Bismillahirrahmanirrahim

NISA

1. Bu giriş, bir müddet sonra gelecek olan insan hakları ile ilgili, özellikle de aile hayatının iyi bir şekilde devam etmesini sağlamak amacıyla ortaya konulan kural ve düzenlemelerle büyük bir uyum içindedir. Bir taraftan insanlar Allah'tan ve onun azabından korkma konusunda uyarılırken, diğer taraftan onlara bütün insanların bir tek ana-babadan yaratıldıkları ve bu nedenle insanların birbirinden türemiş olduğu hatırlatılıyor. "....O sizi tek bir nefisten yarattı." İlk önce bir tek insan yaratılmış ve bütün insanlık da ondan türetilip yeryüzüne yayılmıştır. Bu nedenle akrabalık bağlarına ve haklarına dikkat edilmelidir. Kur'an'ın bir başka suresinden de Hz. Adem'in (s.a) "bir tek nefis" olduğunu öğreniyoruz. O bütün insanların kendisinden türetildiği ilk insandı. "...Ondan da eşini yarattı." Eşinin ondan nasıl yaratıldığı konusunda ayrıntılı kesin bir bilgiye sahip değiliz. Müfessirler genellikle Hz. Havva'nın (a.s) Hz. Adem'in (a.s) kaburga kemiğinden yaratıldığını söylerler. Kitab-ı Mukaddes'te de aynı hikâye vardır. Talmud bundan başka, onun Hz. Adem'in (a.s) on üçüncü kaburga kemiğinden yaratıldığını da belirtir. Fakat Kur'an bu konuda sükût eder. Bunu destekler nitelikteki Hz. Peygamber'in (s.a) hadisi de anlaşılandan farklı bir anlama delalet eder. Bu nedenle yapılacak en iyi şey bu meseleyi Kur'an'da bırakıldığı şekilde belirsiz bırakmak ve onun ayrıntılarını tayin etmek için zaman harcamamaktır.

2. Yani, "Yetimlerin yaşı küçük olduğu sürece onların malını sadece onlar için harcayın ve gerekli yaşa ulaştıklarında onların hakkı olan mallarını geri verin."

3. Bu, anlamı çok geniş olan bir cümle. Bu cümle "Gelirinizi yasak olan hiçbir yolla pisliğe bulamayın" anlamına gelebildiği gibi; "Kendi değersiz şeylerinizi, yetimlerin değerli şeyleri ile değiştirmeyin" anlamına da gelebilir.

4. Müfessirler buna üç anlam veriyorlar:

a) Hz. Alişe (r.a) bu ayetin, cahiliye döneminde yaygın olan kötü bir alışkanlığı ortadan kaldırmak üzere indirildiğini söylemiştir. Yetim kızların velileri, onları kendi kontrolleri altında tutmak için, koruyucuları olmamasından yararlanarak güzellikleri ve zenginlikleri için bu yetimlerle evleniyorlardı.

Daha sonra da hiç çekinmeden onlara adaletsiz davranıyorlardı. Bu nedenle müslüman olduktan sonra yetim kızlarla evlenme konusunda şüpheye düştüler. Bunun üzerine Kur'an, onlara eğer adil davranamayacaklarından korkarlarsa, yetim kızlar yerine kendilerine helâl olan diğer kadınlarla evlenmelerini tavsiye ediyor. Bu surenin 127. ayeti de bu yorumu destekler niteliktedir.

b) Bu ayeti tefsir ederken Hz. İbn Abbas ve talebesi Hz. İkrime (Allah hepsinden razı olsun) bu emrin o dönemde varolan bir adaletsizliği ortadan kaldırmak için verildiğini iddia ederler. İslâm'dan önceki günlerde, evlenilen kadınların sayısında herhangi bir sınırlama yoktu; bazıları bir düzine kadınla bile evlenirlerdi. Fakat onların artan ihtiyaçlarını karşılayamayınca, yetim yeğenlerinin veya diğer akrabalarının çaresiz yetim kızlarının mallarına el koyarlardı. Bu nedenle Allah, evlenilecek kadınların sayısını azami dört ile sınırladı ve hepsine adaletli davranma şartını getirdi.

c) Sa'id İbn Cübeyr, Katade ve diğer bazı müfessirler bu emrin kadınların haklarını korumak için verildiğini söylerler. Onların iddiaları şudur: İslâm'dan önce de yetimlere yapılan haksızlık kötü görülürdü, fakat kadınlara gelince bu başkaydı. İstedikleri sayıda kadınla evlenirler, vicdan azabı hissetmezler ve toplumdan çekinmeksizin onlara kaba ve adaletsizce davranırlardı. Bu nedenle, Allah, onları yetimlere yaptıkları gibi karılarına da haksızlık yapmaktan sakınmaları konusunda uyarıyor. O halde erkekler dört kadından fazlasıyla evlenmemeli ve ancak onlara adaletli davranabilecekler ise bu sayıda kadın almalıdırlar.

Bu ayetin üç anlamının da doğru olması muhtemeldir. Ayrıca şöyle bir anlam da verilebilir: "Eğer sizler yetimlere insafsızlık etmekten korkuyorsanız, yetim kızları olan dul kadınları nikahınız altına alın."

5. Fıkıh alimlerinin ortak fikri şudur: Bu ayet evlenilen kadınların sayısını sınırlar ve dörtten fazla kadınla aynı anda evli olmayı yasaklar. Hadisler de bunu destekler niteliktedir. Taif'in başkanı Gıylan'ın müslüman olduğunda dokuz karısı vardı. Hz. Peygamber (s.a) ondan sadece dört tanesini bırakıp diğerlerini boşamasını istedi. Hz. Peygamber (s.a) Nevfel İbn Muaviye'ye de beş karısından birini boşamasını emretmiştir.

Bu ayetin kadınlar arasında eşit davranmak şartıyla poligamiyi (birden fazla kadınla evlenmek) sınırladığına dikket edilmelidir. O halde kim adaleti yerine getirmeksizin bu izinden yararlanır ve birden fazla kadınla evlenirse Allah'ı aldatmaya çalışmış olur. Bu nedenle İslâm devletinin mahkemeleri, bir kadına veya kadınlara yapılan haksızlıkları ortadan kaldırmak için, zorlayıcı önlemler alma hakkına sahiptir. Aynı zamanda bu emirde şart koşulan adalet önkoşulundan yola çıkarak, çok kadınla evliliğin tamamen yasaklandığı sonucuna varmak da kesinlikle yanlıştır. Bu, Kur'an'ın görüşü değil, sadece Batılı Hıristiyanlardan çok etkilenmiş olan bazı müslümanların görüşüdür. Bunlar, Kur'an'ın da çok kadınla evliliğe karşı olduğunu, fakat o dönemde bu geleneğin çok yaygın olması nedeniyle, çok sert olmasından kaygı duyarak doğrudan yasaklamadığını söylerler. Kur'an çok evliliğe, bütün eşlere eşit davranıldığı sürece izin vermiştir. Bu şartı yerine getirmek ise, çok zor olduğuna göre tek kadınla evlilik tavsiye edilmiş olmalıdır.

Açıkça görülmektedir ki bu görüş, zihin ve düşünce bağımlılığının bir sonucudur. Çünkü çok kadınla evlilik bazı durumlarda kültürel ve ahlâkî bir ihtiyaçtır ve aslen kötü değildir. Öyle kimseler vardır ki isteseler bile bir tek kadınla yetinemezler. Çok kadınla evlilik izni, onların imdadına yetişir ve hem onları, hem de bütün toplumu yasak cinsel ilişkilerin zararlarından korur. Kur'an, işte bu nedenle bu tür kimselere adalet şartını yerine getirmek koşuluyla çok kadınla evlenme izni vermiştir.

6. "Sahibi olduğunuz kadınlar" ile savaşta esir alınan ve hükümet tarafından paylaştırılan cariyeler kastedilmektedir. Bu ayet iki anlama gelebilir: "Eğer hür bir kadının masraflarını karşılayamazsanız 25. ayette izin verildiği gibi bir cariye ile evlenebilirsiniz." Veya "Eğer birden fazla kadınla evlenmek istiyorsanız, fakat hür olarak alacağınız karılarınız arasında adaleti sağlayamacağınızdan korkuyorsanız, cariyelerle evlenebilirsiniz. Çünkü bu durumda sorumluluğunuz daha az olacaktır." (Ayrıntılar için bkz. Nîsa an: 44).

7. Hz. Ömer (r.a) ve Kadı Şurayh (r.a) eğer bir kadın mehrinin hepsinden veya bir kısmından vazgeçerse, fakat daha sonra isterse, kocası ona mehri geri vermelidir; çünkü onun sonradan istemesi mehirden kendi isteğiyle vazgeçmediğini gösterir diye hüküm vermişlerdir. [Daha ayrıntılı bilgi için bkz. "Hukuk-u Zevceyn" (Karı-Kocanın hakları) adlı kitabımın "Mehir" bölümü.]

8. Bu ayetin anlamı çok geniş kapsamlıdır. Müslüman topluluğa, hayatın devam ettirilmesi için çok gerekli olan servetin, hiç bir zaman beyinsizlere ve onu doğru dürüst kullanmayı başaramayacak ehil olmayan kişilere verilmemesi gerektiği, çünkü bu tür kişilerin serveti israf ederek toplumun ekonomik ve kültürel sistemini, uzun dönemde de ahlâkî düzenini bozabileceği öğretilmektedir. Özel mülkiyet hakları mutlaka korunmalıdır, fakat aynı zamanda kişinin onu istediği şekilde sınırsızca kullanıp, toplumu ifsad etmesine de izin verilmemelidir. Bir kişinin hayatî ihtiyaçları da sözkonusu olduğunda bunlar karşılanmalıdır. Fakat kişinin bu hakkı zorlayarak, toplumunun ahlâkını, kültürünü ve ekonomik düzenini bozacak kadar ileri götürmesine izin verilmemelidir. Bu ayete göre, her servet sahibi kendi servetini birine emanet etmeden önce o kişinin ehil olup olmadığına dikkat etmelidir. Daha geniş planda ise İslâm devleti, kendi servetlerini kullanmaya ehil olmayanların veya kötü yollarda kullananların temel ihtiyaçlarını karşılamak şartıyla, onların servetlerinin idaresini ele alabilir.

9. Yani, "Onlar olgunluğa yaklaştıklarında, onları yakından gözetin ve kendi işlerini yapabilecek seviyeye gelip gelmediklerini sınayın."

10. Yetimlere mallarını geri verebilmek için iki şart koşulmuştur: Olgunluk ve ehil olma. Birinci şartın yerine getirilmesi konusunda bütün İslâm fıkıh alimleri fikir birliği içindedirler, fakat ikinci şart hakkında farklı görüşler vardır. İmam Ebu Hanife'ye göre, yetim olgunluk çağına eriştiğinde, eğer velisi onda ehil olma (akıllılık) özelliğini görmezse en fazla yedi yıl bekleyebilir. Bu yedi yılın sonunda yetimde ehil olma şartı yerine gelsin gelmesin, malını ona teslim etmek zorundadır. Fakat İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed ve İmam Şafîî, ehil olmanın yetimin malını geri verebilmek için bir ön-koşul olduğu görüşündedirler. Bu son zikrettiğimiz alimler, böyle bir kimse için Kadı'ya gidilmesi gerektiği ve malını, servetinin idaresini Kadı'nın yürütmesi gerektiği görüşündedirler.

11. Yani, "Hizmetleri için yetimin malından, herkes tarafından adil kabul edilen bir ölçüde harcamalıdır ve bunu açıkça yapıp hesabını da tutmalıdır."

12. Bu ayet miras hakkında beş düzenlemeyi içerir: Birincisi, hem kadınların hem de erkeklerin mirasta bir hakları vardır. İkincisi, az olsun çok olsun miras bütün varisler arasında paylalşılmalıdır. O kadar ki, eğer ölen kişi bir miktar kumaş bırakmış olsa bile gerekiyorsa mesela on parçaya ayırılmalıdır. Bununla birlikte eğer bir varis isterse diğerinin rızasını alarak onların paylarını satın alır ve tüm mirasa sahip olabilir. Üçüncüsü, bu ayetten anlaşıldığına göre bu kural nakledilebilir olsun veya olmasın, tarımsal veya endüstriyel veya diğer her tür mal için geçerlidir. Dördüncüsü, mirasın ancak ölen kişinin arkasında mal bırakması halinde, hak olduğunu gösterir. Beşincisi, ayetin ortaya koyduğu hükme göre yakın akrabalar hayatta ise, uzak akrabaların mirasta hakları yoktur.

13. Burada ölen kişinin varislerine, mirasta hiçbir hakları olmadığı halde yakın ve uzak akrabalara, ailedeki fakirlere ve mirasın paylaştırıldığı sırada orada hazır bulunan yetimlere karşı cömert olmaları emrediliyor. Varisler onlara bir şeyler vermeli ve güzel sözler söylemelidirler; beyinsiz ve cimri kimseler gibi onlara sert ve kötü sözler söylememelidirler.

14. Bir hadise göre, Uhud savaşından sonra bu ayet Hz. Sa'd bin Rubaî'nin dul karısının isteği ve sorusu üzerine nazil olmuştur. Hz. Sa'd'ın dul karısı iki kızı ile Hz. Peygamber'e (s.a) gelmiş ve şöyle demiştir: "Ey Allah'ın Rasûlü! İşte bunlar Uhud'da şehit olan Sa'd'ın kızları. Amcaları onların mirasının hepsini aldılar ve bunlara bir dirhem bile kalmadı. Bundan sonra bunlarla kim evlenir?"

15. Mirasın bölüştürülmesinde ilk önemli prensip erkeğin hakkının, kadınınkinin iki katı olmasıdır. Bu tamamen akla uygun ve adil bir paylaştırmadır. İslam hukuku ailenin ekonomik sorumluluğunu erkeğe yüklediği ve kadını bundan bağımsız kıldığı için, adalet, kadının miras payının erkeğinkinden az olması gerektiğidir.

16. Aynı şey, iki kız çocuğu için de geçerlidir. Yani eğer ölen kimsenin geride erkek çocuğu değil de iki veya daha fazla sayıda kız evladı kalmışsa, bu kız çocuklara tüm mirasın üçte ikisi verilir ve geride kalan üçte bir, diğer varisler arasında paylaştırılır.

Bunun gibi, eğer ölenin geride sadece bir tek oğlu kalmışsa ve başka varisi yoksa, tüm miras oğluna kalır. Fakat eğer başka varisi varsa, onların hakkı verildikten sonra geride kalan mirasın hepsi, o oğulun olur. Bu konuda ümmetin alimleri ittifak etmişlerdir.

17. Ölen kişi geride kız ya da erkek sadece bir çocuk veya çocuklar bırakmış olsa, anne ve babasından her birine mirasın altıda biri düşer. Geride kalan üçte iki ise diğer varisler arasında paylaştırılır.

18. Eğer başka hiçbir varis yoksa geriye kalan üçte iki babaya verilir; eğer başka varis varsa baba o üçte ikiyi o varislerle paylaşır.

19. Eğer ölen kişinin geride kız veya erkek kardeşleri varsa, annenin payı üçte birden altıda bire düşer. Düşürülen altıda bir ise, babanın payına eklenir. Çünkü bu durumda babanın sorumlulukları artmaktadır. Ölen kişinin anne babası hayatta ise, kız veya erkek kardeşlerine mirastan pay düşmediğine dikkat etmelidir.

20. Vasiyetin yerine getirilmesi borçların ödenmesinden öncedir. Çünkü ölen herkesin borcu olmayabilir, fakat vasiyeti olabilir. Kanunun uygulamasına gelince, İslâm toplumunda, borcun vasiyetten önce gelmesi gibi ortak bir görüş vardır. Yani borç her halükârda önce ödenmeli, sonra vasiyet yerine getirilmeli ve ondan sonra da miras paylaştırılmalıdır. Bakara suresinin 182. açıklama notunda kişinin vasiyet ederek tüm servetinin üçte birini hibe etmeye hakkı olduğu belirtilmişti. Bu izin, mirastan pay alamayan akraba veya akrabalara servetten bir miktar bırakabilmek için verilmiştir. Söz gelimi yetim bir kız veya erkek torun varsa, bir oğulun dul karısı, fakir bir kız veya erkek kardeş vs. varsa, kişi vasiyet ederek mirasının bir kısmını böyle birisine bırakabilir. Hatta kişinin herhangi bir kimseye veya kamu yararına malının bir kısmını vasiyet etmeye hakkı vardır. Kısacası, kanun kişinin mirasının üçte ikisinin (veya biraz daha fazlasının) paylaştırılmasını düzenler ve geride kalan (yaklaşık üçte bir) miras için de, kişiyi (her şahıs için farklı olabilen) kendi ailesinin özel durumlarına uygun bir şekilde vasiyet etmesi için serbest bırakır. Aynı zamanda vasiyetle varislere herhangi bir haksızlık yapılması da engellenmiş olmaktadır. Aile üyeleri varislere yapılan herhangi bir haksızlık durumunda, bu hatayı kendi aralarında veya Kadı'ya başvurarak çözümleyebilirler. Daha fazla açıklama için "Torunun Veraset Meselesi" adlı kitabıma bakınız.

21. Bu, miras hakkındaki İlâhî kanunun hikmetini anlamayan ve kendi yaptıkları eklemelerle, kanundaki "eksikliği" doldurmaya çalışan anlayışsız kişilere bir cevap niteliğindedir.

22. Eğer ölen kişi geride çocuklar bırakmışsa, karısı veya karılarına mirasın sekizde biri düşer. Eğer geride çocuk bırakmazsa, karısı veya karılarına bütün mirasın dörtte biri düşer. Bu dörtte bir veya sekizde bir eşler arasında eşit paylaştırılır.

23. Eğer başka varisler varsa, onlara duruma göre geride kalan 5/6 veya 2/3 üzerinden payları verilir. Aksi takdirde ölen kişinin geride kalan tüm 5/6 veya 2/3'yi vasiyet etme hakkı vardır.

Bütün müfessirler, bu ayetteki erkek kardeş veya kız kardeşlerden sadece anne tarafından olan kardeşlerin kastedildiği konusunda aynı fikirdedirler. Öz kız ve erkek kardeşler ve sadece baba tarafından kız ve erkek kardeşler hakkında miras kuralı surenin sonunda yer almıştır.

24. Vasiyet eğer kanunî varislerin haklarına tecavüz ediyorsa zararlıdır; borç da eğer alacaklı gerçekte varolmayan bir alacağı olduğunu söylerse veya varislerin hakkı olan payları, bazı oyunlarla azaltmaya çalışırsa zararlı olur. Bir hadise göre bu en büyük günahlardan biridir. Başka bir hadiste Hz. Peygamber (s.a) şöyle der: "Bir kimse hayatı boyunca Cennet'e yaklaşacak ameller işler, fakat tam öleceği sırada zararlı bir vasiyette bulunur ve sonunda kendisini Cehennem'e sokacak bir amel işlemiş olur." Böyle bir zarar verme her durumda büyük günah olmasına rağmen, burada özellikle varis olarak ne anne babası, ne evlatları olmayan kişi için söylenmiştir. Çünkü böyle bir kimsenin, uzak akrabaları mirasından mahrum etmek için vasiyet etmesi daha muhtemeldir.

25. Burada Allah'ın Alim sıfatı iki nedenden ötürü anılmıştır: Birincisi insanlara O'nun kanunundan kaçmanın imkânsız olduğunu, çünkü O'nun herşeyi bildiğini hatırlatmak için; ikincisi, Allah'ın onlar için hayırlı olanı daha iyi bildiğinden dolayı Allah tarafından emredilen miras taksiminin, mutlaka doğru olduğuna insanları ikna etmek için. Halim sıfatı ise, Allah'ın kanunlarının katı ve sert olmadığını, bilâkis onların yumuşak olduğunu ve insanları zora koşmadığını gösterir.

25/a. Bu sert uyarı, insanları, miras hükümlerini değiştirdikleri veya Allah tarafından belirlenen sınırları aştıkları zaman atılacakları Cehennem azabından korumak için yapılmıştır. Ne yazık ki Müslümanlar da, Yahudilerin yaptığı hataya düşerek Allah'ın hükmüne karşı gelmiş ve onu değiştirmişlerdir. Kadınlara miras hakları verilmiyor, müslümanlar tek erkek evlat sistemini (mirasın tümünü en büyük erkek çocuğa bırakmak -çev.) veya geniş aile sistemini (birden fazla çekirdek ailenin bir arada yaşaması -çev.) esas alan uygulamalara tabi oluyarlardı. Bir başka uygulama şekli de bugünkü İslâm dünyasının Batı'yı takip ederek "Ölüm vergisi" almasıdır. Bu açıkça gösterir ki, devlet de, Allah'ın diğer varisler arasında saymayı unuttuğu bir varistir! Gerçekte ise devlet, ancak ölen kişi arkasında varissiz bir miras bırakmışsa veya kendi isteğiyle bir kısmını vasiyet etmişse miras almaya hak kazanabilir.

26. İslâm'da ilk defa bu iki ayette (15-16) zina suçu için cezadan bahsedilmektedir. 15. ayete göre, suçlu kadın bir sonraki emre kadar kapalı tutulmalıdır. 16. ayete göre ise, zina eden kadın ve erkek azarlanarak, hor görülerek, dövülerek vs. cezalandırılmalıdır. Daha sonra Nur suresindeki 2. ayette bu ceza değiştirilmiştir. Artık zina eden kadın ve erkekten herbirine yüz değnek vurulmalıdır. Ceza hukukunda cezaların tedrici olarak artması, akıl ve hikmete dayanmaktadır. O dönemde Araplar belirli bir hukuk ve ceza sistemine sahip olan yerleşik bir hükümetin emri altında yaşamaya alışkın değildi. Bunun için eğer İslâm devleti, onlara tüm ceza sistemini birden uygulamaya kalksaydı, bu onlara ağır gelebilirdi. Bu nedenle ilk önce bu iki ayetteki tipte cezalar uygulanmış, daha sonra da yavaş yavaş zina, hırsızlık, cinayet gibi suçlar için daha ağır cezalar belirlenmiştir. Böylece İslâm ceza hukuku belirlenip tam bir sistem haline gelmiş, Hz. Peygamber (s.a) ve daha sonra Raşid halifeler döneminde uygulanmıştır.

Bu iki ayet arasındaki gözle görülen fark, müfessir Süddi'yi 15. ayetin evli kadın için, 16. ayetin de bekâr kadın ve erkek için indirildiği sonucuna götürmüştür. Fakat bu tür bir tefsir hiçbir ciddi delile dayanmamaktadır. Aynı şekilde Ebu Müslim İsfehanî'nin tefsirinde yer alan 15. ayetin, iki kadının doğal olmayan ilişkisi, 16. ayetin de iki erkeğin doğal olmayan ilişkisi için indirildiği görüşü de yanlıştır. Ebu Müslim İsfehanî gibi değerli bir alimin böyle bir sonuca varmasına hayret ediyorum.

Halbuki Kur'an sadece kanunun ve ahlâkın prensiplerini ortaya koyar. Bu nedenle sadece normal hayatta karşılaşılan problemleri ele alır ve anormal şartlar altında meydana gelen olaylara değinmez. Bu son iki problem, müslümanların içtihadlarına bırakıldığı için, bir hükme bağlanmamışlardır. Bu nedenle Hz. Peygamber (s.a) öldükten sonra ortaya çıkan, iki erkeğin gayri tabi ilişkisi hakkında hüküm verirken sahabe, bu iki ayete başvurmamıştır.

27. Arapça "tövbe" kelimesi, "geri dönmek" ve "yönelmek" anlamlarına gelir. Günahından pişman olup ondan vazgeçen kimse, sahibinden kaçtıktan sonra tekrar efendisine geri dönen bir köleye benzetilebilir. Bu onun tövbesidir. Efendisi onun pişmanlığını ve özrünü kabul ettiğinde, ona iyi davranışlarla yönelir ve onu affeder. Arapça'da bu, onun kölesine tövbesidir. Bu ayette Allah, tövbenin iki yönünü de ortaya koyuyor. Allah şöyle diyor: "Sadece cahillikle, istemeden bir günah işleyen, sonra da hatalarını farkedince benim bağışlamama sığınan kullarımın tövbesini kabul ederim. Böyle bir tövbe için benim bağışlama kapılarım tamamen açıktır." Fakat hayatları boyunca Allah'tan en ufak bir korku duymayan ve ölüm yaklaştığında tövbe etmeye başlayan kişi için böyle değildir. Hz. Peygamber (s.a) ölümün yaklaştığını bildirir bir belirti olmadığı zaman, yapılan tövbeleri Allah'ın kabul ettiğini söylemiştir. İmtihan zamanı sona erdiğinde artık kişinin günahından dönme şansı yoktur. Aynı şekilde, eğer bir kişi kâfir olarak ölüyorsa ve gözleriyle öte dünyayı gördüğü anda tövbe ederse, bu tövbe de kabul olunmaz.

28. Bu ölen kişinin dul eşlerinin miras olarak kabul edilmemesi gerektiği anlamına gelir. Kadın, kocasının ölümünden sonra istediği yerde yaşama ve iddetini doldurduktan sonra istediği kimse ile evlenme hakkına sahiptir.

29. Yani, "Onların ahlâksızca davrandıkları için cezalandırabilirsiniz, fakat mallarını ellerinden almak için onlara eziyet edemezsiniz."

