Bismillahirrahmanirrahim

FATIHA

1. Bkz. Bakara an: 278

2. Tevrat ve İncil hakkında genel bir yanılgı vardır. Çünkü çoğu kişi Pentateuch'u (Eski Ahid'in ilk beş kitabı) Tevrat, Gospel'i (Yeni Ahid'in ilk dört kitabı) ise İncil olarak kabul eder. Bu yanlış anlama vahyin kendisinden şüpheler uyandırır ve şöyle bir soru akla gelebilir: "Bu kitaplar gerçekten Allah'ın kelamı mı? Kur'an-ı Kerim gerçekten bunların içindekileri tasdik mi ediyor?"

Aslında Kur'an'ın tasdik ettiği Tevrat, Pentateuch'un kendisi değildir; fakat O'nun içine serpiştirilmiştir. Aynı şekilde İncil de "Dört Gospel" değildir, fakat bu kitaplarda muhtevîdir.

Tevrat, Hz. Musa'ya (a.s.) kırk yıl süren peygamberliği müddetince verilen emir ve öğütlerden oluşur. Taş tabletlere kazınmış olan ve Tur Dağı'nda Musa'ya verilen On Emir de bunların içindedir. Geri kalan emir ve öğütleri ise Hz. Musa (a.s.) kendisi yazdırmıştır. Daha sonra on iki israil kabilesinin (sıbt) her birine, rehberlik etmesi için Tevrat'ın bir kopyasını vermiştir. Bir kopyası da dikkatle korunması için Levi'lere verilmiş ve taş tabletlerle birlikte Tabut'ta (On Emir'in muhafaza edildiği sandık) muhafaza edilmiştir. Bu Tevrat, Kudüs'ün ilk yakılıp yıkılmasına kadar tam bir kitap olarak kalmıştır. Fakat zamanla İsrailoğulları bu Kitab'a o denli ilgisiz, anlayışsız ve aldırmaz bir hale geldiler ki, Yoşiya'nın krallığı zamanında Süleyman Tapınağı tamir edilirken, başkâhin Hilkiya O'nu şans eseri buldu; fakat O'nun Tevrat olduğunu anlayamadı. O'nun sadece bir kanun kitabı olduğunu düşündü ve Kitab'ı krallık yazmanına antika bir eser olarak verdi. Bir sonraki, O'nu Kral Yoşiya'ya iletti. Kitap okununca Yoşiya elbiselerini yırttı ve Hilkiya ile diğerlerine Kitab'ın içindekiler hakkında Rabbe danışmalarını emretti. (II Krallar, 22:8-13). Nebukadanazor'un Kudüs'ü yağmalayıp Süleyman Tapınağını yıktığı dönemde, İsrailoğulları'nın durumu işte böyleydi. Bu şekilde uzun yıllardan beri bir köşede unutulmuş Tevrat'ın son kopyalarını da ebediyen kaybetmiş oldular.

İsrailoğulları, Babil'deki sürgünden ülkeleri Kudüs'e geri dönüp tapınağı tekrar yaptıklarında Ezra, Eski Ahid'i derledi. Ezra, halkının ileri gelen bazı adamlarını topladı ve onların yardımıyla şimdi Kitab-ı Mukaddes'in ilk 17 kitabını oluşturan İsrailoğulları'nın tüm tarihini yazdı. Bunlardan Çıkış (Eski Ahid'in ikinci kitabı Çev.) Leviller (Eski Ahit-3. kitap), Sayılar (Eski Ahit-4. Kitap), Tesniye (Eski Ahit-5. Kitap) Hz. Musa'nın (a.s.) hayatını anlatır. Ezra ve yardımcılarının bulup vahyin kronolojik düzenini gözönünde bulundurarak uygun yerlere yerleştirdikleri asıl Tevrat ayetlerini de içerir. Asıl Tevrat, Hz. Musa'nın (a.s.) hayat hikâyesi içine serpiştirilmiş bulunan ayetlerden oluşur ve bugün bile onları diğerlerinden ayırıp Musa'nın (a.s.) "Rabbiniz Allah diyor ki," dediği yerde asıl Tevrat başlar ve hayat hikâyesi yeniden başladığında Tevrat'ın o bölümü biter. Kitab-ı Mukaddes'in yazarı buralara açıklama ve yorum mahiyetinde bazı şeyler eklemiştir. Sıradan okuyucu işte bu yorumlardan asıl Tevrat'ı ayırdetmede yanılgıya düşer.

Bununla birlikte İlâhî Kitaplar'ın mahiyetini iyi bilenler, bir dereceye kadar bu yorumla, vahyolunan ayetleri ayırdedebilirler.

Kur'an'a göre sadece Pentateuch'un içine serpiştirilen bu bölümleri gerçek Tevrat'tır ve Kur'an sadece bu bölümleri tasdik eder. Bu ayetleri derleyip Kur'an'la karşılaştırarak sınayabiliriz. Orada veya burada ayrıntılarda bazı farklılıklarla karşılaşılabilir; fakat, iki kitabın ana öğretilerinde en ufak bir farklılık bile yoktur. Bugün bile bu iki Kitab'ın aynı kaynaktan geldiği açıkça görülebilir.

Aynı şekilde, İncil de Hz. İsa'nın (a.s.) hayatının son birkaç yılı boyunca sarfettiği, vahyolunan sözler ve konulardan oluşur.

Bu sözlerin Hz. İsa'nın (a.s.) hayatı esnasında derlenip kaydedildiğinden emin olamayız. Moffat, Kitab-ı Mukaddes tercümesine yazdığı önsözde şöyle diyor: "İsa (a.s.) hiçbir şey yazmadı ve bir müddet için havarileri de O'nunla ilgili hiçbir kayıt tutma ihtiyacı duymadılar. O halde tarihte İsa ile ilgili bize ulaşan bilgiler Filistinli ilk havarilerin sözlerine ve derlemelerine dayanıyor. Bunların ne zaman yazıya geçirildiğini söyleyemeyiz. Fakat en azından onlardan bir tanesi her halde yaklaşık M.S. 50 yıllarında yazılı halde mevcut idi." Her ne ise, ölümünden yıllar sonra Hz. İsa'nın (a.s.) hikâyeleri dört incil (Gospel) şeklinde derlendiği zaman (Markos'un tertiplendiği zaman, ilki M.S. 65-67 yıllarında düzenlenmiştir), O'nun bazı yazılı veya ezberde kalan sözleri, tarihsel sıralamaya göre uygun yerlere konulmuştur. Yani ilk dört Gospel'in İncil olmadığı, yani Hz. İsa'nın (a.s.) söz ve rivayetlerinden oluşmadığı, fakat onları içerdiği çok açıktır. Yazarların eserlerinde Hz. İsa'nın (a.s.) sözlerini diğerlerinden ayırmak için tek bir aracımız var: Yazarların "İsa şunu söyledi ve öğretti" dediği yerlerde İncil başlar ve hikâyeye geri döndüklerinde İncil biter. Kur'an'a göre sadece bu bölümler İncil'dir ve Kur'an sadece bu bölümleri tasdik eder. Eğer bu bölümler derlenir ve Kur'an'la karşılaştırılırsa, ikisi arasında ciddî bir fark görülmez. Eğer bazı ufak farklılıklar varmış gibi görünüyorsa, bunlar da ön yargısız bir düşünce sonucunda ortadan kaldırılabilir.

3. Yani, "O, bütün evren hakkında tam, mükemmel ve kesin bir bilgiye sahiptir. Bu nedenle O'nun indirdiği Kitap'ta da Hakk'tan (Gerçek) başkası yer almaz. O halde Hakk (Gerçek) ancak Alim (her şeyi bilen) ve Hakim (Hikmet sahibi) olanın indirdiği o kitaptan öğrenilebilir."

4. Bu, iki önemli noktayı ima eder:

a. Allah sizin yaradılışınızı sizden veya bir başkasından daha iyi bilir; o halde sizin için O'nun gönderdiği hidayet'e tâbi olmaktan başka alternatif yoktur.

b. Ana rahmine düştüğünüzden beri hayatınızın her safhasında sizin, küçük büyük bütün ihtiyaçlarınızı karşılayan merhamet sahibi Allah'ın, sizin hayatınızın her şeyden öte en büyük ihtiyacı olan hidayeti (doğru yolu) bulmanızı sağlamayı ihmal etmesi mümkün değildir.

5. Muhkem açık, kesin, yalın ve kat'î demektir. Muhkemât ise, hiçbir belirsizlik gölgesine düşürmeksizin anlamlarını çok açık olarak ifade eden Kur'an ayetleridir. Bu ayetler yanlış anlamaya çok az meydan bırakacak şekilde anlamlarının çok açık ve kesin olması için böyle ifade edilmişlerdir. Bu ayetler Kitab'ın ana prensiplerini oluştururlar; yani, Kur'an'ın gerçekleştirmek için indirdiği amacı ancak ve ancak bu ayetler belirler. Bunlar dünyayı İslâm'a çağırır, öğütler verir ve uyarılarda bulunur. Yanlış inanç ve uygulamaları reddedip doğru hayat nizamını bu ayetler ortaya koyar.

Dinin esaslarını açıklayıp, inançla ibadetleri, görevle sorumlulukları, emir ve yasakları bunlar bildirir. Bu nedenle Hakk'ı arayan bir kimse, kendi ihtiyaçlarına ancak bunlar cevap verebileceği için bu ayetlere başvurmalıdır. Doğal olarak böyle bir kimse bu ayetler üzerinde duracak ve bunlardan en fazla faydayı elde etmeye gayret edecektir.

6. Müteşabihat, birden fazla anlama gelebilen ayetlerdir. Bu ayetlerin amacı evren hakkında, onun başlangıcı ve sonu, insanın evrendeki konumu gibi konularda bir miktar bilgi vermektir. Çünkü bu tip bilgiler, herhangi bir hayat sistemini formüle etmede esas teşkil ederler. Hiçbir dilin, henüz insan duyuları tarafından algılanmamış, hiçbir insan tarafından duyulmamış, koklanmamış dokunulmamış ve tadılmamış bu doğa-üstü şeyleri ifade edecek kelime, ifade, deyim vs. sahip olmadığı bilinen bir şeydir. Bu doğa-üstü şeylerin, insan hayatı sözkonusu edilerek anlatılmasının nedeni işte budur. Kur'an'ın insan dilinde birden çok anlama gelebilecek müphem ifadeler kullanmasının nedeni de budur.

O halde bu ayetlerin en önemli faydasının, kişinin gerçekliğe yaklaşmasının ve onun bu gerçekliği bu şekilde kavramasını sağlamak olduğu söylenebilir. Bu nedenle bu ayetlerin asıl manalarını belirlemek için ne denli çaba sarfedilirse, o denli şüphe ve belirsizlik içine düşülür. Bunun bir sonucu olarak kişi, gerçekliği (reality) bulmayı hiçbir zaman başaramaz, hatta ondan uzaklaşır ve sapıklığa düşer. Bu yüzden Hakk'ı arayanlar ve gereksiz şeylerin peşinde koşmayanlar, bu müphem ayetlerden aldıkları yalın gerçeklik anlayışıyla yetinirler ve bu da onların Kur'an'ı anlamalarını sağlar. Bu tür kişiler tüm dikkatlerini anlamları açık ve kesin ayetleri anlamakta kullanırlar. Diğer taraftan gereksiz şeylerden hoşlanan ve fitne peşinde koşanlar, zamanlarını ve enerjilerini bu anlamı belirsiz olan ayetleri yorumlamada harcarlar.

