dönemlerinde çok önemli bir ticaret merkezi idi. Ve Hz. Süleyman (a.s.) bu şehri Kızıldeniz'deki donanması için merkez liman yapmıştı.

Burası ile alâkalı olay, Yahudilerin ne dinî, ne de tarihî kitaplarında zikredilmemiş fakat, Kur'an-ı Kerim'in burada ve Bakara suresinde anlattıkları onun Kur'an'ın vahyi sırasında, İsrailoğulları arasında bilinen bir şehir olduğunu göstermektedir. Bundan dolayı, Medine Yahudileri, Yüce Peygamber (s.a)'e her konuda karşı gelme fırsatını hiçbir zaman kaçırmadıkları halde, bu haberin doğruluğu konusunda itiraz edemediler.

123. "Sebt (Cumartesi)" İsrailoğulları için, haftanın kutsal günüdür. Rabb, Musa'ya "İsrailoğullarına söyle, benim sebt günlerimi gerçekten tutacaksın, çünkü o, sizinle benim aramda nesillerdir süren bir alemettir... Onu bozan muhakkak öldürülecektir, o günde her kim iş işlerce o can, kavminin içinden atılacaktır... Ve nesillerince sebti ebedi bir ahit olarak İsrailoğulları tutacaklar." (Çıkış, 31: 12-16) Fakat evlerde ateş yakarak, kölelerini ve cariyelerini kullanarak ve dünyalık herhangi bir iş için verilen ölüm cezalarını bu günde ifa ederek bu anlaşmaya karşı geldiler. O kadar ki, Peygamber Yeremya (M.Ö. 628-586)'nın devrinde yüklerini bilhassa cumartesi günü Kudüs'ün kapılarından geçirerek taşırlardı. Ve bu yüzden Yeremya peygamber "Eğer beni dinlemezseniz, o zaman onun kapılarında ateş tutuşturacağım ve Yeruşalim saraylarını eritip bitirecek ve sönmeyecek" diyerek onları tehdit etmek zorunda kalmıştı. (Yeremya 17: 21-27) Aynı şekilde peygamber Hezekiel (M.Ö. 595-536)'da tüm bir ulus olan Yahudilerin Rabbın sebtine karşı gösterdikleri hürmetsizliği "milli bir cürüm" olarak ilân etmişti. (Hezekiel, 20: 12-24). Bu alıntılardan da anlaşılıyor ki, Kur'an'ın bu ayetinde mevzubahis olan Sebt gününe karşı lakaytlık büyük bir ihtimalle bu dönemde olmuştur.

124. Allah, kullarını çeşitli şekillerde imtihan eder. İnsanlardan bir kısmının, ilâhî kanuna itaatten yüz çevirdiğini, küfr ve itaatsizliğe karşı eğilimin daha da arttığını ve bunların sayılarının da çoğaldığını gördüğünde Allah, bu kimselerde çok cazip gelen iğva edici ve saptırıcı şeylere götüren kapıları önlerine açar. Böylece onların, kötü niyetleri açığa çıkar ve sadece gerekli fırsat ve imkân bulamadıklarından bir türlü yapamadıkları bu tip suçları işlerler.

125. Bu husus, sözkonusu şehirde üç çeşit insan olduğunu gösterir: Birinciler, ilâhî kanun ve düzenlemelere açıkça ve küstahça karşı gelenlerden oluşan grup. Bunları, ilâhî kanunlara bizzat karşı gelmeyen, fakat dinî değerlere karşı gösterilen yıkıcı hakeretlere sessiz kalan ve birinci gruba nasihat edenlere de "o kanun tanımızlara herhangi bir nasihatta bulunmanın hiçbir yararı yoktur" diyen insanlar izlemekte. Son grup ise, son derece cesaret ve vakar ile şereflenmiş ve ilâhî kanuna açıkça karşı gelmeye hiçbir müsamaha gösteremeyen yukarıdaki iki grubun dışında kalan diğer insanlardır. Bunlar, o kanuna aykırı hareket edenleri belki doğru yola yeniden dönerler diye, veya en azından bu zalimleri uyarmak konusunda üzerlerine düşeni yaptıklarını, Rableri katında gösterebilecekleri bir amelleri olsun diye, onları iyilik yapmaya ve kötü işlerden uzak durmaya çağırırlar. Ve, Allah'ın korkunç belası o şehire geldiğinde bu cezadan kurtarılmış olanlar sadece bu son gruba mensup olanlardı. Kur'an'a göre, bizzat kötülüğün ortadan kaldırılmasına çalışmış oldukları için onlar, gelen bu afetten kurtarıldı. Diğer iki grup ise, günah işleyenlerden sayılmak suretiyle ve suçlarının yapısı ve yaygınlık derecelerine göre cezalandırıldılar.

Bazı müfessirler ikinci grubun, kurtarılan insanlar arasında mı, yoksa cezalandırılanlar arasında mı olduklarının kesinlikle söylenemeyeceğini ifade ederler. Çünkü Kur'an'ın bu konudaki ifadesi serahatli değildir. İbn Abbas'tan (r.a) gelen bir rivayete göre kendisinin önceleri, ikinci grubun cezalandırılanlar arasında yer alacağı görüşünde iken daha sonra, talebesi İkrime'nin iknasıyla sözkonusu grubun, kurtulanlar arasında sayılması gerektiği görüşüne sahip olduğu söylenilmektedir. Ancak Kur'an-ı Kerim'in ifadelerini derin olarak düşündüğümüzde onun ilk görüşünün daha doğru olduğunu hissederiz. Çünkü bir belâ anında, buna hedef olan şehrin sadece iki gruba ayrılmış olduğu açıktır. Bir grup musibete uğratılanlardan, diğer grub da bu afetten kurtarılanlardandır. Kur'an'ın kurtarılan grubun kötülüğü nehyedenlerden meydana geldiği hususundaki ifadesi açık olduğuna göre, diğer iki grubun cezaya çarptırılanlar arasında yer almış olması gerekmez mi? Bu istidlâl, "Rabbinize karşı bir mazerat sunabilmek için" ifadesi ile ve daha sonraki ayetlerle de desteklenmekte. Bundan da açıkça anlaşıldığı gibi, Allah'ın kanununa pervasızca karşı gelindiği şehrin, kötülüğe karşı koyanların dışındaki tüm ahalisini O'nun azabı yakalamıştır. Demek ki, bir kimse sadece Allah'ın şeriatına karşı gelmemek ve pasif kalmakla kurtulamaz aksine fazileti hakim kılmak ve fenalığı ortadan kaldırmak için bütün gücünü bizzat ortaya koymalıdır. Bu, Kur'an'ın diğer bölümleri ve hadislerle de desteklenmektedir. Çünkü toplumsal suçlarla ilgili Allah'ın sünneti budur. Kur'an-ı Kerim şöyle buyurur: "(Öyle) bir fitneden sakının ki, o aranızdan yalnız haksızlık edenlere ulaşmakla kalmaz". (Enfal, 25). Bu ayeti açıklama mahiyetinde Yüce Peygamber (s.a} şöyle der: "Yapabilme ve engel olabilme durumunda olmalarına rağmen, gözleri önünde açıkça işlenen günahlara göz yumdukları ve bunlara hiçbir hoşnutsuzluk tepkisi göstermedikleri sürece, günahkârların günahı yüzünden Allah bütün bir toplumu cezalandırır. İnsan topluluğu böyle bir duruma düştüğü zaman Allah, suçlularla beraber bunlara göz yumarak, müsamaha gösterenleri de aynı muameleye tabi tutar."

Ayrıca, söz konusu olan ayetlerden anlaşıldığına göre, Allah'ın cezası o şehre iki bölümde gönderilmişti. Bunların birincisi"", ikincisi de "aşağılık maymunlar olunuz" diye ifade edilen azab idi. Biz, birinci şekildeki bela ile yukarıda geçen gruplardan hem birincilerin, hem de ikincilerin; fakat ikinci şekilde ise sadece birinci gruptakilerin cezalandırılmış olduğu kanaatindeyiz. (En doğrusunu Allah bilir. Görüşümde isabet ettiysem bu Allah'tandır, yanıldıysam bendendir. Allah Gafur ve Rahim'dir).