30. Eğer kadın güzel değilse veya kocasının hoşuna gitmeyen bir eksikliği varsa, koca hiç düşünmeden hemen onu boşama yoluna gitmemelidir. Soğukkanlı ve dikkatli davranmalıdır. O kadının, mutlu bir hayat geçirmeyi sağlayacak olan güzellikten başka iyi özellikleri de olabilir. Bu iyi niteliklerin keşfedilmesi, onun ilk andaki hayal kırıklığını sevgiye dönüştürebilir. Aynı şekilde bazen evliliğin başlangıcında, koca, karısında beğenmediği bir şeyle karşılaşır ve ondan hoşlanmamaya başlar. Fakat sabırlı olur ve onun iyi yönlerini de ortaya koymasına izin verirse iyi özelliklerinin, eksikliklerinden daha fazla olduğunu ve onların eksikliğini kapatacak kadar baskın olduğunu anlayabilir. Bu nedenle kocanın, uzun süre düşünmeden karısıyla ilişkisini kesmesi doğru değildir. Boşanma ise, insanın son çare olarak başvuracağı bir sosyal operasyondur. Hz. Peygamber (s.a) helâl olan şeyler içinde Allah'ın en hoşlanmadığı şeyin boşanma olduğunu söylemiştir. Başka bir hadiste ise Hz. Peygamber (s.a) şöyle der: "Evlenin ve boşanmayın. Çünkü Allah sadece cinsel hazlar için evlenen, boşanan erkek ve kadınları sevmez."

31. "Sağlam teminat"; bir kadının, kendisini kocasına teslim etmesini sağlayan evlilik bağının garantisidir. Bu nedenle eğer erkek, kendi verdiği teminatı hiçe sayarsa, anlaşmanın (evliliğin) meydana geldiği zaman, karısına verdiği mehirden istemeye hakkı olmaz. (Bkz. Bakara an: 251).

32. Kur'an cahiye döneminde işlenen kötülükleri yasaklarken, genellikle emri şu kelimelerle bitirir. Geçmişte olanlar hariç. Bunun görünürde iki anlamı vardır: Birincisi, kişi eğer bu emri aldıktan sonra, o yoldan döner ve hatalarını tamir ederse, geçmişte işlenen hataların dikkate alınmayacağı anlatılmak isteniyor. İkincisi, bu emirlerin geçmişte olanlarla bir ilgisi olmadığını belirterek, bu hataları işleyenler teselli ediliyor. Söz gelimi, eğer bir kimse yasaklanmadan önce üvey annesi ile evlenmişse, bu sözlere göre, bu evlilikten olma çocukların otomatikman gayri meşru olmaları ve mirastan mahrum bırakılmaları söz konusu değildir.

Yine sözgelimi, bir kimse sonradan yasaklanan bir ticaret şekliyle birçok alışverişler yapmış olsa, bu daha önce yapılan bütün anlaşmaların geçersiz olduğu, kişinin bu yolla kazandığı bütün servetini geri vermesi gerektiği veya o zamana dek kazanılan malların hepsinin haram olduğu anlamına gelmez.

33. İslâm hukukuna göre bu, cezayı gerektiren bir davranıştır. Ebu Davut, Neseî ve Müsned-i Ahmed'de nakledilen bazı hadislere göre, Hz. Peygamber (s.a) üvey anneleriyle evlenen kişilerin, mallarına el koymuş ve onları ölüm cezasına çarptırmıştır. İbn Mace'de, Hz. İbn Abbas'tan rivayet edilen bir hadise göre Hz. Peygamber (s.a) bu konuda şu hükmü vermiştir: "Evlenmenin yasaklandığı kişilerle zina eden herkes ölüm cezasına çarptırılır." Bununla birlikte İslâm fıkıh alimlerinin bu konuda farklı görüşleri vardır. İmam Ahmed, böyle bir suçlunun malına el konulması ve ölüm cezasına çarptırılması gerektiğini savunur. Ebu Hanife, İmam Malik ve İmam Şafii ise, haram olan kişilerle zina eden bir kimsenin normal zina cezasına çarptırılması, haram olan kişilerden biri ile evlendiğinde ise, bu büyük günah için uygun olacak bir cezaya çarptırılması gerektiği görüşündedirler.

34. Bu yasak; hem öz, hem de üvey anne için geçerlidir ve ikisi de haramdır. Bu kural aynı zamanda annenin annesi ve babanın annesi için de geçerlidir. Babasının gayri meşru ilişkide bulunduğu bir kadının, oğula haram olup olmadığı konusunda alimler farklı görüşlere sahiptirler. Böyle bir kadınla evlenmenin haram olduğu görüşünde olanlar, babanın şehvetle dokunduğu bir kadının bile, oğula haram olduğunu söylerler. Oğulun gayri meşru ilişkide bulunduğu bir kadının babaya haram olup olmadığı veya kızın gayri meşru ilişkide bulunduğu bir adamın anneye veya tam tersi bir durumun, kıza haram olup olmadığı konusunda da bir çok ihtilâflar vardır. Bu meselenin fıkhî incelikleriyle ilgili birçok karşıt görüş vardır. Fakat biraz düşünülünce, bu tür olayların toplum hayatında meydana gelmemesi gerektiği ve hak yolundaki bir hayatla uyum içinde olmadığı anlaşılır. Bu nedenle ilâhî kanun; bu tür şeyleri kılı kırk yararak helâl kılmaya çalışılmasına müsamaha gösteremez. Çünkü bu küçücük ayrılıklar, tüm toplum refahının dayanağı olan aile bağının kopmasına neden olacak kıskançlıklar açığa çıkaracaktır. Bu, aşağıda yer alan, Hz. Peygamber'in (s.a) iki hadisi ile de desteklenmektedir:

1) "Bir erkeğe, cinsel organına baktığı bir kadının annesi ve kızı haram olur."

2) "Allah, aynı zamanda hem annenin hem de kızın cinsel organını gören bir adama bakmaktan bile hoşlanmaz."

35. Kız için söylenen haram hükmü, oğulun kızı ve kızın kızı (yani torunlar) için de geçerlidir. Bununla birlikte gayri meşru ilişki sonucu doğan kız hakkında ihtilâf vardır. İmam Ebu Hanife, İmam Malik, Ahmed İbn Hanbel, aynen meşru kız çocuk gibi gayri meşru ilişki sonucunda doğan kız çocuğun da babaya haram olduğu görüşündedirler. İmam Şafiî ise, gayri meşru ilişkiden doğan kızın haram olmadığını söyler. Fakat bir babanın kendi sulbünden olduğunu bile bile bir kızla evlenebileceği düşüncesi çok iğrençtir.

36. Bu kural aynı zamanda anne ve baba tarafından üvey kız kardeşleri, öz kız kardeşleri de kapsar.

37. Öz olsun, üvey olsun anne veya baba tarafından bütün bu akrabalar haramdır. Öz olsun, üvey olsun, annenin veya babanın kız kardeşi oğul için haramdır. Aynı şekilde öz olsun veya üvey olsun kız veya erkek kardeşin kızları, erkek için kendi öz kızı gibi haramdır.

38. Bu yasaklama gözönünde bulundurulursa, bir kızı veya erkeği emziren bir kadın öz anne gibi, onun kocası da öz baba gibi kabul edilmelidir. Bu hususta ittifak vardır. Öz anne ve baba tarafından yasaklanan ilişkiler süt anne ve onun kocası, yani süt baba tarafından akrabalıklar için de geçerlidir. Bu, bu konuda Hz. Peygamber'in (s.a) söylediği bir hadise dayanmaktadır: "Kanın haram kıldığını, süt de haram kılar..." Fakat emilmesi gereken süt miktarı konusunda görüş ayrılıkları vardır. İmam Ebu Hanife ve İmam Malik'e göre, eğer çocuk en az orucu bozacak kadar bir miktar süt emerse, o kadın evlilik bakımından aynı öz annesi gibi olur. Fakat İman Ahmed'e göre, haramlar, ancak çocuk en az üç kez emdiğinde, İmam Şafii'ye göre de en az beş kez emdiğinde başlar. Aynı zamanda, emdiği sırada çocuğun kaç yaşında olması gerektiği konusunda da farklı görüşler vardır. Aşağıda çeşitli fakihlerin bu konudaki fikirleri özetlenmiştir.:

1) Hz. Ümmü Seleme, Hz. İbn Abbas, Zühri, Hasan Basri, Katâde, İkrime ve Evzai'ye (Allah hepsinden razı olsun) göre, eğer çocuk sütten kesilmeden önce emzirilir ve doyacak kadar emerse, ancak o zaman haram kuralı geçerli olur. Eğer sütten kesildikten sonra emerse, haram olmaz, çünkü bu aynen su içmek gibidir. Hz. Ali'nin (r.a) de bunu destekleyen bir sözü vardır.

2) Hz. Ömer, Hz. İbn Mes'ud, Hz. Ebu Hureyre ve Hz. İbn Ömer (Allah hepsinden razı olsun), çocuğun iki yaşına kadar herhangi bir zamanda emzirildiğinde bu yasağın geçerli olacağı görüşündedirler.

İmam Şafii, İmam Ahmed, İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed ve Süfyan Sevrî de bu görüştedirler. Ebu Hanife'nin de bunu destekler nitelikte bir sözü vardır. İmam Malik'de bu görüşü destekler, fakat iki yaştan bir iki ay geçse bile, bu yasağın geçerli olacağını söyler.

3) İmam Ebu Hanife'nin güvenilir bir kaynaktan gelen sözüne göre, eğer çocuk emzirilme dönemi boyunca, yani "iki buçuk yaşına dek" emzilirse, bu, yasak sınırları içine girer.

4) Hz. Aişe'ye (r.a) göre, yaş sınırı olmaksızın ne zaman emerse emsin, kişi bu yasağın sınırları içine girer. Hz. Ali'nin (r.a) bir sözü de bunu destekler niteliktedir. Urve İbn Zübeyr, Atâ, Leys bin Sa'd ve İbn Hazm da bu görüşü benimsemişlerdir.

39. Bir kadınla sadece nikâh yapmanın, onun annesi ile evlenmeyi haram kılıp kılmadığı konusunda da ihtilâf vardır. İmam Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Ahmed ve İmam Şafii, sadece nikâhlanmanın da, o kadının annesinin nikâh yapan kişiye haram kılmaya yettiği görüşündedirler. Fakat Hz. Ali'ye (r.a) göre eğer henüz cinsel birleşme meydana gelmemişse nikâhlayan kişiye, o kadının annesi haram olmaz.

40. Karısının kızı, kendi evinde büyümüş olsun veya olmasın kocaya haramdır. Allah, bu kelimeleri akrabalık ilişkisinin hassasiyetini göstermek için kullanmıştır. Bir adamın karısının kızının, kendi evinde büyümüş olsun veya olmasın o adama haram olduğu konusunda görüş birliği vardır.

41. Burada "sizin sulbünüzden olan" ifadesi, evlatlık olarak alanın oğulların dul veya boşanmış eşlerinin değil, sadece kendi oğullarının karılarının kendilerine haram olduğunu belirtmek için kullanılmıştır. Aynı şekilde erkek torunlarının karıları da haramdır.

42. Bir kişinin; hanımının teyzesi, halası ve öz yeğenini hanımı ile birlikte nikâh altına alması haramdır. Bu prensip şu şekilde genişletilebilir: Erkeğe kendi akrabalarından, kendisine haram olan kadınların, hanımı tarafında benzer konumdakileri de hanımı ile birlikte nikâh altında bulundurması haramdır.

43. Yani, "Cahiliye döneminde iki kız kardeşle aynı anda evli bulunarak işlenen günah bir cezaya tâbi tutulmayacaktır." (Bkz. an: 32). Fakat kişi müslüman olduktan sonra, cahiliye döneminde aldığı iki kız kardeşten birini boşamalıdır.

44. Yani, "Savaş esiri olarak alınan ve kocaları savaş hattı dışında kalan evli kadınlar haram değildir." Çünkü İslâm sınırları içine girdiği için artık onların evlilik bağı kopmuştur. Bu tür kadınları nikâhlayıp onlarla evlenen veya cariye olarak elinde bulunduranların onlarla cinsel ilişki kurması helâldir. Fakat böyle bir kadının kocası da esir alındığında, kadının yine helâl olup olmayacağı konusunda görüş ayrılığı vardır. Ebu Hanife ve onun gibi düşünenler, böyle bir çiftin evlilik bağının devam etmesi gerektiği görüşündedirler. Fakat İmam Malik ve İmam Şafii'ye göre bu bağ koparılmalıdır.

Savaşta esir alınan cariyelerle ilgili zihinlerde meydana gelmesi muhtemel olan yanlış anlamaları önlemek için aşağıdaki hususlar dikkatle incelenmelidir.

1) Bir askerin, kendisine ganimet payı olarak verilmeden önce savaş esiri olarak aldığı cariye ile ilişki kurması haramdır. İslâm hukuna göre bütün esir alınan kadınlar devlete teslim edilr. Devlet de onları serbest bırakma, düşman elindeki müslüman esirlerle takas etme veya onları askerlere dağıtma hakkına sahiptir. Bir askere, ancak devlet tarafından resmen verildiği takdirde bir cariye ile ilişki kurması helâl olur.

2) O zaman bile cariye ile ilişki kurmadan önce, onun hamile olup olmadığını anlamak için bir ay beklemesi gerekir. Aksi takdirde, doğum yapana dek onunla ilişki kurması haram olur.

3) Kadın savaş esirlerinin ehli kitaptan olup olmaması, bu hükümde bir değişikliğe neden olmaz. Dini ne olursa olsun bu kadın, kendisine kanunen verilen adama helâl olur.

4) Sadece cariyeyi alan kişinin o cariyeye "dokunmaya" hakkı vardır. Cariye efendisinin sulbünden bir çocuk doğurursa, o çocuk da İlhâhî Kanun'un, efendinin kendi sulbünden olan diğer çocuklara verdiği tüm kanunî haklardan yararlanır. Çocuk doğurduktan sonra artık o cariye satılamaz ve efendisinin ölümünden sonra da hür olur.

5) Eğer efendi cariyesini başka bir adamla evlendirirse, cinsel haklarını ona devretmiş olur, fakat ondan hizmet bekleme hakkını devam ettirir.

6) Hür eşlerde konulan azamî dört sınırı, cariyeler için geçerli değildir. Çünkü kadın savaş esirlerinin sayısı çok fazla olabilir. Ancak böyle bir sınırlamanın olmayışı, zengin ve şehvetine düşkün kişilerin evlerini bir meşkhane haline getirmeleri için değildir.

7) Bir kişiye devlet tarafından verilen kadın veya erkek esirlerin mülkiyet hakları, tüm diğer kanunî mülkiyet hakları gibi el değiştirebilir.

8) Anne babanın veya velinin hür kızını bir adama nikâhlaması sonucunda, nasıl o kız artık adama helâl oluyorsa, o cariye de o adama helâl olur. Bu nedenle evlilikten tiksinmeyen bir adamın, cariye ile cinsel birleşmeyi iğrenç bulmasına hiçbir sebep yoktur.

9) Devlet bir kez bir cariyeyi bir adama verdi mi, artık o cariye üzerindeki bütün haklarını ona devretmiş olur. Aynı durum hür kızını evlendiren ebeveyn için de geçerlidir.

10) Eğer bir komutan, belirli aralıklarla askerlerine cinsel ilişkide kullanılmak üzere savaş esiri kızlar dağıtıyorsa veya onlara belli bir zaman için kullanma izni veriyorsa, böyle bir hareket tamamen haramdır. Çünkü bununla zina arasında hiçbir fark yoktur ve İslâm'a göre de zina büyük bir suçtur. (Daha geniş bilgi için bkz. Tefhimât cilt. II. ve Mesâ'il cilt I adlı kitaplarım.)

45. Yani, "Bir toplumda yaşayan insanlar arasındaki sosyal farklılıklar izafidir, bunun ötesinde bütün müslümanlar eşittir. Bir müslümanı, diğer müslümandan ayıran fark takva derecesidir ve bu da toplumun üst sınıflarının tekelinde değildir. Müslüman bir cariyenin ahlâk ve iman yönünden üst seviyeye mensup bir aileden gelme hür bir kadından daha üstün olması mümkündür."

46. Bu bölümde (24-25. ayetler), Arapça "muhsanât" kelimesinin iki anlamda kullanıldığına dikkat edilmelidir: 1) Kocalarının koruması altında olan "evli kadınlar". 2) Evli olmasalar da ailelerinin koruması altında olan "hür müslüman kadınlar." Bu önemlidir, çünkü bu ikisi arasındaki farkı anlamamak birçok yanlış hükümler çıkarmaya neden olmuştur. Hariciler ve zina eden kadının recm edilmesi (taşlanarak öldürülmesi) kuralına inanmayanlar, bu ayeti (25) kendi görüşlerine dayanak olarak almışlardır. Onlar şöyle derler: Bu ayette, zina eden bir cariye için, ceza olarak bunun yarısını vermek imkânsızdır. Bu nedenle, onlara göre, bu ayet İslâm'da recm cezasının olmadığının bir delilidir.

Eğer "muhsanât" kelimesinin anlamı doğru tesbit edilirse yukardaki iddianın ne kadar yanlış olduğu anlaşılır. Zina eden cariye sözkonusu olduğunda bu kelime kocasının koruması altında olan "evli kadın" anlamında kullanılmıştır. Bu "evlendikten sonra" ibaresinden de anlaşılabilir. Fakat zina eden cariyenin, yarı cezasına çarptırılacağı, zina eden müslüman kadın söz konusu olduğunda ailesinin koruması altında olan "hür müslüman kadın" anlamında kullanılmıştır ve recm cezasına karşı olanlar tarafından anlaşıldığı gibi "hür evli müslüman kadın" anlamına gelmez.

Zina eden cariyeye hür bir müslüman kadına verilen cezadan daha hafif bir ceza verilmesine gelince; bu ikincinin, birinciye oranla çift koruma altında olması (evli olsa bile) ailesi tarafından korunması ilkesine dayanır. Hür bir kadının tersine, bir cariye evli değilse sığınabileceği hiçbir dayanağa sahip değildir. Evli bile olsa, bu, onun konumunu bekâr hür bir müslüman kadının seviyesine çıkarmaz. Çünkü hür kadının dayanabileceği bir statüsü, ailesi, vb. şeyleri vardır. Diğer taraftan bir cariye köleliğin sınırları içindedir ve aile, kabile gibi dayanakları yoktur. Bu nedenle onun cezası hür ve evli müslüman kadının değil, hür ve bekâr müslüman kadının cezasının yarısı kadardır.

Bu aynı zamanda, zina eden kadın için Nur Suresi 2. ayette belirlenen 100 değnek cezasının bekâr ve hür müslüman kadın için geçerli olduğunu gösterir. Evli ve hür bir müslüman kadın, zina ettiğinde onun cezasının daha ağır olması normaldir. Çünkü o hem kocası hem de ailesi tarafından çift taraflı korunmaktadır. Bu nedenle onun cezası recm, yani taşlanarak öldürülmektir. Kur'an, recm cezasını açık bir şekilde anmamış olmasına rağmen, onu ima eder bir ifade kullanmıştır. Peygamber de (s.a) bunu anlamış ve bu cezayı uygulamıştır. Kur'an'ı ondan daha iyi kim anlayabilir.

47. "Bu izin" efendisinin rızasıyla bir cariye ile evlenmektir.

48. Burada geçen "yollar" (sünen) kelimesiyle, surenin başından buraya kadar verilen ve Bakara suresinde de değinilen kültürel ve sosyal problemlerle ilgili emir ve talimatlar kastedilmektedir. Allah, müminlere, kendilerini cahiliye âdetlerinden kurtarıp, her dönemde Peygamberin (s.a) ve onların samimi takipçilerinin uydukları doğru yola ulaştıran şeyin, Allah'ın bir rahmeti olduğunu bildiriyor.

49. Müminleri doğru yoldan döndürüp, sapıklığa yöneltmek isteyen münafıklar, müşrikler ve Medine'nin hemen dışında yaşayan Yahudilerdi. Bu ilk iki grup eski önyargıları, âdet ve gelenekleri değiştirmek için yapılan düzenlemelere kesinlikle karşı çıkıyorlardı:

a) Kız çocukların mirastan pay almalarına,

b) Dul kalan kadının, kocasının akrabaları tarafından kendisine uygulanan kısıtlamalardan bağımsız olmasına, c) İddet süresi bittikten sonra dul kadının istediği kimse ile evlenebilme hakkı olmasına, d) Üvey anne ile evlenmenin ve iki kız kardeşi aynı anda nikâh altında bulundurmanın yasaklanmasına karşı çıkıyorlardı. Onlar aynı zamanda, evlât edinilen çocuğun mirastan pay sahibi olmadığı ve evlât edinilen erkek çocuğun karısı ile (boşandıktan sonra) evlenmekte hiçbir sakınca olmadığı esaslarına dayanan, yeni evlatlık kurumundan da hiç hoşlanmıyorlardı. Bu ve buna benzer düzenlemeler, putperestlerin eski gelenek ve alışkanlıklarına o denli ters düşüyordu ki, bunlara şiddetle karşı çıkıyorlardı. Bozguncular Hz. Peygamber'i (s.a) sert bir şekilde eleştiriyor ve insanları O'nun kişiliğine ve tebliğine karşı çıkmaya teşvik ediyorlardı. Örneğin, Kur'an'ın gayri meşru kıldığı bir ilişki sonucu doğan bir kimse varsa, hemen ona gidip Hz. Peygamber'in (s.a) kendisini gayri meşru ilân ettiğini söylüyorlardı. İlâhî İrade'nin devam ettirdiği ıslah hareketine böylece engel olmaya çalışıyorlardı.

Diğer taraftan ise, kendi yaptıkları kanunlara uymayan ıslah hareketlerine karşı eleştirel bir propaganda yürüten Yahudiler vardı. Onlar gereksiz ayrıntılar ortaya koyup kendi çıkarlarına uygun olan kuralları kanun yaparak, kendilerine sert kurallar ve sınırlamalar koyuyor ve birçok helâl şeyi haram yaptıkları, dolayısıyla bu kanunların karakter ve özünü değiştirdikleri halde, Kur'an'ın bunları tasdik etmesini istiyorlardı. Yahudi alimlerinin, hakimlerinin ve sıradan halkın, Kur'an'ı Allah'ın kitabı olarak kabul etmemelerinin nedeni işte buydu. Kur'an'ın kanunlarına o kadar karşıydılar ki, her ayetini ve her emrini bir eleştiri konusu haline getiriyorlardı.

Örneğin, Yahudiler kadının hayız (regl) dönemi boyunca pis olduğunu kabul ediyorlardı. Onların pişirdiği yemeği yemezler, ellerini sürdükleri suyu içmezler, hatta onlarla aynı şiltenin altında oturmazlardı. Kısacası kadınlar evlerinde temas edilmez bir konumda kalırlardı. Ensar da aynı geleneklere sahip olduğu için, Hz. Peygamber (s.a) Medine'ye hicret edince O'na hayız ile ilgili sorular sordular. Bu soruya cevap olarak Bakara Suresi'nin 222. ayeti nazil oldu. Hz. Peygamber (s.a) aybaşı kanaması boyunca, sadece cinsel ilişkinin yasak olduğunu ve kadınlarla daha önceden var olan bütün ilişkilerin aynen devam ettirilebileceğini bildirdi. Yahudiler buna sert bir şekilde karşı çıktılar ve: "Bu adam her şeyde bize karşı çıkmak, bizim helâl dediklerimizi haram, haram dediklerimizi de helâl yapmak için gönderilmiş" dediler.

50. "Bâtıl", İslâm kanunlarına, prensiplerine aykırı olan yanlış ve gayri ahlâkî her şeyi ihtiva eder.

"Ticaret", alışveriş, endüstri vs. de olduğu gibi kâr, kazanç vb. faydalar için yapılan karşılıklı alışveriş akitleridir. Bu şekilde bir taraf, hizmetin karşılığını ödeyen karşı tarafın ihtiyaçlarını gidermiş olur.

"Karşılıklı anlaşma" sözü, bu alışverişlerin korkutma ve tehdit ile değil, karşılıklı anlaşma ile yapılması gerektiğini ifade etmektedir. Örneğin, faiz ve rüşvette de, karşılıklı anlaşma varmış gibi görünse de ihtiyacı olan tarafın, şartların zorlamasıyla bu anlaşmayı kabul ettiği ortadadır. Kumarda ise iki taraf da "kazanma" ümidi ile avunmaktadır. Aksi takdirde taraflardan biri kaybedeceğini bilse oynamaz. İçinde hile bulunan her iş de böyledir. Dolandırılan kişi, o işte hile olmadığı inancıyla kandırılmaktadır. Eğer kandırılacağını bilse, hiçbir zaman o anlaşmayı kabul etmez.

51. "Kendi kendinizi öldürmeyin" ifadesi bir önceki ayetin devamı olabilir veya kendi başına apayrı bir ayet de olabilir. Birinci ihtimali kabul edersek şu anlama geler: Haksız olarak başkalarının malını alanlar, gerçekte kendi sonlarını hazırlamaktadırlar. Çünkü böyle kötü işler, sosyal düzeni öyle bir bozar ki, sonunda kişi kendisi de bu kötü sonuçlardan kurtulamaz ve ahiret'te de mutlaka elem verici bir azapla karşılaşır.

İkinci ihtimali kabul edersek, "Birbirinizi öldürmeyin", veya "İntihar etmeyin" anlamına gelir. Allah, bir hikmet eseri olarak bu üç anlama da gelebilecek kelimeleri kullanmıştır.

52. Yani, Allah sizin iyi olmanızı ister, merhameti nedeniyle sizi felâkete sürükleyecek olan kötülükleri de size yasaklar.

53. Yani, "Biz acımasız ve önyargılı değiliz ve biz kullarımızı küçük ve basit meseleler için sorguya çekmeyiz. Fakat siz büyük ve çok kötü günahlar işlersiniz, işlediğiniz küçük günahlardan da sorguya çekileceksiniz."

Burada "büyük günahlar" ile "küçük günahlar" arasındaki önemli farkları anlamak sanırım yararlı olacaktır. Bu konuda Kur'an ve sünnette yaptığım araştırmalara dayanarak (doğru ve gerçek ilim Allah katındadır) şu üç şeyin, bir günahı "büyük günahlar"dan biri kıldığı sonucuna vardım.

1) Bir kimsenin, Allah'ın, anne babasının, başka insanların veya bizzat kendisinin haklarına tecavüz etmesi. Günahın vahim oluşu, hakkı gözetilmeyen kişinin değerine göre artış gösterir. Kur'an'ın, bir günahı zulüm olarak nitelemesinin ve şirkin (Allah'a ortak koşma) en büyük zulüm olduğunu belirtmesinin nedeni işte budur.