7. Bu şöyle bir soruya neden olabilir: Kişi müteşabih ayetlerin gerçek anlamını bilmediği halde nasıl onların hak olduğuna inanabilir? Bu soruya şöyle cevap verilebilir: Müteşabih (müphem) ayetler yorumlandığında değil, muhkem (anlamı açık ve kesin) ayetler iyice incelendiğinde, bu inceleme, anlayışlı bir kişiyi Kur'an'ın gerçekten Allah'ın kelâmı olduğu inancına götürür. Muhkem ayetleri inceleme, kişiyi bir kez Kitab'ın gerçekten Allah'tan olduğu inancına götürdükten sonra, müteşabih ayetler onun zihninde şüphelere yol açmaz ve kişi bu ayetlerden anladığı en basit anlamı kabul edip, ayet anlamlarında karmaşıklıklara rastlandığında ise, bunları bir tarafa bırakır. Kılı kırk yarıp onları araştıracağına Allah'ın Kelâmı'na bütün olarak inanır ve dikkatini daha faydalı işlere yöneltir.

8. Bkz. Bakara an: 61

9. Gerçek oranın üçte bir olmasına rağmen, sıradan bir gözlemci bile kâfirlerin sayısının, müslümanların sayısının en azından iki katı olduğunu gözleyebilirdi.

10. Kısa bir zaman önce yaşanan Bedir Savaşının anahatları, o savaşta yaşanan olaylara ve sonuca değinilerek ders verici bir nitelikte burada tekrarlanmaktadır. Bedir Savaşı üç önemli şey öğretmiştir:

1) Allah yolunda savaşan müminler savaş alanında bile kâfirlerden farklı davranırlar. Kâfirler, Kureyşliler gibi, cümbüş yapıp, kadın, şarap, dans ve müzikle eğlenirken müslümanlar Allah'tan korkup, ibadet ederler ve kendilerini namaza ve oruca verirler. Ayrıca ahlâkî esaslara bağlı kalarak Allah'a dua ederler. Bu manzarayı gören bir insan, hangi grubun Allah yolunda savaştığını açıkça anlayabilir.

2) Sayıca az ve teçhizat bakımından yoksun olmalarına rağmen müslümanların, daha kalabalık ve daha iyi silahlara sahip olan kâfirleri yenmeleri, Allah'ın yardımının onlarla olduğunu açıkça göstermiştir.

3) Yenilgi, Allah'ın gücünü görmezlikten gelip kendi silahlarının ve adamlarının çokluğu ile övünen kâfirler için büyük bir şok olmuştur. Bununla Allah, Mekke'den hicret eden birkaç muhacir ile Medineli çiftçilere güç vererek, Arabistan'ın en etkili ve güçlü kabilesi olan Kureyşlileri müthiş bir yenilgiye uğratabileceğini öğretmiştir.

11. Bkz. Bakara an: 27

12. Yani, "Allah, kendi rızasını hatalı veya acayip bir şekilde izhar etmez. O yapmacık ve gelişi güzel kararlar da vermez. O, kullarının niyetlerinden, amellerinden ve hareketlerinden tamamen haberdardır ve onları doğru değerlendirip, kimin kendi rızasını kazanması gerektiğini, kimin de kendi gazabına müstahak olduğunu bilir."

13. Bu şu anlama gelir: "Onlar hak yolunda sabrederler, kayıplar ve zorluklardan yılmazlar, yenilgilerle onların cesaretleri kırılmaz ve onları hiçbir çıkar hak yoldan çeviremez. Hiçbir başarı şansı olmadığı durumlarda bile onlar Hakk'a bağlı kalırlar" (Bkz. Bakara an: 60)

14. Bu, Allah'ın kendisinin tüm evrende mâbudluk sıfatına, otorite ve haklarına sahip tek Mâbud olduğuna şehadet etmesidir. Bu O'nun şahitliğidir ve kimin şahitliği, evrendeki tüm gerçeklikleri doğrudan bilen Allah'ın şahitliğinden daha güvenilir olabilir? O, tüm yarattıklarını görür ve ne yerde, ne gökte O'ndan gizli bir şey yoktur.

15. Allah'tan sonra en güvenilir şahitler evren'deki işleri yöneten meleklerdir. Onların delili kendi kişisel bilgilerine dayanır; yani "Bu ülkenin tek Hakim'i Allah'tır, dolayısıyla gök ve yerle ilgili işlerde O'ndan başka emir verebilecek kimse yoktur." Daha sonra Hak bilgisiyle donanan herkes, dünyanın başlangıcından bugüne dek, tüm evrende sadece Allah'ın Hakim ve düzenleyici olduğuna şahitlik etmektedir.

16. Allah'a göre sadece bir tek doğru sistem ve insan için bir tek doğru hayat tarzı vardır. Bu şu demektir: İnsan Allah'a ibadet etmeli, O'nu mâbud olarak tanımalı, tamamen O'na teslim olmalı, kendisini O'na ibadet ve hizmete adamalıdır. Ayrıca keyfine göre bir ibadet şekli de icat etmemelidir. Bilâkis hiçbir şey ekleyip eksiltmeksizin Allah'ın rasûllerine indirdiği hidayet'i rehber edinmelidir. Bu düşünce ve davranma şekline "İslâm" denir. Allah'ın, kulları ve yarattıkları için İslâm'dan başkasını meşru kabul etmemesi, O'nun kulları üzerindeki mutlak hakkıdır. Bir kimse cahilce, herhangi bir sistemi -ateizm, putperestlik gibi- seçmenin, kişinin kendi hakkı olduğunu düşünebilir; fakat evrenin Hâkim'i bu davranışı isyan olarak kabul eder.

17. Bu, Allah tarafından tarih boyunca dünyanın hangi köşesine gönderilmiş olursa olsun, her peygamberin sadece ve sadece İslâm'ı tebliğ ettiği anlamına gelir. O halde herhangi bir topluluğa, herhangi bir dilde indirilen her kitap, aynı İslâm'ı öğretmiştir. Sonraları insanlar bu dini bozmuşlar ve ona ya kendi çıkarlarını korumak ya da nefislerini yüceltmek için bazı şeyler eklemişler, çıkarlarına uymayan bazı bölümleri de kitaptan çıkarmışlardır. Belirlenen sınırları aşmak, adaletsiz kazanç, imtiyaz ve haklar elde etmek istedikleri için yeni dinler icad etmişlerdir. Böylece budine tâbi olan kişiyi, kendi istek ve arzularına uydurmak için doğru Din'in prensipleri, inançları ve emirlerinde değişiklikler yapmışlardır.

18. Aynı şey şu şekilde de ifade edilebilir; "Ben ve peşimden gelenler İslâm'dan eminiz ve Allah'ın hak dinini kabul ettik; şimdi söyleyin bakalım, sizin ve büyüklerinizin yaptığı değişiklikleri bırakıp eski hak dininize dönecek misiniz?"

19. Bu, alaylı bir şekilde kâfirleri, bugün "güzel şeyler" olarak kabul edip eğlendikleri kötü amellerin sonuçlarıyla uyarmanın bir yoludur.

20. Yani, "Onlar tüm enerji ve güçlerini kötü yollarda harcadıkları için, yaptıkları şeyler onlara hem bu dünyada, hem de ahiret'te hüsran getirecektir."

21. "Onların kötüye yönelmiş çabalarından iyi sonuçlar çıkarabilecek veya en azından onların zararını ortadan kaldırabilecek bir güç yoktur. Bu dünyada veya ahiret'te kendilerine yardım edeceklerine inandıkları hiçbir şeyin onlara faydası dokunmayacaktır."

22. Yani, "Onlardan Allah'ın Kitabı'nı en son otorite olarak kabul etmeleri, hükümleri önünde baş eğmeleri, O'nun doğru olarak öne sürdüğü şeyleri doğru olarak kabul etmeleri ve O'na göre yanlış olan şeyleri yanlış olarak kabul etmeleri isteniyor." Burada Allah'ın Kitab'ı ile Tevrat'ın veya İncil'in kastedildiği ve "Kitab'ın bilgisinin bir kısmına sahip olanlar"dan da Yahudi ve Hıristiyan âlimlerin kastedildiği belirtilmelidir.

23. Bu tür kimseler kendilerini Allah'ın gözdeleri olarak kabul ettikleri için amellerinin niteliği sözkonusu olmaksızın her halükârda Cennet'e gireceklerini zannederek kendilerini aldatırlar. Onlar "gerçek" müminler oldukları, çok dindar ataların çocukları, şu şu peygamberlerin ümmeti, şu şu ulu kişilerin takipçileri vs. oldukları için, aptalca, Cehennem'e atılsalar bile orada günahlarının pisliğinden temizlenmek için sadece birkaç gün kalacaklarını ve daha sonra süreki olarak Cennet'te yaşayacaklarını savunurlar. Bu tip yanlış anlayış ve hatalı fikirler onları o denli gözü pek yapmıştır ki, en ağır suçları ve en büyük günahları korkusuzca işlerler. O kadar ki en ufak bir Allah korkusu duymaksızın açıkça Hakk'ı reddederler.

24. 26. ve 27. ayetler kendilerinden önceki ve hemen sonraki ayetlerle güzel bir uyum teşkil eder. 19. ayetten itibaren İslâm düşmanlarına bir uyarı ve tehdit yer alır ve 25. ayette müslümanlar düşmanlarının ceza gününde yaptıklarının karşılığını göreceği konusunda temin edilirler.

Allah bu ayetlerde onları tekrar temin etmek için müminler ve Allah'a itaat eden kullar, açlık ve zorluklar çekerken, kâfirlerin ve Allah'a isyan edenlerin dünyada bolluk içinde yaşadığı görüldüğünde, insanın aklına gelen, fakat henüz sorulmamış olan bir soruyu cevaplandırıyor. Soru şöyledir: İki grubun bu zenginlik ve yoksulluğu arasındaki dengesizliğin altında yatan hikmet nedir? Bu bölümün nazil olduğu dönemde (H.3) Hz. Peygamber (s.a.) ve ashabı her taraftan o kadar baskıya maruz kalıyorlardı ki insanların zihninde bu soru oluşuyordu. Sorunun cevabını bu ayetler ihtiva eder; tüm otorite, güç, zenginlik ve servetin sahibi olan Allah, bunlardan bir kısmını istediği kişilere verir. Onlar, bu dengesizlikten tedirgin olmazlar. Çünkü O, Hakim'dir (Hikmet sahibi) ve Alim'dir (her şeyi bilendir). Bundan başka Allah serveti dilediğine verir, dolayısıyla zenginlik bir şeref ve dostluk kriteri değildir. Bu nedenle bunu takip eden ayetlerde müslümanların zengin kâfirlerle dostluk kurmaları yasaklanmaktadır.

25. Yani, "Eğer bir mümin, İslâm düşmanlarının eline düşer ve kötü davranılmaktan, tahakküm altına alınmaktan korkarsa, imanını gizleyip onlardan biriymiş gibi, onlarla birlikte yaşayabilir. Veya kâfirler onun mümin olduğunu anlarlarsa, hayatını kurtarmak için onlara dostluk gösterebilir. Aşırı korku anında, eğer onların baskısına katlanacak gücü olmadığını hissederse inandığını inkâr etmesine bile izin verilmiştir.