126. Lütfen bkz. Bakara, an: 83.

127. Arapça"" kelimesi "bildirmek" veya "ilân etmek, duyurmak" anlamlarına gelir.

128. M.Ö. 8. asırdan beri İsrailoğulları'na bu çeşit ikazlar, tekrar tekrar yöneltilmiştir. İşaya, Yeremya ve bunlardan sonra gelen peygamberlerin kitaplarında bu hususlar belirtilmektedir. Daha sonra Hz. İsa, İncillerdeki muhtelif hitabelerinde, aynı şeyi onlara yöneltmişti. İlahî kitapların en sonuncusu olan Kur'an da aynı ikazlarda bulundu. Yahudi topluluğunun aşağılanmaya ve rezil edilmeye başlandığı ilk zamanlardan beri, bunun semavî olarak kabul edilen kitaplarda birkaç kez yinelenmiş olması gerçeği, Kur'an-ı Kerim'in ve o kitapların gerçekten Allah'tan olduğu hususunda da açık bir delildir.

129. Başka bir ifadeyle "Onlar günah olduğunu çok iyi bildikleri halde, nasıl olsa bağışlanacağız zannıyla, gayri meşru mülk gibi bir günah işliyorlar. Onlar, Allah'ın seçilmiş kulları oldukları zannına bel bağlayıp, nasılsa af olunacağız diye bekliyorlar. Günahları nedeniyle ne mahcup oluyorlar, ne de pişmanlık duyuyorlar. Hatta eğer başka bir imkân ellerine geçse, hemen aynı günahı işlemekten kaçınmıyorlar. Ne alçak insanlardır onlar! Kendilerini dünyanın liderleri yapan kitaba varis olmalarına rağmen onlar, bu dünyanın geçici ve değersiz şeylerinin peşine düştüler. Böylece, onlar, adalet ve doğruluğun bayraktarları, fazilet ve ıslahın öncüleri olma yerine, bu dünyanın sefil tapıcıları oldular."

130. Onlar bizzat kitabı incelemişlerdir. Dolayısıyla, İsrailoğulları'nın teklifsiz kurtulmuş oldukları hususunda Tevrat'ta kesin olarak hiçbir işaretin olmadığını bilmektedirler. Allah'ın onlara hiçbir garanti vermediği ve peygamberleri de kurtuluşa erdikleri konusunda onlara herhangi bir teminat vermediği halde, nasıl oluyor da, Allah'ın kendileri için söylediği şeyi O'na isnad ediyorlar? Ayrıca, Allah hakkında yalnız doğruyu söyleyecekleri konusunda yapmış oldukları anlaşmayı bu şekilde bir kere daha bozmaları nedeniyle, suçları daha da bir çirkinleşiyor ve haince bir hareket halini alıyor.

131. Bu ayete iki şekilde anlam verilebilir. Birincisi "Ahiret yurduna iyi insanlar müstahaktır ve orası yalnız Allah'tan korkanlara verilecektir. Orası herhangi bir kişi veya ailenin tekelinde değildir. Biri kalkıp hem cezayı gerektiren fiilleri yapacak, hem de bir Yahudi ve İsrailoğulları olduğu için de ahirette iyi bir yer kazanacak, bu mümkün mü?" Diğer bir anlamı şöyle olabilir: "Ahiret yurdu, ahiretteki iyi hayatı bu dünyadaki zevk ve sefaya tercih edip Allah'tan korkanlar için daha hayırlıdır. Çünkü bu geçici hayatın zevklerini gelecek ebedi dünyanın zevklerine ve huzuruna, ancak Allah'tan korkmayanlar tercih eder."

132. Bu, üzerinde Beni İsrail ile yapılan sözleşmenin bulunduğu taş levhaların Hz. Musa'ya (a.s) verilmesi sırasında Sina Dağı'nın eteğinde vukubulan olaya bir telmihtir. Kitab-ı Mukaddes şöyle der: "Ve Allah'ı karşılamak için Musa kavmini ordugah olan kamp yerinden çıkardı ve dağın eteğinde durdular ve Sina dağı hep tütüyordu, çünkü Rabb onun üzerine ateş içinde inmişti ve onun dumanı ocak dumanı gibi çıkıyordu ve dağ şiddetle sarsıldı" (Çıkış, 19: 17-18).

Kendisiyle sözleşme yapmakta oldukları Allah'ın yüceliğini, büyüklüğünü, şanını ve sözleşmenin bizatihi kendisinin önemini, belki kavrarlar diye İsrailoğulları'ndan bir misak almadan önce Allah, yukarıda anlatılan hallerin vukuunu diledi. Mamafih bu, Allah'la antlaşmaya girmeyi istemedikleri ve korkutma yoluyla onların buna zorlanmış oldukları anlamına gelmez. Gerçekte, onların tümünün samimi müminler olduğu ve en mühim gayeleri olan Allah'la sözleşme yapmak üzere dağın eteğine geldikleri bilinmektedir. Fakat onlarla sıradan bir yolla anlaşma yapmak yerine, kendisiyle sözleşme yaptıkları Allah Teala'nın ne kadar azamet sahibi olduğunu göstermek ve bu anlaşmayı bozmanın ciddi sonuçlarını belleklerinde hep canlı tutmaları ve bu sözleşmenin büyük önemine dikkat etmeleri için, bu heybetli manzaranın meydana getirilmesi yoluna gidilmiştir.

İsraillilere yönelik hitaplar burada sona erer. Bunu takip eden pasajlarda da hitap artık, genelde bütün insanlığa ve özelde Hz. Peygamber'in (s.a) halkına yöneltilmektedir.

133. Bir önceki tema şununla sona ermişti: Allah, İsrailoğulları'ndan, O'na teslim olacakları ve O'na itaat edecekleri konusunda bir ahid almıştı. Buradaki ayetten itibaren de yalnız İsrailoğulları'nın değil bütün insanlığın bir anlaşma ile kayıtlı olduğunu hatırlatmak için hitap tüm insanlığa çevriliyor. Binaenaleyh insanlar, o sözleşmenin şartlarını ne dereceye kadar yerine getirip getirmedikleri hususunda hesaba çekileceklerdir.

134. Değişik rivayetlerden öğreniyoruz ki, bu Hz. Adem'in yaratılışı esnasında olmuştu. O an, bütün meleklerin bir araya toplanarak, Adem'in önünde eğilmeleri emredilmiş ve ayrıca insanın, Allah'ın yeryüzündeki halifesi olduğu resmen ilân edilmişti. Aynı şekilde, bidayetten kıyamete kadar doğacak bütün nefisler bir kerede ve bir yerde hepsi toplanılmış, akletme yetkileri kendilerine verilmiş olarak ve Allah'ın huzurunda O'nun kendilerinin Rabbi olduğunu itiraf etmeleri istenmiştir.

Hz. Ubey b. Ka'ab'dan, büyük ihtimalle Hz. Peygamber'den alınan bilgiye dayanan bir hadis, bu ayeti en güzel tefsir eder. "Allah ruhlar aleminde bütün insanları topladı, onları türlerine ve yaşadıkları devirlere göre kümelere ayırdı ve onlara insan suretini ve konuşma kabiliyetini verdi. Sonra onlardan bir ahit aldı ve buna bizzat kendilerini şahit tutarak "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sordu. Onlar da, hiç şüphe yok ki, yalnızca sen bizim Rabbimizsin" diye karşılık verdiler. Sonra Allah: "Hesap gününde bizim bilgimiz yoktu" diyerek mazeret ileri sürmeyesiniz diye yerleri, gökleri ve babanız Adem'i bu konuda şahit olmaya çağırıyorum.

O zaman, benden başka ibadete layık hiç bir şeyin olmadığını ve benden başka Tanrı olmadığını iyice kafanıza yerleştirin. Bana herhangi birşeyi ortak koşmayın. Sizlere, benimle yaptığınız bu anlaşmayı devamlı hatırlatacak peygamberlerimi ve Kitabımı göndereceğim" dedi. Buna bütün insanlar, "Şehadet ederiz ki, yalnızca sen bizim Rabbimiz ve ilâhımızsın, senden başka İlâh ve Rab yoktur" diyerek cevap verdiler.