2) Eğer bir günah İlâhî kanunlara meydan okuyup karşı çıkıyorsa, o zaman da büyük günahlardan olur. Çünkü bu günahı işleyen kişi, açıkça utanmadan Allah'ın emir ve yasaklarını hiçe sayar ve sadece Allah'a isyan amacıyla bir emir veya yasağı çiğner. İsyan ve itaatsizlikte Allah'a karşı küstahlığın derecesi arttıkça günahın büyüklüğü de artar. Allah'ın Kur'an'da bir günahı fısk (itaatsizlik) ve ma'siyet (haddi aşmak) olarak nitelemesinin nedeni işte budur.

3) İnsan hayatının huzurunun dayanağını teşkil eden bağ ve ilişkileri kesmek -bu ilişkiler ister Allah'la insan, ister insanla insan arasında olsun- bir günahı büyük günahlar arasına sokar. Bir bağı veya ilişkiyi kesme sonucu ortaya çıkan günahın büyüklüğü, o bağın önemine ve bağdaki emanete göre değişir. Söz gelimi, zina her şekliyle büyük günahlardan biridir, çünkü insan toplumunu felâkete sürükler. Fakat şekilleri diğerlerinden daha büyük ve önemlidir. Evli bir erkeğin zina yapması, bekâr bir erkeğin zina yapmasından daha büyük bir günahtır. Aynı şekilde evli bir kadının zina yapması, bekar bir kadının zina yapmasından daha büyük bir günahtır. Komşu veya akrabalardan bir kadınla zina etmek, diğerleriyle yapılan zinadan daha büyük bir günahtır. Aynı şekilde evli bir kadının zina yapması, bekar bir kadının zina yapmasından daha büyük bir günahtır. Komşu veya akrabalardan bir kadınla zina etmek, diğerleriyle yapılan zinadan daha büyük bir gühahtır. İlişkinin emaneti ve kutsiyeti nedeniyle, anne, kız kardeş ve kız çocuğu ile yapılan zina en büyük günah olarak sayılmıştır. Aynı nedenle mescidde işlenen bir günah, başka bir yerde işlenen günahtan daha büyüktür.

Yukarıdaki örneklerde, aynı günahın haramlık bakımından yoğunluğundaki fark, bu ilişkilerdeki kudsiyet ve ilişkide duyulan eminlik derecesinin farklı oluşundan kaynaklanır. Bir günahın, fücur (ilişki ve bağları koparma) olarak anılmasının nedeni işte budur.

54. Bu ayette Allah, eğer dikkat edilirse, bugünkü problemli sosyal hayata bir çözüm getirecek ahlâkî bir direktif sunuyor. Allah, insanlara başkalarının malları için arzu ve kıskançlık duymamaları gerektiğini öğretiyor. Çünkü O, bir hikmete bağlı olarak, herkesi aynı yaratmamıştır. Eğer bu eşitsizlik olmasa, hayat çok saçma ve anlamsız olurdu. Allah her şeyin en iyisini bilen olduğu için, birini güzel, diğerini çirkin yaratmıştır. Birine tatlı bir ses, diğerine ise kaba bir ses vermiştir. Birini fizik olarak güçlü, diğerini ise zayıf yapılı kılmıştır. Birine akıl ve bedenle ilgili belli kabiliyetler vermiş, diğerini başka yeteneklerle donatmıştır. Kimini zengin, kimini fakir yapmıştır. Birazcık düşünmek bile insanı, insan kültüründen tüm çeşitliliklerin, bilgi ve hikmete dayanan bu farklılık ve değişikliklere dayandığı sonucuna götürür. Bu nedenle ne zaman ki insanlar, bu farklılıkların arasını açmaya veya onları tamamen ortadan kaldırmaya yeltenseler, toplumda şu veya bu çeşit bir karışıklık ortaya çıkar. İnsanların, üstünlükleri nedeniyle başkalarını kıskanmaya karşı eğilimleri; hasislik, gırtlak gırtlağa rekabet, düşmanlık, sınıf çatışmaları ve buna benzer kötü sonuçlara yol açar. Böyle bir kafa yapısına sahip olan kişi, Allah'ın, kendisine vermediği şeyi elde etmek için O'nun kurallarına karşı gelir. Ayette, Allah, müslümanlara böyle bir kafa yapısından kaçınmalarını ve başkalarını kıskanmaktan vazgeçmelerini tavsiye ediyor. Bununla birlikte insan, Allah'ın kendi lütfundan vermesi için dua etmelidir. Çünkü O, kendisi için hayırlı olan şeyi verir ve O her şeyi bilendir.

"Erkeklere de kazandıklarının bir karşılığı var, kadınlara da kazandıklarının bir karşılığı var." ifadesi ile ise, "kadınlar erkekleri, erkekler de kadınları sahip oldukları Allah vergisi üstünlükler nedeniyle kıskanmasınlar" denmek isteniyor. Kendilerine verilen yetenekleri tam anlamıyla kullansınlar ve herkesin kazancının karşılığını aynen alacağı hususunda şüphe etmesinler.

55. 33. Ayet Araplarda varolan çok eski bir geleneği yürüklükten kaldırdı. Araplar birbirleriyle dostluk ve kardeşlik anlaşmaları yaparlar ve böylece birbirlerine varis olurlardı. Bu şekilde bir manevî oğul, bir manevî babaya varis olurdu. Bu ayette bu "cahiliye" âdeti ortadan kaldırılıyor ve mirasın Allah tarafından belirlenen varisler arasında dağıtılması gerektiği bildiriliyor. Bununla birlikte hayatta iken bu tip kişilere istenildiği kadar verilebilir.

56. Arapça "kavvam" veya "kayyum" kelimesi, bir kimsenin, bir kuruluşun veya bir kurumun işlerini yürüten, ona bekçilik eden kimse için kullanılır. O halde erkekler, kadınların işlerinin düzenleyicisi, yöneticisi, koruyucusu, hâkimi ve reisidirler.

57. Erkekler kadınlardan, kadınlara verilmeyen veya az verilen bazı doğal nitelik ve güçlere sahip oldukları için üstündürler. Yoksa bu onların şeref ve fazilet bakımından üstün oldukları anlamına gelmez. Erkek sahip olduğu doğal nitelikler nedeniyle, ailenin kavvam'ı yani reisidir. Kadın da doğal niteliklerindeki bazı eksiklikler nedeniyle, kendi güvence ve güvenliği için ona tâbi olmak zorundadır.

58. Hz. Peygamber'in (s.a) bir hadisi bu konudaki en iyi tefsirdir: "En iyi kadın, gördüğünüzde sizi hoşnut eden, emirlerinizi dinleyen, evde olmadığınız zaman sizin malınızı ve kendi namusunu koruyan kadındır."

Bu bağlamda bir uyarı yapmak yerinde olacaktır. Allah'a itaat, kocaya itaattan daha önemlidir ve ondan önce gelir. Bu nedenle koca, karısına Allah'ın emirlerine aykırı bir şey yapmasını emrettiğinde, kadının ona itaat etmemesi gerekir. Bu durumda kocaya itaat etmek, büyük bir günah olur. Eğer kadın Allah'ın emrettiği bir ibadet yapıyor ve kocası onu engelliyorsa, kadın yine karşı koymalıdır. Karşı koymaz ise, günah işlemiş olur. Şayet kadını, nafile namazdan ve oruçtan kocası men ediyorsa, kadın kocasına uymak zorundadır. Uymadığı takdirde ibadeti makbul olmaz.

59. Eğer kadın isyankârsa, kocasına itaat etmiyor veya onun haklarını korumuyorsa, bunun da aynı anda yapılması gerektiği anlamına gelmez. Bunların üçüne de izin verilmiş olmasına rağmen, işin mahiyet ve niteliğine göre belli bir oranda uygulanması gerekir. Ufak bir uyarı yeterli ise, daha ileri bir adım atmaya gerek yoktur. Dövmeye gelince, Peygamber'imiz (s.a) buna isteksizce izin vermiştir. İzin verdiği halde bile, bundan hoşlanmamıştır. Fakat gerçek şu ki, bazı kadınlar dövülmeksizin hatalarını tamir etme yoluna gitmezler. Böyle bir durumda bile, Hz. Peygamber (s.a) kadınının yüzüne vahşice vurmayı ve vücutta yara izi bırakacak bir şeyle vurmayı kesinlikle yasaklamıştır.

60. "İki taraf", hem karı-kocaya hem de aracılara işaret eder. Eğer taraflar istiyorsa ve aracılar samimi ve adil davranabilirlerse, her tartışmada anlaşma ve barış sağlanabilir.

61. Bu ayette, karı ile koca arasındaki anlaşmazlıkları çözmek için bir plan öne sürülüyor. Mahkemeye başvurmadan veya son adımı atmadan önce bir barıştırma girişiminde bulunulmalıdır. Bu görevi yürütmek için de karı kocadan her birinin ailesinden birer hakem seçilmelidir. Bu iki hakem anlaşmazlığın neden veya nedenlerini araştırmalı ve bunlara çözüm aramalıdır. Elbette karı ve kocanın gerçek durumunu bildikleri için akrabalar bu işte daha ehildirler.

Allah, hakemleri kimin seçeceği konusunu belirsiz bırakmıştır. Yani eğer karı koca anlaşmazlıklarını çözüme bağlamak istiyorlarsa, kendi akrabalarından birer hakem seçebilirler. Veya iki tarafın aile reisleri, bu işi çözümlemek üzere iki hakemi görevlendirebilir. Yahut da iş mahkemeye varmışsa mahkeme henüz bir girişimde bulunmadan önce iki hakem tayin edebilir.

Hakemlerin güç ve yetkisi ile ilgili olarak alimler arasında görüş ayrılığı vardır. Hanefî ve Şafiî ekollerine göre hakemlerin işi sonuca bağlama yetkisi yoktur, sadece eşler tarafından kabul edilip edilmeyeceği belli olmayan barıştırma girişimlerinde bulunma yetkileri vardır. Eğer eşler hakemleri, meseleyi boşanma (hul'u) veya başka bir sonuca bağlamaları için bizzat tayin etmişlerse, onların kararlarına elbette uymak zorundadırlar. Hasan Basri, Katâde ve diğer bazı fakihler, hakemlerin barıştırmada zorlayıcı olabileceği fakat boşanma işleminde eşleri zorlayıcı olmayacakları görüşündedirler. İbn abbas, Sa'id İbn Cübeyr, İbrahim Nehâi, Şa'bi, Muhammed İbn Sirin ve diğer bazı fakihlere göre ise, hakemler uygun gördükleri her şeyi (barıştırma veya boşanma) zorla kabul ettirme yetkisine sahiptirler.

Halife Osman (r.a) ve Halife Ali (r.a) şartlar gereğince, barışma veya ayrılma kararını uygulama yetkisine sahip hakemler tayin etmişlerdir. Örneğin, Ebu Talib'in oğlu Akîl ile (Utbe İbn Rebia'nın kızı olan) karısı Fatıma'nın meselesi Hz. Osman'ın (r.a) mahkemesine getirilince, müminlerin emiri olan Hz. Osman (r.a) kocasının ailesinden İbn Abbas'ı, kadının ailesinden de Muaviye'yi hakem tayin etti ve onlara şartlar gereği eşleri barıştırma veya boşandırma yetkisi verdi. Aynı şekilde Hz. Ali (r.a) halifeliği döneminde buna benzer bir durumda hakemler tayin etti ve onlara eşleri barıştırma veya ayırma yetkisi verdi. Bu da gösterir ki, bunun gibi hakemlerin hûkmî resmî bir yetkileri yoktur. Fakat gerekli otorite onlara belli yetkiler verirse, o zaman onlar da zorlayıcı yetkilere sahip olabilirler.

62. Arapça metindeki "es-sahib-i bil-cenb" terimi, herhangi yakın bir arkadaşı veya bir kimsenin herhangi bir zamanda beraber olduğu bir kişiyi kasteder. Örneğin, caddede, otobüste, trende vs. karşılaşılan kimse. İyi bir insan bu kadar bir süre arkadaşlık yaptığı kişiye bile, mümkün olduğu kadar nazik davranmalı ve ona zarar vermekten kaçınmalıdır.

63. "Allah'ın fazlından kendilerine verdiğini gizlemek", Allah'ın rahmet ve lütfunu görmeksizin yaşamak demektir. Sözgelimi, zengin bir kimse asıl seviyesinden aşağı bir seviyede yaşar, parasını ne kendisine, ne ailesine, ne muhtaçlara, ne de başka yararlı bir işe harcamazsa, o zaman Allah'ın fazlından verdiği şeyleri gizliyor ve cimrilik ediyor demektir. Kısacası, onun görünüşü sanki çok fakir bir konumda imiş gibidir. Bu Allah'a yapılan apaçık bir nankörlüktür.

Bir hadisi şerif'te Hz. Peygamber (s.a) şöyle der: "Allah bir kişiye fazlından verdi mi, onu o kimsede görmek ister." Yani kendisine servet lüfedilen kişi, fakir kimselere bir şeyler verirken, cömert davransın. Böylece Allah'ın kendisine verdiklerini açıkça belli etsin.

64. Yani, her ümmetin peygamberi Allah'ın huzurunda şehadet edecek ve: "Ya Rabbi, Senin mesajını halkıma ulaştırdım, onlara doğru hayat şeklini ve bana öğrettiğin doğru düşünme ve uygulama şeklini öğrettim" diyecektir. En sonunda da Hz. Muhammed (s.a) kendi ümmetinin mensuplarına şehadet edecektir. Kur'an'a göre, O'nun peygamberlik dönemi, Rasûl olarak tayin edilmesinden başlayıp kıyamet gününe kadar sürer. (Bkz. Ali-i İmran an: 69).

65. Bu, şarap içme ile ilgili ikinci emirdir. Birincisinde (Bakara: 219) içkinin kötü bir şey olduğu ve Allah'ın bundan hoşlanmadığı bildirilmişti. Bunu gözönünde bulundurarak bazı müminler içki içmekten kaçınmaya başlamışlardı. Bununla birlikte büyük çoğunluk içkiyi bırakmamıştı ve bazen namaza sarhoş gelip, okurken şaşırıyorlar ve anlaşılmaz şeyler söylüyorlardı.

Bu ikinci emir büyük bir ihtimalle H. 4. yılın başında nazil olmuştur ve kişinin içkili iken namaz kılmasını yasaklamaktadır. Bunun sonucu müslümanlar içki içtikleri zamanları, namazlara denk gelmeyecek şekilde ayarlamaya başladılar. Bundan bir süre sonra da içkiyi tamamen yasaklayan ayetler nazil oldu. (Maide: 90-91).

Arapça metindeki "sekr" (sarhoşluk) kelimesi, bu emrin sadece içkili iken değil, her türlü sarhoşluk anı için geçerli olduğunu ifade eder. Bunun yanısıra, sarhoşluk veren bir şey aslında haramdır, fakat eğer sarhoş iken namaza yaklaşırsa, o zaman iki kata büyük bir günah işlemiş olur.

66. Aynı nedenle, Hz. Peygamber (s.a) namaz sırasında uykusu gelen ve uyuklayan kişinin namazı bırakıp uyuması gerektiğini söylemiştir.

Bazı kimseler bu ayetten yola çıkarak, Arapça metnin anlamını bilmeyen kişinin namazının hiç kabul olmayacığını iddia etmişlerdir. Bunun gereksiz bir zorluk olmasının yanısıra, Kur'an bunu kastetmiyor. Kur'an "Onun anlamını anlamadıkça" veya "söylediğiniz şeyi anlamadıkça" demiyor, fakat "ne okuduğunuzu bilmedikçe" diyor. Yani kişi namazda iken ne okuduğunun farkında olmalı ve şiir mi yoksa Kur'an mı okuduğunu hissetmeli, kısacası kendinde olmalıdır.

67. Arapça cenabet kelimesi sözlükte "uzak ve yabancı olmak" anlamına gelir ve ecnebi kelimesi ile aynı köktendir. Şer'î ıstılahta ise, cinsel birleşmeden sonra veya rüya görme sonucunda meninin akmasıyla temizlikten uzaklaşma hali anlamına gelir.

68. Abdullah İbn Mes'ud, Enes İbn Malik, Hasan Basri ve İbrahim Nehaî gibi bazı müfessirler ve fakihler, "Yolcu olmanız müstesna" ifadesinden yola çıkarak bir kişinin cünüp iken, çok acil ve önemli bir işi olup da mescidin içinden geçmesi müstesna, mescidlere giremeyeceği sonucuna varmışlardır. Hz. Ali (r.a) İbn Abbas (r.a) ve Said İbn Cübeyr (r.a) gibi bazı müfessirler ise bundan, kişinin yolculukta iken su bulamadığında temiz toprakla el ve yüzlerini meshederek cünüplükten temizlenebileceği hükmünü çıkarmışlardır. Mescide cünüp iken girme konusunda ise bu sonraki grup, kişinin ancak abdest aldıktan sonra girebileceği görüşündedir. Yolculukta cünüp olup da, su bulamayınca temiz toprak ile teyemmüm etme konusunda alimler arasında fikir birliği vardır. Fakat birinci grup bu görüşlerini hadislere dayandırır, ikinci grup ise 43. ayetin bu kısmından bu sonuca varır.

69. "Eğer kadınlara dokunmuşsanız" ifadesinin farklı yorumları vardır. Hz. Ali, İbn Abbas, Ebu Musa Eş'arî, Ubey İbn Ka'b, Sa'id İbn Cübeyr, Hasan Basri (Allah hepsinden razı olsun) ve diğer birçok fakih "kadınlara dokunmak"la "cinsel ilişki"kastedildiği görüşündedirler. İmam Ebu Hanife ve onun gibi düşünenlerle Süfyan-ı Sevri bu tefsiri kabul etmişlerdir. Buna karşıt olarak Abdullah İbn Mes'ud, Abdullah İbn Ömer ve (bazı kaynaklara göre) Hz. Ömer (Allah hepsinden razı olsun) "kadınlara dokunmak" sözüyle, sözlük anlamı olan "el ile dokunma"nın kastedildiği görüşündedirler. İmam Şafiî de bu görüşü benimsemiştir. İmam Malik gibi bazı fakihler ise bu iki görüşün ortasında bir yol benimsemişlerdir. Onlara göre, eğer bir erkekle bir kadın cinsel haz duyarak birbirlerine dokunurlarsa, abdest almak zorundadırlar, fakat hiçbir şey hissetmeksizin vücutları birbirlerine dokunursa bu durumda abdest almaları gerekmez.

70. Teyemmüm: Eğer kişi namazdan önce abdest almak veya gusletmek ihtiyacında ise ve su da bulamamışsa Teyemmüm'e başvurmalıdır. Veya eğer kişi hasta ise ve su ile abdest alıp guslettiğinde hastalığının artma tehlikesi varsa, o zaman da su bulunduğu halde teyemmüm yapar.

Teyemmüm, sözlük anlamı olarak "bir şeye niyet etmek" anlamına gelir. Yani eğer su bulunamazsa veya su kullanmak zararlı ise, o zaman abdest ve gusül için temiz toprağa niyet edilmelidir. İmam Ebu Hanife, İmam Şafiî ve İmam Malik gibi birçok fakih, teyemmümde ellerin temiz toprağa vurulup, yüze sürülmesi ve tekrar toprağa vurulup, dirseklere kadar kollara sürülmesi gerektiği görüşündedirler. Bu metod Hz. Ali, Abdullah İbn Ömer, Hasan Basri, Şa'bi ve Salim İbn Abdullah gibi sahabe ve tabiundan bazıları tarafından belirlenmiştir. Fakat Ata, Mekhül, Evzaî ve Ahmed İbn Hanbel gibi bazı fakihler, elleri toprağa vurup yüze sürmenin ve elleri dirseklere kadar değil, bileklere kadar meshetmenin yeterli olduğu görüşündedirler. Ehli Hadis de genellikle bu yolu takip eder.

Teyemmüm yapabilmek için toprak şart değildir, herhangi bir şey veya kuru bir toprak parçası da bu vazifeyi görür.

"Eller temiz toprağa sürülüp, el ile yüze ve kollara sürülerek nasıl temizlenebilir?" diyerek teyemmümmü kabul etmeyen bazı kimseler vardır. Onlara bu olaya psikolojik yönden bakmaları tavsiye edilebilir. Teyemmüm, uzun bir süre su bulamasa da, kişide kendisini temizleme ve namazın kutsal olduğu duygusunu canlı tutmaya yarar. Bu şekilde bir müslüman, İslâm hükümleri tarafından belirlenen temizlik ve paklığı her an gündemde bulundurur ve namaz için temiz ve pak olmak gerektiğinin idraki içinde olur.

71. Kur'an'da birçok kez Ehl-i kitap alimleri için "Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilenler" ifadesi kullanılır. Böyle denmesinin nedeni onların kendilerine verilen Kitab'ın bir kısmını kaybetmiş olmaları ve ellerinde kalan bölümün ruhundan ve gerçek amacından uzaklaşmış olmalarıdır. Ellerinde kalan Kitap'tan aldıkları tek şey, ifadelerin ayrıntılarına ve imanın felsefi inceliklerine dalmalarıdır. Kendilerine "Alimler" ve "Hâkimler" denmesine ve topluluklarının önderi olmalarına rağmen, onlar dinin gerçek özünden cahildirler ve dinin aslına karşı gözleri kapalıdır.

72. "Yahudi olan" ifadesi, her peygamberin topluluğunun müslüman olması gibi, onların da daha önceden "müslüman" olduklarını anlatmak için kullanılmıştır. Daha sonra dejenere olmuşlar ve "Yahudi" adını almışlardır.

73. Onlar üç yönden suçluydular: 1) Kitab'ın kelimelerinde değişiklik yaptılar. 2) Yanlış yorumlarla Kitab'ın anlamını değiştirdiler. 3) Hz. Peygamber (s.a) ve ashabının yanına gidip, daha sonra bozgunculuk çıkarmak için onlar hakkında yanlış haberler yaydılar. Bu şekilde İslâm hakkında yanlış bir imaj oluşturuyorlar ve insanların müslüman olmasına engel oluyorlardı.

74. Yani, onlara Allah'ın emirleri okunduğunda "semi'na" (işittik) diyorlar ve sessizce içlerinden "Aseyna" (karşı çıktık) diyorlardı veya "eta'na" (itaat ettik) kelimesini öyle bir telaffuz ediyorlardı ki "aseyna" gibi duyuluyordu.

75. Hz. Peygamber'le (s.a) konuşurlarken O'nun dikkatini çekmek için İsma' (bizi dinle) diyorlar ve arkasından birçok anlamlara gelebilecek olan "ğayre müsme'in" sözlerini ekliyorlardı. Bu söz "Sen o kadar saygıdeğer bir insansın ki sen istemesen senin yanında kimse söz söyleyemez" anlamına gelebildiği gibi "Sen bir şey söylenmeye değmezsin" veya "Allah seni kahretsin!" anlamlarına da gelebilir.

76. Bkz. Bakara an: 108.

77. Bkz. Al-i İmran an: 2.

78. Bkz. Bakara an:82-83

79. Ehl-i kitap peygambere ve indirilen kitaplara iman ettiği halde şirk koşmakla suçlanıyorlar.

80. Bu, kişi şirkten sakındığı sürece başka günahları işleyebilir anlamına gelmez. Bilakis basit bir günahmış gibi kabul edilen şirkin, en büyük günah ve zulüm olduğunu vurgular. Günahlar içinde bağışlanması mümkün olmayan tek günah şirktir.

Yahudi alimleri, çoğunlukla kitapta adı bile geçmeyen fakat kitaptan çıkarılan küçük ayrıntılarla basit hükümlerle uğraşırlardı. Diğer taraftan şirki çok basit bir mesele olarak kabul ederlerdi. Sadece kendileri şirke bulaşmakla kalmaz, topluluklarını da bu yola düşmekten alıkoymaya hiçbir çaba harcamazlardı. Bu nedenle müşrik kabilelerle işbirliği yapmakta hiçbir beis görmüyorlardı.

81. Arapça "cibt" kelimesi anlamsız, hiçbir dayanağı olmayan saçma bir şey anlamına gelir. İslâm ıstılahında ise, büyücülük, müneccimlik, gelecekten haber verme, kehanet gibi şeylere "cibt" denir. Hz. Peygamber (s.a) bir hadis-i şerif'te şöyle demiştir: "Kuşların sesinden, hayvanların ayak izinden yararlanarak gelecekten haber vermek ve diğer bütün kehanet çeşitleri cibttir." O halde, cibt, bâtıl inanç, hurafe ile eş anlamlıdır.

82. Bkz. Bakara an: 286-288.

83. Yahudi bilginleri İslâm'a karşı çıkmakta o kadar ileri gitmişlerdi ki, Hz. Peygamber'e (s.a) inananları müşrik Araplardan bile daha sapık olarak kabul ediyorlardı. Bir tarafta şirk koşmaksızın bir tek Allah'a iman, diğer tarafta ise, Kitab-ı Mukaddes'in üzerinde çok durduğu ve hep kötülediği putperestlik ve şirk bulunmasına rağmen onlar, müşriklerin, müslümanlardan daha doğru bir yolda olduklarını ilân ediyorlardı.

84. Yani, "Onlara ilâhî otoriteden bir pay mı verilmiş, ki onlar, kim doğru yolda kim sapık yolda diye karar vermeye kalkışıyorlar?" "Eğer onlara bir bilgi ve yetki verilmiş olsaydı, başkalarına bir zerre bile pay vermezlerdi." Çünkü onlar o kadar cimridirler ki, Hakk'ı kabul etmeye bile yanaşamazlar.

Bu şu anlama da gelebilir: Onlar, başkalarının pay almak istediği bir ülkenin mülküne mi sahiptirler, ki onu paylaşmak istemiyorlar? Onlardan istenen tek şey Hakk'ı kabul etmeleri, fakat onlar kıskançlık yüzünden bunu bile reddediyorlar.