26. Bu bir tavsiyedir: İnsanlardan korku duymanız, kalplerinizden Allah korkusunu silecek kadar size hükmetmesin. İnsanların size yapabilecekleri en büyük kötülük bile bu dünya hayatı ile sınırlıdır. Oysa Allah size ebedi bir azap yükleme gücüne sahiptir. Bu nedenle, eğer aşırı bir durumda hayatınız tehlikeye düşer de imanınızı gizlemek zorunda kalırsanız, İslâm davasına, İslâm toplumuna ve hiçbir müslümanın mal ve canına zarar vermediğiniz sürece malınızı ve canınızı kurtarabilirsiniz. Aynı zamanda kâfirlerin elinde âlet olup İslâm'ın karşısındaki kötü güçleri desteklememek ve kâfirlerin müslümanlar üzerinde baskı uygulamalarını sağlayacak hiçbir konuda onlara hizmette bulunmamak için her an tetikte olmalısınız. Eğer hayatınızı kurtarmak için Allah'ın dinine, müminler topluluğuna veya bir tek mümine herhangi bir zarar verirseniz, veya Allah'a asi olanlara herhangi bir gerçek hizmette bulunursanız en sonunda Allah'a döndürüldüğünüzde, hesap günü'nde kendinizi kurtaramayacağınızı aklınızdan çıkarmayın.

27. "Allah'ın helâk olmanıza sebep olabilecek şeyler için sizi önceden uyarması, sadece O'nun engin merhametinden kaynaklanır."

28. Burada birinci bölüm sona erer. Eğer bu bölümün temasını, özellikle, Bedir Savaşı'na değinilmesini gözönünde bulundurursak, bu bölümün Bedir Savaşı'ndan bir müddet sonra, Uhud Savaşından ise bir müddet önce, yani H.3. yılda nazil olduğu sonucuna varırız. Muhammed İbn İshak'ın rivayeti çoğu kişiyi ilk 80 ayetin H.9. yılda nazil olduğu konusunda sabit ve yanlış bir fikre götürmektedir. Bu kaynağa göre bu bölüm Necran'dan gelen heyet nedeniyle nazil olmuştur. Fakat bu görüş şu iki sebep yüzünden hatalıdır; Birincisi, bu giriş bölümünü teşkil eden konunun dile getiriliş biçimi, onun çok daha önce nazil olduğunu açıkça ortaya koyar. İkincisi, Mukâtil İbn Süleyman'ın rivayetinde adı geçen heyetle ilgili olarak sadece Hz. Yahya'dan (a.s.) ve Hz. İsa'dan (a.s.) bahseden 33-63. ayetler nazil olduğu konusunda kesin bir tesbit yapılmıştır.

29. Buradan itibaren ikinci bölüm başlamaktadır. Bu bölüm H. 9. yılda, Hicaz ile Yemen arasında yer alan Necran Hıristiyanlarından bir delege grubunun gelmesi üzerine nazil olmuştur. Necran'ın 73 köy ve kasabadan oluştuğu ve yüz yirmi bin kişilik bir ordudan fazlasını çıkarabileceği söylenir. Topluluğun tümü Hıristiyandı ve ülke, toplumun başkanı olan "Seyyid", sosyal ve politik olaylarla ilgilenen "Akib" ve halkın dinî işlerine bakan bir "Piskopos" tarafından yönetiliyordu. Yukarıda adı geçen delegeler, Mekke'nin fethinden sonra, Arabistan'ın tümünün, ülkenin geleceğinin O'nun ellerinde olduğunu farkettiğinde, Hz. Peygamber'i (s.a.) ziyaret etmeye başlayan birçok delege grubundan biriydi. Necran'dan Medine'ye gelen bir heyet 60 kişiden ve üç yöneticiden oluşuyordu. Kesinlikle savaş etmeyi düşünmedikleri için önlerinde iki seçenek vardı: Ya İslâm'ı kabul edecekler, ya da zımmî olarak yaşayacaklardı. Bu sebeple Allah bu bölümü Hz. Peygamberi'ne (s.a.), heyettekileri İslâm'a davet etmesi için göndermişti.

30. İmran, Hz. Musa'nın (a.s.) ve Hz. Harun'un (a.s.) babalarının ismidir ve Kitab'ı Mukaddes'te "Emren" olarak geçer.

31. Hıristiyanların sapık olmalarının asıl nedeni, Hz. İsa'yı (Allah'ın kulu ve Rasûlü olarak değil), Allah'ın oğlu ve İlâhlığa ortak olarak kabul etmeleridir. Bu nedenle bu büyük hata, gerçek ve doğru İslâm'ı anlamalarına yardım edecek bir tarzda düzeltiliyor. Bölüme girişin, Hz. Adem'in, Hz. Nuh'un, İbrahim ailesinden ve İmran ailesinden gelen peygamberlerin (Allah'ın selamı hepsinin üzerine olsun) hepsinin insan olduğunun ve hiçbirinin "Allah" olmadığının teyid edilmesiyle başlamasının nedeni işte budur. Onların tek farkı, Allah'ın onları, dinini yaymaları ve dünyayı ıslah etmeleri için seçmiş olmasıydı.

32. Eğer "İmran'ın kadını" ile "İmran'ın karısı" kastediliyorsa, bu, 33. ayette adı geçen İmran'dan başka biri olmalı. Bu durumda büyük dedelerinden sonra Hz. Meryem'in babasının bu adı aldığı sonucuna varılır. Fakat eğer İmran'ın kadını ile İmran ailesinden herhangi bir kadın kastediliyorsa, Hz. Meryem'in annesinin İmran soyundan gelen bir kadın olduğu ortaya çıkar. Bu görüşlerden birini tercih edebilecek sahih bilgiye sahip değiliz. Bazı Hıristiyan kaynaklarında Hz. Meryem'in babasının Iaachim olarak geçmesine rağmen, tarih, Hz. Meryem'in babasının kim olduğunu ve annesinin hangi aileye mensup olduğunu bildirmez. Fakat eğer Hz. Meryem ile Hz. Yahya'nın annesi Elisabeth'in kuzen oldukları görüşü doğru kabul edilirse (Luka 1;36), o zaman "İmran'ın kadını", İmran ailesinden bir kadın anlamına gelecektir.

Luka İncili (1;5), Hz. Zekeriya'nın (a.s.) karısı Elisabeth'in "Harun'un kızlarından" olduğunu, yani İmran'ın kızı veya İmran'ın kadını olduğunu söyler, O halde Harun'un kızkardeşi Miriyam ile bakire Meryem'i birbirine karıştırma gibi bir hata sözkonusu değildir. Çocukları dedelerinin adıyla anmak yaygın bir gelenektir. Bu nedenle açıklamalardan her biri kabul edilmeye değer. Bununla birlikte burada yapılan bu tartışma, yani İmran gerçekten Meryem'in babasının ismi mi, yoksa dedelerinden biri mi tartışması, asıl konu olan Hz. İsa'nın mücizevi doğumunu açıklamada herhangi bir fark yaratmaz.

33. Yani "Sen kullarının dualarını duyarsın ve onların niyetlerinden haberdarsın."

34. Hz. Meryem'in annesi bununla şunu kasdetmiştir: "Eğer erkek olsaydı daha iyi olabilirdi; çünkü kadın birçok doğal zayıflıklar ve toplumsal kısıtlamalarla sınırlandırılmıştır ve bir din adamı (priest) olamaz. Bu nedenle benim çocuğumu adadığım amaca bir erkek çocuk daha uygun düşerdi."

35. Bu olay, Hz. Meryem rüşde erdiğinde ve gece gündüz Allah'a ibadetle meşgul olduğu Mâbed'e (Kudüs) kabul edildiğinde meydana gelmiştir. O'nun koruyuculuğunu üstlenen Hz. Zekeriya (a.s.) büyük bir ihtimalle Hz. Meryem'in teyzesinin kocası idi ve Mâbed'in koruyucularından biri idi. O, Eski Ahid'e göre öldürülen Zekeriya Peygamber'le (a.s.) aynı kişi değildir.

36. Arapça bir kelime olan "mihrab", camilerde imam için hazırlanan bir makam (ibadet edilen oyuk bir yer) anlamına gelir. Fakat burada bu kelime, manastırları ve kiliseleri birbirine bağlayan ve yerden biraz yüksek olarak inşa edilen hücreler için kullanılmıştır. Bu yerler, ibadet edilen yerlerin koruyucuları olan ve kendini zahidçe ibadete veren kimseler için hazırlanmıştır. Hz. Meryem de bu hücrelerden birinde kendini ibadete veriyordu.

37. Hz. Zekeriya (a.s.) o döneme kadar çocuksuzdu. Bu temiz genç kızı görünce bir çocuğu olsun istedi. O'nun Allah'ın özel koruması altında ve O'nun tükenmez kaynaklarından verilen nimetlerle nasıl büyüdüğünü görünce, bu ileri yaşında bile Allah'ın kendisine, eğer dilerse, bir çocuk verebileceğini ümit etmeye başladı.

38. Kitab-ı Mukaddes, Hz. Yahya'dan (a.s.) John the Babtist olarak bahseder. (Matta: böl. 3, 11, 14, Markos, 1, 6, Luka, 1, 3).

39. "Allah'tan bir emir (kelime)" ile burada Hz. İsa (a.s.) kastediliyor. Kur'an-ı Kerim Onu "Allah'ın bir emri (kelimesi)" olarak anar; çünkü Onun doğumu mucizevi olarak Allah'ın bir tek "Ol" emri ile meydana gelmiştir.

40. Yani, "Senin yaşlılığına ve karının kısırlığına rağmen Allah sana bir oğul bağışlayacak."

41. "Benim gibi yaşlı bir adamla, karım gibi kısır bir kadından bir oğul dünyaya geleceğinden emin olabilmem için bana bir işaret ver."

42. Bu bölümün en önde gelen amacı Hıristiyanların, Hz. İsa'yı (a.s.) Allah'ın oğlu kabul edip, Ona karşı ibadet ederek yaptıkları büyük hatayı anlamalarını sağlamaktır. Hz. Yahya'nın (a.s.) mucizevi doğumu da onların bu yanlış inançlarını savunmalarına karşı bir delil olarak Kur'an'da anlatılıyor. Hz. İsa'nın (a.s.) mucizevi doğumu Onu ilâh olarak kabul etmeye yol açmamalıdır. Çünkü aynı ailede yetişen ve çok değişik bir şekilde yetiştirilen Hz. Yahya da (a.s.) bir mucize sonucu dünyaya gelmiştir.

43. Hz. Meryem, annesi tarafından Allah yolunda mâbede adanmış bir kız olduğu için cinsiyeti nedeniyle onun koruyuculuğunu kimin yapacağı konusu, mâbeddeki görevliler için bir problem oldu. Bu nedenle görevliler problemi çözmek için kura çekiyorlardı.