Bazıları, 172 ve 173. ayetleri birer remzî (sembolik) anlatım olarak alırlar. Bunlara göre, Kur'an, bu üslûpla, adeta, Allah'ın Uluhiyyeti fikrinin, gerçekte, insanın doğasına yerleştirildiğini ve bunun da kavranabilir açık bir vakıa olarak husule geldiğini anlatmak istemektedir. Fakat biz bu te'vilin doğru olmadığına kaniyiz. Çünkü, Kur'an ve Sünnet bu olayın bizzat fiilen olduğunu belirtmektedir. Üstelik, bu ahitleşme olayının kıyamet gününde, insanlara karşı hakiki bir belge olarak ileri sürüleceğini de iddia etmektedir. Dolayısıyla, bu olayı, temsilî bir kıssa olarak görmemiz için hiç bir neden yoktur. Biz, gerçekten bu olayın fizik dünyada meydana gelmiş olduğuna inanıyoruz. Herşeye gücü yeten Allah, kıyamet gününe kadar yaratacağı Adem neslinden her bir ferdi varlık alemine getirip ona anlama ve konuşma iktidarı vermiş ve sonra da hepsini bir kerede ve bir yerde huzurunda toplayarak onlardan kendinden başka ilâh ve Rab olmadığı ve Allah'a teslim olup herşeyiyle O'na itaat etmekten (İslâm) başka onlar için de doğru bir yol bulunmadığı hususunda söz almıştı.

Böyle bir toplanışı mümkün göremeyenler, aslında, Allah'ın sınırsız kuvvetinden şüphelidirler. Yoksa, bu iş Allah için beşeriyetin kademe kademe yaratılması kadar kolay olduğundan bu konuda herhangi bir şüpheye kapılmayacaklardı. Mutlak kudret sahibi olan Allah, şimdi insanları varlık alemine getirdiği gibi varlık alemine gelmeden evvel de (doğum), varlık alemine gelip gittikten sonra da (ölüm) bütün insanları toplayacak güce sahiptir. Allah onlara, hikmet, akıl, yetki ve yeryüzünün kaynaklarından kullanma hakkı verdikten sonra, kendine halife yapmakta olduğunu ve bu hususta kendilerinden sadakat yemini (oath of allegiance) aldığını bilmelerini istemiş olması akla yatkın gözükmektedir. Böylece Adem'in yaratılışı münasebetiyle bütün beşeriyetin bir araya toplanmasının gayrı mümkün ve garip bir şey olmadığı aşikârdır.

135. Kendisi için bütün insanlardan söz alınan ve bu ayetin konusu olan husus: Her bir şahsı işlediği fiiller hususunda bilinçli ve tam mesul yapmaktır ki, böylece Rablerine karşı asi olanlar suçlarından dolayı hesaba çekilebilsinler. Gene izaha kavuşturulmalıdır ki, bu antlaşmadan sonra bir kimse, bir suçu, bilgisizlik yüzünden işlediği için temize çıkmaya ya da inhiraflarının sorumluluğunu kendinden evvel geçenlere yıkmaya kalkışamaz. Yine Allah; bu sözü almakla, onların kalblerine, kendilerinin Rabbinin yalnız O, ve ilahlarının da gene yalnızca kendisinin olduğu hususunun zerkedildiğine dikkat çekmektedir. Binaenaleyh, hiçbir kimse, "Ben bundan tamamen habersizdim" veya "kötü çevrem tarafından yoldan saptırıldım" diyerek sapkınlığının sorumluluğunu üstlenmekten kendini vareste kılamaz.

Şimdi bu bağlamda, muhtemelen ortaya çıkabilecek bir iki soruyu düşünelim: Bu ahitleşmenin vukubulduğunu farzedecek olursak, bu konuda herhangi bir hatırlamaya sahip miyiz? Ve yaratılışımız sırasında, kimimiz Allah'ın huzuruna getirildiğinin ve bahsi geçen konuşmanın hakikaten meydana geldiğinin şuurunda? Eğer cevaplar olumsuz ise, o zaman nasıl olur da ne hatırladığımız ve ne de farkında olduğumuz böyle bir misakın bize karşı delil olarak getirilmesi hakkaniyete uygun olur?

Cevap şöyle olacaktır, evet bu misak bize bir şahit olarak getirilecektir, çünkü her ne kadar onun anısı ve idraki hatırımızdan ve bilincimizden gittiyse de, bu bilinç altında (sub-consconsmind) ve vicdanda muhafaza edilmektedir.

Bellek ve idrakimizden niçin silinip gittiği sorusuna gelince, eğer bir misakın tesiri hafıza ve şuurumuzda devamlı canlı taze kalsaydı, o zaman herkes otomotikman onu yerine getirir ve dolayısıyla da imtihan ve yargılamanın bir anlamı kalmazdı. Böylece insanın esas yaratılış gayesi anlamsızlaşırdı. Oysa ki, bu bir potansiyel olarak bilinç altında ve vicdanda (Intuition) muhafaza edilmektedir. Ve diğer la-şuurî bilgi branşlarında da olduğu gibi keşf, sezgi ve derunî (internal) faktörlerle bu, bilinç haline, şuur haline çıkarılabilmektedir. Hakikat şu ki, insanlık, kültür, uygarlık, ahlâk, bilim ve bütün diğer beşerî faaliyetlerde ne başardıysa, aslında potansiyel olarak, daha önceden gizli olanın, harici (externel) faktörler ve sezgi yoluyla dışarıya çıkarılmasıdır bu. Öte yandan, hiçbir eğitim, terbiye, çevre, dış faktör ve sezgi, bilinç-altında saklı yetenek olarak zaten yatmakta olandan başka birşey vücuda getiremez. Ve, aynı şekilde, bu faktörlerden hiçbirisi de bilinç altında saklı olanı, hiçbir surette silmeye muktedir değildir. En fazla belki onun tabiatını tahrif edebilirler ama bütün çabalarına rağmen o güç, gizli olarak şuuraltında var olmaya devam edecek ve haricî faktörlerin uyarılarına karşılık olarak da zahire çıkmaya çalışacaktır. Aşağıdakiler bütün saklı bilgi dalları için geçerlidir:

-Tüm bunlar, saklı olarak bilinçaltımızda vardırlar ve günlük eylemler halinde gözüktüklerinde var olduklarını kanıtlarlar.

-Bütün potansiyel bilgiler, dış tesirin bir karşılığı olarak pratik şekil alması için öğrenim ve eğitim vb. gibi haricî uyarıcılara ihtiyaç gösterirler.

-Bütün bu saklı güçler, kötü arzu, çevre ve yoldan çıkarmalarla bastırılabilir, uyutulabilir ama hiçbir zaman tümüyle bilinç altından silinemez. Bu yüzden de içsel duygular ve harici çabalarla düzeltilip yeniden döndürülebilirler.

Alemdeki konumumuz ve alemin yaratıcısı ile olan alâkamız hususunda hissi bilgimiz için de aynı şeyler söylenebilir.

Bu bilginin gerçekten var olduğu, yeryüzünün her ucundaki insan hayatının her döneminde, her yerleşiminde, her kuşak ve her neslinde arada sırada tezahür ederek hiçbir beşerî gücün onu silmeye güç yetiremediğinin ortaya konmasıyla ispatlanmaktadır.

Bu, ayrıca ne zaman bu bilgi pratik hayata uygulanmışsa, her zaman iyi ve faydalı sonuçlar doğurduğu gerçeğine de uymaktadır.

Bu bilgilerin zahire çıkması ve pratik şekiller alması için daima bazı haricî sebeplere ihtiyaç duyulmuştur. İşte bu nedenle, peygamberler, semavî kitaplar ve peygamberlerin yolundan giden davetçiler, bu işlevi görmektedirler. Bundan dolayı Kur'an-ı Kerim, bunlara "hatırlatıcılar" demektedir. Çünkü bu peygamberler, semavî kitaplar ve Hakka davetçiler insanların zihinlerinde yeni birşeyler yaratmıyor, aksine bazı hatırlatmalarla, kendilerinde zaten gizli potansiyel olarak bulunanı canlandırıyor ve günyüzüne çıkarıyorlar.