85. Yahudiler burada Hz. Peygamber (s.a) ve taraftarlarına karşı kıskançlık duydukları için azarlanıyorlar. Çünkü onlar daha önceden Allah'ın lütfuna (peygamberlik) mazhar olmuşlardı. Şimdi ise ona layık olmadıkları halde kendilerine peygamberlik gelmesini bekliyorlar. Kendi değersizlikleri nedeniyle peygamberliğin kendilerine gelmemiş olmasına üzülecekleri yerde, Allah'ın lütuf ve merhameti ile Arabistan'da büyük ruhî, zihnî ve ahlâkî bir devrim gerçekleştiren Hz. Peygamber'i (s.a) kıskanıyorlar. Onların müşriklerle beraber olup müminlere karşı çıkmalarının sebebi sadece kıskançlıklarıydı.

86. Arapça "mülk-i azim" kelimesi, dünyanın lideri ve rehberi olmak, kitap ve hikmeti rehber edinerek, diğer milletlere üstün gelmek anlamına gelir. Bu da kitap ve hikmet ile amel ederek elde edilir.

87. Bunun, İsrailoğulları'nın kıskançlık dolu konuşmalarına bir cevap olduğu unutulmamalıdır. Onlara; hiçbir sebep olmaksızın Hz. Peygamber'i (s.a) ve O'na inananları kıskandıkları söyleniyor.

"Biz İbrahim'e (a.s) dünyanın liderlik ve rehberliğini, onun soyundan gelen ve gönderdiğimiz Kitap ve Hikmet'e tâbi olan kimselere vereceğimizi vaadetmiştik. İlk olarak kitab'ı ve hikmet'i onun soyundan gelen sizlere verdik, fakat siz onu tam olarak uygulamadınız. Daha sonra biz de onu, yine İbrahim'in soyundan gelen İsmailoğuları'na verdik. Onlar kabul ettiler, ona inandılar ve uyguladılar. Şimdi kendi kendinize sorun bakalım; İsmailoğulları'nı kıskanmanız için hiçbir sebep var mı?"

88. Burada müslümanlar, İsrailoğulları'nın daha önce düştükleri hatalara düşmemeleri için uyarılıyorlar. Onların düştükleri en büyük hata, dejenere oluşları sürecinde yetkiyi hep beceriksiz ve ehil olmayan kişilere vermeleriydi. Sorumluluk isteyen, dinî ve siyasî liderlikleri hep beceriksiz, ehil olmayan, dar kafalı, ahlâksız, şerefsiz ve adaletsiz kişilere vermeye başladılar. Bunun sonucu, tüm toplum yapısı çöktü. Müslümanlara bu konuda dikkatli olmaları ve sorumluluk isteyen yetkileri ehil, sorumluluğunun idrakinde ve iyi ahlâklı kişilere vermeleri söyleniyor.

Yahudiler arasında yaygın olan bir diğer kötülük ise adaletsizlikti. Onlar adalet ruhunu çoktan unutmuşlar, açıkça adaletsiz, şerefsiz, zalim olmuşlar ve hiçbir vicdan azabı duymaksızın rahatlıkla zulüm işleyebilecek dereceye düşmüşlerdi. Bizzat müslümanlar bu zulmü acı bir şekilde tatmışlardı. Yahudiler, iki tarafın yaşadığı hayat, hangi tarafın doğru yolda olduğunu gösterdiği halde, müminlere karşı putperest Kureyş'in yanında yer alıyorlardı. Bir taraftan Hz. Peygamber (s.a) ve O'na inananların saf ve temiz hayatı, diğer tarafta ise kız çocuklarını diri diri toprağa gömen, üvey anneleri ile evlenen, Kâbe'yi çırılçıplak tavaf eden ve daha nice ahlâksızlıkları yapan putperestlerin iğrenç ve kirli hayatı vardı. "Ehl-i kitap" bunlara rağmen hâlâ putperest kâfirlerle işbirliği yapıyor ve soğukkanlılıkla onların müminlerden daha iyi ve daha doğru bir yolda olduğunu söylüyorlardı. Allah müminleri bu tip haksızlıklara karşı uyarıyor ve onlara her zaman hakkı söylemelerini; dost olsun, düşman olsun, insanlara adaletle hükmetmelerini emrediyor.

89. Bu ayet, İslâm'ın bütün dini, kültürel ve siyasî sisteminin temelini teşkil ettiği gibi, sistemin kurulması için de, ilk ve en önemli düsturdur. Bu ayetten aşağıdaki prensipler çıkarılabilir:

1) İslâm sisteminde, tek gerçek otorite olan Allah'a itaat edilmelidir. Bir müslüman her şeyden önce Allah'ın kuludur, diğer bütün özellikleri, bu niteliğinden sonra gelir. Bu nedenle bir fert veya toplum olarak bütün müslümanlar, ilk olarak Allah'a bağlıdırlar, tüm diğer bağlar bu bağa boyun eğmek zorundadır. Çünkü tüm insanlar Allah'a verdikleri söze (ahid) sadık kalmak zorundadırlar. Başka birisine bağlılık ve itaat, ancak Allah'a itaati engellemeyecekse kabul edilir. Bu aslî bağlılık ve ahde aykırı olan tüm öteki bağlılık ve ahitler geçersizdir. Hz. Peygamber (s.a) bunu bir hadisinde şöyle açıklamıştır: "Yaratıcıya isyan (itaatsizlik) olan yerde, yaratıklardan hiçbirine itaat edilmez."

2) İslâm dininin ikinci önemli prensibi Hz. Peygamber'e (s.a) itaat ve bağlılıktır. Bu itaat peygamberlik kurumunun bir gereği değil, bilâkis Allah'a itaat etmenin tek çıkar yoludur. Allah'ın Rasulüne (s.a) itaat edilmelidir. Çünkü O, Allah'tan gelen emir ve direktiflerin elde edilebileceği tek kaynaktır. O halde biz ancak O'nun Rasûlüne (s.a) itaat ederek Allah'a itaat edebiliriz. Çünkü itaatin başka bir yolu yoktur. Bunun aksine Rasûl (s.a) ile aradaki bağı koparmak, O'nu gönderen Hakim'e başkaldırmak demektir. Bir hadis-i şerif'te bu konuyu şöyle açıklar: "Kim bana itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur, kim de bana isyan ederse Allah'a isyan etmiş olur." Aynı konu bu surenin 80. ayetinde de vurgulanmıştır.

3) Bu birinci ve ikinci bağlılıktan sonra bunlardan daha aşağı derecede yer alan bir bağlılık daha vardır. Bu, müslümanların kendi aralarında seçip yetki verdikleri yöneticilere bağlılıktır. "Ulil-emr" (kendilerine yetki verilenler) kelimesi çok geniş kapsamlıdır. Müslümanların herhangi bir işinin başında olan herkesi kapsar. Din alimleri, düşünürler, politik liderler, yöneticiler, mahkemelerdeki kadılar, kabile başkanları ve buna benzer kimseler. Kısacası, müslümanlar arasından seçilip kendilerine yetki verilen herkese itaat edilmelidir. Onlar a) Müslümanlardan oldukları b) Allah'a ve Rasûlü'ne itaat ettikleri sürece, onlara karşı gelip, müslümanların toplum hayatındaki barışı bozmak doğru değildir. Bu iki şart onlara itaat edilmesinin ön şartını oluşturur. Bunlar hem ayette açıkça ortaya konmuş, hem de Hz. Peygamber (s.a) tarafından açıklanmıştır. Aşağıda şartların gerekliliğini belirten Hz. Peygamber'den (s.a) birkaç hadis zikrediyoruz:

a) "Emrettiği şey günah olmadığı sürece, bir müslümanın kendilerine yetki verilen yöneticilerin emirlerine, hoşlansın veya hoşlanmasın, itaat etmesi gerekir. Eğer emir ona günah olan bir şeyi yapmasını emrederse, o yöneticiyi dinlememeli ve emirlerine de itaat etmemelidir." (Buhari, Müslim).

b) "Günah olan bir konuda bir kimseye itaat etmek haramdır. İtaat ancak doğru olan şeylerde zorunludur." (Buhari, Müslim).

c) Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Sizin başınızda doğru olduğu kadar yanlışı da uygulayan yöneticiler bulunacaktır. (Böyle bir durumda) Kim yanlış olan şeylerden nefret ederse, sorumluluktan kurtulacaktır, kim de bu yapılan yanlışlardan hoşlanmazsa (cezadan) kurtulacaktır." Ashabdan bazıları: "Böyle yöneticilere karşı savaşmayacak mıyız?" diye sorunca Hz. Peygamber (s.a) "Namazı kıldıkları müddetçe, hayır" diye cevap vermiştir (Müslim).

Yani, eğer namazı terkederlerse bu onların Allah'a ve Rasûlü'ne isyan ettiklerinin açık bir göstergesi olacaktır.

d) Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Sizin en kötü yöneticileriniz, sizin nefret ettiğiniz ve sizden nefret eden ve sizin beddua ettiğiniz ve size beddua eden yöneticilerdir." Ashabdan bazıları: "Ey Allah'ın Rasûlü, böyle yöneticilere karşı başkaldırmayacak mıyız?" diye sorunca, Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdu: "Aranızda namazı ikame ettiği müddetçe, hayır."

Bir öncekinde koşulan namaz şartı bu hadiste daha açık bir şekilde belirlenmektedir. "c" hadisinde, ferdi olarak namaz kılan bir yöneticiye karşı ayaklanılmaması gerektiği hükmü çıkıyor. Fakat "d" hadisinde yöneticilerin İslâm toplumunda namazı ikame edip onun temel direklerden biri yapmaları şart koşuluyor. Bu bir başka hadiste de şöyle ifade ediliyor: "Hz. Peygamber (s.a) bizden bazı şeylerle ilgili olarak bağlılık yemini aldı. Bunlardan biri de, başımızdaki yöneticilerde apaçık küfür alâmetleri görmeden onlara karşı gelmememizdi. O (küfür alâmetlerini gördüğümüz) zaman Allah huzurunda (başkaldırmamız için) geçerli bir nedene sahip olabiliriz." (Buhari-Müslim).

4) Mutlak ve sürekli bir prensip olarak konulan dördüncü husus ise, Allah'ın emirlerinin ve Hz. peygamber'in (s.a) sünnetinin, hükümlerin tespitinde ve İslâm dininde tek ve nihaî otorite olduğu noktasıdır. O halde müslümanlar arasında veya yönetici ile yönetilenler arasında herhangi bir mesele ortaya çıktığında, hepsi birden Kur'an ve Sünnet'e başvurmalı ve O'nun verdiği karara boyun eğmelidirler. Bu nedenle İslâm'ı, diğer İslâm-dışı sistemlerden ayıran ana sebebin, Allah'ın Kitab'ını ve Rasûlü'nün (s.a) sünnetini nihaî otorite olarak kabul edip, bu ikisine başvurulması ve onların hükmüne boyun eğilmesi olduğunu söyleyebiliriz.

Bazı insanlar bu ilkenin derin anlamı konusunda şüpheye düşerler. Hayatın bir çok yönü olduğu (örneğin, Demiryolları, PTT, Belediye vs.) için ve ne Allah'ın Kitabı'nda ne de Rasûlü'nün (s.a) Sünneti'nde bunlarla ilgili hiçbir bilgi ve düzenleme olmadığı için, böyle bir ilkenin uygulanmasının çok zor olduğunu söylerler. O halde bu kadar çeşitli konularda karşılaştığımız sorunlara nasıl çözüm bulacağız? Bu şüphe, onların İslâm'ın temel ilkesini tam anlamıyla kavramamış olmalarından kaynaklanır. İslâm, Allah'ın Kitab'ının ve Rasûlü'nün (s.a) sessiz kaldığı konularda istenilen şekilde davranmayı serbest bırakmıştır. Bir müslümanla, bir gayri müslimi ayıran fark, ikincisinin kendisini mutlak bir şekilde özgür hissetmesi, birincisinin ise kendisini Allah'ın kulu olarak kabul edip, ancak İslâm'ın serbest bıraktığı konularda kendisini özgür hissetmesidir. Müslüman olmayanlar her konuda kendileri hüküm verirler ve ilâhî bir rehbere ihtiyaçları olmadığına inanırlar. Bunun aksine müslümanlar, her şeyde Allah ve Rasûlü'nün (s.a) rehberliğine müracaat ederler ve onların kararına uyarlar. Fakat eğer belli bir konuda ne Kur'an'da, ne de Sünnet'te bir hüküm bulamazlarsa, o zaman doğru olduğuna inandıkları herhangi bir şekilde davranmakta serbesttir. İslâm'ın belli bir konuda susması, o konuda davranış özgürlüğünün varolduğuna bir işarettir.

90. Bu ayetin ilk bölümünde Kur'an, İslâmî bir yapının dört asıl ilkesini ilân eder ve ikinci bölümde bu ilkelerin altında yatan hikmeti öğretir. Müslümanlara, gerçekten müminler iseler bu dört ilkeye uymaları emredilir, aksi takdirde onların şehadetleri şüpheli olur. Daha sonra onlara hayat sistemlerini, refahlarının dayanağını teşkil eden bu dört temel ilkeye dayandırmaları öğretiliyor. Çünkü sadece bu ilke, onları bu dünyada doğru yola götürüp ahiret'te de mutlu bir hayata ulaştırabilir.

Bu tavsiyenin, Yahudilerin ahlâkî ve dinî durumlarını eleştiren pasajdan sonra geldiğine ve müslümanları belirsiz bir şekilde onların kötü durumlarına karşı uyardığına dikkat edilmelidir. Bu, şu anlama gelir: Ne zaman bir toplum Allah'ın Kitab'ı ve Rasûlü'nün Sünnet'ini fırlatıp atar, Allah ve Rasûlü'ne (s.a) isyan eden lidere uyar, Kitap ve Sünnet'in hüküm vermesini istemeksizin yönetici ve dinî liderlere düşüncesizce itaat ederse, İsrailoğulları'nın kötü akıbetine uğramaktan kurtulamaz.

91. Bu ayette tağut kelimesi, ilâhî olmayan hükümlere göre kararlar veren otorite anlamına gelir. Aynı zamanda ne Allah'ı tek Hakim ve ne de Rasûlü'nü (s.a) nihaî otorite olarak tanımayan hüküm sistemini de kasteder. Yani bu ayet göstermektedir ki bir kimsenin, prensip itibariyle tağutî olan bir merciye kendi ile ilgili kararlar vermesi için başvurması, o kişinin imanına ters bir davranıştır. Allah'a ve Kitab'ına iman, bir kimsenin böyle bir mercii kabul etmemesini gerektirir. Kur'an'a göre Allah'a iman, tâğutu inkâr etmeyi gerektirir. O ikisini birden aynı anda kabul etmek münafıklığın ta kendisidir.

92. Bu, münafıkların sadece kendi lehlerine sonuçlanacağını umdukları sorunları Hz. Peygamber'e (s.a) getirdikleri ve kendi aleyhlerine sonuçlanacağından korktukları meselelerde ise, O'na başvurmadıkları anlamına gelir. Aynı şey bugünkü münafıklar için de geçerlidir. Ancak İslâm hükümlerinin kendi lehlerine hüküm vereceği durumlarda ona tâbi olurlar, aksi takdirde kendi çıkarlarına uygun düşen herhangi bir âdet, gelenek veya merciye müracaat etmekten çekinmezler.

93. Yani münafıklar yaptıkları işler ortaya çıktığında, kendileri aleyhinde bir tedbir alınmasından korkarak samimi olduklarına inanmaları için müminlere yemin ederler.

94. Bu ayet bir peygamber'in konumunu açıkça ortaya koyar: Allah, rasûllerini, sadece insanlar, peygamberliğini kabul etsinler, daha sonra da başkalarına tâbi olsunlar diye göndermemiştir. Peygamber gönderilmesinin tek amacı, onun getirdiği hayat tarzına uyulup diğerlerinin reddedilmesi ve yalnızca O'nun Allah'tan getirdiği emirlere uyulup, diğerlerinin terk edilmesidir. Eğer bir kimse peygambere yukarıdaki anlamda inanmıyorsa, onun peygamber olduğuna şehadet etmesinin hiçbir anlamı yoktur.

95. Ayet 65'te verilen emir, sadece Hz. Peygamber'in (s.a) hayat süresi ile sınırlı değildir. Kıyamet gününe kadar geçerlidir. Hz. Peygamber'in (s.a) Allah'ın rehberliğiyle öğrettiği hayat tarzı, O'nun uyguladığı ve öğrettiği hüküm ve düzenlemeler, Kıyamet'e dek tek nihaî otorite olarak kalacaktır. Bir kimsenin gerçek müslüman olup olmadığını işte bu otoriteyi kabul edip etmemesi belirler. Bir hadis-i şerif'e göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir: "Sizden biriniz, şehevî arzularına, benim getirdiğim Hak yol önünde boyun eğdirmedikçe mümin olduğunu iddia edemez."

96. 65. Ayette Hz. Peygamber'in (s.a) getirdiği hayat tarzına şükür ve ihlasla bağlanmaları ve Hz. Peygamber'in (s.a) kararları önünde kendi arzu ve çıkarlarını feda etmeleri gerektiği söylenmişti. Bu ayette ise, İslâm hükümleri gereğince ufacık bir fedakârlık bile yapamazlarsa, büyük fedakârlıkları hiçbir zaman yapamayacakları konusunda uyarılıyorlar. Aksi halde eğer onlardan hayatlarını feda etmeleri, Allah yolunda yurtlarından ayrılmaları istense, o zaman tamamen Hak yoldan ayrılır küfür ve isyana saparlardı.

97. Yani, "Eğer onlar şüphe, kararsızlık ve tereddütten vazgeçip hiçbir zihnî bocalama göstermeksizin Hz. Peygamber'e (s.a) tâbi olsalardı, o zaman kendilerinden emin, sebat içinde olurlar ve düşünceleri, moralleri ve işleri daha kolaylaşır ve sağlam bir temel üzerine olurdu."

Kısacası, sebat ile doğru ve hak yolu izlemenin karşılığı olan tüm lütuf ve faziletlere sahip olurlardı. Bunun aksine, kararsızlık, şüphe ve tereddüt içinde olan ve insandan uzak bir şekilde bir o yola, bir diğerine sapan kişinin bütün hayatı, hiçbir şey kazanmadan geçip gider ve bir başarısızlık timsali olur.

98. Yani, bir kimse, şek ve şüpheyi terkederek, Hz. Rasûlullah'a (s.a) tâbi olursa, Allah kendi fazlıyla, o kimseye doğru yolu gösterir. Ayrıca o kimsenin bu yolda attığı her adımda onu gerçek hedefe yaklaştırır.

99. "Sıddîk" doğru ve adil olan kimsedir; her zaman doğruluk ve hak üzere olan, bütün işlerinde hakkı koruyan ve doğru olan, tüm kalbiyle her zaman hakkın ve adaletin yanında yer alan, hiçbir zayıflık göstermeksizin tüm haksızlıklara karşı çıkan kimsedir. Sıddîk olan kimse o denli temiz ve bencillikten uzaktır ki, sadece dostları değil, düşmanları bile ondan tarafsızlık ve adalet bekler.

"Şehid" kelimesinin sözlük anlamı bir şeye şahit olan "tanık"tır. Hayatının her yönünde onu uygulayarak imana şahitlik (tanıklık) eden kişi şehiddir. Allah yolunda öldürülen kişiye de şehid denir, çünkü o Allah için isteyerek ölümü seçer. Doğru olduğuna inandığı şey için hayatını feda etmesi, imanındaki ihlasın bir göstergesidir. Herhangi bir şey hakkında doğrudur demesinin, o şeyin gerçekten doğru olduğuna yeter delil teşkil ettiği kimseler de şehiddir.

"Salih" ise inancında, niyetinde, sözlerinde ve hareketlerinde doğru olan ve hayatının her yönünde doğruluğu benimseyen kimsedir.

100. Yani, "Şüphesiz bu dünyada böyle kimselerle arkadaşlık eden kişi ahiret'te de onlarla beraber olacaktır." Eğer bir kimsenin feraseti tamamen yok olmamışsa, kötü kimselerle arkadaşlık etmenin bu dünyada bile zararlı olduğunu ve ahiret'te ise, onları aynı akıbetin beklediğini farkedecektir. Bu nedenle iyi kimseler bu dünyada sürekli doğrularla arkadaşlık ve dostluk kurmak isterler. Ahiret'te de o doğrularla birlikte olmak için dua ederler.

101. Bu hitap, müslümanların Uhud'da yenilmesi nedeniyle cesaretleri artan komşu kabileler hakkındadır. Müslümanlar her taraftan tehlike ile sarılmışlardı ve her taraftan saldırı tehditleri ve söylentileri geliyordu. Müslüman tebliğciler İslâm'ı öğretmeleri için çağırılıyorlar ve sonra acımasızca öldürülüyorlardı. Medine sınırları dışında ne can, ne de mal güvenliği kalmıştı. Bu durum müslümanların, bu kadar büyük tehlikeler karşısında İslâm hareket ve davetini sürdürebilmeleri için çok büyük çaba harcamasını gerektiriyordu.

102. Bir diğer anlam da şudur: O, sadece tehlike karşısında kendi cesaretini yitirmekle kalmaz, diğerlerini de cihaddan döndürmek ve vazgeçirmek için korkutur.

103. Yani, "Onlar açıkça anlasınlar ki yalnızca dünyevî faydalar peşinde koşanlar Allah yolunda savaşmaya meyletmezler. Sadece, Allah'ı razı etmekten başka düşünceleri olmayan, Allah'a ve ahiret gününe tam anlamıyla iman eden ve bu nedenle bu dünyanın bütün zevk ve çıkarlarını Rablerini razı etmek için feda edebilecek olan kimseler, Allah yolunda savaşmaya hazırdırlar. Onlar bu dünyada "başarılı" olmasalar da, amellerinin ahiret'de boşa çıkmayacağından emindirler. O halde sadece bu dünyada kazanacakları fayda ve çıkarlara önem verenler Allah yolunda yürüyemezler."

104. Bu, Mekke'de veya başka yerlerde müslüman olan, fakat Medine'ye hicret etmeye veya kendilerini işkenceden korumaya güçleri yetmeyen zayıf ve yardıma muhtaç çocuk, kadın ve erkeklerin feryadı idi. Bunlar her yönden işkence ve baskıya maruz kalıyorlar ve Allah'a kendilerini bu kötü durumdan kurtarması için yalvarıyorlardı.

105. Allah katında iki tür savaşçı vardır. Birincisi Allah yolunda, yeryüzünde O'nun dinini ikâme etmek için savaşan müminlerdir ve her mümin bu görevle yükümlüdür. İkinci grup ise tağutî bir nizam kurmak için savaşan kâfirlerdir ve hiçbir mümin bu kötü işte onlarla beraber olamaz.

106. Müminler şeytanın büyük hile ve düzenleri karşısında korkuya kapılıp dehşete düşmemeleri için uyarılıyorlar.Çünkü her halükarda şeytanın hilesi boşa çıkmıştır.

107. Bu ayet üç anlama gelir ve üçü de aynı derecede doğrudur: Birincisi,şimdi korkaklık gösterip geri çekilen kimseler,savaş emri verilmeden önce savaşmak için sabırsızlanıyorlardı. Kendilerine uygulanan baskılardan şikayet ederek: "Bize izin ver de savaşalım. Çünkü bunca yanlışlığa tahammülümüz kalmadı" diyorlardı. Kendilerine sabırlı olmaları, namaz ve zekâtla nefislerini temizlemeleri tavsiye edildiğinde ise bu tavsiyeleri tutmuyorlardı. Fakat onlara savaş emri verildiğinde, aynı kişiler, düşman ordusu ve çeşitli tehlikelerle karşılaşınca korkmaya başladılar.

İkinci anlam ise şudur: Bu kimseler namaz ve zekât gibi kolay ve bir tehlike teşkil etmeyen ibadetlerle emrolundukları sürece "dindar"dırlar. Fakat onlara Allah yolunda savaşmaları emrolununca hayatlarını kaybetmekten korkup dehşete kapıldılar ve dindarlıklarını unuttular.

Üçüncü anlam ise şudur: İslâm öncesi dönemde ganimet toplamak veya heva ve heveslerini tatmin etmek için gece gündüz savaş yapıyorlardı. Fakat Allah yolunda savaşmaları emredilince, kendi nefislerini yüceltmek için savaştıklarında birer cesaret örneği olan bu kişiler birer korkak haline geliyor ve kaplan gibi atılgan olanlar, kedi gibi korkak oluyorlardı.

Yukarıda bahsettiğimiz bu üç anlam üç farklı gruba tekabül eder ve Arapça metin o kadar geniş kapsamlıdır ki bu üç gruba da uyar.

108. Yani, "Allah yolunda yaptığınız hizmetlerin karşılığını merak etmenize gerek yoktur. Siz Allah yolunda çaba sarfederseniz, O sizin emeklerinizi boşa çıkarmaz."

109. Onlar, Hz. Peygamber'e (s.a) karşı takındıkları tavır hakkında uyarılıyorlar. Ne zaman başarı ve zafer elde etseler, bunu hemen Allah'a bağlıyor ve Allah'ın onlara Hz. Peygamber'i (s.a) aracılığı ile lütfettiğini unutuyorlardı. Fakat ne zaman kendi hata ve zayıflıkları nedeniyle bir yenilgi ve başarısızlıkla karşılaşsalar Hz. Peygamber'i (s.a) suçluyor ve sorumluluğu kendi üstlerinden atıyorlardı.

110. "Yaptıkları işlerden onlar kendileri sorumludurlar, sen onlardan mesul değilsin. Sana verilen tek görev Allah'ın emir ve direktiflerini onlara iletmektir. Sen de bunu gereği üzere yapıyorsun. Onları hak yolu kabul etmeye zorlamak senin görevin değildir. Senin aracılığınla onlara ulaştırılan Hakk'a tâbi olmazlarsa, sen onların isyanından sorumlu tutulmayacaksın."