44. Yani, "Sana hiçbir erkeğin dokunmamış olmasına rağmen bir erkek çocuğu dünyaya getireceksin." "Öyle olacak" anlamına gelen aynı "kezalike" kelimesi, Hz. Zekeriya'nın (a.s.) duasına cevap olarak kullanılmıştı. Bu nedenle burada da aynı anlamı taşır. Bu bölümün tümünde Hz. Meryem'e hiçbir erkekle ilişkide bulunmaksızın dünyaya getireceği erkek çocuğunun müjdesinin verilmesi ve tabiî durumdan farklı bir şekilde meydana gelen Hz. İsa'nın (a.s.) doğumunun hikâyesi anlatılıyor. Eğer Hz. Meryem normal yoldan hamile kalsaydı ve Hz. İsa'nın (a.s.) doğumunu anlatan diğer bölümleri de anlamsızlaşacaktı. Hıristiyanlar Hz. İsa'yı (a.s.) sadece mucizevî doğuşu nedeniyle Allah'ın oğlu ve ibadete değer bir ilâh olarak kabul ettiler. Yahudiler de, Hz. Meryem'in hiç evlenmeksizin Hz. İsa'yı (a.s.) doğurduğuna bakıp onu suçladılar. Eğer aksi olsaydı, iki grup da Hz. Meryem'in filan adamla evlendiğini ve Hz. İsa'nın (a.s.) da o adamın sulbünden olduğunu söylerlerdi. Bu durumda, Onun mucizevî doğumuyla ilgili şüpheleri dağıtmak için neden bu kadar uzun bir giriş yapıldığına bir sebep bulmak imkânsız olurdu. O zaman Hz. İsa (a.s.), "Meryem'in Oğlu" olarak değil de, filan adamın oğlu olarak anılabilirdi. Bir taraftan Kur'an'ın Allah kelâmı olduğuna inandığını ilân eden, diğer taraftan da Hz. İsa'ın (a.s.) normal olarak bir anne ve bir babadan dünyaya geldiğini ispatlamaya çalışanların durumu, gerçekte, Allah'ın kendisini bu insanlar kadar iyi bir şekilde ifade edemediğini göstermeye çabalamaktır. (Allah bizi küfre düşmekten korusun.)

45. Yani, "Eğer siz inatçı değilseniz, bilâkis Hakk'ı (Gerçek) kabul etmek istiyorsanız, bu ayetler, sizi, benim bu evrenin Mutlak Hakimi ve Yaratıcısı olan Allah tarafından gönderildiğime ikna edecek kadar açıktır."

46. "Bu da benim Allah tarafından gönderildiğime bir delildir. Eğer ben gerçekten peygamber olmasaydım, kendi dinimi icat eder ve bu mucizelerle sizi daha önceki imanınızdan yeni inanca döndürürdüm. Fakat ben asıl dinin yine aynı ve doğru olduğunu söylüyor ve benden önce gönderilen peygamberlerin getirdiklerini tasdik ediyorum."

Hz. İsa'nın, Hz. Musa ve diğer peygamberler (Allah'ın selamı hepsinin üzerine olsun) tarafından getirilen dinin aynısını öğrettiği konusu bugünkü İnciller tarafından bile desteklenmektedir. Örneğin, Matta İncili'ne göre Hz. İsa (a.s.) dağ'da verdiği vaazda şöyle der: "Benim, kanunu ve peygambeleri yok etmeye geldiğimi düşünmeyin: Ben yok etmeye değil, tamamlamaya geldim" (5; 17).

Hukukçu olan Ferisîlerden biri Hz. İsa'ya (a.s.) sordu: "Kanundaki en büyük emir nedir?" Hz. İsa (a.s.) şu cevabı verdi:

"Rabbin olan Allah'ı bütün kalbinle, bütün nefsinle ve bütün zihninle seveceksin. Bu ilk ve en büyük emirdir. İkincisi de buna benzer: Komşunu kendin gibi seveceksin. Bütün peygamberler ve kanun, bu iki emirde toplanır." (Matta, 22;37-40).

Başka bir fırsatta Hz. İsa (a.s) havarilerine şöyle dedi:

"Hâkimler ve Ferisîler Musa'nın yerinde oturuyorlar. Bu nedenle onlar her neyi emrederlerse, gözleyin ve yapın; fakat onların yaptıklarının peşinden gitmeyin; çünkü onlar söylediklerini yapmazlar" (Matta 23; 2-3)

47. Yani, "Ben cahil halkınızın bâtıl inançlarını, kanun adamlarınızın kılı kırk yaran tutumunu, zahitlerinizin aşırı sofuluğunu ve müslüman olmayanların hükmü altında Allah'ın kanunlarına yapılan kısıtlayıcı eklemeleri yürürlükten kaldırmak ve silmek için geldim. Ben size sadece Allah'ın helâl ve haram kıldığı şeyleri helâl ve haram yapacağım."

48. Bu tüm diğer peygamberler gibi Hz. İsa'nın (a.s) da öğretilerini aşağıdaki üç esasa dayandırdığını gösterir:

1) İnsanların boyun eğip teslim olması gereken En Yüce Otorite, sadece Allah'tır. Ve tüm sosyal ve ahlâkî sistemler tamamen bunun üzerine bina edilmelidir.

2) Bu Yüce Gücün temsilcisi olarak bir peygambere de kayıtsız şartsız itaat edilmelidir.

3) Eşyayı haram-helâl ve temiz-pis diye sınıflandıran düzenlemeler ve kanunlar yapmak hakkı sadece Allah'ındır.

O halde Hz. İsa, Hz. Musa, Hz. Muhammed (s.a) ve tüm peygamberlerin (Allah'ın selamı hepsinin üzerine olsun) bir tek ve aynı görev ile geldiği açıktır. Peygamberlerin hepsinin farklı görevlerde ve farklı amaçları yerine getirmek için gönderildiklerini sanan kişiler, büyük bir yanılgı içindedirler. Evrenin mutlak Hâkim'i tarafından, O'nun kullarına elçi olarak gönderilen hiç kimsenin, insanların O'na asi ve O'ndan müstağni olmalarını önlemek ve herhangi bir şekilde otoritede Allah'ın yanısıra, O'na ortaklar edinmelerini yasaklamaktan başka bir görevi olmaz. Çünkü onlar, insanları Aziz olan Allah'a teslim olup, O'na itaat etmeye ve O'na bağlılığa ve sadece O'na ibadet etmeye davet etmek üzere gönderilmişlerdir.

Ne yazık ki şu anda elde bulunan İncillerden hiçbiri Kur'an-ı Kerim'deki gibi bu kadar açık ve kesin bir şekilde Hz. İsa'nın (a.s.) görevini anlatmamaktadır. Yine de bu kitaplarda bu üç ana esas, oraya buraya serpiştirilmiş halde bulunmaktadır. Örneğin, Hz. İsa'nın (a.s) tek bir Allah'a ibadete inandığı aşağıdaki bölümlerden açıkça anlaşılmaktadır:

1) "Rabbin olan Allah'a ibadet edecek ve yalnız O'na hizmet edeceksin" (Matta, 4: 10).

2) Hz. İsa (a.s) sadece buna inanmakla kalmadı, bunu tüm etkinliklerinin nihaî gayesi kıldı ve nasıl tüm evren O'nun fiziksel kanunlarına boyun eğiyorsa, yeryüzündeki tüm insanları da o şekilde Allah'ın vahyî kanunlarına boyun eğdirmek için uğraştı.

"Melekutun gelsin. Senin mülkün (saltanatın) gökte olduğu gibi yerde de egemen olacak" (Matta, 6; 10).

Hz. İsa'nın (a.s.) kendisini daima bir peygamber ve semavî mülkün bir temsilcisi olarak sunduğu ve insanları sadece bu alan içinde kendisine tâbi olmaya davet ettiğini bazı kendi sözleri de destekler. O,doğduğu yer olan Nasıra'da tebliğe başladığında, kendi halkı ve akrabaları O'na karşı çıktılar. Matta, Markos ve Luka İncillerine göre Hz. İsa (a.s.) şöyle dedi: "Hiçbir peygamber kendi ülkesinde kabul görmez." Düşmanları Kudüs'te Onu öldürmek için bir komplo hazırlamaya başladığı ve insanlar Ona başka yerlere gitmesini tavsiye ettiğinde "Hiçbir peygamber Kudüs dışında ölmez" dedi. (Luka, 13;33).

Hz. İsa (a.s.) son kez Kudüs'e girerken, havarileri: "Rab adına gelen Kral'a selam olsun" diye yüksek sesle saygı göstermeye başladılar. Ferisiler buna gücendiler ve Ondan havarilerini susturmasını istediler. O şu cevabı verdi:

"Size derim ki, eğer bunlar sussalar, birdenbire taşlar bağırmaya başlar." (Luka, 19;38-40).

Başka bir seferde de şöyle demiştir:

"Ey çalışanlar ve ağır yükü olanlar, bana gelin, sizi dinlendireyim. Benim boyunduruğumu alın ve beni anlayın; çünkü ben alçakgönüllü ve halim biriyim.... Benim işim kolay ve yüküm de hafif" (Matta 11: 28-30). Bunun yanısıra Hz. İsa'nın (a.s.) insanların, insan yapısı kanunlara değil ilâhi kanunlara uymalarını istediği, Matta ve Markos İncillerindeki bir bölümden de anlaşılabilir. Bu bölümde Ferisiler, havarilerin neden eskilerin geleneğini bozarak ellerini yıkamadan yemek yediklerini sorduğunda Hz. İsa (a.s.) şu cevabı verdi: "İşaya (Kitab-ı Mukaddes'e göre Hz. İsa'dan (a.s.) önce 8. yüzyılda gelen peygamberlerden biri.-Çev.) sizin iki yüzlülüğünüzü önceden haber vermiştir. Bu insanlar beni ağızlarıyla destekliyorlar, fakat kalpleri benden uzaktır. Ne yazık ki onlar bana itaat etmiyor ve insanların emirlerini öğretiyorlar. Allah'ın emirlerini bir kenara bırakıp, testi ve çömlekleri yıkıyor ve benzeri insanların koyduğu görenekleri uyguluyorsunuz. Daha sonra onlara şöyle dedi: Pekâla, Allah'ın emirlerini terkedip kendi geleneklerinizi muhafaza edin bakalım! Hz. Musa (a.s.) anne babanıza iyi davranın; kim anne ve babaya kötü konuşursa mutlaka öldürülsün demişti. Siz anne-babasına karşı gelen bir adamı serbest bırakıyorsunuz. Babalarınızdan miras aldığınız gelenekler karşısında Allah'ın emirlerini hiçe sayıyorsunuz ve buna benzer daha birçok şeyler yapıyorsunuz. (Markos 7: 6-13).

49. Arapça "havâri" kelimesi hemen hemen "ensar" kelimesi ile eş anlamlıdır. Kitab-ı Mukaddes'te bunlar "şakird" bazı yerlerde "ra-sûl" olarak adlandırıldılar. Hz. İsa (a.s.) diğer insanlara mesaj ulaştırmak gayesiyle onları görevlendirmiş, bu nedenle onlara bu ad verilmiştir; Allah onları kendi elçileri (apostles) olarak seçtiği için değil.