İnsanın bilincindeki bu gizli bilginin var oluşunun başka bir kanıtı da, her çağda bu davetçilerin çağrısına olumlu karşılık vermiş olması ve onun sesini tanır tanımaz hemen ortaya çıkmasıdır.

Belki de hepsinden önce bu bilginin varlığı hakkındaki en büyük delil; bastırmak, susturmak, örtmek ve değiştirmek için şiddetli ve sürekli çabalara rağmen halâ insanoğlunun kalbinde yaşamış olmasıdır. Her ne kadar cehalet ve ahmaklık, hırs ve önyargı, saptırıcı ve iğva edici güçler; şirk, tanrıtanımazlık, dinsizlik ve sapıklık üretmekte başarılı olmuşlarsa da, bütün bu şer güçler, bu fıtrî bilgiyi insanın kalbinden silip atamamışlardır. Bunun içindir ki, ne zaman o bilgiyi yeniden diriltmek için çaba sarfedilse, hemen günyüzüne çıkacaktır.

Hesap gününde, bu fıtrî bilginin nasıl şahitlik yapacağına gelince Allah, bütün insanların, İlâh ve Rabb olarak yalnızca O'nu kabullendikleri Misak'ın anısını yeniden tazeleyecek, canlandıracak ve sonra da dünyada iken mütemadiyen reddetmelerine rağmen bu bilginin kalblerinde gömülü olarak kaldığını onlara gösterecek, bu ahitleşmenin izlerinin her zaman zihinlerinde olduğunu ispat etmek için gene bizzat onların kendilerinden şahitler bulacak ve fıtrî bilginin sesini nasıl ve ne zaman bastırdıklarını hayatlarının kayıtlarında onlara gösterecektir. Keşfi bilgilerinin, inhiraflarına nasıl ve ne zaman isnat ettiği ve gene bu bilginin, Hakka davet eden tebliğcilerin çağrısına uymaya onları nasıl zorladığı ve onların da çeşitli bahanelerle bu derunî-içsel sesi nasıl susturdukları kendilerine gösterilecektir. Bütün gizli şeylerin açığa çıkarılacağı o anda, hiçbir kimse artık bir mazeret bulamayacaktır. Herkes suçunu açık ve doğru ifadelerle itiraf edecektir. İşte bu yüzden Kur'an, insanların "bizim bu anlaşmadan bir haberimiz yoktu" diyemeyeceklerini, aksine "Biz inkârcılardandık ve bile bile gerçeği yalanladık" diyerek itiraf etmek zorunda kalacaklarını söylemektedir. Bunlar, inkârcı oluşları konusunda kendi kendileri aleyhine de şahitlikte bulunacaklardır. "...Kendi aleyhimize şahidiz" dediler..." (En'am: 130).

136. "Bizim ayetlerimiz," insan kalbine gömülmüş olan ve açıkça Allah'ın varlığına işaret eden, Hakikat bilgisinin izleridir.

137. Yani, "Bu insanlar sapıklık ve isyankârlıktan yüz çevirip O'na itaat ve ibadet yollarına geri dönsünler diye".

138. Ayet metninin ifadesine göre, ayette geçen kişi misal olsun diye uydurulmuş hayali bir şahsiyet değil, aksine gerçekten yaşamış birisidir. Allah ve Rasûlü, o kimsenin ismini anmadılar, zira olayın aktarılmasından umulan gaye isim zikredilmeden de gerçekleşmektedir. Böylece, adını zikrederek ona lüzumsuz bir şöhret sağlamaktan kaçınmak için, o kimsenin adı gizlenmiştir. Gerek Kur'an ve gerekse hadis-i şeriflerde genellikle nezih ifade üslubuna sık sık rastlanmaktadır. Bundan dolayı Kur'an ve Sünnet, ibret alınması için, kötü bir örnek olarak naklettikleri şahsın ismini zikretmemişlerdir. Mamafih, yine de bazı müfessirler, eski zamanlarda veya Hz. Peygamber (s.a) devrine ait bazı hususî isimler zikretmişlerdir. Mesela bazıları, Baura'nın oğlu Bel'am'ın ismini, diğer bir kısmı da Ümeyye bin Essalt ve Seyf ibn er-Rahib'in ismini zikrederler. Fakat gerçek şu ki, Kur'an ve Hadis, ayette geçen şahsın kimliğini tanıtmamıştır. Bu yüzden, bu hâlâ sırdır, ama bu örnek aynı davranışı sergileyen herkes için geçerlidir.

139. Bu paragraf çok önemli bir konuyu içerdiği için, geniş izahlar gerektirir. Kötü örnekler olarak gösterilmiş olan şahsın, Allah'ın vahyi hakkında malumatı vardı ve Hakikati de bizzat tanıyordu. Bundan dolayı, haklı olarak sahip olduğu bilginin onu, bâtıl olduğunu bildiği yoldan koruması ve doğru olduğunu bildiği yola sevketmesi beklenmişti. Sonra, vahye uygun hareket etmesi icabınca Allah da onu, üstün insan mevkiine çıkartacaktı. Fakat o, dünya menfaatlerine, hırs ve rahatına yönelip çeşitli günahlara kapılarak bu behimî arzuların hırsına öyle yenik düştü ki, sonunda bütün yüce olan şeyleri bir kenara iterek tüm aklî ve ahlakî terakki yetilerini boşa harcadı. Böylece bilgisinin isteklerine uygun gözetmesi gereken bütün sınırları aştı. Hemen yanıbaşında hazır beklemekte olan Şeytan da, ahlakî zaafları nedeniyle kasden ve amden Hakk'tan yüz çevirdiğini görünce, derhal onu kendi azdırma ve saptırması altında tümüyle iradesini ve aklını yitirmiş insanların arkadaşlığına katılıncaya, onu bu dereceye düşürünceye kadar kovalar.

Allah böyle bir kimseyi, hırs ve şehvette tıpkı bir köpeğe benzetmiştir. Zira köpek bu tip karakteriyle meşhurdur. Dışarıya sarkan dili ve akan salyası, onun doymak bilmeyen oburluğunu gösterir, kendisine bir taş parçası atıldığında bile yer koklayarak o yöne doğru süratle koşar ve belki bir kemik olabilir umuduyla, onu dişler. Kendisi gibi daha birçok köpeğin doymasına yetecek bir leşe rastladığı zaman da onun bencilliği, bu son derece güçlü sahip olma hırsı açıkça ortaya çıkar ve başka hiçbir köpeği buna ortak yapmak istemez. Köpeğin diğer bir belirgin özelliği de şehvete aşırı düşkün olmasıdır. Bu yüzden iman ve bilginin kendisine telkinde bulunduğu yasakları çiğneyen dünyaperest insan işte böyle bir köpeğe benzetilmiştir. Tıpkı bir köpek gibi o da sadece midesini dolduracak ve şehvetini tatmin edecek yolların peşine düşecektir.

140. Bu ayet, "Birçok cin ve insan vardır ki, biz onları sadece cehenneme göndermek ve cehenneme yakıt yapmak için yarattık" diye bir mânâya gelmez. Fakat ayetin ifade ettiği anlam şudur: "Biz onları yarattık ve onlara kalb, akıl, göz ve kulaklar verdik, fakat bu kötü insanlar o yetenekleri Hakk'ı bâtıldan ayırdetmek için kullanmadılar ve kötü amelleriyle kendilerini Cehennem için yakıt yaptılar."

Yukarıda kullanılan üslup beşer dilinde şiddetli bir hasret ve üzüntüyü belirtir. Mesela, çocukları genç yaşta savaşta öldürülen bir ana, "Onları ben; bu mermilere yem olsun diye büyütmüşüm" dediğinde bu anne onların gerçekten bu gaye için büyütüldüğünü söylemek istememekte, bilâkis son derece büyük olan üzüntüsünü göstermek ve savaştan sorumlu olanları yermek istemektedir.

141. Şimdi, artık hitabın sonuna doğru gelinilmekte ve herkes tarafından bilinen bazı sapmalara karşı dikkatli olmaları konusunda insanlara tenbihde ve itapta bulunulmakta ve ayrıca Hazreti Peygamberin (s.a) mesajına karşı takındıkları alaycı ve inkârcı tavırların ciddi sonuçları hususunda da kendilerine uyarılarda bulunulmaktadır.