111. Bu ayetlerde uyarılan zayıf inançlıların ve münafıkların hatalı tutumlarının asıl nedeni, onların Kur'an'ın Allah'tan gelmediği konusunda şüpheler taşımalarıydı. Onlar Kur'an'ın Allah tarafından Hz. Peygamber'e (s.a) vahyedildiği ve onun içindeki emirlerin Allah'tan geldiği konusunda şüphe duyuyorlardı. Bu nedenle onlara Kur'an'ı yakından tetkik etmeleri, şüphelerinin gerçek olup olmadığını araştırmaları tavsiye ediliyor. Kur'an'ın kendisi onun Allah tarfından gönderildiğine şahittir. Çünkü ne kadar akıllı olursa olsun hiç kimse 23 yıl sonunda içinde hiçbir çelişki ve tutarsızlık bulunmayan, birçok konuya ve birçok duruma hitap edebilen bir kitap meydana getiremez.

112. Bu kritik dönemde her yönden çeşitli söylentiler geliyordu. Bazen Medine ve çevresinde alarma geçilmesine neden olan asılsız ve abartılmış haberler de geliyordu. Bazen de müslümanların gevşeyip tetikde durmaktan vazgeçmeleri için düşman kampının çok sakin olduğu haberi yayılıyordu. Bu tür söylentileri sadece heyecan ve macerayı seven kişiler ciddiye alıyordu. Böyle kimseler İslâm ve Küfür arasındaki çatışmayı önemli bir mesele olarak kabul etmiyorlar ve bu tür asılsız söylentilerle uğraşmanın ciddi sonuçlar doğurabileceğini düşünmüyorlardı. Ne zaman bir söylenti duysalar sebep olacakları büyük zararları düşünmeksizin bunu hemen yayıyorlardı.

Bu ayette bu tür kimselere yaptıkları işin ciddiyeti anlatılıyor ve böyle yapmamaları konusunda uyarılar yapılıyor. Onlara duydukları herhangi bir haberi hemen yetkili kişilere iletmeleri söyleniyor.

113. İnsanlar farklı davranışlarda bulunurlar ve farklı sonuçlara neden olurlar. Bazıları insanları, Allah yolunda çalışmaya, O'nun Kelimesi'ni yüceltmeye davet ederler ve bunun mükâfatını alırlar. Bazıları ise Allah'ın Kelimesi'ni yüceltmekten alıkoymaya çalışırlar. Bu nedenle de cezaya müstehak (lâyık) olurlar.

114. Müslümanlar özellikle kâfirlere karşı nazik ve medenî davranmaları konusunda uyarılıyorlar. Çünkü o dönemde iki topluluk arasındaki ilişki, düşmanlık tohumları üzerine kurulmuştu. Gerginliğin bu denli fazla olduğu bir dönemde müslümanlar, gayri insanî ve vahşice davranışlarda bulunmamaları konusunda uyarılıyorlar. Yani davetçiler kendilerine saygı ile selam veren kimselere karşı aynı şekilde saygılı ve nazikçe karşılık vermelidirler. Hatta onlar karşılarındaki kimselerden çok daha saygılı ve insanca davranmalıdırlar.

Sert davranış ve sözlerin hiç kimseye faydası olmaz. Fakat bu tür davranış ve sözler özellikle, kendilerini insanları Hak yola çağırmaya adayan ve insanları doğru yola ulaştırmaya uğraşan İslâm tebliğcilerinin görevine uygun düşmez. Bu tür davranışlar insanın nefsine hoş görünür ve onu tatmin edebilir, fakat aynı zamanda müslümanın yüklendiği göreve büyük zararlar verir.

115. Yani, "Kâfirlerin, inkârcıların, müşriklerin ve benzerlerinin kötü davranışları Allah'ın ilâhlığına hiçbir zarar veremez. Çünkü onlar, Allah'ın bir, her şeye kâdir ve güçlü olduğu, o gün bütün insanları bir araya toplayıp onları amellerine göre hesaba çekeceği ve O'nun hesaba çekmesinden hiç kimsenin kurtulamayacağı gerçeğini değiştiremezler. Bu nedenle Allah'ın kendisini, isyan edenlere karşı koruyacak kimselere ihtiyacı yoktur."

Bu, ayeti bir önceki ayete bağlayan noktadır. Fakat bu ayet, aynı zamanda, 60. ayetle birlikte başlayıp pasaja bir ek niteliğindedir. Bu durumda ayetin anlamı şöyle olur: "Bırakın bu dünyada herkes istediği yolu seçsin ve istediği şekilde çalışsın. Fakat böyle bir kimse o gün tek Hakim olan Allah'ın huzuruna çıkarılacağını unutmamalıdır. İşte o zaman herkes yaptıklarının ve işlediklerinin sonucunu görecektir."

116. Bu pasaj, Mekke'de ve Arabistan'ın diğer bölgelerinde İslâm'ı kabul eden fakat Medine'ye hicret etmeyen münafıklarla ilgilidir. Onlar önceden olduğu gibi, kendi kabileleriyle birlikte yaşıyorlar ve onların İslâm ve müslümanlar aleyhinde yaptıkları bütün düşmanca hareketlerde rol alıyorlardı.

Bu, böyle kimselere karşı nasıl davranılacağını kestiremeyen müslümanlar için büyük bir sorun olmuştu. Müslümanlardan bazıları onların her şeyin ötesinde müslüman oldukları görüşündeydiler. Çünkü onlar şehadet kelimesini söylüyorlar, namaz kılıyor, oruç tutuyor ve Kur'an okuyorlardı. Böyle olduğu halde onlara nasıl kâfir gibi davranılabilirdi? Allah müslümanlar arasındaki bu anlaşmazlığı çözüme bağlıyor ve onlara nasıl davranacaklarını bildiriyor.

Bu pasajı anlayabilmek için Medine'ye hicret etmeyen müslümanların neden münafık olarak ilân edildikleri iyice anlaşılmalıdır. Aksi takdirde hem bu pasaj ve hem de Kur'an'daki benzer pasajlar iyi anlaşılamaz. Hz. Peygamber (s.a) Medine'ye hicret ettikten sonra, orada İslâm'ın tüm kurallarının uygulanabileceği bir ortam meydana getirildiğinde, herhangi bir beldede ezilen ve İslâmî emirleri tam anlamıyla yerine getiremeyen tüm müslümanların Medine'ye, "İslâm Yurdu"na hicret etmeleri konusunda genel bir çağrı yapıldı. Bunun sonucunda hicret etme imkânına sahip olan, fakat yurtlarını, akrabalarını çıkarlarını İslâm'dan çok sevdikleri için hicret etmeyenler münafık olarak ilân edildiler. Sadece gerçekten hicret etmeye güç yetiremeyen ve bu konuda sıkı tedbirlerle engellenen kimseler bu surenin 97. ayetinde mustazaf olarak tanımlandı.

"Dar'ül-harb"te yaşayan müslümanlar ancak "Dar'ül-İslâm"da yaşayan kimselerden genel bir çağrı aldıkları veya en azından "Dar'ül-İslâm"ın kapıları onlara açık olduğu halde, hicret etme gücüne sahip olmalarına rağmen, hicret etmeye çabalamadıkları zaman münafık olarak ilân edilebilirler. Diğer taraftan eğer hicret için genel bir çağrı yapılmamışsa veya "Dar'ül-İslâm"ın kapıları onlara açık değilse, o zaman hicret etmemiş olmaları onların münafık olmasını gerektirmez. Bir kimse gerçekten hicret etmeye güç yetirememiş ise, o müstazaf kabul edilir.

117. Münafıklar, iki yüzlü bir politika izledikleri ve sadece bu dünya hayatını gözönünde bulundurdukları için, Allah onları eski küfürlerine geri döndürmüştür. Onlar bu dünya hayatını ahiret'e tercih ettikleri için bazı çıkar hesapları yaparak İslâm dairesine girmişlerdi. İmanlarıyla çatışan çıkarlarını feda etmeye hazır değillerdi ve kişinin bu dünyayı rahatlıkla, ahiret hayatı için fedâ edebilmesini sağlayan kesin bir ahiret inancına sahip değillerdi. O halde münafıklığın ayırdedildiği nokta o kadar açık ve kesindir ki, bu konuda fikir ayrılığına mahal yoktur.

118. Burada müslümanlara, kâfirlerle işbirliği içinde olan ve onların İslâm devleti karşısındaki girişimlerine ortak olan münafıklara karşı dikkatli olmaları tavsiye ediliyor.

119. İstisna sadece emrin birinci kısmı için geçerlidir. Müslümanlar, İslâm devletinin anlaşma yaptığı kâfir topluluklara sığınan münafıkları yakalayıp öldürmemelidirler. Fakat onları arkadaş ve dost da edinmemelidirler. Böyle bir münafığın kanı helâldir, fakat İslâm devletinin anlaşma yaptığı bir gayri müslim devlete sığınırsa takip edilip öldürülmemelidir. Bu, münafığın kanının haram olduğuna değil, anlaşmayı bozmanın yasak olduğuna delalet eder.

120. Bu, yukarıda sözü edilen ve kanı helâl olan münafıkları değil, "İslâm yurdunda" "savaş bölgesinde" veya "küfür diyarı"nda yaşayan ve kâfirlerin İslâm aleyhinde yaptıkları düşmanca davranışlara ortak oldukları konusunda hiçbir delili olmayan samimi müslümanları kasteder. O dönemde böyle bir uyarı gerekliydi.

Çünkü müslüman oldukları halde İslâm düşmanlarının arasında yaşamak zorunda kalan kimseler de vardı. Bazı durumlarda Müslümanların düşman bir kabileye saldırdıklarında yanlışlıkla müslüman bir kimseyi öldüren kişinin günahının kefareti için ne yapması gerektiğini bildiriyor.

121. Öldürülen kişi bir mümin olduğu için, bu kaza sonucu ortaya çıkan cinayete kefaret olarak mümin bir köle azat edilmelidir.

122. Hz. Peygamber (s.a) öldürülen kimsenin ailesine verilecek olan kan diyetini yüz deve, iki yüz inek veya ikibin keçi olarak belirlemiştir. Bu diyeti başka şeylerle ödemek isteyen kişi, bu hayvanların piyasa fiyatını gözönünde bulundurarak hesaplama yapmalıdır. Örneğin, Hz. Peygamber (s.a) döneminde para olarak ödenen diyet sekiz yüz altın dinar veya sekiz bin gümüş dirhem idi. Halifeliği döneminde Hz. Ömer (r.a) şöyle ilân etmiştir: "Şimdi devenin fiyatı arttı, o halde diyet olarak bin dinar veya on iki bin dirhem verilmelidir." Fakat buradaki cinayetin kasten olmadığına, sadece kaza sonucu işlendiğine dikkat edilmelidir.

123. Kısaca 92. ayette verilen emirler şöyle özetlenebilir:

Eğer öldürülen kimse "İslâm diyarı"nda (Dar'ül-İslâm) yaşıyorsa, öldüren kimse kefaret olarak kan diyeti vermeli ve Allah'ın bağışlaması için de bir köle azat etmelidir.

Eğer öldürülen kişi müminlerle anlaşma halinde bulunan bir kâfir topluluk içinde yaşıyorsa, katil, bir köle azat etmeli ve anlaşmaya göre gayri müslim birinin öldürülmesi sonucu verilmesi gereken diyetin aynısını vermelidir.

124. Bu oruçlar hiç ara verilmeksizin arka arkaya tutulmalıdır. Şer'i mazereti hariç eğer en ufak bir ara verilirse, belirlenen iki ay oruç tekrar baştan tutulmalıdır.

125. Yani, "Bir köleyi azat etmek, diyeti ödemek veya aralıksız iki ay oruç tutmak, birer ceza değil fakat suçun bağışlanması için birer kefarettir. İkisi arasındaki fark şudur: Ceza durumunda pişmanlık, kendi kendini kınama, vicdan azabı ve nefsin ıslah olması sözkonusu değildir. Bunun aksine nefret, zıtlaşma ve antipati duyguları hakimdir. Bu nedenle Allah kefaret ve tövbeyi emrediyor. Bu şekilde günahkâr olan kişi iyi ameller, fedakârlıklar, görevi ifa gibi davranışlarla kalbini temizleyip pişmanlık ve vicdan azabı içinde Allah'a yönelebilir. Bu şekilde günah işleyen kişi sadece o günahından kurtulmakla kalmayıp gelecekteki günahlardan da sakınacaktır.

Kefaret; sözlükte örtü anlamına gelir. Bir günaha kefaret olması için işlenen iyi amel, aynen badananın duvardaki kiri örtmesi gibi günahı örtüp kaplar.

126. İslâm'ın ilk zamanlarında "Es-selamu aleyküm" müslümanların tanınmasını sağlayan bir semboldü. Bir müslüman diğer bir müslümanla karşılaştığında bu sözlerle selam veriyor ve "Ben senin topluluğundanım; senin arkadaşın ve dostunum. Senin için ancak barış ve güvenlik sunabilirim.

Bu nedenle bana karşı düşmanlık göstermemelisin, benden de düşmanlık ve zarar beklememelisin" demek istiyordu. Bu, sanki orduda karanlıkta iken düşmanla dostu ayırmak için kullanılan bir parola vazifesi görüyordu.

Selam vermenin tanınmaya yarayan bir sembol olarak kullanılmasının önemi bilhassa o dönemde çok büyüktü. Çünkü müslüman bir Arap'la müslüman olmayan bir Arab'ı birbirinden ayırmaya yarayan açık bir işaret yoktu. Aynı şekilde giyiniyor, aynı dille konuşuyorlardı. Müslümanlar bir kabileye saldırıp orada yaşayan bir müslümanla karşı karşıya geldiklerinde asıl zorluk başgösteriyordu. Düşman konumunda olan kişi "Es-selamu aleyküm" veya "La ilahe illahlah" derse, saldırı konumunda olan müslüman bundan şüphe ediyor ve onu öldürmekten kurtulmak için yalan söyleyen bir kâfir olduğu kanısına varabiliyordu. Bu nedenle çoğunlukla böyle kimseleri öldürüp mallarını ganimet olarak alıyorlardı. Hz. Peygamber (s.a) böyle bir durumda müslümanların öldürmemeleri gerektiğini emrettiği halde böyle olaylar tekrarlanıyordu. Bunun üzerine Allah bu sorunu çözümleyen bir ayet indirdi: "Kendisini müslüman olarak ilân eden kişinin yalan söyleyip söylemediğini merak ederek araştırmak size düşmez. Gerçeği söylüyor olabilir, aynı şekilde yalan söylüyor da olabilir ve derin bir araştırma yapmaksızın hangisinin doğru olduğuna karar verilemez. Bu nedenle müslüman olduğunu söyleyen yalancı bir kâfiri serbest bırakmak muhtemel olduğu gibi, samimi bir mümini öldürme ihtimali de mevcuttur. Her ne olursa olsun yanlışlıkla bir kâfiri serbest bırakmak, sizin için, yanlışlıkla bir mümini öldürmekten daha hayırlıdır."

127. Yani, "Bir zamanlar siz de kâfir kabileler arasında tek tek fertler olarak yaşamaktaydınız. O zaman baskı ve işkence korkusuyla İslâm olduğunuzu gizliyordunuz ve dilinizle ikrar etmekten başka müslüman olduğunuza deliliniz yoktu. Siz şimdi Allah'ın rahmeti nedeniyle müslüman bir topluluk içinde yaşıyorsunuz ve kâfirlere karşı İslâm bayrağını yüceltme şansına sahipsiniz. Bu lütuf ve rahmete karşılık Allah'a duyduğunuz şükrün ifadesi, sizin daha önce bulunduğunuz durumda olan müminlere nazik ve müsamahakâr davranmanızdır."

128. Bu ibarede, İslâm ordularının lideri, bütün müslümanları savaşa çağırmadığı ve sadece gönüllüler için cihad çağrısı yapıldığı zaman, bu çağrıya icabet esas alınarak gerçek müslümanların nasıl ayıredildiği ifade ediliyor. Malları ve canlarıyla katılanlar, iyi amellerle meşgul olsalar da geride kalanlardan daha yüksek bir dereceye sahiptirler. Bunun ötesinde onlara "büyük bir ecir" vardır. Cihada gitmeleri emredildiği halde bahaneler öne sürerek geride kalan kimseler ise -bu iki durumda cihada gitmeyip başka işlerle uğraşanlar- münafıklardır ve geride kalmaları için geçerli bir sebebi olanlar hariç" "büyük ecir" den onlara bir pay yoktur.

129. "Kendi nefislerine zulmedenler" İslâm'ı kabul eden, fakat geçerli bir nedenleri olmadığı halde henüz İslâm'a girmemiş kabileler arasında yaşayan kimselerdir. Onlar, "İslâm diyarı" varolduğu halde ve oraya hicret edip tam bir müslüman olarak yaşamaları mümkün olduğu halde, yarı İslâmî bir durumda yaşayarak kendi kendilerine zulmediyorlardı. Onların "biz yeryüzünde zayıflardan idik" diye öne sürdükleri özrün kabul edilmemesinin nedeni işte budur. (Bkz. an: 116).

130. Yani "Niçin Allah'a isyankâr kimseler tarafından baskı altında tutulan ve Allah'ın kanunlarına uygun olarak yaşamanın mümkün olmadığı bir yerde yaşamaya devam ettiniz? Neden hiçbir engel olmadığı halde Allah'ın kanunlarına uyabileceğiniz bir yere hicret etmediniz?"

131. "Allah yolunda hicret etmek" iki durum dışında bir zorunluluktur: Kişi orada İslâm'ı yaymak, peygamberin ve takipçilerin görevlerinin ilk dönemlerinde yaptıkları gibi küfür üzerine kurulu hayat sistemini İslâmî bir sisteme çevirmek için kalabilir. Veya kişi oradan çıkıp gitmeye bir yol bulamaz da nefret ve hoşnutsuzluk içinde orada kalır. Bu iki durum hariç "küfür diyarı"nda yaşamak sürekli günah içinde yaşamak demektir. "Hicret edecek bir İslâm Diyarı bulamadık" diye öne sürülen özür de kabul edilmeyecek ve şöyle denilecektir. "Eğer 'İslâm Diyarı' diye bir bölge bulunmadı ise, küfrün kanunlarına boyun eğmekten kurtulmak için ağaç yaprakları ve keçi sütü ile beslenebileceğiniz bir dağ veya orman da yok muydu?"

Bu bağlamda, "Mekke'nin fethinden sonra hicret yoktur" hadisi hakkındaki yanlış anlama da ortadan kaldırılmalıdır. Bu, hicretle ilgili sürekli bir emir değil, Mekke'nin fethinden sonra Arabistan'da değişen duruma uygun düşen geçici bir emirdi. Arabistan'ın büyük bölümü "küfür diyarı" olduğu sürece müslümanlar, o dönemde tek "İslâm diyarı" olan Medine'ye hicret etmeye çağrılmışlardı. Fakat Arabistan'ın hemen her tarafı İslâm kontrolüne girince, Hz. Peygamber (s.a) hicretin zorunlu olduğu birinci emri ortadan kaldırmıştır: "Mekke'nin fethinden sonra artık (zorunlu olarak Medine'ye) hicret etmek yoktur." Bu hadis hiçbir zaman Kıyamet'e dek gelecek olan tüm müslümanlara her zaman için hicreti yasaklayan bir emir değildir.

132. Barış zamanında yolculuk sırasında namazı kısaltmak, dört rekatı iki rekata indirmektir. Fakat savaş sırasında ne kadar kısalacağını bildiren bir sınırlama yoktur. Namaz her halükârda ve imkân-ların el verdiği ölçüde her yerde kılınmalıdır. Namazı eğer cemaatle kılmak mümkünse, cemaatle kılınmalıdır, mümkün değilse tek başına kılınmalıdır. Yüzü kıble tarafına çevirmek mümkün değilse, herhangi bir tarafa yönelerek namaz kılınabilir. Namazda bir yerde sabit olarak kalmak mümkün değilse binek üzerinde veya yürüyerek kılınabilir. Eğer rükû ve secde yapılamıyorsa ima ile namaz kılınabilir. Eğer namaz sırasında oradan ayrılmak gerekiyorsa, hareket halinde iken de namaza devam edilebilir. Elbiseleri kan ile pislenmiş de olsa, o kişinin bu şekilde namaz kılmasında bir beis yoktur. Eğer bütün bu kolaylıklara rağmen yine de namaz kılınamıyorsa o zaman "Ahzab" (Hendek) savaşı sırasında olduğu gibi istemeyerek tehir edilir.

Sefer sırasında sadece farzların mı kılınması gerektiği, yoksa bununla birlikte Hz. Peygamber'in (s.a) fazladan kıldığı sünnetlerin de kılınıp kılınmayacağı konusunda görüş ayrılığı vardır. Hz. Peygamber (s.a) seferde iken hiç terketmeksizin sabah namazının iki sünnetini ve yatsı namazından sonra kılınan üç rekat vitr namazını kılmıştır. Bunlardan başka sünnet kılıp kılmadığı konusunda delil yoktur. Bununla birlikte Hz. Peygamber (s.a) yolculuk sırasında vakit bulduğunda, bazan binek üzerinde iken nafile (navafil) namazlar kılardı. Bu nedenle Abdullah İbn Ömer, yolculuk sırasında sabahın sünnetinden başka sünnetlerin kılınmayacağını söylemiştir. Fakat ulemanın çoğu, seferde sünnetleri kılıp kılmama konusunda kişiyi serbest bırakmışlardır. Hanefiler yolculuk yapıldığı sırada sünnetlerin terkedilmesi, fakat insanın gerekli zemini bulabileceği bir konak yerine gelindiğinde kılınması gerektiği görüşündedirler.

Namazın kısaltılacağı seferin (yolculuk) özelliğine gelince, bazı alimler (İbn Ömer, İbn Mes'ud ve Atâ) yolculuğun Allah yolunda, yani cihad, Hac, Umre, İlim gibi sebepler için olmasını şart koşmuşlardır. İmam Şafiî ve İmam Ahmed yolculuğun meşru bir nedene dayanması gerektiği, aksi takdirde kişinin namazı kısaltma hakkından yararlanamayacağı görüşündedirler. Yolculuğun niteliği ne olursa olsun, kendi niteliği nedeniyle ceza veya mükafata neden olabilir, fakat namazın kısaltılması konusunda hiçbir değişiklik yapmaz.

"Sizin üzerinizde bir günah yoktur" ayetinin orijinal metindeki Arapça kelimeler çeşitli şekillerde tefsir edilmiştir. Bazıları bunun "Namazı kısaltmak zorunda değil, isteğe bağlıdır" anlamına geldiğini söylemişlerdir. Kişi bu izinden yararlanıp namazı kısaltma veya kısaltmama serbestisine sahiptir. İmam Şafiî de namazı kısaltmanın daha iyi olduğuna inanmasına rağmen bu görüştedir. İmam Şafiî "kısaltmadan yararlanmayan kişinin yüce olanı bırakıp, aşağı olanı seçen bir kişi" olduğunu söyler. İmam Ahmed "kısaltma"nın vacip olmamasına rağmen, bu izinden yararlanmamanın uygun olmadığı görüşündedir. İmam Ebu Hanife'ye göre ise "kısaltma" vaciptir. İmam Malik de bunu destekler nitelikte bir hadis rivayet etmiştir. Hz. Peygamber'den (s.a) rivayet edilen bütün hadisler O'nun her yolculukta namazı kısalttığını göstermektedir ve O'nun seferde iken dört rekat kıldığını gösteren hiçbir güvenilir hadis yoktur. İbn Ömer der ki: "Çeşitli yolculuklarda Hz. Peygamber (s.a) Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer veya Hz. Osman'la (Allah hepsinden razı olsun) birlikte oldum. Onların hep namazı kısalttıklarını müşahede ettim. Hiçbir zaman dört rekat kılmadılar." Aynı görüş İbn Abbas'tan ve diğer birçok sahabeden rivayet edilen sahih hadislerle de desteklenmektedir.

Bir keresinde Hz. Osman (r.a) Mina'da namaz kıldırırken dört rekat kıldı ve sahabeden bir çoğu ona karşı çıktılar. Hz. Osman (r.a) onlara: "Ben Mekkeli bir kadınla evlendim ve Hz. Peygamber'den (s.a) 'Kim nereden evlenirse oralı olur' diye duydum. Bu nedenle namazı kısaltmadım" diyerek teskin etti.

Bununla birlikte Hz. Aişe'den (r.a) rivayet edilen ve namazı kısaltmanın da tam olarak kılmanın da aynı şekilde doğru olduğunu gösteren bu rivayetlere zıt iki hadis vardır. Fakat bu iki hadis de sıhhatçe zayıf ve Hz. Aişe'nin (r.a) kendi uygulamalarına aykırıdır. Çünkü o da seferde iken her zaman namazı kısaltırdı.

Bu bağlamda bir kimsenin dönüşümlü olarak değişen şartlara göre bazen seferde, bazen "İkametgâhında" olabileceği hatırlanmalıdır. Böyle bir durumda kişi ortamına göre namazı ya kısa kısaltır, ya da tam olarak kılar. Büyük bir ihtimalle Hz. Aişe (r.a) böyle bir durumu kastederek: "Seferde iken Hz. Peygamber (s.a) namazı bazen kısaltır, bazen de tam kılardı" demiş olabilir.

"Namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur" sözlerine bakıp "emr"in ihtiyari olduğu sonucuna varılmamalıdır. Aynı sözler Bakara Suresi'nin 158. ayetinde hac'da Safa ile Merve arasında sa'y etme konusunda da kullanılmıştır. Oysa sa'y, hacc'ın farzlarından biridir. İki yerde de bu kelimelerin kullanılmasının sebebi, bunu yapmanın günah olduğu veya namaz kısaltıldığında Safa ile Merve arasında gidip gelindiğinde sevabın az olacağı korkusunun ortadan kaldırılmasıdır.