50. İslâm'ın ikamesine yardımcı olan kişiler Allah'ın yardımcıları olarak isimlendirilirler. Allah insanlara serbest irade vermiştir. İnsan ister isyan eder, ister itaat eder. Ancak ikna yoluyla insana itaat yolu açık bırakılmıştır. Çünkü O, serbestlik bahşettiği alanlarda insanlara isteklerini zorla kabul ettirmez. Bilâkis nasihat ve muhakeme yoluyla kabul ettirmek ister. İnsanları tavsiye ve nasihatla doğru yola ulaştırmak Allah'ın işi olduğundan Allah, İslâm'ı yaymak için güçlerinin son noktasına kadar çabalayanları "yardımcıları ve dostları" olarak adlandırır. Gerçekte bu, bir kulun ulaşabileceği en üst derecedir. Çünkü namaz kılarken, oruç tutarken ve bu gibi diğer ibadetleri yaparken insanın konumu sadece kul olmaktır. Fakat o, Allah'ın dininin yayılmasına çalıştığında, Allah'ın "dostu ve yardımcısı" olma gibi eşsiz ve yüce bir konuma yükselmektedir. Bu da bir insanın bu dünyada ruhî yücelme ile kazanabileceği en yüksek makamdır.

51. Arapça metindeki "müteveffi" kelimesi, "teslim almak" ve "can almak" anlamlarına gelen 'teveffa" kelimesinden gelir; fakat burada mecazî anlamda kulanılmıştır. Burada "görevden alma" anlamına

gelmektedir. Allah, Hz. İsa'yı (a.s) geri çağırmıştır; çünkü İsrailoğulları getirdiği apaçık ayetlere rağmen Onu reddetmişlerdir. Onlar yüzyıllardan beri Allah'a isyan ediyorlar ve onlara yapılan çeşitli uyarı ve nasihatlara rağmen millî karakterleri yavaş yavaş bozuluyordu. Arka arkaya birçok peygamberi öldürmüşler ve o denli küstah olmuşlardı ki, onları doğru yola çağıran her adamın kanına giriyorlardı. Onlara son bir şans vermek için Allah, Hz. İsa (a.s) ve Hz. Yahya (a.s) peygamberleri aynı dönemde topluluklarına gönderdi.

Bu peygamberler kendilerinin Allah tarafından gönderildiğine delalet eden öylesine açık ayetlerle gelmişlerdi ki, onları Ancak Hakk'a karşı önyargılı, gözü kapalı ve doğru yoldan sapmış kişiler reddedebilirdi. İsrailoğulları bu son şanslarını da kaybettiler. Çünkü onlar daveti reddetmekle kalmayıp bir rakkasenin (dansöz) isteği üzerine Hz. Yahya (a.s) gibi büyük bir peygamberin başını kestiler. Yine onlardan Ferisîler ve Hâkimler komplo hazırladılar ve Hz. İsa'yı (a.s.) Roma hükümeti tarafından bir şans daha verilmesine değmeyecek kadar inatçı olduklarını ispatlamış oldular. Bu nedenle Allah Hz. İsa'yı (a.s) geri çağırdı ve İsrailoğulları'na, kıyamet gününe kadar rezil ve aşağı bir hayatı lâyık gördü.

Bütün bu bölümün, Hıristiyanların Hz. İsa'nın (a.s) ilâhlığı ile ilgili sapık görüşünü reddetmek ve düzeltmek üzere indirildiğini akılda tutmak faydalı olacaktır. Bu inancın Hıristiyanlar arasında geçerli olmasının üç nedeni vardır:

1) Hz. İsa'nın (a.s) mucizevî doğumu,

2) O'nun görülüp algılanabilen mucizeleri,

3) O'nun göğe yükselişi, ki bu konuda onların kitapları çok açık ifadeler kullanır. Kur'an, birinci maddeyi onaylar ve bunun, yani Hz. İsa'nın (a.s) babasız dünyaya gelişinin sadece Allah'ın sonsuz gücünü gösteren bir mucize olduğunu belirtir. O, istediği kimseyi istediği şekilde yaratabilir. Bu nedenle Hz. İsa'nın (a.s) mucizevi doğumu, Onu ilahlığa ortak kabul etmeye neden oluşturmaz.

Kur'an, ikinci maddeyi de onaylar, hatta Hz. İsa'nın (a.) bütün bu mucizeleri, Allah'ın bir kulu olarak gösterdiği ve O'nun otoritesinden bağımsız olarak değil, bilakis O'nun izniyle yaptığı gerçeği vurgulanır. O halde Hz. İsa'nın (a.s.) ilâhlığa ortak olduğu sonucuna varmak yanlıştır.

Şimdi de üçüncü maddeyi ele alalım. Eğer Hıristiyanların "göğe yükseliş" inancı tamamen temelsiz olsaydı, bu inanç, onların tapındığı ve "Allah'ın oğlu" dedikleri kişinin yıllarca önce öldüğü ve toprak olduğu, eğer tam tatmin olmak istenirse şu şu yerde mezarının görülebileceği öne sürülerek kolayca reddedilebilirdi. Fakat Kur'an bunu açık bir şekilde ifade etmiyor. Diğer taraftan Kur'an sadece O'nun "yükselişi"ni ima eden açık ifadeler kullanmakla kalmaz, Hz. İsa'nın (a.s) çarmıha gerildiği fikrini de tamamen reddeder. Kur'an'a göre, son nefesinde "Eli, Eli, lama sabahchtani?" diye bağıran ve çarmıha gerilen kişi kesinlikle Mesih değildi. Çünkü çarmıha germe işlemi meydana gelmeden önce Allah, Mesih'i kendisine yükseltmiştir.

O halde şu açıktır ki, bu ayetlerde Hz. İsa'nın (a.s) öldüğünü ispatlamaya çalışanlar gerçekte Allah'ın kendisini açık ve belirli bir şekilde ifade edemediğini göstermeye çalışmaktadırlar. (Allah bizi böyle bir düşünceden korusun.!)

52. "O'nu inkâr edenler", Hz. İsa (a.s) tarafından Hakk'ı kabul etmeye çağrılan Yahudilerdir. "O'na uyanlar" ise gerçekte sadece müslümanlardır; fakat Ona inananların hepsini kasdettiği de söylenebilir. O zaman samimi Hıristiyanlar da bu gruba dahil olur.

53. "Eğer bir mucize sonucu dünyaya gelmek insana Allah veya Allah'ın oğlu olma hakkını veriyorsa, Adem buna daha lâyıktır. Çünkü Adem anasız-babasız yaratılmıştır; oysa İsa'nın sadece babası yoktu."

54. Buraya kadar Hıristiyanların gözü önüne serilen noktalar şunlardır:

Birinci olarak, onlara, Hz. İsa'nın (s.a) ilâhlığı inançlarının tamamen yanlış olduğu bildiriliyor. O sadece Allah'ın dileği ile mucizevî şekilde dünyaya gelmiş ve kendisine peygamberliğin apaçık bir kanıtı olan mucizeler verilmiş bir insandı. O'nun "yükselişi"ne gelince, kâfirler Onu çarmıha germeden önce Allah Onu kendine yükseltmiştir. Aslında kâinat Hâkimi'nin gücü, kullarından herhangi birine dilediği herhangi bir şekilde davranmaya yeter. Bu nedenle Hz. İsa'ya (a.s) hasredilen bu özel davranış nedeniyle, Hz. İsa'nın (s.a) ilâh olduğu, O'nun oğlu olduğu veya otoritesinde O'na ortak olduğu sonucuna varmak tamamen yanlıştır.

İkincisi, Hz. Muhammed'in (s.a.) onları, Hz. İsa'nın (a.s) kendi zamanında ortaya koymaya çalıştığı aynı gerçeğe (Hakk) çağırdığı ve iki peygamberin öğretilerinin temelde özdeş oldukları noktasında dikkat etmeye yöneltiyorlar.

Üçüncüsü, Hz. İsa'nın (a.s) havarileri, Kur'an'da ortaya konulan aynı İslâm'a inanmışlar ve uymuşlardır. Bununla birlikte daha sonraki çağlarda yaşayan Hıristiyanlar Hz. İsa'nın (a.s) mesajını terketmişler ve havarilerin inancından sapmışlardır.

55. Tartışmayı bu şekilde halletme metodu, Necran'dan gelen heyet üyelerinin gerçekten inat ettiklerini göstermek için öne sürülmüştür. Aslında onlar yukarıdaki bölümde değinilen noktalara hiçbir cevap bulamamışlar ve kendi kitaplarında bile sözkonusu inançlarını destekler ve haklı gösterir nitelikte delil getirememişlerdir. Bu nedenle kendi inançlarının gerçeğe uygun olduğunu ve hatalı olmadığını emin bir şekilde iddia edememişlerdi. Bunun yanısıra, Hz. Peygamber'in (s.a) yaptığı şeyleri, öğrettiklerini ve karakterini yakından gözlediklerinde, o kadar etkilenmişlerdi ki, heyettekilerin çoğu kalben O'nun gerçekten peygamber olduğuna ikna olmuşlardı veya en azından O'nu cesaretle reddedemeyecek hale gelmişlerdi. Yapılan teklifi kabul etmemelerinin nedeni de buydu: "Eğer gerçekten inancınızda sadıksanız, bizimle birlikte Allah'a dua edip O'nun lânetinin İsa (a.s) hakkında yanlış şeyler söyleyenlerin üzerine olmasını dilersiniz." Onların bu teklifi kabul etmemeleri bütün Arabistan'a açıkça, o zamana dek dindar olarak tanınan Necran Hıristiyanlarının rahip ve dinî liderlerinin, kendilerinin bile emin olmadıkları inançları öne sürdüklerini gösterdi.

56. Buradan itibaren üçüncü bölüm başlar. Burada ele alınan konu bu bölümün Bedir ve Uhud Savaşları arasınaki süre içinde nazil olduğunu göstermektedir. Üç bölümün muhtevası da kendi içine o kadar bağlantılıdır ki, hiçbir yerde tutarsızlığa rastlanmaz. Bu nedenle bazı tefsirciler bu bölümün de Necran heyetine hitaben nazil oluduğu gibi yanlış bir düşünceye kapılmışlardı. Fakat buradan itibaren yer alan bölümün dile getiriliş biçimi, onun Yahudilere hitaben nazil olduğunu açıkça göstermektedir.

57.Yani, "Bizim kabul ettiğimiz ve sizin de kendi kitaplarınızın öğretileri ile desteklendiği ve tasdik edildiği için, 'yanlış' diye reddedemediğiniz inancımızda bize katılın."

58. Yani, "Sizin Yahudiliğiniz ve Hıristiyanlığınız, Tevrat ve İncil indirildikten çok uzun zaman sonra ortaya çıktı. Oysa Hz. İbrahim (a.s) bu kitaplar gönderilmeden çok önce yaşadı. Şimdi, sıradan bir adam bile Hz. İbrahim'in (a.s) dininin hiçbir şekilde Yahudilik veya Hıristiyanlık olmayacağını kolayca anlayabilir. O halde eğer Hz. İbrahim (a.s) sizin de inandığınız gibi, doğru yolda ve kurtuluşa erenlerden ise, doğru yolda olmak ve kurtuluşa ermek için, Yahudilik veya Hıristiyanlığa uymanın şart olmadığı ortaya çıkıyor." (Bkz. Bakara an: 135, 141)

59. Arapça hanîf kelimesi, diğer bütün yolları reddettikten sonra, bir tek belirli yola uymayı seçen kişi için kullanılır. Biz bu anlamı "Müslüman, imanında samimi olan" diye ifade ettik.