142. Farklı isimler, insanların zihinlerinde şekillendirdikleri farklı tanrı kavramlarını yansıttığından dolayı, Allah'a çeşitli isimler verme konusundaki bu tenbih çok önemlidir. İnsanlar eşyaya, onlar hakkındaki kendi kavramlarını ifade eden isimler verirler. Eşyayı algılamadaki bir kusur, isimlerdeki bir kusuru ve yanısıra isimlerdeki kusur da tasavvurdaki kusuru gösterir. Öte yandan, insanın bir kimse ya da bir nesne ile ilgisi ve ilişkisi de bunlar hakkında oluşturduğu belirti ve tasavvura dayalıdır. Nesnenin tasavvurundaki kusur kişinin o nesneye olan yaklaşımındaki kusuru gösterir. Öte yandan, eğer bir insanın bir nesne hakkındaki tasavvuru doğru ve düzgünse, o kişinin o eşya ile olan ilgisi de doğru ve düzgünce olur. İnsanın, Allah ile olan ilişkisinde de bu durum aynen geçerlidir.

Bir insanın, Allah'a isimler atfederken işlediği hata (isterse O'nun sıfatlarını başkalarından ayırmak için olsun) Allah'ı ve sıfatlarının kavrayış ve inanışındaki hatanın bir sonucudur. Allah'ın ve sıfatlarının inanışında hataya düşen bir insan, aynı hatayı aynı derecede, hayata karşı ahlâkî tavrını, bütünüyle onun Allah anlayışı, O'nunla ve kâinatla olan ilişkisini yönlendirir. Bu yüzdendir ki Allah, insanlardan kendisi için en seçkin ve en güzel isimleri atf etmeyi istemiş ve kendisi için yanlış isimler ve sıfatlar yakıştırmaktan kaçınmayı emretmiştir. Çünkü, O'na yalnızca en güzel ve mükemmel isimler (Esma-ul-Hüsna) layıktır. Öyleyse O'nun isimlerine ters mânâlar vermenin sonuçları son derece ciddi olduğu için en güzel iş, O'na en güzel isimler vermektir.

"En güzel isimler" "Esma-ul-Hüsna", O'nun büyüklüğünü, yüceliğini, kudsiyetini, nezahetini ve sıfatlarının mükemmeliğini gösteren isimlerdir. Payesinin altında O'na isimler atfetmek, O'nun isimlerini saptırmak olur ki bu O'nun azametine aykırıdır ve O'na kusur ve noksanlık isnad etmek veya bir başkasının O'nun hakkında yanlış bir inanç sahibi olması demektir. Gene, sadece ve sadece Allah'a layık olan isimleri, O'nun herhangi bir yaratığına vermek de O'nun isimlerini tahrifdir.

"Onun isimleri konusunda ilhada sapanları bırakın" emrine gelince, bu "Onlarla faydasız münakaşalara girmen gereksizdir. Eğer, senin ikazlarına kulak asmıyor, söylediklerini anlamaya çalışmıyorlar ve bilâkis sırf meseleyi karıştırmak için eğri, çarpık deliller ileri sürüyorlarsa, onlar sapıtmalarının sonuçlarını bizzat kendileri göreceklerdir" anlamına gelmektedir.

143. Burada "refik" ile kastedilen Hz. Peygamber'dir. Bu sorular, refikleri Hz. Muhammed (s.a) için "Eğer aklî bir dengesizlikten muzdarip olmasaydı kendisine böyle bir "mesaj" verilmiş olmazdı" demeleri töhmetini çürütmek için ileri sürülmüştür. Bu şahıs onların aralarında doğup büyememiş miydi? Allah tarafından gönderildiğini ilân etmeden önce onların bir arkadaşı değil miydi? Bu sorular onlara üzerinde düşünmeleri için sorulmuştur. Aralarında geçirdiği bütün bu yıllar boyunca onlar, onu aklı selim ve iyi huylu birisi olarak tanımışlardı. Binaenaleyh, onların Hz. Muhammed'i (s.a) aklı başında olmayan biri diye itham etmelerini, peygamberliğinden önce söylediği şeylerden dolayı değil, bilâkis, bizzat bir peygamber olarak söylediği hususlar yüzünden olduğu aşikardır. Bundan dolayı, Hz. Muhammed'in (s.a) mesajından anlamsız, gerçek dışı olarak gördükleri herhangi bir noktayı açıkça göstermeye çağrılmaktalar. Şayet onlar, göklerin ve yerin son derece mükemmel düzeninin şahaneliği üzerinde iyice düşünmüş olsalardı, ya da Allah'ın yaratıklarından herhangi birini yakından inceleselerdi, kainatın bütün bir sisteminin, ve hatta mahlukatın en ufak bir parçasının dahi O'nun mesajının gerçekliğinin açık bir delili olduğunu anlayacaklardı. Çünkü bütün bunlar "şirki" giderecek, Allah'ın Birliğini ispatlayacak, insanları O'na kul olmaya davet edecek, insanlarda sorumluluk duygusunu canlandıracaktı. Ve işte onların kardeşinin va'z ettiği de buydu zaten

144. Bu, şu demektir: "Onlar, hiç kimsenin tam olarak ne zaman öleceğini bilmediğini, ve bu nedenle de ömür sermayesini en iyi şekilde kulanmaları, tövbe etmeleri ve kendilerini ıslah etmeleri gerektiğini, yoksa çok ciddi sonuçlarla karşılacaklarını bile farketmiyorlardı."

145. Yani, tam olarak kıyametin saatini size söyleyemem, çünkü ben de gayb hakkında birşey bilmiyorum. Gelecek hakkında herhangi bir bilgiye sahip olsaydım, daha önceden sakınmam mümkün olacağından herhangi bir kötü şeyden zarara uğramazdım ve yine önceden bilgim olması nedeniyle de, bazı şeylerden de birçok faydalar elde ederdim. Bundan dolayı, sadece benim peygamberliğimi ölçmek için onun hakkında sorular sormaya kalkışmanız sizin hesabınıza bir ahmaklıktır."

146. Bu bölüm, çocuklarının doğumu olayında, putperest Arapların Allah'a ortak koşuşlarını tenkit etmektedir. İlk insan ve eşinin, Allah tarafından var edildiği hatırlatıldığında, onlar bunu reddedemediler.

Ayrıca bu ilk çiftten sonra da insanların doğumlarını düzenleyenin yine O olduğunu ve yine Onun iradesiyle kadının hamile kaldığını, en mükemmel biçimde ana rahminde çocuğu beslediğini ve vakti gelince de onu sağlam bir vücut ve çeşitli kabiliyetlerle mücehhez kılarak sağlam bir akıl ve sağlıklı bir vücutla dünyaya getirenin yine o Allah olduğunu biliyorlardı. Bütün bunların, sadece Allah'ın güç ve kudretiyle meydana geldiğini inkâr etmiyorlardı. Eğer Allah dilerse kadının rahminde bir maymun, bir yılan yada başka bir hayvan yaratabilirdi. Rahimdeki çocuğun şeklini bozar, akıl ve beden bakımından eksik ve sakat yaratabilirdi. Ayrıca da onlar, Allah'ın yaratıklarında herhangi bir değişiklik yapacak güce sahip hiçbir varlığın olmadığını da biliyorlardı. Bu nedenle hamilelik devri süresinde beslenen bütün umutlar ve eli ayağı düzgün bir çocuğun doğması için yapılan bütün dualar hep Allah'a müteveccihti. Fakat ne kötü bir tesadüftür ki, putperestler olduğu kadar müminler de, çocuk dünyaya geldikten sonra, bu tutumlarını değiştirirler ve Allah'a şükür edeceklerine, teşekkürlerini bazı tanrılara veya tanrıçalara veya azizlere veya benzerlerine sundular ve yeni doğan çocuklarına şirk kokusu bulunan "Hüseyin Bahş" (Hüseyin'in bahşettiği), "Pir Bahş" (Pirin bahşettiği)" veya "Abdur-Rasûl" (Rasûlun kulu) "Abdul-Uzza" (Uzza'nın kulu), "Abduş-Şems" (Güneşin kulu) ve benzeri adlar verdiler.