Yolculuğun uzaklığı sözkonusu olduğunda, metnin sözlük anlamına göre hüküm veren Zahiriler, yolculuğun uzaklığı ne olursa olsun "kısaltma"nın her yolculukta yapılabileceği görüşündedirler. İmam Malik'e göre yolculuk en azından 48 mil olmalı veya süresi en az bir gün bir gece olmalıdır. İbn Abbas ve İmam Ahmed de aynı görüştedir. İmam Şafii'nin de aynı görüşü desteklediğini gösterir bir sözü vardır. Hz.Enes'e göre "kısaltma" yapabilmek için yolculuğun en az 15 mil olması gerekir. İmam Evzaî ve İmam Zührî, Hz. Ömer'in görüşüne uyarak "kısaltma" için bir günlük yolculuk yeterlidir, derler. Hasan Basri ve İmam Yusuf'a göre, iki günlük yolculuk yapan kişi namazı kısaltabilir. İmam Ebu Hanife en az 54 millik bir yolculukta namazın kısaltılabileceğini söyler. İbn Ömer, İbn Mes'ud ve Hz. Osman da (Allah hepsinden razı olsun) bu görüştedir.

Yolculuk sırasında konaklandığında kısaltmanın yapılıp yapılmayacağı konusunda görüş ayrılığı vardır. İmam Ahmed'e göre eğer dört veya daha fazla gün için konaklanmışsa namaz tam olarak kılınmalıdır. İmam Malik ve İmam Şafiî'ye göre tam namaz için asgari konaklama süresi beş gündür. Fakat bu konuda Hz. Peygamber'in (s.a) açık bir emri yoktur. Bununla birlikte eğer şartlar kişiyi bir yerde kalmaya zorlar ve kişi mümkün olan ilk fırsatta evine dönmeyi beklerse, bu belirsiz zaman içinde namazın kısaltılabileceği konusunda görüş birliği vardır. Sahabeden bazılarının bu sebeple yaklaşık iki yıl boyunca namazlarını kısalttıkları vaki olmuştur. Ahmed İbn Hanbel'e göre bir mahpus hapsolunduğu sürece namazlarını kısaltabilir.

133. Zahiriler ve Hariciler ayetin bu bölümünden yola çıkarak namazları kısaltmanın sadece savaş zamanında geçerli olduğu ve barışta yapılan yolculuk sırasında namazı kısaltmanın Kur'an'a aykırı olduğu sonucuna varmışlardır. Fakat sahih bir hadisten öğrendiğimize göre Hz. Ömer (r.a) aynı sebeple bu uygulamaya karşı çıkmış ve Hz. Peygamber (s.a) ona şu cevabı vermiştir: "Namazı kısaltma izni Allah'tan bir lütuftur. O halde onu kabul et." Hz. Peygamber'in (s.a) hem savaşta, hem de barış zamanında yaptığı yolculuklarda namazını kısalttığı da sabittir.

İbn Abbas'tan rivayet edilen diğer bir hadis de meseleyi açıklığa kavuşturur: "Hz. Peygamber (s.a) Medine'den Mekke'ye giti ve Allah'tan başka korkulacak bir şey olmadığı halde dört rekatlık namazı iki rekat olarak kıldı." Bu nedenle mealde "özellikle" kelimesini parantez içinde not ettik.

134. "Ey Peygamber! Sen de içlerinde bulunup onlara namaz kıldırdığın zaman" ibaresinden İmam Yusuf ve Yusuf bin Ziyad "korku namazı" ile ilgili emrin sadece Hz. Peygamber (s.a) zamanında geçerli olduğu sonucunu çıkarmışlardır. Fakat sadece Hz. Peygamber'in (s.a) şahsına hitap edildiğinden yola çıkarak, emrin, O'nun zamanıyla sınırlanması sonucuna varmanın hiçbir nedeni yoktur. Birçok durumda hitap Hz. Peygamber'e (s.a) yapılmış ve O'na uyanlar da o emirden sorumlu tutulmuşlardır. Bunun yanısıra sahabeden birçoğunun Hz. Peygamber'in (s.a) irtihalinden sonra "korku namazı" kıldığı sabittir. Sahabeden hiçbirinden bu uygulamanın aksini savunan bir tek söz bile bize ulaşmamıştır.

135. "Korku namazı" ile ilgili emir, savaş halinde olmaksızın düşmandan ani bir saldırı beklendiği durumlar için de geçerlidir. Savaşın devam ettiği sırada, Hanefiler'e göre, namaz tehir edilmelidir. İmam Malik ve İmam Sevrî'ye göre ise eğer rükû ve secde yapmak mümkün değilse, ima ile namaz kılınmalıdır. İmam Şafiî'ye göre "korku namazı" kılınırken eğer gerekirse az olmak şartıyla çatışma ile de meşgul olunabilir.

Sahih hadislerden, Hz. Peygamber'in (s.a) "Ahzab" (Hendek) savaşı sırasında arka arkaya dört vakit namazı tehir ettiğini ve daha sonra aynı sıra ile eda ettiğini öğreniyoruz. Oysa "korku namazı" ile ilgili emir bu olaydan önce indirilmiştir.

136. "Korku namazı"nın şekli savaş şartlarına göre değişir. Hz. Peygamber (s.a) çeşitli durumlara göre çeşitli şekillerde namaz kıldırdığı için, müslüman komutanlar durumuna göre bu şekillerden herhangi birini seçebilirler.

Birinci yol, bir grubun komutan ile namaz kılıp, ikinci grubun savaşa devam etmesidir. Birinci rekat tamamlandıktan sonra bu grup çatışma alanına gitmeli ve diğer grup gelip imamla birlikte bir rekat kılmalıdırlar. Bu şekilde komutan iki rekat, iki grup ise birer rekat namaz kılmış olurlar. (İbn Abbas, Câbir b. Abdullah ve Mücahid).

İkinci yol, bir grup imam ile bir rekat kılar ve sonra ikinci grup gelip, onlar da imam ile bir rekat kılarlar, daha sonra birinci grup tekrar gelir ve tek başlarına birer rekat kılarak, ikiye tamamlarlar. İkinci grup da aynısını yapar. (Abdullah İbn Mes'ud ve bu görüşü Hanefiler de tercih ederler.)

Üçüncü yol ise şöyledir: Bir grup, komutanın arkasında iki rekat kılar ve savaş alanına döner. İkinci grup bunun devamı olan iki rekatı komutanla birlikte kılarlar ve son oturuştan sonra savaş alanına dönerler. Bu şekilde imam dört rekat, askerler ikişer rekat kılmış olurlar. (Hasan Basri)

Dördüncü yol, bir grubun iki rekatı imamının arkasında kılması, ikinci rekatı kendilerinin tamamlaması ve sonra savaş alanına dönmeleridir. İmama gelince, İmam ikinci rekatını biraz uzatarak ikinci grubun kendisine yetişmelerini sağlar. İkinci grup imamın arkasında bir rekat kıldıktan sonra, bir rekat da kendi kendilerine kılarlar. Bu şekilde imam, ikinci grubun da imamın arkasında kılabilmesi için ikinci rekatını biraz uzatmış olur. (İmam Şafiî, bu görüşü biraz farklı olarak kabul etmişlerdir.)

Bundan başka çeşitli "korku namazı" kılış şekilleri vardır ki bunların ayrıntıları İslâm fıkıh kitaplarında belirtilmiştir.

137. Kendi yanlış kuruntuları ile Allah'ın nurunu söndürmek isteyen kâfirlere Allah gereken cezayı verecektir ve onları büyük bir alçaklığa uğratacaktır. Müminler bu konuda temin ediliyorlar. Alınması emredilen tedbirler sadece onlara güçlerinin son noktasına kadar çabalayıp sonucu, zafer ve yenilgi hükmünü elinde bulunduran Allah'a bırakmaları gerektiğini öğrenmek içindir.

138. "O topluluk" İslâm'ı reddeden ve İslâm dininin yayılıp yerleşmesini engellemek için çalışan kâfirlerdir.

139. Yani, "Müminlerin, kâfirlerin tağut için katlandıkları zorluk kadar Hak yolda zorlukları cesaretle üzerlerine almamaları çok gariptir. Çünkü kâfirlerin bu dünyadan ve onun geçici menfaatlerinden başka amaçları yoktur. Oysa müminler, göklerin ve yerin Rabbi olan Allah'ı razı etme amacına sahiptirler ve onlar Rablerinden hiç sona ermeyecek olan mükâfatlar beklerler."

140. 105-115. ayetlerde o dönemde meydana gelen bir olayla ilgili çok önemli noktalara değiniliyor.

Ensar'ın Beni Zafer kabilesinden Te'ame veya Beşir bin Ubeyrik denilen bir adam vardı. Te'ame başka bir ensarın zırhını çalmış ve bir Yahudinin evine gizlenmişti. Bir hırsızlıkla ilgili soruşturma başladığında zırhın sahibi meseleyi Hz. Peygamber'e (s.a) götürdü ve O'na Te'ame'den şüphelendiğini söyledi. .

Fakat suçlu olan Te'ame, akrabaları ve Beni Zafer kabilesinden birçok kişi işbirliği yapıp suçu, suçsuz olduğunu savunan Yahudinin üzerine yıktılar. Te'ame'nin akrabaları Yahudiye suçlamayı sürdürerek şöyle söylediler: "Hakkın düşmanı olan, Allah ve Rasûlü'ne inanmayan bir Yahudinin sözüne güvenilmez. Oysa biz müslümanız ve güvenilir kişileriz, o halde bizim sözümüze inanılmalı." Hz. Peygamber (s.a) tabiî olarak, doğru gibi görünün bu iddiadan etkilendi; neredeyse Te'ame'yi beraat ettirip Yahudi aleyhine hüküm verecekti ki bu meseleyi açıklığa kavuşturan bir vahiy aldı.

Hz. Peygamber (s.a) bir hâkim olarak kendi önüne getirilen delillere göre hüküm verecek olsaydı suçlu sayılmazdı. Çünkü hâkimler, kendi önlerine getirilen delillere göre hüküm vermelidirler ve bazen insanlar olayı yanlış aksettirerek kendi lehlerine hüküm verilmesini sağlamayı başarabilirler. Fakat meselenin bir yönü daha vardır: Eğer Hz. Peygamber (s.a) İslâm ile Küfür arasında kıyasıya bir çatışmanın hüküm sürdüğü o dönemde Yahudinin aleyhine hüküm verseydi, İslâm düşmanları O'nun, İslâm toplumunun ve İslâm davetinin aleyhinde kuvvetli bir manevî silah ele geçirmiş olacaklardı. İslâm aleyhinde sıkı bir propagandaya girişip: "Müslümanlar arasında hiç adalet yoktur. Bu Yahudi aleyhine verilen hükümden de anlaşılacağı üzere, onlar her ne kadar önyargı ve kavmiyetçiliğin aleyhinde gibi görünüyorlarsa da önyargılı ve kavmiyetçidirler." diyeceklerdi. Bu nedenle Allah, müslümanları bu tehlikeden uzaklaştırmak için meseleye doğrudan müdahale etmiştir.

Bu pasajda (105-115. ayetler) bir taraftan kendi kabilelerinden suçlu olan kişinin suçunu gizlemeye çalışan müslümanlar, kavmiyetçilikleri nedeniyle sert bir şekilde azarlanıyorlar, diğer taraftan bütün müslümanlara kavmiyet ve kabile endişelerinin adaleti engellememesi gerektiği öğretiliyor. Bir kimsenin, haksız olduğu halde kendi grubundan bir kişiyi savunup, haklı olduğu halde karşı gruptan bir kimseyi suçlaması apaçık bir ihanettir.

141. Başkalarına karşı böyle davranan aslında kendisine namus dışı davranmış olur. Çünkü o kendisine emanet olarak verilen kafa, kalp ve bütün diğer melekelerini haysiyetsiz haince davranışlarda kullanır. Bunun yanısıra o, Allah'ın kendisine, ahlâkını korumakta yardımcı olsun diye verdiği vicdanını bastırır ve böylece vicdanı tam anlamıyla devreye girip onu bu haince davranıştan kurtaramaz. Dolayısıyla kişi kendisine haksızlık edip haince davranabildiği zaman, başkalarına karşı rahatça böyle davranabilir..

142. Yani, "Eğer onlar sana yanlış haberler vererek bu meselede seni şaşırtmayı ve kendi lehlerine hüküm vermeni başarmış olsalardı bile, sana hiçbir zarar veremezler, ancak kendilere zarar verirlerdi. Çünkü bu durumda Allah katında sen değil, onlar suçlu olurlardı." Bu çok açıktır, çünkü gerçek suçlu, kendi önüne getirilen dellillere göre hüküm veren hâkim değil, hâkimi aldatarak kendi lehinde karar vermesini sağlayan kişidir. Bunun yanısıra böyle bir kimse kendi aldatıcı metodlarıyla "Hakk'ı" kendisinin kazandığını sanabilir. Fakat gerçekte "Asıl Hakk" Allah katında "Hak" olarak kalır. (Bkz. Bakara an: 197).

143. Yani, "hain 'müslüman' İslâm dışı bir yola saptı. Allah da onu o yola döndürdü." Hırsızlık suçuyla ilgili gerçekler Allah tarafından vahyolunup, Yahudi beraat ettiğinde ve Te'ame suçlu bulunduğunda, bu münafık Medine'yi terketti ve Mekke'de Hz. Peygamber'in (s.a) düşmanlarına katılıp, orada açıkça Hz. Peygamber'e (s.a) karşı çıkmaya başladı.

144. Bu temanın bir devamı olarak, kızgınlıkla müşriklerin tarafına geçen münafığın, yaptığı bu akılsızca hareketin getireceği sonuçları tam olarak kavramadığı belirtiliyor. Bu amaçla onun tâbi olduğu yolun kötülükleri, beraber olduğu arkadaşlarının özellikleri anlatılıyor.

145. Hiç kimse Şeytan'ın önünde eğilerek ibadet yapmaz, fakat kendisini tamamen ona teslim eden ve onun saptırdığı her yerde onu takip eden kişi, ona ibadet ediyor demektir. Buradan da anlaşılacağı üzere kim bir başkasına körü körüne itaat ederse, gerçekte ona ibadet ediyor demektir.

146. Yani, "onların zamanlarından, işlerinden, çabalarından, kuvvetlerinden, yeteneklerinden, servetlerinden ve çocuklarından bir kısmını kendim için ayıracağım: Onları hile ile aldatacağım ve bunların büyük bir kısmını benim yolumda harcamalarını sağlayacağım."

147. Burada putperest Arapların bâtıl geleneklerinden biri kastediliyor. Araplar dişi bir deve, beş veya on yavru doğurduğunda onun kulaklarını yararlar, onu tanrılarına adarlar ve onu çalıştırmayı haram sayarlardı. Aynı şekilde on yavrunun doğmasında dişi deveye eşlik eden erkek devenin de kulakları yarılır ve tanrıya adanırdı.

148. Bu ifade, yaratıklar üzerinde yapılan doğru ve yerinde değişiklikleri lânetlemez. Aksi takdirde insanlık medeniyetinin tümü Şeytan'ın saptırması olurdu. Medeniyetin, Allah tarafından yaratılan şeylerin doğru ve yerinde kullanılışından başka bir şey olmadığı açıktır. Kur'an'ın şeytanî değiştirmeler olarak tarif ettiği şey, eşyanın, insan fıtratının ve kendi tabiî fonksiyonunun aksine kullanılması olayıdır. O halde tabiatın düzeninden bir kaçış olarak benimsenen livata (eşcinsellik), doğum kontrolü, dünyadan el-etek çekme vs. gibi şekillerin tümü şeytanın aldatmasının sonuçlarıdır. Kadınların kendilerine uygun fonksiyonları bırakıp, yaratılışın erkeklere verdiği görevleri üstlenmeleri de aynı şekilde şeytanın aldatmasıdır. Şeytanın takipçilerinin, evrenin yaratıcısının kanunlarını beğenmeyip onları "ıslah" etmeye çalıştıklarını gösteren bu tür örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür.

149."Şeytanın başarısı tamamen boş vaadlere ve aldatmaya dayanır. Şeytan fertleri ve toplumu aldatmak için kurbanlarını temin etmek üzere kendi yanlış yolunu süsleyip insanlara pembe bir manzara çizer. Kişiyi başarı ve zevk vaadlerinde bulunarak aldatır. Bazılarına milli güç ve zenginlik, bazılarına insanlık refahının başka bir yönünü vaadederek aldatır. Bazılarına da kendisinin Hakk'a ulaşmada tek doğru yol olduğunu söyler. Bazılarını ne Allah'ın, ne de ahiret diye bir şeyin varolmadığını söyleyerek aldatır. Bazılarını da ahiret'teki hesaptan şu veya bu azizin şefaati ile kurtulabileceklerini söyleyerek saptırır. Kısacası, şeytan insanı en zayıf tarafıyla aldatmaya çalışır.

150. Göklerde ve yerde varolan her şey Allah'ın olduğuna göre, insan için en iyi şey kendi bağımsızlığını tamamen O'na teslim etmesi ve hiç karşı koymaksızın O'na itaat etmesidir. Eğer insan kendi isteğiyle O'nun kulu olmayı seçer ve O'na karşı hiçbir asilik göstermeksizin itaat ederse, o zaman tabiat ve fıtrata yaklaşmış olur.

151. İnsan, isyankâr bir tutum içine girip Allah'a itaat etmediği zaman cezadan kurtulamayacağını aklında tutmalıdır. Çünkü O, her şeyi kuşatmıştır ve O her şeyi bilicidir.

152. Burada insanların kadınlarla ilgili sorular sordukları bildiriliyor. Bu soruların cevabı 128. ayette verilmiştir.

153. Bu, soruya cevap değil, fakat daha önceden sosyal reform yönünden meselenin önemini vurgulamak için genelde yetimler, özelde de yetim kızlarla ilgili verilen emirleri hatırlatan bir giriş niteliğindedir. Yetimlerin haklarına bu surenin 1-14.ayetlerinde büyük önemle değinilmiş olmasına rağmen, sorulmadığı halde Allah bu konuyu tekrar vurguluyor. Bu mesele, sosyal problemlerin çözümünde çok önemli bir yer tuttuğu için sorulan evlilikle ilgili sorunların çözümüne geçmeden önce Allah tekrar yetimlerin haklarını hatırlatıyor..

154. Burada bu surenin 3. ayeti ima ediliyor: "Eğer yetimlere haksızlık etmekten korkarsanız..."

155. Metindeki "Tergabuune en tenkihuhünne" sözleri aynı zamanda: "Evlenmek istediğiniz" anlamına da gelebilir. Hz. Aişe (r.a) şöyle buyuruyor: "Kendilerine servet kalan yetim kızların velileri onlara haksızlık yapmak için çok çeşitli yollara başvurmuşlardı. Eğer yetim kız zengin ve güzelse, onun servetini harcayıp, hiçbir malî sorumluluk yüklenmeden güzelliğinden de faydalanabilmek için onunla evlenmek istiyorlardı. Eğer yetim kız zengin, fakat çirkinse, ne kendileri onunla evleniyor, ne de başkalarının onunla evlenmesine izin veriyorlardı. Bu şekilde yetim kız kendi haklarını koruyacak bir veliye sahip olamıyordu."

156. Surenin 1. ayetinden 14. ayete kadar olan bölümde, yetim haklarına işaret edilmiştir.

157. 127. ayette sözü geçen hüküm bu paragrafta (128-134. ayetler) veriliyor. Bunu anlayabilmek için bu ayetlerin cevap teşkil ettiği sorunun mahiyetini çok iyi kavramak gerekir.

Bu surenin 3-5. ayetlerinde evliliğe konan sınırlamalarla ilgili birçok sorunlar başgöstermiştir. İslâm öncesi dönemde, bir kimse hiçbir sorumluluk duymaksızın istediği kadar kadınla evlenebilirdi. Fakat bu ayetler, evlenilebilecek azami kadın sayısını dörtle sınırladı, kadınlara mehir hakkı verdi ve birden fazla kadınla evlenildiği takdirde onlar arasında adalet ve eşitliği şart koştu. Bazı durumlarda bu şartları yerine getirmek imkânsız olmaktadır. Sözgelimi, eğer bir kimsenin karısı kısırsa veya hasta ise veya onun için çekiciliğini yitirmişse veya cinsel birleşme için uygun değilse, insan ikinci bir hanımla evlendiğinde bazı prablemlerin ortaya çıkması tabiidir. İnsan iki karısını da aynı derecede sevecek mi veyahut cinsel birleşme konusunda ikisine de eşit davranabilecek mi? Eğer bunu yapmak mümkün değilse, adalet ikinci ile evlenmeden önce birinciyi boşamayı mı gerektirir? Veya birinci hanım kocası ile birleşmek istemiyorsa, kocanın kendisini boşamamasına karşılık bazı haklarından fedakârlık yapmaya razı ise, bu, adalet şartına aykırı bir durum mudur? Bu bölüm bu tür sorulara cevap veriyor.

158.Yani, "Bir kadın için haklarının bir kısmından fedakârlık ederek kocasıyla anlaşma yapması ve ömrünün bir bölümünü birlikte geçirdiği kocası ile birlikte yaşamaya devam etmesi, ondan boşanıp ayrılmasından daha hayırlıdır."

159. Kadın için bağnazlık; kendisinin bir kadını çekici yapan özellikleri yitirdiğini bilmesine rağmen, kocasından o özelliklere sahip bir kadına gösterilen ilgi ve sevginin aynısını bekleyip istemesidir. .

Diğer taraftan koca, çekiciliğini yitiren fakat yine de kendisiyle birlikte yaşamak isteyen karısının haklarını gözetmez ve onları dayanılmaz bir noktaya kadar kısarsa, o zaman bağnaz olur.

160. Allah tekrar kocadan karısına iyi davranmasını istiyor, çünkü erkek evlilikte güçlü olan taraftır. Kocayı, çekiciliğini yitirse bile yıllardan beri birlikte yaşadığı karısına iyi davranmaya teşvik ediyor. Allah, kocanın karısına karşı olan tutum ve davranışlarında kendisinden korkması gerektiğini bildiriyor. Kocanın Allah kendisine lütfetmeyip, kendisinde bazı eksiklikler varetseydi, nasıl dayanacağını tahayyül etmesi gerekir.

161. Allah, kocanın karılarının hepsine birden tam anlamıyla eşit davranmasının mümkün olmadığını, çünkü kadınların her yönden birbirlerine eşit olamayacaklarını bildiriyor. Bir kocadan çirkin karısına da, güzel karısına da aynı davranmasını veya genç karısına, yaşlı karısına, sağlıklı karısına ve hasta karısına, iyi huylu karısına ve kötü huylu karısına eşit davranmasını beklemek fazla bir beklenti olur. Bu ve buna benzer durumlar tabiî olarak kocanın birinden çok, diğer karısına eğilim göstermesine neden olur. Böyle durumlarda İslâm hukuku kocadan sevgi ve aşk yönünden karılarına eşit davranmasını istemez. İslâm hukukunun gerekli gördüğü nokta, bir kadının tamamen ihmal edilip kocasız bir kadın konumunda bırakılmamasıdır. Eğer kocası onu herhangi bir nedenle veya karısı istemediği için boşamıyorsa, en azından ona bir eş gibi davranmalıdır. Tabiî bu gibi durumlarda koca gözde olan kadına daha çok ilgi gösterir. Fakat diğer kadını sanki hiç onun karısı değilmiş gibi bir konumda bırakmamalıdır.

Bazıları bu ayetten yola çıkarak Kur'an'ın birden fazla kadınla evlenmeye izin verdiği halde "Ne kadar isteseniz de kadınlar arasında adalet yapamazsınız..." diyerek pratikte bu izni ortadan kaldırdığı sonucuna varmışlardır. Onlar bunun bütün bir emrin sadece bir bölümünü oluşturduğunu görmezden geliyorlar: "O halde (ilâhî kanunlara uyabilmek için) bir kadına tamamen yönelip de ötekini muallakta bırakmayın." Bu emir Kur'an'da izin verilen birden fazla kadınla evliliği gözönünde bulundurduğuna göre batılılaşmış kişilerin, İslâm'ın belli şartlar altında birden fazla kadınla evliliğe izin verdiği gerçeğinden kaçabilecekleri bir boşluk kalmamıştır.

162. Allah; Rahman ve Rahim olduğu için, tabii faktörler nedeniyle kaçınılmaz olan eksikleri de affeder. Şu şartla ki, kişi kasten ve isteyerek adaletsizlik yapmamalı ve mümkün olduğu kadar adil olmaya çalışmalıdır.

163. Müslümanları kadınlara ve yetimlere karşı adil olmaya teşvik etmek için Allah, her zaman olduğu gibi, sonuç bölümünde (130-134) kısa fakat etkili bir tavsiyede bulunuyor ve müminlere aşağıdaki şeyleri emrediyor:

1) Bir başkasının kaderini tayin edebileceğiniz veya bozabileceğiniz zannına kapılmayın ve eğer bir kimseden yardım ve desteğinizi çekerseniz, o kimsenin tamamen yardımsız kalacağını da sanmayın. Gerçekte sizin kaderiniz ve sizin desteklediğiniz kişilerin kaderi, tamamen Allah'ın elindedir ve siz Allah'ın, kullarını desteklemesine vesile olan tek vasıta değilsiniz. Göklerin ve yerin Sahibi'nin kaynakları çok geniş ve sınırsızdır. O, hüküm ve hikmet sahibidir, dilediği kişiye dilediği şekilde yardım etme gücüne sahiptir.

2) Allah size ve sizden önceki ümmetlere, işlerini yaparken kalbinizde Allah korkusu olmasını emretti. Bu Allah için değil, sizin iyiliğiniz içindir. Eğer bu emirlere uymazsanız, Allah'a hiçbir zarar vermezsiniz, fakat kendiniz eski asi ümmetlerin yolundan gitmiş olursunuz. Kâinatın Hakimi olan Allah, hiçbir şekilde size muhtaç değildir. Allah'ın emirlerini uygulamazsanız sizi helâk eder ve yerinize başka bir topluluk getirir. Ve sizin ortadan kaldırılmanız O'nun Mülkü'nün büyüklüğünden hiçbir şey eksiltmez.