60. Bu cümle "Siz kendiniz şehadet edip dururken" şeklinde de anlaşılabilir. Fakat iki durumda da ifadenin anlamında bir değişiklik olmaz. Hz. Peygamber'in (s.a) temiz hayatı, O'nun ashabı üzerinde görülen derin etkisi, Kur'an'ın yüce öğretileri, o kadar açık ayetlerdir ki, peygamberlerin hayatlarına ve ilâhî kitapların tabiatına aşina olan hiç kimse O'nun peygamberliğini reddedemezdi.

O kadar ki, ehl-i kitap bazı zamanlarda apaçık Hakk'a karşı çıkamıyor ve ister istemez Kur'an'ın onları tekrar tekrar inatçılık ve Allah'ın apaçık ayetlerini görüp kalplerinde tamamen ikna olduktan sonra, bile bile Hakk'ı reddetmekle suçlamasının nedeni budur.

61. Bu, Medine'nin hemen dışında yaşayan Yahudi âlimlerinin ve liderlerinin İslâm Hareketi'nin gücünü zayıflatmak için kurdukları tuzaklardan biriydi. Onlar, sadece, gizli düzenlerle bazı müslümanları kandırmak için İslâm'a ilgi duyar görünüyorlardı. Amaçları müslümanların cesaretini kırmak ve yığınlar arasında Hz. Peygamber'in (s.a) söyledikleri ve öğrettikleri ile ilgili şüpheler uyandırmaktı. Bu amaçla Medine'ye müslüman olduğunu ilân eden, fakat daha sonra müslümanlar arasında ve onların Peygamber'inde şu şu kötülükleri gördüğü için İslâm'dan çıktığını açıklayan adamlar göndermeye başlamışlardı.

61/a Onların bu zavallı oyuna girmelerinin nedeni, İslâm'ı kıskanmaları ve ataların dinine bağlı olmalarıdır. Onlar şu sözlerle azarlanıyorlar: "Allah sizin önyargılarınızla sınırlı değildir; bilâkis, O kime dilerse hidayetini (doğru yol) verir. Şimdi de O, size verilen hidayetin bir benzerini, rahmeti nedeniyle, müslümanlara vermiştir. Sizin kurnazca tuzaklarınızın, hidayeti onlardan gideremeyeceğini veya onun yerine sapık yolu getiremeyeceğini, bilâkis bu tuzakların Rabbiniz katında sizin aleyhinize bir kanıt olacağını çok iyi anlamalısınız." Allah bununla onların önyargılarından vazgeçip, başka birine (Hz. Muhammed (s.a)) indirilmiş de olsa Hakk'a tâbi olmayı mı; yoksa inatlarında direnip müslümanların, Rableri önünde kendi aleyhlerinde kullanabilecekleri deliller ortaya koymaya devam etmesine rağmen, sadece inatçı ve önyargılı oluşları nedeniyle Hakk'ı reddetmeyi mi seçeceklerini görmek istemiştir.

62. Arapça "Vâsi" Her şeyi kaplayan kelimesi genellikle Kur'an'da şu üç durumda geçer:

1) Bir topluluğun dar görüşlülükle uyarıldığı ve onlara Allah'ın kendileri gibi olmadığı hatırlatıldığında,

2) Birisi cimrilik ve hasisliği nedeniyle azarlandığı ve Allah'ın onun gibi cimri olmadığı söylendiği zaman,

3) İnsanlar, kendi tahayyül kapasitelerinin sınırlı olması nedeniyle Allah'ın sonlu olduğuna inandıklarında, onlara Allah'ın sonsuz ve sınırsız olduğu söylenir. (Bkz. Bakara an: 116).

63. Yani, "Allah, kimin şerefli ve daha faziletli olmayı hakettiğini bilir."

64. Yani, "Onlardan sadece Yahudilerle olan ilişkilerinde adaletli olmaları isteniyor ve Yahudi olmayan birinin mülkünü gaspetmekte bir beis görülmüyordu. Bu inanç sadece cahil Yahudi yığınları arasında yaygın değildi. Bilâkis bütün dinî sistem, İsrailliler ve İsrailli olmayanlarla kurulan ilişkilerde tamamen farklı davranmaya müsaade edecek bir şekilde yoğrulmuştu. Onların ahlâkî değerleri belli bir tür davranışı İsrailoğulları'ndan birine karşı yapmayı yasaklıyor, fakat Yahudi olmayan birine karşı o şekilde davranmaya izin veriyordu. Aynı şey bir İsrailli için doğru oluyor; fakat İsrailli olmayan biri için ise yanlış kabul ediliyordu. Örneğin Kitab-ı Mukaddes şöyle der: "Her yedi yılın sonunda... komşusuna bir şey ödünç veren kişi onu bağışlasın...", fakat "eğer bir yabancı(ya borç vermiş) iseniz onu geri isteyebilirsiniz." (Tesniye, 15;1-3). Başka bir yerde de tefecilikle (faiz) ilgili kanun şu şekilde ifade edilmiştir: "Bir yabancıya faizle borç verebilirsiniz, fakat kardeşinize faizle borç vermemelisiniz." (Tesniye, 23;20). "Eğer bir adam İsrailoğulları'ndan birinin bir şeyini çalsa, onunla ticaret yapsa veya onu satsa, bu kişi öldürülür." (Tesniye, 24:7). Talmud'da denilmektedir ki: "Şayet bir İsrailli'nin boğasını İsrailli olmayan bir kimsenin boğası yaralarsa, İsrailli'ye tazminat vermek zorundadır. Eğer İsrailli'nin boğası İsrailli olmayanın boğasını yaralarsa, İsrailli tazminat vermek zorunda değildir. Bir kimse kaybolmuş bir şey bulursa ve bulduğu şey İsraillilerin yerleşim bölgesindeyse, bulduğu şeyi sahibine vermek için ilân etsin. Şayet, İsrailli olmayanların bölgesinde bulunmuşsa, ilân etmeye gerek yoktur. İsmail'in Rabbi diyor ki: Eğer bir ümmi ile bir İsrailli arasında anlaşmazlık çıkmışsa, mahkemedeki hâkim, kardeşinin lehine bitmesi için uğraşsın. Mümkün değilse ümmilerin kanunlarına göre, kardeşinin lehine bir sonuç almaya çalışsın. Ve "Bu sizin kanununuza göredir" desin. Her iki kanundan da yararlanamıyorsa, hangi yolla olursa olsun, İsrailli kardeşini kazandırsın. İsmail'in Rabbi, "İsrailli olmayanların zaaflarından yararlanın" diyor." (Talmudic Mıscelleny. Paul İsaac Hershum. 1880, London. Sh. 37, 210-221).

65. Onlar günahların en kötüsünü işlemelerine rağmen hâlâ hesap gününde Allah'ın gözdeleri olacaklarından, O'nun rahmet ve iltifatına sadece kendilerinin sahip olacağından emindirler. Çünkü onlar ahiret'te, azizlerin şefaati ile dünyada işledikleri günahların cezalarından ahiret'te kurtulacaklarına inanıyorlardı. Fakat o gün onlara umduklarından farklı bir şekilde davranılacaktır.

66. Arapça metni sadece şeklen ele alırsak, "onların Kitab'ın asıl anlamından uzaklaştıkları ve kelimeleri değiştirerek anlamını saptırdıkları" anlatılmak isteniyor denebilir. Fakat metnin gerçek anlamı şudur: Kitab'ı okurlarken onlar kendi çıkarlarına, kendi icat ettikleri dinî inançlara veya teorilere uygun olmayan belirli bazı kelime veya cümlelerde dillerini sürçtürüyorlardı. Böylece, insanları zihnî hatalara, yanlış sonuçlara ve yanlış dinî inançlara yöneltmek için anlamları değiştiriyorlardı. Ne yazık ki, bazılarının Kur'an'da da aynı şeyi denemeye çalıştığı görülmüştür. Örneğin Hz. Peygamber'in (s.a) insanüstü özelliklere sahip olduğuna inananlar, Kehf suresinin 110. ayetini (Gul innema ene beşerûn mislüküm) değiştirip (Gul innema ene beşerün mislükum) diye okuyorlardı. Birinci ve doğru okuyuş: "De ki (Ey Peygamber), Ben de sizin gibi bir beşerim" anlamına gelir. Halbuki ikinci okuyuş anlamı saptırır: "De ki (Ey Peygamber), gerçekte Ben sizin gibi bir beşer değilim."

67. Rabbâni (rabbi) Yahudilerin dinî işlerini yöneten, ibadetlerini düzenleyen ve kanununu yürüten, yorumlayan dinî görevlinin adıdır.

68. Bu iki ayet, birçok topluluğun peygamberlerine atfettikleri yanlış sıfatların, bir meleği veya bir peygamberi ilâh veya tapınma nesnesi yapmak için Kitap'ta yaptıkları değişiklikerin toptan reddedilişidir. Burada önemli bir formül gözler önüne serilmektedir. Allah'tan başkasına ibadeti öğreten ve Allah'ın bir kulunu ilâhlık makamına yücelten hiçbir mesaj Allah'ın talimatı olamaz. Bu nedenle bir kitapta böyle bir şeyin varlığı, onun sonraki yılarda sapık bir kimse tarafından kitaba eklendiğinin açık bir delili olarak görülmelidir. O halde "Allah'ın oğlu olma veya O'na eşit olma" iddiası hiçbir şekilde Hz. İsa'nın (a.s) kendisi tarafından ortaya konulmuş olamaz. Ancak O'nun sapık takipçilerinden biri bunu uydurmuş olabilir.

69. Bu şu anlama gelir: "Ey kitap ehli! Siz, kendi peygamberinize verdiğiniz sözle Muhammed'e (s.a) inanmak ve O'na yardım etmekle yükümlüsünüz. Çünkü biz her peygamberden (ve onlara uyanlardan), yeryüzünde bizim öngördüğümüz hayat tarzını kurmak ve tebliğ etmek için tarafımızdan gönderilen her peygambere yardım etmeleri konusunda söz aldık. Bu nedenle siz O'na karşı önyargılı olmamalısınız, dini de kendi tekelinizde sanmamalısınız; Hakk'a karşı çıkmak yerine, Hakk'ı yaymak amacıyla ortaya çıkan bayraktarın sancağı altında toplanmalısınız."

Bu bağlamda bu sözün Hz. Muhammed'den (s.a) önce gelen bütün peygamberlerden alındığını açıkça belirtmekte yarar var. Böylece her peygamber kendinden sonra gelecek olan peygamberi halkına haber vermiş ve onlardan, gelen peygambere uymaları istenmiştir. Fakat Hz. Muhammed'den (s.a) de böyle bir söz alındığını bildirir bir delile, ne Kur'an'da, ne de hadislerde rastlanmamaktadır. O, ümmetine kendisinden sonra bir peygamber geleceğini de bildirmemiştir. Aksine O, peygamberlerin sonuncusu olduğunu söylemiştir.

70. Bu, Ehl-i Kitab'ın, Hz. Muhammed'e (s.a) karşı çıkıp O'nun davetini reddederek Allah'a verdikeri sözü tutmadıkları anlamına gelir. Onlar kendi peygamberlerinin Allah'la yaptığı sözleşmeyi önemsemiyorlardı. Bu nedenle onlar, Allah'ın koyduğu sınırları aşan azgın ve sapıklardır.

71. Yani, "Bütün kâinat ve onun içindekiler İslâm'a uyup Allah'a teslim olurken, aynı kâinatta yaşayan bu kâfirler İslâm'dan başka hangi hayat nizamına uymaya çalışıyorlar?"