Bu kısmın olabildiğince açık olmasına rağmen, zayıf rivayetlerin desteklediği yanlış bazı anlayışlar ortaya çıkmıştır. Başlangıçtaki ilk erkek ve dişinin (Hz. Adem ve Havva) zikri ve hemen ardından da başka bir erkek ve bir kadının mevzu bahis oluşu her iki çiftin de aynı çift oldukları şeklinde bir karışıklık doğurmuştur. Bundan dolayı, bazı müfessirler, bahsi geçen erkeğin Adem, hamile kalan kadının da Havva olduğunu ve rahimde iken çocuk için Allah'a duada bulunduklarını, fakat çocuk dünyaya gelince bu lütuf hususunda başkalarını Allah'a ortak koştuklarını söylemektedirler. Sonra da, zayıf hadislerin yardımıyla bu konuda bütün bir hikâye icat etmişlerdir. "Hz. Havva'nın birkaç çocuğu doğumdan hemen az sonra ölünce, Şeytan, çocuklardan birinin doğumu anında O'na yaklaşarak "Eğer doğacak çocuğa, "Abdul-Haris" (Şeytan'ın kulu) ismini verirsen o kurtulacak' diyerek Hz. Havva'yı kandırdı." Bu tür bazı rivayetleri Yüce Peygamber'e (s.a) dayandırmaları tümüyle esef vericidir. Fakat gerçek şu ki; bütün bu hadisler sahih olmayıp ne yer aldıkları metin içinde ve ne de Kur'an ifadesiyle desteklenmektedirler.

Kur'an-ı Kerim, bir erkek ve bir kadının beraberliğinin bir neticesi olarak dünyaya gelen çocuklarının gerçek yaratıcısının Allah olduğunu bizzat bildikleri halde, doğumda başka şeyleri Allah'a ortak koşan putperestleri eleştirmektedir. İşte bu sebeple, onlar doğacak çocuğun kusursuzluğundan emin olmadıkları için, çocuğun sağ-salim doğması noktasında Allah'tan yardım isterler, fakat, sağlam bir çocuğun rahatça dünyaya gelişinden sonra da minnettarlık hisleri ve ikramlarla başka şeylere yönelirlerdi. Böylece, burada davranışlarından dolayı sadece belli bir erkek ve kadın değil, aksine benzer şekilde davranan (bunlara putperest erkek ve kadınlar da dahil) bütün erkek ve kadınlar kınanmış olmaktadır.

Bu bağlamda, yeri gelmişken şunu de maalesef belirtmemiz gerekir ki, bu konuda, günümüz müslümanlarının durumu, Kur'an'ın bu bölümde aşağıladığı putperest Arapların durumundan bile kötüdür. Putperestler, bir çocuk için Allah'a duada bulunmalarına rağmen, çocuğun doğumundan sonra O'na şirk koşmaktaydılar. Fakat "Tevhid" inancına şahedat getirdiklerini iddia eden günümüz müslümanları ise bundan daha da ileri gitmekteler. Bu zavallılar, çocuğun doğması için bile başka şeylere dua ediyor, hamilelik süresince başka şeylere adak adıyor ve çocuğun dünyaya gelişinden sonra da Allah'a eş koştukları şeylere şükranlarını yöneltiyorlar. Üstelik de bu kimseler, bu Arapları "cehennemlik" putperestler olarak görürlerken, heyhat kendilerini de maşallah "cenneti" garantilemiş müminler olarak görüyorlar. Ayrıca kendilerinin tenkit edilmesine de tahammül edemedikleri gibi, bu kimselere ateş püskürürler.

Müslümanların bu acıklı haline, ıslahatçı şairimiz Mevlâna Hali: "Museddes" inde şöyle dile getirmekte:

"Eğer birisi putlara tapsa deriz ona kafir

Allah'a oğul isnat etse ona da deriz kafir

Eğer birisi ateşin önünde başını eğip secde etse o da kafir

Yıldızlar da bir güç görse o da kafir

Ama bize gelince, bütün yollar açıktır

Heyhat, dilediğine kul ol!

Kâh gelir Nebî'yi tanrı yaparız.

Kâh gelir İmamları Nebî'den üstün tutarız

Kabirlere gider, adaklar eder

Şühedanın ruhlarından yardım dileriz,

Ve, ne Tevhid inancımıza bir halel gelir.

Ne İslam'ımıza bir kusur ne de imanımıza futür!"

147. Bu, putperestlerin taptıkları tanrıların güçsüzlüklerini göstermek içindir. Kendilerine tapanlara doğru yolu göstermek bir yana, bizzat kendileri bile, başkalarının gösterdiği hidayete uymaktan acizdirler. O kadar ki, hiçbir kimsenin davetine cevap bile veremezler.

148. Burada müşrikler, yapmakta oldukları üç çeşit şirkin birinden tenkid ediliyorlar. Birincisi: Putlara, suretlere veya başka çeşit tapınma sembollerine tapınmaları. İkinci çeşit şirkleri: Heykeller ve resimlerle gösterilen bazı kişi ve ruhlara tapmaları. Üçüncü çeşit şirk ise; bütün bu şirk koşmaların temelini oluşturan yanlış bâtıl inanışlar bütünüdür. Bu üç çeşit şirk de, Kur'an'ın değişik yerlerinde şiddetle tenkid edilmektedir. Burada da, putperest Arapların, önlerinde dini törenler icra ettikleri, yalvarıp yakardıkları ve kurbanlar kesip adaklar adadıkları putlar takbih edilmektedir.

149. Bu, putperest Arapların, "Eğer ilâhlarımıza karşı gelmekten, onlar aleyhinde konuşmaktan vazgeçmezsen onların gazabına uğrayacak ve helâk olacaksın" diyerek Hz. Peygamber'e (s.a) yönelttikleri tehditlerinin cevabıdır.

149/a. Yani, "Şeytanların tesiri altında olanlar" demektir.

150. Bu bölümde Allah Teala, Rasûlün'e (s.a); İslam'ı yayma, insanları bu davete çağırma, onları hidayete sevketme ve onları ıslah etme usulleri hususunda çok önemli bazı şeyler öğretmiştir. Hedef, önce Yüce Peygamber'i (s.a) ve onun vasıtasıyla da sonra gelen izleyicilerini yüklenecekleri davet yükünü taşıyabilmeleri için eğitmektedir. Bu eğitimin bazı önemli hususları aşağıda anlatılmakta olup bunlar verilen sıraya göre düşünülmelidir.

a) Herşeyden önce en önemli husus, hakka davet eden kişi, geniş ve müşfik bir kalbe sahip olmalı ayrıca da sabırlı ve bağışlayıcı bir özelliği taşımalıdır. Davetçi, dava arkadaşlarına karşı samimi, insanlara karşı nazik olmalı ve muhaliflerine de tahammül edebilmelidir. Dava arkadaşlarının zaaflarını hoş görmeli ve düşmanların eziyetlerine sabırla karşılık vermelidir. En şiddetli tahriklerde bile soğukkanlılığını korumalı ve en nahoş şeylere bile aldırış etmemelidir. En acı sözlere, en insafsız iftiralara ve en acımasız işkencelere sabırla katlanmalıdır. Kaba kuvvet, katı kalblilik, kötü konuşmak ve öç almaya yönelik kinci davranışlar, bu hususta zehir kadar zararlıdır ve davete hiçbir fayda sağlamadığı gibi aksine zarar da verir.