3) Allah bu dünyanın ve ahiret'in geçici veya kalıcı tüm fayda ve mükafatlarının sahibidir. Bunlardan kendi kapasiteniz ve cesaretiniz ölçüsünde seçim yapmak size düşer. Eğer bu dünyanın geçici nimetlerini istiyorsanız ve hatta ahiret'in kalıcı saadetini bunlara feda ediyorsanız, Allah istediklerinizi burada ve şimdi verecektir. Fakat ahiret'te bir payınız olmayacaktır. Kendi akılsızlığınız ve kafasızlığınız yüzünden Allah'ın lütuf deryasından sadece bir damlayı seçtiğinizi unutmamalısınız. O halde hem bu dünyanın, hem de ahiret'in sonsuz nimetlerine kavuşmanızı sağlayacak olan, itaat ve bağlılık yolunu seçmeniz sizin için daha hayırlıdır.

Bu tavsiyenin, "O her şeyi işiten ve her şeyi görendir" ifadesiyle bitirilmesi ayrıca anlamlıdır. Allah (hâşâ) sağır ve kör olmadığı için rahmet ve lütfunu kimlere dağıtacağı konusunda en ince ayrıntıları hesaplama kudretine sahiptir. Kendi hükmettiği kâinatta neler olduğundan ve herkesin niyet ve çabalarından haberdardır. O halde, O'na asi olan kimse, O'nun itaatkâr kullarına tahsis ettiği nimet ve lütuftan pay beklememelidir.

164. "Adaleti tam yerine getirerek Allah için şahitlik edenler olun" sözleri çok önemlidir ve şunları anlatmak ister: "Sadece adaleti yerine getirmekle değil, haksızlığı ortadan kaldırıp yerine adaleti ve hakkı getirmek için adaletin koruyucuları ve şahitleri olmakla da yükümlüsünüz. Müminler olarak ne zaman sizin desteğinize ihtiyaç duyulsa, adaleti korumak için hemen harekete geçmelisiniz."

165. Yani, "Şehadetinizin tek gayesi, içinde hiçbir korku, kişisel çıkar ve taraf tutma bulunmaksızın Allah'ın rızasını kazanmak olmalıdır."

166. Burada, iman eden kimselere, "Ey iman edenler! İman ediniz" denmektedir. Bu ilk bakışta bazı kimselere tuhaf gelebilir. Fakat aslında "iman" kelimesi, burada iki anlamda kullanılmıştır. Birincisi, bir insanın küfürden vazgeçip iman etmesi ve ehli imandan sayılması anlamındadır. İkincisi, bir insanın tüm kalbiyle iman etmesi ve ciddi bir şekilde ihlasla düşüncelerini, zevklerini, sevgilerini, hayat tarzını, dostluk ve düşmanlıklarını, ilişkilerini inancına uygun bir biçime sokması, buna uygun arkadaşlıklar kurması, düşmanlıklarını ona göre ayarlaması ve tüm çabalarını inancına uygun bir yapıya sokması anlamınadır. Bu ayet, birinci anlamda müslüman olanlara, ikinci anlamda, yani tam bir mümin olmalarını emretmektedir.

167. Buradaki küfür iki durumu ihtiva eder:

1) Bir kimse açıktan İslâm'ı reddedebilir.

2) Bir kimse gerçekte (samimiyetle) inanmadığı halde İslâm'a bağlı imiş gibi görünebilir veya inandığını söylediği halde, davranışları onun İslâm'a inanmadığını gösterir.

Burada küfür iki anlamı da kapsar, kısaca ayet iki tür küfrün de İslâm inancı ile bir arada olamayacağını ve kişiyi Hak yoldan ayıran bâtıl yollara sürükleyeceğini bildirmektedir.

168. Bunlar imanı ciddi bir mesele olarak kabul etmeyen, kendi arzu ve isteklerini tatmin etmek için onlarla bir oyuncakla oynar gibi oynayan kimselerdir. Kafalarına eser, İslâm'ı seçerler, kafalarına eser aksi yöne saparlar ve kafirlerden olurlar. Veya çıkarlarına uygun düştüğünde müslüman olurlar ve kafirlikte menfaat varsa hiç tereddüt etmeksizin küfrü seçerler. Böyle kişilere Allah ne merhamet edecek, ne de onları doğru yola ulaştıracaktır. Onlar kendi kâfirlikleriyle kalmayıp daha da ileri giderek, diğer müslümanları İslâm'dan döndürmeye çalışırlar. İslâm sancağını indirip yerine küfür sancağını dikmek için İslâm aleyhine hile ve desiseler tertip ederler. Bu, insanın kişisel küfrüne ek bir günah teşkil ettiği için, İslâm'a inanmayan fakat düşmanlık da etmeyen kişiden daha büyük cezaya müstehaktır.

169. Arapça (izzet) kelimesi "bir kimsenin etrafındakilerden gördüğü saygı ve itibar" anlamına gelen "onur" kelimesinden daha geniş kapsamlıdır. İzzet, dokunulmazlığa sahip, sarsılmaz yüce bir itibar anlamına gelir.

170. Müminlere İslâm'ı alaya alan kâfirlerle birlikte oturmama konusunda verilen emir, Nisa Sures'inden daha önce nazil olan En'am Suresi'nin 68. ayetinde yer almıştır. Bu emir müminlere, eğer kâfirleri Allah'ın ayetlerini alaya aldıkları sırada soğukkanlılıkla dinlerlerse, bu küfürde onların da pay sahibi olacaklarını bildirmektedir. Bu durumda onlarla kâfirler arasında hiçbir fark kalmayacaktır.

171. Münafıklar her dönemde dilleriyle müslüman olduklarını söyleyerek ve sözde İslâm topluluğuna katılarak İslâm'ın sağladığı kolaylıklardan yararlanmışlardır. Aynı zamanda kâfirlerin arasına karışıp; "Biz onlarla birlikte görünsek de gerçekte müslüman olmadık. Kültürde, düşüncede, hayat tarzında, size daha yakınız. Menfaatlerimiz ve bağlılığımız sizinkilerin aynısı. Bu nedenle İslâm ile küfür arasındaki çatışmada sizin yanınızda yer aldığımızdan emin olun" diyerek onlardan da menfaat bakımından faydalanırlar.

172. Namazı cemaatle kılmak samimi bir müminle münafığı ayıran kıstas olarak kabul edilmiştir. Çünkü Hz. Peygamber'in (s.a) zamanında, bir kişi düzenli ve vaktinde namaz kılmadıkça İslâm topluluğunun bir üyesi sayılmazdı. Her cemiyet ve kuruluş nasıl çok önemli bir neden olmaksızın, bu üyenin toplantıya katılmamasını ilgisizlik kabul eder ve sürekli devamsızlık halinde üyeyi cemiyetten uzaklaştırırsa, bir müminin cemaatle namaz kılmaması da onun İslâm'a olan ilgisinin azlığına işaret eder. Eğer sürekli olarak cemaatten uzak olursa, bu da onun İslâm'dan döndüğüne bir delil teşkil eder. İşte bu nedenle o dönemde münafıklar da günde beş vakit namazı katılmak zorundaydılar. Aksi takdirde İslâm toplumunun birer üyesi sayılmazlardı. Fakat gerçek müminlerle münafıkları ayıran nokta, müminlerin mescide büyük bir şevkle vaktinden önce gitmeleri ve namazdan sonra bile orada kalmalarıydı. Bu da onların ne kadar samimi olduklarını gösteriyordu. Diğer taraftan ezan sesi münafığa ölüm habercisi kadar korkunç geliyordu. Yine de isteksizce cemaate katılmak üzere kalkıyordu, fakat onun tüm davranışları namazı isteksizce kıldığını gösteriyordu. Daha sonra da sanki hapishaneden kaçar gibi mescidden aceleyle ayrılıyordu. Onun bütün davranışları, bir müminin aksine, onun Allah'ı anmaya hiçbir ilgi duymadığını gösteriyordu..

173. Hiç kimse, Kitap ve Sünnet'ten yüzçevirip, kendi yöneldiği yanlış yolda Allah'ın kendisini terkettiği, illa da sapmak istediği için Allah'ın bütün hidayet kapılarını kendisine kapattığı bir kimseyi hidayete ulaştıramaz. Allah'ın sünnetinde herkes arayıp kazanmak istediği şeye kavuşur. Örneğin, bir kimse rızkını helâl yoldan kazanmak istiyor ve buna çabalıyorsa, Allah ona helâl yolları açar ve onun niyetinin samimiliği nisbetince haram yolları kapatır. Bunun aksine eğer bir kimse rızkını haram yoldan kazanmak istiyor ve buna çabalıyorsa Allah ona haram yolları açar ve hiç kimse onu doğru yola ulaştıramaz. İstediği kişiyi istediği şekilde hidayete ulaştırmak Allah'a mahsustur, hiç kimse O'nun yardımı ve izni olmaksızın hiç bir yola koyulamaz. Bilâkis o herkese kendisi için seçtiği yolda yardım eder. Eğer bir kimse Allah'ı seviyor, Hakk'ı arıyor ve O'nun yolundan gitmek için samimi bir çaba harcıyorsa, Allah ona, doğru yola ulaştıran düşünce ve hareketlerde yardım eder, izin verir ve ona bu yolda ilerlemesi için destek sağlar. Fakat eğer bir kimse yanlış yolu seçer ve o sapık yolda ilerlemek isterse, Allah ona hidayet kapısını kapar ve ona kendisinin seçmiş olduğu sapık yolları açar. Hiç kimse böyle bir kişiyi yanlış düşüncelerden, kötü amellerden ve enerjisini sapık yolda harcamaktan alıkoyma gücüne sahip değildir. O halde kendi isteyerek doğru yolu kaybeden ve isteyerek saptığı için Allah'ın da kendisini saptırdığı zavallı kişiyi, hiç kimseler doğru yola ulaştıramaz.

174. İmanını Allah'a has kılan kişi bütün hayatını O'nun yoluna feda eder, ihlasla sadece O'na bağlanır ve tüm bağlılıklarını, ilgilerini ve sevgisini sadece O'na hasreder. Kısacası, onun Allah'a olan bağlılığı o kadar kuvvetlidir ki, herhangi bir şeyi veya kimseyi O'nun yoluna feda etmeye hazırdır.

175. Yani, "Eğer Allah'a ihlasla şükreder de O'nun verdiği nimet ve rızıklara karşılık O'na nankörlük edip karşı yolu seçmezseniz, Allah'ın sizi cezalandırması için hiçbir sebep olmaz.".

Şükrün belirtisi ihlasla Allah'ın lütfettiği nimetlerin kadrini bilmek ve bunu dil ile ikrar edep davranışlarla sergilemektir. Bu da üç şeyi ifade eder: Birincisi, şükreden kimse kendisine nimet verenin lütfunu iyice değerlendirmeli ve şükürde başkasını O'na ortak kabul etmemelidir. İkincisi, kendisine nimet veren varlığa sevgi ve bağlılık duymalı ve bu tür duyguları O'nun düşmanlarına karşı beslememelidir. Üçüncüsü, kendisine nimet verene itaat etmeli ve O'nun isteğine aykırı hareketlerde bulunmamalıdır.

176. Arapça şâkir kelimesi, Allah kastedildiğinde, Allah'ın kulunun hizmetlerini kabul ettiği anlamına gelir. Kullar kastedildiğinde ise kulun, verdiği nimetler karşılığında Allah'a şükrettiği anlamına gelir. Allah kullarının kendi yolunda yaptığı hizmetlerin nitelik ve niceliğini çok iyi bilir ve hepsine hakkı olan karşılığı verir, hatta onların hak ettiğinin kat kat fazlasını verir. Elbette O'nun kullarına karşı tutumu, insanların diğer insanlara karşı olan tutumlarından farklıdır. İnsanlar başka bir insanın yaptığı hizmetin kadrini pek bilmezler ve yaptığı bir hatayı büyütürler. Allah ise rahmeti ile kendi yolunda hizmet eden kullarının amellerini cömertce takdir eder; ayrıca kullarının hizmette yaptıkları kusurları görmezden gelme konusunda çok halim ve affedicidir.

177. Bu ayete bahsedilen ahlâkî değerler, en yüce değerlerdir. Müslümanlara faziletli olmaları, en azından sinirli anlarında sabretmeleri gerektiği öğretiliyor. Bu ayet nazil olduğu dönemde münafıklar, Yahudiler ve müşrikler mümkün olan her yönden İslâm'a karşı çıkıyorlar ve müslümanlara her fırsatta kötü davranıyorlardı. Bu nedenle müslümanların nefret ve kızgınlık hisleriyle dolu olmaları tabiiydi. Allah kalplerindeki duygu fırtınasına karşı onları uyarıyor ve zulmedilmiş, yani haklı olsalar bile nefret duygularını açığa vurup küfreden ve duygularının esiri olan kimseleri sevmediğini belirtiyor. İnkârcılara karşı müslümanlar olarak gizli veya aşikâr iyilik yapmaları veya en azından kötülüğe karşı kötülük yapmamaları gerektiği öğretiliyor: "Siz de Allah'ın Rahman ismini kendi karakterinizle yoğurmalısınız. Çünkü Allah o kadar bağışlayıcıdır ki, en asi kullarını bile affeder ve onlara rızk verir. Bu nedenle çok halim davranıp, en sinirli ve kritik anlarınızda bile bağışlayabilmelisiniz."

178. Yani, "Şu insanların hepsinin aynı seviyede kâfir olduğunda şüphe yoktur: Allah ve Rasûlü'nü inkâr edenler, Allah'ı kabul edip Rasûlü'nü (s.a.)inkâr edenler, rasûllerin bir kısmını kabul edip, bir kısmını reddedenler... Böyle insanların hepsi apaçık kâfirlerdir."

179. Yegâne hükmedici olarak Allah'ı kabul eden, yalnız O'na ibadet eden, O'nun gönderdiği bütün elçileri kabul edip, onların yolundan giden kimseler iyi amelleri ölçüsünde mükâfatlandırılacakları konunusunda temin ediliyorlar. Bunların aksine, Allah'ı tek Hakim ve Mâlik olarak kabul etmeyen veya rasûllerin bir kısmına inanıp bir kısmına inanmayan kimselere ise acıklı bir azap vardır. Allah böyle kimselerin iyi amellerini kabul etmez, çünkü o'nun katında bu tür amelerin hiçbir değeri yoktur.

180. Allah, Rahman ve Rahim olduğu için kendisine ve rasûllerine inanan kimselerin amellerinin değerlendirilmesinde çok bağışlayıcı olacaktır ve böyle kimselere bir zorluk olmayacaktır.

181. Bu, Medineli Yahudilerin garip dileklerinden biri idi. Hz. Peygamber'e (s.a) şöyle demişlerdi: "Sen gökten yazılı bir kitap indirmedikçe veya bu konuda herbirimize gökten 'Muhammed (s.a) bizim Rasûlümüzdür, O'na inanın' diye bir emir gelmedikçe senin Peygamber olduğuna inanmayacağız."

182. İsrailoğulları'nın günah listesindeki bu günaha da, Yahudilerin ne kadar küstah olduklarını anlatmak için kısaca değinilmiştir. Bu olay Bakara Suresinin 55. ayetinde anlatılmaktadır. (Ayrıntılar için bkz. Bakara an: 71).

183. İsrailoğulları Hz. Musa'nın (s.a) Allah'ın Rasûlü oluşundan beri apaçık ayetler görüyorlardı. Onlar Mısır'dan çıkarken Firavun ve ordusunun nasıl boğulduklarını gözlemişlerdi. Bu nedenle kendilerini Firavun gibi güçlü bir hükümdarın zulmünden (bir buzağının değil) Alemlerin Rabbi olan Allah'ın kurtardığını biliyorlardı. Yine de kendilerini o denli putlara kaptırmışlardı ki, Allah'ı bıraktılar ve altın buzağıya tapmaya başladılar.

184. "Apaçık bir Emir"le Hz. Musa'ya (a.s) verilen levhalarda yazılı olan emir kastediliyor. (Bkz. Bakara: 63. ve A'raf: 171) Alınan söz, Tur Dağı eteklerinde İsrail'in ileri gelenlerinden alınan bağlılık yeminiydi. Bu olay Bakara Suresi'nin 63 üncü, A'raf Suresi'nin 171 inci ayetinde anlatılmaktadır.

185. Bkz. Bakara Suresi: 58-59 ve an: 75

186. Bkz. Bakara Suresi: 65 ve an: 82-83

187. Bakara Suresi'nin 88. ayetinde Yahudilerin bu tür sözlerine değinilmişti. Bâtıla tapan bütün müşriklerin Hakk'a karşı körlükleriyle övünmelerine uygun bir şekilde, Yahudiler de inançlarıyla o denli övünüyorlardı ki, babalarından miras aldıkları inanç, önyargı, âdet ve geleneklerine sımsıkı bağlıydılar ve onları bunlardan vaz geçmeye ikna etmek imkânsızdı. İşte bu nedenle Allah Rasûlü'nün (s.a) mesajını sağır bir kulakla dinliyor ve her zaman şu cevabı veriyorlardı: "Siz ne kadar kesin deliller getirseniz de davetinizi kabul etmemeye kararlıyız. İnandığımız ve uyguladığımız şeylere samimiyetle ve kuvvetle inanıyoruz." (Bkz. Bakara an: 94).

188. Bu, bir ara cümlesidir.

189. Bu, bahsedilen konunun devamı niteliğindedir.

190. İsa Mesih'in doğumu ile ilgili Hz. Meryem'e atılan iftira burada "küfür" olarak niteleniyor. Çünkü bu, masum Meryem'in veya oğlunun şahsına değil, Allah'ın Rasûlü İsa Mesih'e (a.s) yöneltilmiş bir iftira idi. Yahudiler onun mucize olarak babasız dünyaya gelişi konusunda hiçbir şüpheye meydan bulamadılar, çünkü Allah bütün topluluğu bu mucizeye şahit tuttu. İsrailoğulları'ndan soylu ve dindar bir aileye mensup olan Hz. Meryem yeni doğmuş bir çocukla eve döndüğünde orada büyük bir topluluk birikti ve ondan bir açıklama yapmasını istediler.

Fakat Hz. Meryem sadece çocuğa işaret etti. Kalabalık beşikteki bir çocuğun nasıl konuşabileceğini anlayamadılar, fakat onları şaşırtacak bir şekilde çocuk topluluğa hitap ederek fasih (düzgün) bir dille konuşmaya başlayarak; "Ben Allah'ın kuluyum. Allah bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı" (Meryem, 30) dedi. Bu şekilde Allah dedikoduyu kökünden kesmişti. Bu nedenle Hz. İsa (s.a) kendisini bir peygamber olarak ilân edinceye kadar kimse Hz. İsa'yı (a.s) gayri meşru bir çocuk olarak, Hz. Meryem'i zâniye olarak suçlayamadı. Hz. İsa (a.s) insanları Allah'ın yoluna çağırmaya, Yahudileri kötü amelleri nedeniyle azarlamaya, onların din adamları ve hakimlerinin münafıklıklarını ortaya çıkarmaya ve bütün toplumu ahlâkî bozulmaya karşı uyarmaya başlayınca, insanlar onun aleyhine döndüler; onun davetini kabul edip, Allah yolunda fedakârlık yapmak ve kötü hallerini düzeltmek yerine, bu isyankâr ve adi günahkârlar, Hakk'ın sesini kesmek için her tür pis düzen ve hileye başvurdular. İşte o zaman, otuz yıl boyunca Hakk'ı engellemek için büyük bir iftira uydurdular. Daha önce bunu söylememişlerdi, çünkü Hz. Meryem ve oğlunun böyle bir suçtan uzak olduklarını biliyorlardı.

191. Allah'ın Rasûlü olduğunu bildikleri halde Hz. İsa'yı (a.s) öldürmeye teşebbüs etmeleri onların ne kadar asi ve cüretkâr bir toplum olduklarını gösterir. Bir önceki notta beşikte iken konuşmasının, onun peygamberliği konusunda Yahudilerin zihninde hiçbir şüphe bırakmadığını görmüştük. Daha sonra onlara Onun, gerçekten Allah'ın Rasûlü olduğunu gösteren apaçık ayetler (Al-i İmran: 49) gösterildi. Bu nedenle onların Hz. İsa'ya (a.s) karşı olan bu haşin tutumları, bir yanlış anlama neticesi değildi, bilâkis Allah tarafından elçi tayin edilen bir kişiye karşı girişilen kasıtlı bir tutumdu.

Bir topluluğun Allah'ın elçisi olduğunu bildikleri halde bir kimseyi öldürmeleri çok gariptir. Fakat bu yaşanmış bir olaydır, çünkü sapık toplulukların gidiş yolları çok gariptir. Onlar, kendi kötü davranışlarını eleştiren ve haram olan şeylerden meneden bir kimseye müsahama gösteremezler. Allah'ın elçileri olmalarına rağmen böyle kişiler, kendi sapık toplulukları tarafından işkence edilmiş, hapsedilmiş veya öldürülmüşlerdir.

Talmud'dan bunu destekler nitelikte bir bölüm sunuyoruz:

"Şehir ele geçirilince Nebukadanazar Mabed'in koruyucuları ve yöneticileri ile birlikte yürüdü... Duvarlardan birinde, sanki orada biri öldürülmüş ve yakınında biri vurulmuş gibi duvara saplanmış bir ok başı gördü ve: 'Burada kim öldürüldü?' diye sordu.

'Yüce rahip Yehoyada'nın oğlu Zekeriya' cevabını verdiler. 'O bizi, sürekli olarak zulmediyoruz' diye azarlıyordu. 'Biz de onun dinlemekten bıktık ve öldürdük.'"

Kitab-ı Mukaddes'te Yeremya Peygamber, Yahudileri zulümleri ve ahlâksızlıkları nedeniyle uyarmış ve onlara "Şayet bu zulme devam ederseniz, Allah sizleri başka kavimler vasıtasıyla helâk eder" demiştir. Bunun üzerine Yahudiler onu "Kildanilerin ajanı olmakla" suçladılar ve hapsettiler. Ayrıca Hz. İsa'nın (s.a) çarmıha gerilme hadisesinden 2,5 yıl önce Hz. Yahya (a.s) katledildi. Yahudiler Hz. Yahya'nın (a.s) peygamber, en azından aralarındaki en erdemli kişi olduğunu biliyorlardı. Buna rağmen Kral Herod, onu önce hapsetti, sonra sevgilisinin isteği üzerine başını kestirdi.

O halde onların bu davranışları gösteriyor ki, Hz. İsa'yı (a.s) çarmıha gerdiklerinde büyük bir ihtimalle "Allah'ın Rasûlü'nü öldürdük" diye sevinmişlerdi.

192. Bu bir ara cümlesidir.

193. Bu ayetten Hz. İsa Mesih'in (a.s) çarmıha gerilmekten kurtarıldığı ve onun çarmıhta öldüğüne inanan Yahudi ve Hıristiyanların yanlış bir zanda bulundukları apaçık anlaşılır. Kur'an'ın ve Kitab-ı Mukaddes'in karşılaşmalı bir tahkiki, Platus'un mahkemesinde sorguya çekilenin, Hz. İsa'nın (a.s) kendisi olduğu tahminini destekler. Fakat onu ne öldürebilmişler, ne de çarmıha gerebilmişlerdir. Çünkü Allah onu kendisine yükseltmiştir.

Olay budur; Platus, Hz. İsa'nın (a.s) suçsuz olduğunu ve sadece kıskançlık nedeniyle kendi mahkemesine getirdiğini biliyordu. Bu nedenle kalabalığa Festival'de, "İsa'yı mı yoksa, meşhur hırsız Barabbas'ı mı serbest bırakmak istediklerini" sordu. Fakat rahipler ve büyükler, kalabalığı, Barabbas'ın serbest bırakılıp, Hz. İsa'nın çarmıha gerilmesini istemeye razı ettiler. Bundan sonra dilediği her şeyi yapmaya kadir olan Allah, Hz. İsa'yı (a.s) kendisine yükseltti ve onu çarmıha gerilmekten kurtardı. Ondan sonra çarmıha gerilen kişi şu veya bu şekilde Hz. İsa'nın yerine çarmıha gerildi. Yine de onun mucizevî kurtuluşu Yahudilerin aşağılık günahını azaltmaz, çünkü Yahudiler işkence ettikleri, yüzüne vurdukları, tükürdükleri ve acımasızca çarmıha gerdikleri kişiyi Meryem'in oğlu İsa (a.s) olarak biliyorlardı. Bu şahsın onlara ne şekilde "Hz. İsa benzeri" olarak gösterildiğini bilemiyoruz. Bu nedenle sadece tahmin ve söylentilere dayanarak, Meryem oğlu İsa (a.s) onlardan kurtulduğu halde Yahudilerin nasıl onu çarmıha gerdiklerine inandıklarını yorumlamak doğru değildir.

194. "O'nun hakkında anlaşmazlığa düşenler" Hıristiyanlardır. Hz. İsa'nın (a.s) çarmıha gerilmesi konusunda onların ortak bir inançları yoktur. Bu mesele hakkında birçok farklı inanca sahip olmaları, onların bu konuda kesin bir bilgiye sahip olmadıklarını gösterir. Bir inanca göre çarmıha gerilen kişi Hz. İsa (a.s) değil, O'na çok benzeyen bir adamdı. Yahudiler ve Romalı askerler bu adamı acımasızca çarmıha gererken Hz. İsa (a.s) onlara bakıp aptallıklarına gülüyordu. Başka bir görüşe göre, çarmıha gerilen kişi Hz. İsa (a.s) idi, fakat çarmıhta ölmemişti ve çarmıhtan indirildiğinde yaşıyordu. Bazıları da Hz. İsa'nın (a.s) çarmıhta öldüğüne, daha sonra tekrar dirilip havarileri ile birçok kez buluşup, konuştuğuna inanırlar. Bazıları O'ndan Kutsal Ruh çıkarılmıştır derler. Bazıları da Hz. İsa'nın (a.s) ölümünden sonra, insan vücudu içinde dirildiğini ve bu vücut içinde yükseltildiğini söyler. Tüm bunlar, Hıristiyanların bu konuda gerçek bir bilgiye sahip olmadıklarını, farklı görüşlerini sadece tahminlere dayandırdıklarını gösterir.