72. "Biz farklı peygamberlere farklı davranmayız", biz onların herbirini kabul eder ve hiçbirini reddetmeyiz. Onlardan hiçbirine yalancı demeyiz, hepsinin hak peygamber oluduğuna inanırız. Biz önyargıdan ve cehaletten uzağız, yeryüzünün neresine gelirse gelsin Allah'tan Hakk'ı (Gerçek) getiren her rasulun hak olduğuna şehadet ederiz."

73. Burada Hz. Peygamber'in (s.a) zamanında yaşayan Yahudi âlimlerinin, O'nun gerçekten Allah'ın peygamberi olduğunu ve O'nun öğretilerinin daha önceki peygamberlerle aynı olduğunu açıkça anlayıp, şehadet ettikleri anlatılıyor. Fakat buna rağmen onlar, sadece, O'nu reddetmekle kalmadılar; yüzyıllardan beri süren önyargıları, inatçılıkları ve Hakk'a düşman oluşları nedeniyle, aynı zamanda O'na düşman da oldular.

74. "Onlar küfürde direndiler": İmanı reddetmekle kalmadılar, daha da ileri gidip ona karşı düşmanlık ve kötü niyetlerini ortaya koydular. Kafalarda şüpheler ve sorular yaratarak ve tebliği başarısız kılmak için çeşitli tuzak ve gizli planlar kurarak insanları Allah'ın yolundan engellemek için ellerinden geleni yaptılar.

75. Bundan kasıt, Yahudilerin fazilet konusundaki yanlış anlayışlarını ortadan kaldırmaktır. Onlara göre en büyük fazilet, yüzyıllardan beri ataları tarafından uygulanan gelenekleri dış görünüşlerinde sergilemekti.

Bunun yanısıra onlar, fazileti (birr), bilginlerinin ortaya koyduğu legal sistemin standartlarıyla ölçüyorlardı. Dıştan çok dindar görünmelerine rağmen en "muttaki"leri bile bağnaz, açgözlü ve cimri idi. Bunun da ötesinde onlar Hakk'ı satmakta veya Ona ihanet etmekte tereddüt etmiyorlardı. Yine de sıradan insanlar onları faziletli olarak tanıyorlardı. Burada onların gerçek fazilete (birr), sadece dışta kendi icat ettikeri bazı ibadetleri yapar görünmekle sahip olamayacakları; ancak Allah'ı sevip, O'nun dileğini her şeyden üstün tutarak birr'e erebileceklerinin söylenmesinin nedeni işte budur. Herhangi dünyevi bir şeyi Allah'tan çok seven bir kişi için fazilet kapısı kapalı olduğundan, Allah aşkı için sevdiği şeyleri feda etmeye hazır olmayan bir kimse gerçek iyiliğe (birr) ulaşamaz.

Bu sevgi ruhu olmaksızın yapılan ibadetler, kurtlar tarafından yenmiş bir tahta üzerine çekilen boya gibidir. Bir insanın bu dıştaki boya ile aldatılması mümkündür; fakat, Allah'ı bu tür düzenlerle aldatmak imkânsızdır.

76. 93. ayet bir itiraza cevap vermektedir. Yahudiler, Kur'an'ın ve Hz. Peygamber'in (s.a) talimatlarının esas noktalarında bir hata bulamayınca -çünkü bu din ile daha önceki peygamberlerin getirdiği din arasında fark yoktu- fıkıhla ilgili itirazlarda bulunmaya başladılar. İtirazlardan biri de Hz. Peygamber'in (s.a) diğer peygamberler zamanında helâl olan şeyleri haram kıldığı konusu idi.

77. Eğer İsrail kelimesi İsrailoğulları'nı kastediyorsa, onların Tevrat'ın indirilmesinden önce, geleneksel olarak yasak olan bazı şeyleri kendilerine yasakladıkları anlaşılır. Fakat eğer kelime Hz. Yakub'u (a.s) kastediyorsa (ki bu ihtimal daha kuvvetlidir), o zaman Onun bazı şeyleri sevmediği için veya bazı hastalıklara neden olduklarından dolayı yemediği, fakat Onun soyundan gelenlerin bunları yasak olarak kabul ettikleri anlaşılır. Bunu izleyen ayet, Kitab-ı Mukaddes'te devenin, yabanî tavşanın, vs. haram olduğunu bildiren hükmün Tevrat'ta olmadığını, fakat sonradan Yahudi bilginleri tarafından Tevrat'a sokulduklarını gösterir. (Bkz. Enam an: 122).

78. Burada onlara şu ders anlatılmak isteniyor: Hz. İbrahim (a.s) tarafından öğretilen yalnız Allah'a itaat ilkesi gerçek imanın köküdür. Fakat siz bunu terkettiniz ve O'nun yanısıra başka ilâhlar edindiniz. Bundan başka, yüzyıllar süren sürgün hayatınız boyunca Hz. İbrahim'in (a.s) dinini bıraktıktan sonra, bilginleriniz tarafından ortaya konulan küçük meselelerle uğraşmaya daldınız.

79. Onların itirazı kıblenin eski peygamberlerin kıblesi olan Kudüs'teki Mescid-i Aksa'dan Mekke'deki Mescid-i Haram'a çevrilmesi hakkındaydı.

Bu itiraza Bakara suresinde cevap verilmişti; fakat, Yahudiler bu eleştirilerinde direndikleri için burada bir kez daha cevap veriliyor. Kâbe'nin Hz. İbrahim (a.s) tarfından Mescid-i Aksa'dan önce inşa edildiği, bu nedenle kıble olması için zaman önceliğine sahip olduğu iddia edilir. Kitab-ı Mukkaddes, Mescid-i Aksa'nın Hz. Musa'dan (a.s) yaklaşık 450 yıl sonra Hz. Süleyman (a.s) tarafından yaptırıldığını (I Krallar, 6:1) ve O'nun krallığı döneminde kıble olduğunu yazar. (I Krallar, 8:29-30) Diğer taraftan, Arabistan'la ilgili tüm tarih kitapları ittifakla Kâbe'nin Hz. İbrahim (a.s) tarafından Hz. Musa'nın (a.s) gelişinden yaklaşık 900 yıl önce yapıldığını söyler. Kâbe'nin inşa edilmede zaman önceliğine sahip olduğu konusu o kadar kesindir ki, kimse bunu inkâr edemez.

80. "Beyt" (Ev) kelimesinde, Allah'ın onu kabul ettiğini ve "Kendi Evi" olarak tayin ettiğini gösteren birçok ayetler vardır. Çok verimsiz bir yerde yapılmış olmasına rağmen, Allah orada yaşayanlara rızıkları için vesile kılmıştır. Bunun yanısıra, İslâm'ın gelişinden önce tüm Arabistan'da 2500 yıldan beri süregelen karışıklık ve düzensizliğe rağmen, Kâbe ve çevresinde barış ve güvenlik hüküm sürüyordu. Sadece bununla da kalmıyordu; Kâbe'nin varlığı nedeniyle yılda dört ay Arabistan'da barış yapılıyordu. Bir başka işaret de Kâbe'yi yıkmak için, Mekke'ye 50 yıl önce saldırdığında Ebrehe ve ordusunun Allah'ın azabına uğramasıydı. Bu ayeterin nazil oluduğu dönemde, her Arap bu olayı bütün ayrıntıları ile biliyordu; olayı bizzat yaşayanlar da vardı.

81. Kâbe'nin kutsiyeti cehaletin en karanlık günlerinde bile o kadar saygı uyandırıyordu ki, kana susamış iki düşman bile onun içinde birbirlerine dokunmuyorlardı.

97. Ayette geçen kefere kelimesi, Allah'ın emrine uymayan ve maddi imkânı olduğu halde hac ibadetini yapmayan kişinin, teknik anlamıyla kâfir olacağı anlamına gelmez. Bir kişinin Allah'a ve peygamberine inanıp şehadet getirdikten sonra bile, bir kâfirin davranışını benimsediği anlamına gelir. Bu çok açıktır; çünkü, hac emri kâfirlere değil, müslüman olduğunu ilân edenlere hitapetmektedir. O halde bir müslüman hâkim bu kimsenin İslâm'dan çıkıp, bu nedenle kâfir ve mürted olduğu hükmüne varamaz.

"Allah... âlemlerden müstağnidir". Allah'ın mümin olsun, kâfir olsun insanlardan hiçbirinin yardımına ihtiyacı yoktur. İhlaslı müminler olmak kulların kendi yararınadır. Diğer taraftan, Allah'ın emirlerini sözle veya fiille reddedenler, mümin olduklarını söyleseler bile, Allah tarafından mümin olarak kabul edilmeyeceklerdir.

82. Yani, "Son nefesinize kadar Allah'a bağlı ve itaatkâr olun."

83. "Allah'ın ipi" O'nun tarafından belirlenen hayat tarzıdır. O bir "ip"tir, çünkü müminlerin Allah'la ilişkilerini sağlam tutar ve aynı zamanda onları birbirlerine bağlayıp, bir toplum halinde birleştirir.

"Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı yapışın" ifadesi, müslümanların Allah'ın yoluna en büyük önemi vermeleri, dini, tüm ilgilerinin merkezi yapmaları ve onu yaymak için güçlerinin sonuna kadar çabalayıp, ona hizmette işbirliği yapmaları gerektiği anlamına gelir. Bu ipi gevşettikleri ve onun ana prensiplerinden uzaklaştıkları anda bölücülükten şikâyet etmeye başlayacaklar ve daha önceki peygamberlerin kavimleri gibi bölümlere ve alt-bölümlere ayrılacaklardır. Bunun bir sonucu olarak, geçmiş peygamberlerin ümmetleri bu dünyada da, ahiret'te de rezil olmuşlardır.

84. Bu, Arapların İslâm'dan sonra içinden çıktıkları dehşet verici duruma işaret etmektedir. İslâm'dan önce Arap kabileleri düşman kamplara bölünmüştü ve bu kamplar incir çekirdeğini doldurmaz nedenler için savaş yapıyorlardı. İnsan hayatı kutsiyetini kaybetmişti ve insanlar vicdansızca öldürülüyordu. Eğer İslâm lütfedip onları kurtarmasıydı, düşmanlık ateşi tüm Arabistan'ı yakabilirdi. Bu lütuf, bu ayetlerin nazil olduğu dönemde Medine'de elle tutulur bir şekilde gözlenebiliyordu. Yıllardan beri birbirine düşman olan, kanlı savaşlar yapan ve birbirlerine vahşi saldırılarda bulunan Evs ve Hazrec kabileleri İslâm'ı kabul ettikten sonra birbirleriyle kardeş olmuşlardı. Sadece bununla da kalmamış, tarihte hiç eşine rastlanmayacak bir şekilde Mekke'den gelen muhacirlerin rahat etmesi için emsalsiz fedakârlıklar yapmışlardı.

85. "Eğer görebilen gözlere sahipseniz, çıkarınızın Allah'ın yoluna sımsıkı sarılmakta mı, yoksa onu terkedip eski cahiliye yollarına dönmekte mi olduğunu, veya size hayır dileyenin Allah ve Rasûlü mü, yoksa sizi eski halinize döndürmek isteyen Yahudiler, putperestler ve münafıklar mı olduğunu anlayabilirdiniz."