Hz. Peygamber'in (s.a) bu konuda bir hadisi vardır. "Allah Teâlâ bana, ister sinirli olayım ister neşeli olayım, daima doğruyu söylemeyi, hasımlarına karşı bile olsa samimi ilişkiler kurmak için elimden geleni yapmamı, hakkımı gaspedenlere bile kendi haklarını vermeyi ve hatta bana eziyet edenleri bile bağışlamayı emretti" ve kendisi de bu vazifeyle görevlendirdiği kimselere şu tavsiyelerde bulundu: "Nereye giderseniz gidiniz, nefret ettirici değil, müjdeleyici olunuz, insanlar için zorluk ve sıkıntı kaynağı değil, bilâkis huzur ve kolaylık kaynağı olunuz." Allah Teâlâ, Peygamberi'nin (s.a) bu özelliğini şöyle övmektedir: "(Ey Allah'ın Rasûlü) senin onlara yumuşak davranman Allah'ın rahmetinden idi. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın çevrenden dağılır, giderlerdi. Öyleyse onlar(ın kusurları)na bakma, onlar için mağfiret dile..." (Al-i İmran, 159).

b) Bu görevin başarıyla yerine getirilebilmesi için gerekli olan ikinci husus: Felsefeleştirmekten kaçınmak ve evrensel erdemler olarak kabul edilen ve normal bir insanın sahip olduğu selim akıl ile kolayca anlaşılabilen basit, sade faziletleri emretmektir. Böylece hakka davet edenin çağrısı herkesi ikna eder. Bu tutumun en büyük faydası, şüphesiz, düşmanlarına karşı halkı İslam'a davet edenlerin safına katmada görülür. Halk yığınları, peşin hükümlerine rağmen, bir tarafta, kendilerini kolayca anlayıp tatbik edebilecekleri erdemlere çağıran sade, kibar insanları, diğer tarafta, gayri insanî ve gayri ahlakî tavırlarla, onların bu yüce görevine karşı gelen düşmanları görünce, o rezil muhaliflerden yavaş yavaş yüz çevirip, hakka davet edenlerin saflarına geçerler. Sonunda, "meydanda sadece çıkarları sıkı sıkıya bâtıla bağlı olanlarla cahili adetlerinin ya da atalarının geleneklerinin kölesi olanlardan başka kimse kalmaz. Hz. Peygamber (s.a) Arap yarımadasındaki büyük başarısını, bu hikmetli siyasetine borçludur. Daha sonraları, Hz. Peygamber'in (s.a) halefleri de İslam'ın hızla yayıldığı ve süratle halkının ezici çoğunluğu tarafından "din" olarak kabul edildiği ülkelerin fetihlerinde de aynı başarıyı devam ettirmişlerdir.

c) İslâm'ın neşri konusunda verilmiş olan üçüncü talimat da, cahil kimselerle faydasız tartışmalara girmekten kaçınmak hakkındadır. Hakka davet eden kişinin, art niyetli ve bozguncu insanlarla yapacağı konuşmaların faydasız münakaşa ve tartışmaları içermemesine çok dikkat etmesi gerekir. Davetçi, bu insanlardan sadece makul bir tavır takınan akıl sahibi kimselere yanaşmak ve konuşmak için elinden gelen gayreti göstermelidir. Muhataplarının hafife alıcı ve alay edici bir tavır takındıklarını ve faydasız münakaşa ve tartışmaya başvurduklarını hisseder hissetmez, onurlu bir şekilde hemen geri çekilmelidir. Bu gibi şeylerle uğraşmak sadece faydasız olmakla kalmayıp, aynı zamanda daha yararlı şekilde kullanılması mümkün olan değerli vakti ve emeği boş yere harcamaya neden olduğu için zararlıdır da.

d) Gerçeğe davet eden kişi, ifrit insanlardan gelen tahriklerin artık tahammül sınırını aştığını ve artık daha fazla onların zorbalıklarına, kötülüklerine, aptalca karşı koyuşlarına ve suçlamalarına dayanamayacağını hissettiği anda, şeytanın fısıldadığı o kimselere aynı şekilde misliyle mukabelede bulunarak ağızlarının payını vermeyi, iyi bilmelidir. En iyisi, Allah'a sığınmak ve kulunun kendini kaybedip kızarak O'nun davasına zarar verecek herhangi bir şey yapmasından korumasını yine O'ndan talep etmektir. Böyle bir tutum ancak, en ağır tahrikler karşısında bile soğukkanlılığını, sükûnetini muhafaza edebilmeyi başaranlar için mümkündür. Çünkü, eğer bir insan, kızgınlık, hakaret, haksızlık ve kabalık vs. karşısında hemencecik heyecanlanıp galeyana gelirse, ne aklı başında düşünebilir ve ne de aklı başında hareket edebilir.

Oysa ki, bu mesajın gerçekleşmesini istemeyen ve onu geriletip mağlup etmek için sürekli planlar kurmakta olan Şeytan, ilk önce kendi yandaşlarını, hakka davet eden kişiye saldırmaları için tahrik eder, sonra da karşı saldırıda bulunmak için davetçiyi teşvik eder. Şeytan'ın telkini oldukça cazibeli kelimeler ve dindarene tabirlerle olduğu için kolay kolay karşı konması mümkün olamaz. Bundan dolayı 201 ve 202. ayetlerde muttaki (sakınan) kimseler, bu ciddi tehlike hakkında önceden uyarılmış ve eğer günahtan kaçınmak istiyorlarsa, Şeytan'ın kandırışının kötü tesirlerini ve kalblerindeki kışkırtmayı hisseder etmez derhal hazır ola geçip, kendilerini savunmaları gerektiği talimatı verilmiştir. Sonra, davaları uğruna, böyle durum ve şartlarda takınmaları gereken uygun tavrı net bir şekilde göreceklerdir.

"Şeytanların kardeşleri"ne gelince, böyle kimseler onların etkisiyle menfaatperestler haline gelir ve onların kışkırtmalarına direnemezler. Böylece, bunlar intikam almak ve tıpkı düşmanlarının yaptığı gibi her türlü sahtakârlık ve fesada başvurmak için kendilerini azıttıran şeytanlara uyarlar.

Bu paragraf, yukarda zikredilen hususî anlamların yanında, umumi bir mânâ da taşımaktadır. Bu da, muttaki kimselerin yollarını, tavırlarını takva üzere olmayanlarınkinden ayırmaya yardımcı olmaktır. Gerçekten Allah'tan korkan ve samimiyetle günahtan sakınan kimseler, kalblerine kötü bir düşünce gelse, vicdanlarını rahatsız etse ve yüreklerinde acısını hissettikleri anda derhal, Allah'tan Şeytan'ın kandırmalarına karşı kendilerini korumasını isteyecek duyarlılığa sahiptirler. Çünkü onlar bu tip kötü düşüncelere, kötü arzulara ve kötü niyetlere alışkın insanlar değillerdir, bu hususlar onların fıtratlarına, tabiatlarına yabancıdır. Bu gibi düşüncelerin akıllarına girdiğini fark eder etmez, hemen akılları başlarına gelir, vicdanları bu kötü düşünceleri tanır ve sonra da kalblerini bu gibi kötü şeylerden temizlemesi için Şeytan'dan Allah'a sığınırlar. Bunlara karşılık ne Allah'tan korkan ve ne de günahlardan kaçınmayı arzulayanlar ve kardeşleri olarak da şeytanları seçenler, kalblerinde herhangi bir anormallik hissetmeden, habis fikir, habis maksad ve habis tasarımları beslemeye devam edip giderler. Ta ki artık temiz hiçbir duyguya kalblerinde yer kalmayıncaya kadar. Vakti gelince de bu kirli düşünceler pratiğe tezahür ederek dünya hayatında kendilerini yer yer gösterirler.

151. Kâfirlerin bu sorusu, bir alay ihtiva etmektedir. Onlar şöyle demek istediler: "Pekalâ, peygamber olduğunu ileri sürdüğüne göre, bunu ispatlamak için bir mucize de ayarlamış olmalısın herhalde". Bu sözlerine cevabın büyüklüğü Allahın kitabına layık biçimdedir.

152. Bu, yukarıdaki sorunun cevabıdır: "Arzunuz üzerine, veya ben ihtiyaç duyduğum zaman derhal mucizeler yaratmak veya ayetler düzenlemek durumunda değilim. Ben sadece bir elçiyim ve vazifem, tek olan Allah'ın bana göndermiş olduğu irşada uymaktır. O zaman, benden mucizeler talep edeceğinize, bana gönderilen bu Kur'an'ın muhtevasını ciddi olarak düşünün. Çünkü o manevî ışıkları, nurları içermekte. Bunu kabul edenler, hayatın doğru yolunu görecekler ve onların güzel ahlâkî vasıfları, "İlahi Rahmet"in işaretlerini tezahür ettirmeye başlayacaktır."