195. Burada Allah meselenin gerçeğini anlatıyor. Kur'an, Yahudilerin Hz. İsa'yı (a.s) öldürmeyi başaramadıklarını, Allah'ın O'nu kendisine yükselttiğini açıkça söyler, fakat meselenin nasıl olduğunu ve ayrıntıları konusunda sessiz kalır. Ne Allah'ın O'nu bedeni ile birlikte yeryüzünden gökteki bir yere yükselttiğini, ne de O'nun diğer insanlar gibi ölüp ruhunun göğe yükseltildiğini belirtmez. Mesele o kadar kapalı bir dille anlatılmıştır ki, olay hakkında, olayın olağanüstü ve mucizevi olduğunu söylemekten başka bir yorum yapmak imkân-sızdır. Aşağıdaki ifadeler olayın olağanüstü olduğu sonucuna götürür. Birincisi, Kur'an olay hakkında "Allah O'nu kendisine yükseltti" ve "Seni kendime yükselteceğim" (Al-i İmran: 55) sözlerini kullanır. Bu sözler, Hz. İsa'ya (a.s) ilâhî nitelikler atfeden Hıristiyan mezheplerinin birinin görüşü olan "Yükselme doktrini"ne destek olarak alınabilir. Bu olay olağanüstü ve mucizevi bir olay olmasaydı, Kur'an kendisinin reddettiği Hz. İsa'nın (a.s) ilâhlığı doktrinini destekleyebilecek bu tür belirsiz ve her anlama gelebilen sözler kullanmazdı.

İkincisi, eğer Allah, metinde geçen (158. ayet) kelimelerle (a) "Allah O'nu öldürdü" veya (b) "Allah O'nun makamını yükseltti" demek isteseydi, daha açık bir ifade kullanabilirdi. (a)nın yerine: "Şüphesiz onlar O'nu ne öldürdüler, ne de çarmıha gerdiler, fakat O'nu onlardan kurtardı ve sonra O kendi eceli ile öldü" sözleri kullanılabilir; (b)nin yerine ise "Onlar Onu çarmıha gererek alçaltmaya çalıştılar,fakat Allah Onun makamını çok yükseltti" ifadesi kullanılabilirdi. Bu tür bir ifade Hz. İdris Peygamber (a.s) hakkında kullanılmıştır: "Ve biz O'nu yüce bir makama yükselttik" (Meryem: 57).

Üçüncüsü, eğer burada anlatılan olay sadece Hz. İsa'nın (a.s) tabiî olarak ölmesi olayı olsaydı, hemen arkasından söylenen "Allah güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir" sözleri çok anlamsız olacaktı. Bu sözler ancak Allah'ın güç ve hikmetini gösteren olağanüstü bir olay sözkonusu olduğunda kullanılır. Bu ayetten (158) Hz. İsa'nın normal bir şekilde öldüğü şeklinde bir sonuç çıkarabilmemize destek teşkil eden tek nokta, bu olayla ilgili Al-i İmran suresinin 55. ayetinde geçen "müteveffik" kelimesidir. Fakat Al-i İmran suresinin an: 51'de "teveffa" kelimesinin sözlükte "ruhu kabzetmek" anlamına değil, bedeni, ruhu veya her ikisini birlikte "almak ve ele geçirmek" anlamına geldiği konusunda açıklığa kavuşmuştur. Bu kelime iki şekilde de tefsir edilebildiği için bu kelimenin anlamı, yukarıda "Allah O'nu öldürdü" fikrine karşı öne sürülen delillerin hiçbirine ters düşmez. Ayeti bu şekilde tefsir edenler "müteveffa" kelimesinin hem ruh, hem de bedenin kabzedilmesi anlamında hiçbir yerde kullanılmadığını öne sürerler. Fakat bu çok saçmadır, çünkü bu olay tarih boyunca kendi türünde meydana gelmiş tek olaydır. Göz önünde bulundurulması gereken tek nokta, bu kelimenin sözlük anlamı bakımından bu anlamda kullanılıp kullanılmayacağıdır. Eğer sözlükten bu kelimenin bu anlamda kullanılabileceği anlaşılırsa, ki öyledir, o zaman şu soruya cevap vermeliyiz: Kur'an ölüm için direkt bir söz kullanmak yerine, neden Hz. İsa'nın (a.s) ilahlığı inancına sebep olan göğe yükselme inancına destek teşkil edebilecek şekilde yorumlanabilen belirsiz bir kelime kullanmıştır? Bu kelimenin kullanılması, olayla ilgili olağanüstü bir durumun söz konusu olduğunu gösterir. Bunun ötesinde göğe yükselme inancı daha sonraları, Meryemoğlu İsa'nın (a.s) yeryüzüne dönüp Deccal'le savaşacağını bildiren hadislerle de desteklenmiştir. (Bu hadisler Ahzab suresinin tefsirine ek olarak ilâve edilmiştir). Bu hadisler açıkça Hz. İsa'nın (a.s) tekrar yeryüzüne geleceğini bildirir. Bu nedenle Hz. İsa'nın (a.s) bir yerde ölü olmaktan çok, ikinci gelişine dek evrenin bir yerlerinde yaşıyor olduğuna inanmak daha mantıklı olacaktır.

196. Bu, iki şekilde tefsir edilmiştir. (Burada ehl-i kitap Yahudileri kastedilir ama Hıristiyanlar da olabilir.) Mealde uygulanan birinci tür tefsire göre: "Hz. İsa'nın (a.s) ölümü sırasında hayatta olan bütün ehl-i kitap O'na, yani peygamberliğine inanmışlardır." İkinci tefsir şekli ise şöyledir: "ehl-i kitaptan hiç kimse yoktur ki, ecelleri gelmeden önce O'na inanmış olmasın" Yani, ölmeden önce ehlikitaptan her biri Hz. İsa'nın (a.s) gerçekten Allah'ın Rasûlü olduğuna inanır, fakat artık bunun hiçbir faydası olmaz. Bu iki tür tefsir de birçok sahabe, tabiun ve çağdaş müfessirler tarafından kabul edilmiştir; fakat hangisinin doğru olduğunu ancak Allah bilir.

197. Yani, "Allah'ın huzurunda Hz. İsa (a.s) Yahudi ve Hıristiyanların Onun getirdiği mesajı reddettikleri, değiştirdikleri ve bozdukları hakkında şahitlik edecektir." Bu şahitlikle ilgili bazı ayrıntılar Maide Suresi 116-117. ayetlerde yer almıştır.

198. Bir parantez açılarak kesilen ana tema buradan tekrar başlıyor.

199. Kendilerine Allah'tan bir kitap gelen ve O'nun peygamberini gören Yahudiler sadece kendileri Allah yolundan uzaklaşmakla kalmadılar. O'nun doğru yoluna engel de oldular. Onların Hakk'ı yaymak için girişilen tüm hareketlere karşı çıktıkları, bu tür hareketlerin önüne engeller koydukları ve Allah'ın yolunun aksi istikametinde hareket başlattıkları bir gerçektir. Onların en son günahı, tarihte ilk defa hayat ve yönetim sistemini, açık ve kasıtlı olarak Allah'ı inkâ-ra dayandıran ve Allah'a ibadeti ortadan kaldırmak için O'nun kanunlarına apaçık karşı çıkan ilk sistem olan Komünizm'i kurmuş olmalarıdır. Modern çağın, insanları saptıran bir başka doktrininin (Freudculuğun) kurucusu da yine bir Yahudidir.

200. İşte Kitab-ı Mukaddes'te faizi yasaklayan apaçık bir madde; "Kullarımdan fakir olanlardan birine borç para verdiğinizde ona tefeci gibi davranmayın ve onun üstüne faiz yüklemeyin."

"Eğer komşunuzun elbisesini ödünç almışsanız, onu güneş battığında geri teslim etmelisiniz;

Çünkü o onun tek elbisedir, onun derisini kapatan giysidir. Vermezseniz ne ile uyuyacak? O bana dua edip ağladığında Ben onu duyarım, çünkü Ben affediciyim". (Çıkış, 11, 15-27).

Bunun yanısıra faiz, Tevrat'ın birçok yerinde de yasaklanmıştır. Fakat bu yasaklamalara rağmen, Tevrat'a inandıklarını söyleyen Yahudiler, dünyanın en büyük faizcileridir, cimrilikleri ve vicdansızlıkları ile ün salmışlardır.

201. Büyük bir ihtimalle bu, En'am Suresi 146. ayetinde geçen hususa değinmektedir; yani tüm tırnaklı hayvanlar, koyun ve öküzün yağları Yahudilere haram kılınmıştı. Bunun yanısıra, Yahudi din adamlarının, din kitaplarında kendi kendilerine yasakladıkları şeyleri de kastetmiş olabilir. Gerçekte hayat standartının bu şekilde daraltılması bir toplum için çok büyük bir cezadır. (Ayrıntılar için bkz. En'am an: 122)

202. Allah'ın, dini tahrif eden, Allah'a itaatten uzaklaşan, küfür ve isyanı benimseyen Yahudilere, nasıl ibret olacak bir ceza hazırladığına tarih şahittir. Son ikibin yıldır Yahudiler, onur içinde yaşayabilecekleri bir beldeye sahip olmamışlardır. Tüm dünyaya yayılmakta ve her yerde yabancı gibi karşılanmaktadırlar. O kadar zengin olmalarına rağmen, dünyanın hiçbir yerinde saygı ve itibar görmemektedirler. Bundan başka bu millet, diğer milletler için yaşayan bir örnek olarak hayat sürmeye devam etmektedir. Oysa diğer milletler itibardan düştüklerinde yok olup gitmişlerdir. Böylece Allah onların, kötülerin "ne ölüm, ne de hayat içre olamayacakları" Cehennem azabından bir kısmını bu dünyada tatmalarını sağlamış oluyor. Çünkü onlar, Allah'ın kitabını beraberinde taşıdıkları halde, Allah'a isyanda aşırı gidiyorlardı. Cehennem'de görecekleri azabın ise, bundan kat kat fazla olacağı söylenebilir. İsrail devletinin varlığı ile ilgili yanlış anlamaları ortadan kaldırmak için, Al-i İmran Suresi 112. ayetine ve onunla ilgili açıklayıcı nota (90) bakınız.

203. Burada, ilâhî kitapların niteliklerini çok iyi bilen, adil, doğru ve her tür önyargı, isyan ve zulümden uzak olan Yahudi alimleri kastediliyor. Onlar körcesine babalarının dinine tâbi olmamış ve vahyolunan kitaptan öğrendikleri Hakk'a hemen tâbi olmuşlardır. Bu nedenle onlar Kur'an öğretilerinin kendi peygamberlerinin öğretileriyle aynı olduğunu kolayca anlamışlar ve samimiyetle her ikisine de inanmışlardır.

204. Bu, Hz. Muhammed'in (s.a) yeni bir şey getirmediğini, tarihte ilk defa yeni bir şeyi iddia etmediğini vurgulamak, O'nun gerçekte kendisinden önce gelen tüm peygamberlerle aynı kaynaktan vahiy aldığını ve dünyanın her tarafına gelen bütün peygamberlerin getirdiği Hak ve gerçeğin aynısını getirdiğini göstermek içindir.

"Vahiy" sözlükte (1) İşaret etmek, (2) İma ile iletişim kurmak, (3) Gizli bir şekilde ifade etmek, (4) Bir mesaj göndermek anlamlarına gelir.

205. Şu anda elde bulunan Kitab-ı Mukaddes'te, Mezmurlar kitabının sadece bir bölümü, Hz. Davud'un (a.s) Mezmurlarından oluşur ve O'nun adı ile anılır. Diğer bölümler başka insanlar tarafından söylenmiş mezmurlardır ve onların adlarıyla anılırlar. Gerçekte Zebur, yani Hz. Davud'un (a.s) mezmurları incelendiğinde, onun Allah katından gelme bir kitap olduğu kolayca anlaşılır. Aynı şekilde Hz. Süleyman'ın (a.s) meselleri kitabına da eklemeler yapılmıştır ve son iki bölümün ekleme olduğu çok açıktır. Fakat buna rağmen Meseller'in büyük bir kısmı Hakikat ve Hikmet doludur. Aynı şey Hz. Eyyub'un (a.s) kitabı için de geçerlidir. Bu kitap incelendiğinde, hikmet dolu olduğu görülmesine rağmen, kitabın tümünün Hz. Eyyub'a (a.s) atfedilmesi yanlıştır. Kur'an'ın ve Eyyub kitabının giriş bölümlerinin, Hz. Eyyub'un (a.s) gösterdiği sabra şahitlik ediyor olmasına rağmen, bu kitabın son bölümlerinde Hz. Eyyub'un (a.s) Allah'a şikâyette bulunduğu ve arkadaşlarının O'nun Allah'ın adaletsiz olmadığı konusunda yatıştırmaya çalıştıkları yer alır.

Bunun yanısıra, Eski Ahit'teki İsrail peygamberlerinden on yedi kitabın hepsinin büyük bir bölümü gerçek vahiydir. Özellikle Yesu, Yeremya, Hezekiel ve Amos'un kitaplarında vahyin azametini gösteren ve insan gönlüne neşve veren ibareler vardır. Onlardaki yüce ahlâkî öğreti, putperestliğe karşı açılan savaş, Allah'ın birliğini ispatlayan deliller akla uygun tezler ve İsrailoğulları'ndaki bozulmayı eleştiren bölümler gösteriyor ki, bunlar, Hz. İsa'nın (a.s) Yeni Ahit'teki vaazlarıdır ve Kur'an'la aynı kaynaktan gelmektedir.

206. Vahyin, Hz. Musa'ya (a.s) geliş şekli diğer peygamberlere geliş şeklinden farklıydı. Diğer peygamberler ya bir ses duymuşlar, ya da Melek'ten mesaj almışlardır. Fakat Hz. Musa, (a.s) Kur'an'da (Ta-Ha: 11-48) sözü geçen (Allah'la doğrudan konuşma) ayrıcalığına sahip olmuştur. Bu ayrıcalıktan Kitab-ı Mukaddes'te de bahsedilir. "ve Rabbi Musa ile bir kimsenin arkadaşı ile konuşması gibi yüz yüze konuştu" (Çıkış, 33: 11).

207. Yani, "Bütün peygamberlerin bir tek görevi vardır. Onlar ilâhî mesaja inanan ve ona uygun bir şekilde hallerini düzeltenleri müjdelemiş yanlış düşünce ve hareketleri benimseyenleri de kötü bir akıbetle korkutmuşlardır."

208. Bütün peygamberler, insanların önünde Hak Yol'u teorik ve pratik olarak sergilemekten başka bir amaçla gönderilmemişlerdir, ki kıyamet gününde günahkâr bir kul, Hakk'ı bilmediğini söyleyerek mazeret öne süremesin. İşte bu nedenle Allah, yeryüzünün çeşitli yerlerine çeşitli peygamberler ve kitaplar göndermiştir. Bu peygamberler, hak bilgisini büyük sayıda bir insan topluluğuna ulaştırmışlar ve arkalarında insanlara hidayet rehberi olarak kitaplar bırakmışlardır. Artık buna rağmen yolunu sapıtan kişi, suçu Allah'a ve rasûllerine atamaz. Bundan kendisi sorumludur, çünkü Hakk kendisine geldiğinde onu kabul etmemiştir. Yahut da sorumluluk, Hakk'ı bilen, fakat bunu sapık kişilere tebliğ etmeyen kişidedir.

209. Yani, "Siz inkâr ve isyanınızla kendinizden başkasına zarar veremezsiniz. Çünkü sizin göklerin ve yerin sahibine zarar vermeniz imkânsızdır."

210. Yani, "Allah her şeyden haberdardır, bu nedenle O'nun mülkünde çıkarabileceğiniz hiçbir fesat cezasız kalmaz. O Hakim'dir ve kendi emirlerine isyan edenlere ne yapacağını bilir."

211. Burada "Kitap ehli" ile, dinde sınırı aşan ve Hz. İsa'ya (a.s) olan aşırı sevgileri nedeniyle Onu ilâh mertebesine çıkaran Hıristiyanlar kastediliyor. Bu, diğer aşırı uca yönelerek Hz. İsa'ya (a.s) düşmanlık gösteren Yahudilerin (diğer Kitap ehli) tam aksi bir durumdadır.

212. Hz. İsa (a.s), babasız dünyaya geldiği için çoğunlukla "Allah'ın kelimesi" diye anılır. Allah, Hz. Meryem'in hiçbir erkek dokunmadan hamile kalmasını emretmiş ve Hz. Meryem de Hz. İsa'ya (a.s) hamile kalmıştır. Başlangıçta Hıristiyanlara Hz. İsa'nın (a.s) Allah'ın emri (kelimesi) ile babasız dünyaya geldiği söylenmişti, fakat onlar yine de felsefesinden etkilendikleri için "kelime"yi (emir) "İlâhî kelâm" anlamında kabul ettiler. Daha sonra "İlâhî kelâm"ı "Logos"a çevirdiler. Daha sonra Hz. İsa'nın (a.s) ilâhlığı inancını savunan bâtıl Logos doktrinini kurdular. Bu şekilde Allah'ın kendisini veya kendi kelâm sıfatını Hz. İsa'nın kişiliğinde tezahür ettirdiğine inanmaya başladılar. (Bkz. Yuhanna, 1; 14).

213. Burada Hz. İsa, (a.s) "Allah'tan bir ruh" olarak anılmaktadır. Bakara Suresinin 253. ayetinde de Allah'ın Hz. İsa'yı (a.s) "Kutsal ruh" ile takviye ettiğinden bahsedilir. İki durumda da bu, Allah'ın Hz. İsa'yı (a.s) yüksek ahlâkî faziletlere ve mükemmel bir hak sezgisine sahip ve tüm kötülüklerden uzak kutsal bir ruhla teçhiz ettiği anlamına gelir. Hıristiyanlara bu öğretilmiş olmasına rağmen, onlar yine aşırı giderek "Allah'tan bir ruh"u, "Allah'ın ruhu" diye değiştirdiler ve Kutsal ruhun anlamını Hz. İsa'ya (a.s) hülûl eden "Allah'ın kendi ruhu" diye saptırdılar. Dinde yaptıkları bu saptırmalar "üçlü doktrin" inancına neden oldu. Üçün birliği, yani Baba, Oğul, ve Kutsal ruh'un bir tek Tanrıda birleşmesi inancı.

"Allah'tan bir ruh" ifadesini Matta İncili'ndeki ifadesinin tersine "Allah'ın ruhu" (Kutsal ruh) diye değiştirdiler. Oysa Matta'da (1; 20) "Meryem'de hasıl olan şey 'Kutsal ruh'tan' idi ifadesi geçiyordu. Yani Kutsal ruh'un kendisi değildi.

214. Yani, "Hz. İsa (a.s) sadece Allah'tan bir ruh olduğuna ve O'nun ilâhlıkta bir payı olmadığına göre, sınırları aşmayın ve sadece Allah'a inanıp Hz. İsa (a.s) dahil bütün rasûllerine inanın." Hz. İsa'nın (a.s) öğrettiği gerçek de budur ve gerçek Hıristiyan da buna inanmalıdır.

215. Hıristiyanlar üçün birliğine (teslis) inandıkları için eliştiriliyorlar ve onlara haddi aşmamaları tavsiye ediliyor. Garip görünmesine rağmen Hıristiyanların hem Allah'ın birliğine, hem de teslise inandıkları bir gerçektir. Çünkü hiçbir Hıristiyan Hz. İsa'nın (a.s) Kitab-ı Mukaddes'teki sözlerine göre Allah'tan başka ilâh olmadığı gerçeğini reddedemez. Fakat Hıristiyanlığın daha ilk döneminde Logos doktirinin ortaya çıkması, onları yanlış bir inanca yöneltti. Allah ve Kutsal ruh ile birlikte Hz. İsa'nın (a.s) ilâhlığına inanmaya başladılar. O zamandan beri bu iki zıt inancı uzlaştırmak onların en önemli çıkmazları olmuştur ve onsekiz yüzyıldan beri Hıristiyan İlâhiyatçılar bu kendi icat ettikleri sorunu çözmeye çalışmaktadırlar. Bundan başka, bu doktrinlerin değişik yorumları üzerine birçok Hıristiyan mezhebi kurulmuş ve her mezhebin diğerini küfürle suçladığı birçok dinî tartışmalar ortaya çıkmıştır. Kısacası bütün alimler ve tefsirciler ne Allah, ne de Hz. İsa (a.s) tarafından ortaya konulmayan bu meselenin çözümlenmesi için uğraşmaktadırlar. Bu sorunun çözümünün olmadığı açıktır; çünkü hiç kimse, hem üç kişinin ilâhlığını paylaştıkları, hem de Allah'ın hiç ortağı olmaksızın tek olduğu inancını savunan bir sorunu çözümleyemez.

Bu ikilem, onların ilâhî sınırları aşmaları sonucu ortaya çıktığı için, ancak haddi aşmaktan sakınırlar, Hz. İsa'nın (a.s) ve Kutsal ruh'un ilâhlığı inancından vazgeçerler, yalnız Allah'a ibadet edip bağlanırlar ve Hz. İsa'yı (a.s) Allah'ın ilahlığına ortak değil Allah'ın Rasûlü olarak kabul ederlerse bu ikilem çözülebilir; ancak tüm şartlar yerine getirildiğinde mümkündür bu.

216. Bu ayet, Hz. İsa'nın (a.s) Allah'ın oğlu olduğuna inanan Hıristiyanların haddi aştıkları dördüncü noktayı reddeder. Bu inançla onlar, kendi dinlerinin sınırını aşmışlardır. Yeni Ahid'in ilk üç kitabına göre (bu sözler güvenilir kabul edilse bile) Hz. İsa (a.s) Allah'la insan arasındaki ilişkiyi baba ile oğul arasındaki ilişkiye benzetmiştir ve İsrailoğulları arasında yaygın olan geleneğe göre, Allah'a mecazi olarak baba demiştir. Eski Ahid'te de buna benzer birçok örnekler vardır. Hz. İsa (a.s) "Baba" kelimesini kavminin kullandığı anlamda da kullanmıştır. O, Allah'ı sadece kendi babası olarak değil, tüm insanlığın babası olarak adlandırmıştır. Fakat buna rağmen Hıristiyanlar sınırı aşıp Hz. İsa'yı (a.s) Allah'ın tek oğlu olarak ilân etmişlerdir. Onlar, bu saçma inancı, Hz. İsa'nın (a.s) Allah'ın tezahürü olduğu ve O'nun Kelimesi Ve Kutsal ruhu'nun tecessüm etmiş şekli olduğu varsayımına dayandırmışlardır. Aynı zamanda Allah'ın bütün insanlığın işlediği günahın yükünü üzerine alması, çarmıha gerilmesi ve kendi kanı ile insanların günahlarına kefaret olması için, kendi biricik oğlunu yeryüzüne gönderdiğine inanarak, büyük bir sapıklığa düşmüşlerdir. Bu inanç tamamen onların hayallerinin ürünüdür, çünkü Hz. İsa'nın (a.s) bunu destekler nitelikte bir tek sözü bile yoktur.

Burada Allah "Kefaret" doktrinini reddetmiyor, çünkü bu Hıristiyan inancının temel bir ilkesi değildir. Bilâkis (a) Hz. İsa'nın (a.s) Allah'ın oğlu olduğu inancının (b) "Eğer Hz. İsa (a.s) Allah'ın oğlu ise, neden çarmıha gerilerek öldürüldü?" sorusuna verilen felsefî ve mistik cevabın bir yan ürünüdür. Hz. İsa'nın (a.s) Allah'ın oğlu olmadığı ve çarmıhta ölmediği gösterildiğinde, bu doktrin de zaten otomatik olarak reddedilmiş olmaktadır.

217. Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ın olduğu için, onlardan hiçbiri O'nun baba-oğul ilişkisi içinde değil, bilâkis efendi ve köle ilişkisi içindedirler.

218. Allah mülkünü idare etmeye yeter ve bunun için bir oğula ihtiyacı yoktur.

219 176. ayet bu sure nazil olduktan çok uzun bir süre sonra indirilmiştir. O kadar sonra nazil olmuştur ki, bazı hadislere göre bu, Kur'an'ın nazil olan son ayetidir. Sıhhatçe güvenilir hadislere göre bu ayet, H. 9. yılda Nisa suresi tam bir sure olarak okunurken nazil olmuştur. Bu nedenle, bu ayet surenin başında mirasla ilgili ayetlere eklenmemiş, fakat bir ilâve şeklinde surenin sonuna eklenmiştir.

220. "Kelale"nin anlamı konusunda farklı görüşler vardır. Bazı müfessirlere göre Kelale, ne çocuğu, ne babası, ne de dedesi hayatta olmaksızın ölen kişidir. Bazılarına göre ise, babası veya dedesi hayatta olsun olmasın, geride çocuk bırakmadan ölen kimse demektir. Hz. Ömer de (s.a) bu konuda kesin bir karara varamamıştır. Bununla birlikte fakihlerin çoğu Kelale'nin, babası ve dedesi kendisinden önce ölmüş olan ve geride çocuk bırakmaksızın ölen kişi olduğu yolundaki Hz. Ebu Bekir'in (r.a) görüşünü benimsemişlerdir. Bu görüş, Kur'an tarafından da desteklenmektedir. Çünkü Kur'an'da Kelale'nin mirasının yarısının kız kardeşe verilmesi gerektiği bildiriliyor. Oysa baba hayatta olsa kız kardeş mirastan hiçbir pay alamaz.

221. Burada ortak anne-babadan veya aynı babadan olma kız ve erkek kardeşlerin kastedildiği konusunda görüş birliği vardır. Hz. Ebu Bekir (r.a) bu şekilde tefsir etmiş ve sahabenin hiçbiri, bu konuda ona ihtilaf etmemişlerdir.

222. Başka varis olmadığında erkek kardeş mirasın tümünü alır. Örneğin çocuğu olmayan kadının kocası hayatta ise, kadının kardeşi, kocaya düşen pay verildikten sonra geriye kalan bütün mirasa sahip olur.

223. Aynı durum ikiden fazla kızkardeş için de geçerlidir.