153. Ayetteki ifade şunu demek ister: "Okunduğu zaman taassup ve inadınızla Kur'an'a karşı sağır bir kulak kesiliyorsunuz ve hiç kimsenin onu dinlememesi için yüksek sesle gürültü çıkarıyorsunuz. Kur'an'a karşı bu çirkin tavrınızı terkedin, onu dikkatle dinleyin ve ihtiva ettiği öğretiler üzerinde düşünün. Onunla olan tanışıklığınız oranında kalbeleriniz aydınlanacak ve siz de, müminlerle beraber Rabbinizin merhametinden pay alacaksınızdır.

Güzel bir misal: yukarıda muhaliflerin alaylarına karşı verilen cevabın kelimelerle ifade edilemeyecek derecedeki hoşluğu, tatlılığı ve kalbleri yumuşatıcılığı da ayrıca fevkalede dikkati mucibtir. Ve bunda da din tebliğ etme gibi bir vazifeyi kendilerine meslek edinenler için güzel ve hikmetli bir ders vardır.

Her ne kadar bu ayetin hakiki gayesi, yukarıda aktardığımız şeyler etrafında ise de, ayrıca bu ayet, dinleyenlere susmalarını ve Allah'ın kitabına layık bir hürmet ve huşu ile dinlemelerini söylemektedir. Bundan, imam namazda kıraat ederken cemaatin onu sükûnet içinde dinlemeleri ve birşey okumamaları neticesi de çıkarılabilir. Mamafih bu konuyu yorumlama hakkında imamlar arasında farklı görüşler vardır. İmam Ebu Hanife ve arkadaşlarına göre, namazda imam, Kur'an-ı ister açıktan ve ister içinden okusun, cemaatte olanlar hiçbir şey okumamalıdır. Öte yandan, İmam Malik ve İmam Ahmed, namazda imamın açıktan okuduğu hallerde, cemaatin hiç bir şey okumadan dinlemelerini, fakat imamın açıktan değil de içinden okuduğu durumlarda Fatiha suresini okumaları gerektiğini söylemişlerdir. Yalnız, İmam Şafii'ye göre ise, namazda imam ister içinden okusun ister açıktan, cemaatin Fatiha suresini muhakkak okumaları gerekmektedir. O görüşünü, Fatiha suresi okunmaksızın namazın tamam olmayacağı hususundaki hadislere dayandırmaktadır.

154. "Rabbini an" ibaresi "namaz kıl" anlamına geldiği gibi "İster dil ile ister değil, Allah'ı hatırda tut" anlamına da gelir.

"Sabah ve akşam" tabiri hem bizzat o vakitleri ve hem de "daima" anlamını tazammum eder. O halde "Rabbini sabah ve akşam an"; "Sabahleyin ve akşamleyin Rabbin için namaz kıl" ve "daima Allah'ı aklında tut" demektir.

Sure, Allah'ı zikretmeleri, anmaları hususunda müslümanların ihmallerine karşı (ki yalnızca bu, dünyadaki tüm kötülüklerin ve keşmekeşlerin sebebidir) yukarıdaki uyarı ile son bulmaktadır. İnsan ne zaman Allah'ın onun Rabbi olduğunu ve ölümünden sonra doğrudan doğruya Ona hesap vermek zorunda olacağını unutmuşsa, hakk yoldan sapmıştır, kötü ve gayri ahlaki fiiller işlemiştir. Bundan dolayı, hak yolu takip etmek niyetinde olan ve başkalarını da aynı yola getirmek isteyen kişi bu ihmalkârlığa karşı tam manâsıyla uyanık olmalıdır. İşte bu nedenledir ki, Kur'an, namazın yerine getirilmesinin, Allah'ı zikretmenin ve her durumda O'na yönelmenin önemini tekrar tekrar vurgulamaktadır.

155. Allah'a itaatsizliğe ve en sonunda kepazeliklere, rezilliğe götüren şeytanların gururlu ve bâtıl yollarına karşılık, tevazu dersi alınması için meleklerin misali verilmekte: "Allah'ın önünde boyunlarını büker ve her dem O'na ibadet ederler." Bu yüzden, her kim Allah'ın nazarında yüksek bir mevki kazanmayı arzuluyorsa melekleri izlemeli, şeytanların yollarından uzak durmalıdır.

156. Arapça"" sözü, "Onlar, Allah'ın kusursuz olduğunu, hertürlü noksanlık, hata ve güçsüzlükten tamamen münezzeh olduğunu, ne bir ortağı, ne dengi ve ne de benzeri olduğunu itiraf ve ilân ederler ve her zaman bununla meşguldürler" demektir.

157. Bu ayeti okuyan ya da dinleyen her kişiye secde yapması gerekmektedir ki, tevazularının, acziyetlerinin bir ifadesi O'nun melekleriyle aynı anda itaatta olduklarının pratik bir göstergesi olarak, fiziksel halleri de Allah'a mukarreb meleklerle muvafakat içinde olsun.

Bu, okunmasıyla secde yapılması gereken ondört ayetin ilkidir. Bütün müctehidler bu sözkonusu ayetlerin hepsinde secde yapılması gerektiği konusunda ittifak etmiş olmalarına rağmen, bu secdenin farz olup olmadığı hususunda farklı düşünmektedirler. İmam Ebu Hanife'ye göre, bu gibi yerlerde secde yapmak vaciptir. Fakat diğer imamlar "sünnet" olduğu görüşündedirler. Sünnet olan bir şey "vacip" gibi bağlayıcı değildir, fakat günah olmamasına rağmen, kasten terkedilmesi, bir müslüman için hoş bir şey değildir. Onu sürekli ihmal etmek ise günahtır.

Secdenin ifa tarzına gelince, farklı durumlarda değişik şekillerde yapıldığını hadislerden öğreniyoruz. Yüce Peygamber (s.a) bazen secde ayetini okurken, hemen o anda ve bulunduğu yerde secdeye giderdi, herkes de onunla beraber aynı hareketi yapardı, hatta o kadar ki, biri secde yapmak için yerde boş bir alan bulamazsa, alnını önündekinin sırtına koyarak secdeyi yapardı. Ayrıca öğreniyoruz ki, Hz. Peygamber (s.a) Mekke fethi sırasında Kur'an okuyordu ve secde yapılmayı gerektiren bir ayete geldi, o zaman yerde olanlar yere kapanarak, at ve deve üzerinde olanlar, o hayvanların sırtına vararak bu secdeyi yerine getirmişlerdi. Bazen, Hz. Peygamber (s.a) secde ayetini insanlara vaaz ederken okursa, derhal minberden iner, yerde secdesini yapar ve sonra tekrar yerine geçerek konuşmasını sürdürürdü.

Müslümanların cumhuru, secdenin yapılış şartlarının aynı namaz secdelerininki gibi olduğu görüşündedirler. Fakat secde ile ilgili olan bu şartların hadisten herhangi bir delili bulunmamaktadır. Hadislerden şunu anlıyoruz ki, tilavet secdesi bulunan ayeti işiten bir kimse nerede olursa olsun ve bir takım şartlara aldırmadan her ne durumda olursa olsun başını eğmelidir. Abdestli mi değil mi, kıbleye yönelik mi, değil mi, secde için başını koyabilecek bir yer bulabilir mi, bulamaz mı, bunlara aldırmamalıdır. Böyle yaptıklarına dair geçmiş alim ve muttaki kimselerden örnekler de bunu teyid etmektedir. İmam Buhari'ye göre Abdullah b. Ömer, abdestli olup olmadığına bakmaksızın secde yapardı. Fethül-Bari'de nakledildiğine göre, Ebu Abdurrahman Sülemi, yürürken Kur'an okurdu ve secdeyi gerektiren bir ayete geldiğinde abdestli olsun olmasın, kıbleye yönelik bulunsun bulunmasın boynunu eğerdi. Bütün bunlardan şu sonuca varıyoruz ki, çoğunluğun takip ettiği yolu izlemek daha ihtiyatlı ve temkinli ise de, eğer bir kişi çoğunluktan farklı bir uygulamayı takip ederse, bu kimse bundan dolayı kınanmamalıdır. Çünkü, bu konuda çoğunluğun izlediği usul için Sünnet'te bir delil bulunmazken, alimlerin böyle amel ettiklerine dair misaller vardır.