86. Bu, Allah'ın Rasûlü'nün getirdiği apaçık delillere ve hidayet'e kavuşan, fakat daha sonra hidayet'in ana prensiplerinden ayrılıp, çok küçük ve önemsiz meselelere dayanarak kendilerini farklı farklı gruplara ayıran, anlamsız ve faydasız tartışmalarla uğraşan toplulukları kasteder. Onlar, bu anlamsız tartışmalara o denli kendilerini kaptırmışlardır ki, Allah'ın onlara emanet ettiği asıl görevi unutmuşlar ve hatta insanoğlunun başarı ve kurtuluşunun dayanağını teşkil eden ana prensiplere bile ilgi duymaz olmuşlardı.

87. Allah, insanlara zulmetmek istemediği için, onlara, hesabını verecekleri şeyleri önceden haber vererek, doğru yolu (hidayet) gösteriyor. O halde artık bundan sonra doğru yolu bırakıp sapık yollara girenler kendi kendilerine zulmediyorlar demektir.

88. Bu, Bakara Suresi'nde yapılan ilânın bir tekrarıdır. Hz. Peygamber'e (s.a) uyanlara, başarısızlıkları nedeniyle İsrailoğulları'nın elinden alınan diğer insanlara önderlik yapma görevinin kendilerine verildiği hatırlatılıyor. Müslümanlar, liderlik için gerekli olan tüm niteliklere sahip olduklarından bu göreve lâyık görülmüşlerdir. Bunlar; pratikte iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak, Allah'tan başka ilâh olmadığına inanmak ve bu inancın ifade ettiği gereklilikleri pratikte uygulayarak göstermektir. O halde müslümanlar, kendilerine emanet edilen görevin sorumluluğunun bilincine varmalı ve kendilerinden öncekilerin düştükleri hatalara düşmemelidirler. (Bkz. Bakara an: 123, 144)

89. Burada "Ehl-i Kitap" ile Yahudiler kastediliyor.

90. Yani, "Onların dünyada yaşadıkları en ufak bir güvenlik bile kendileri tarafından kazanılmamıştır; aksine, başkalarının yardımları ve nezaketi nedeniyle güvenliğe sahip olmuşlardır. Onlar bunu, ya Allah adına müslüman devletlerden ya da başka nedenlerle gayri müslim devletlerden almaktadırlar. "Eğer bazı durumlarda biraz politik güç kazanmışlarsa bunu bile kendi çabalarıyla değil, başkaları sayesinde elde etmişlerdir.

91. Bu misalde "Ekin" (Hars), insan hayatını sembolize eder. Çünkü insan, hayatta iyi ve kötü işleri eker ve ahiret'te bunları biçer. "Rüzgar" da, kâfirleri yani mallarını bağışlayıp, insanlar yararına harcamaya sevkeden yüzeysel ve iki yüzlü bir yardım isteğini temsil etmektedir. "Kavurucu soğuk" ise insanın tüm iş ve faziletlerini anlamsız kılacak bir şekilde İlâhî Kanun'a uymamayı ve ona inançtaki eksikliği ifade eder. Allah bu misalle şu dersi öğretir: Hava, tahılların yetişmesi için yararlı olabildiği gibi, eğer içinde kavurucu soğuk varsa, zararlı olup onları yok da edebilir. Aynı şekilde sadaka verip yardım etmek de ahiret'te toplanacak olan hesabın çoğalmasına yardım ettiği gibi, eğer küfürle zehirlenmişse aynı ürünü mahvedebilir de. Allah hem insanın, hem onun sahip olduğu servetin ve hem de onun etkinlikte bulunduğu alanın Hakimi'dir. Eğer Allah'ın kulu, Rabbinin Hakimliğini kabul etmez veya kanunsuz olarak tapınma nesneleri bulup, Onun nimetlerini tüketmede, O'nun kanunlarını çiğnerse, suçlu olacaktır. Aksine bu harcamaları için cezalandırılacaktır. Böyle bir insanın verdiği sadaka, efendisinin hazinesinden bir miktar para çalıp, onn efendisinin istemediği şekilde harcayan kölenin verdiği sadakaya benzer.

92. Burada Allah, müslümanları, Medine'nin çevresinde yaşayan Yahudilerin münafıkça tavırlarına karşı uyarıyor. Evs ve Hazrec kabileleri eskiden beri onlarla dostça ilişkiler içindeydiler ve İslâm'ı kabul ettikten sonra bile bu samimi tutumlarına devam ettiler. Bunun aksine Hz. Peygamber'e (s.a) ve getirdiklerine düşman olan Yahudiler, yeni harekete katılan hiç kimseye dostluk göstermediler. Yine de dışta Ensar'a dostmuş gibi göründüler; fakat gerçekte,onların en azılı düşmanı idiler. Onlar bu dış görünüşteki dostluktan yararlanarak müslüman topluluğunda ayrılık ve karışıklık yaratmaya uğraşıyorlardı. Aynı zamanda Müslüman topluluğun sırlarını öğrenip, düşmanlara açıklamayı da ihmal etmiyorlardı. Bu nedenle Allah, müslümanları, bu tip insanlara güvenmemeleri için uyarıyor.

93. Yani, "Siz kendi kitabınızın yanısıra onların kitabına da inandığınız halde, onlar sizin kitabınız Kur'an'ı reddediyorlar ve buna rağmen yine de sizi suçluyorlar. Onların sizden şikâyet etmelerine hiçbir neden yoktur; aksine siz, Kitab'ınıza inanmadıkları için onlardan şikâyetçi olmalısınız."

94. Buradan itibaren Uhud Savaşı'ndan sonra nazil olan dördüncü bölüm başlar. Bu bölüm, müminlere sabır gösterip Allah'tan korktukları sürece, düşmanlarının tuzaklarının kendilerine hiçbir zarar veremeyeceğini bildiren bir tavsiye ile biten bir önceki bölüme çok güzel bir şekilde bağlanmıştır. Bu bölüm aynı temanın devamı niteliğindedir; çünkü Uhud'daki yenilgi, sabırsızlık ve Allah korkusunun azlığı nedeniyle yaşanmıştı.

Verilmek istenen derslerin ortaya konabilmesi için savaşın önemli olaylarının bir özeti sunulduğundan, bu olayların arka-planını gözönünde bulundurmak yararlı olacaktır. Çünkü bu bölümde olayların ayrıntılarına girilmeden, sadece önemli noktalarına değinilmiştir.

H.3. yılda Şevval ayının başlarında, Kureyş 3000 kişilik bir orduyla Medine'ye saldırdı. Müslümanlardan hem sayıca fazlaydılar, hem de daha iyi silahlanmışlardı. Bunun yanısıra, hepsi de Bedir'deki yenilginin öcünü alma arzusuyla yanıp tutuşuyordu. Hz. Peygamber (a.s) ve sahabeden tecrübeli olanlar Medine'yi duvarların içinde savunma taraftarıydılar. Fakat Bedir savaşına katılamayan gençler şehit olma isteği ile o denli dolu idiler ki, düşmanı karşılama fikri üzerinde duruyorlardı. Onların bu ısrarı üzerine Hz. Peygamber (s.a) şehrin dışına çıkmaya karar verdi. Bunun üzerine 1000 kişilik ordu ile yola çıktı; fakat Şavt'da, münafıkların lideri Abdullah İbn Ubey, 300 kişiyle birlikte ordu saflarından çekildi. Doğal olarak onun bu ihaneti müslüman askerler arasında karışıklığa yol açtı. O kadar ki Beni Harise ve Beni Seleme kabileleri cesaretlerini kaybettiler ve kararsızlık içinde geri dönmeyi düşünmeye başladılar. Fakat azim sahibi sahabeler sayesinde bu düşünceden kurtuldular.

Hz. Peygamber (a.s) Abdullah İbn Ubey'in ayrılışından sonra kalan 700 kişiyle Uhud dağına doğru yola çıktı. Bu dağ, Medine'den takriben 4 mil uzaktadır. Adamlarını, Uhud dağı arkalarına, Kureyş ordusu karşılarına gelecek şekilde düzenledi. Böylece saldırıya müsait bir tek geçit kalıyordu. Hz. Peygamber (s.a) oraya da Hz. Abdullah İbn Cübeyr'in (r.a) kumandasında 50 okçu yerleştirdi ve onlara şöyle dedi: "Düşmanlardan hiçbirinin bize yaklaşmasına izin vermeyin ve hiçbir şekilde yerinizden ayrılmayın. kuşların etlerimizi gagaladığını görseniz bile sakın yerlerinizi terketmeyin."

Savaşın başlangıcında İslâm ordusu üstün durumdaydı ve düşman ordusunu bozguna uğratmayı başarmıştı. Fakat onlar, bu başarılı başlangıcı sonuca bağlayıp zafere ulaşmak yerine, mal hırsıyla gözleri dönmüş bir şekilde ganimet toplamaya başladılar. Geçidi koruyan okçular, arkadaşlarının kaçan düşmanı yağmaladıklarını görünce, ganimet toplayanlara katılmak üzere yerlerini terkettiler. Hz. Abdullah İbn Cübeyr (r.a) boş yere onları vazgeçirmek için Hz. Peygamber'in (s.a) kesin emrini hatırlattı. Sadece birkaç kişi onu dinledi. Düşman süvarilerine kumanda eden Halid İbn Velid bu fırsattan tam anlamıyla yararlandı. Dağın çevresini dolaşarak geçitten geçti ve Müslümanlara arkadan saldırdı. Hz. Abdullah İbn Cübeyr (r.a.) yanında kalan bir kaç kişi ile birlikte onları durdurmak için elinden geleni yaptı. Fakat Halid İbn Velid ganimet toplamaya koyulan müminlere ansızın saldırdı. Müminler arkadan gelen bu saldırıya o kadar şaşırmışlardı ki, geri dönüp kaçmaya başladılar. Fakat ne yazık ki, önlerinden de Mekke ordusu geri dönüp saldırıya başlamıştı. Bu durum savaşın müslümanların aleyhine dönmesine neden oldu. Savaş alanında hâlâ sabırla savaşan cesur müslümanlar da vardı. Fakat o sırada Hz. Peygamber'in (s.a) şehit olduğu söylentisi yayılmaya başladı. Sahabe bu söylentiden o denli etkilenmişti ki, savaş alanında sebat edenler bile cesaretlerini kaybettiler ve O'nun yanında sadece bir düzine kadar fedakâr müslüman kaldı. Sahabe Hz. Peygamber'in (s.a) yaralanmasına rağmen hâlâ yaşadığı haberini aldığında bu söylenti nerede ise gerçekleşecekti. O'nun yaşadığı haberini alınca tekrar etrafında toplandılar ve dağın emin bir yerine çekildiler.

Bu arada vukubulan acayip bir olayı belirtmekte yarar var: Kureyş ordusu bu fırsattan tam anlamıyla yararlanamadı, aksine Mekke'ye geri döndü. Bu çok garipti; çünkü eğer onlar kazandıkları zaferi sonuna kadar götürselerdi, önlerine hiçbir engel çıkmazdı. Müslümanlar o kadar perişan olmuşlardı ki, onlara karşı koymaları imkânsızdı.

95. Bu iki grup, münafıkların lideri Abdullah İbn Ubey 300 adamıyla ayrıldığında tereddüte düşen Beni Seleme ve Beni Harise kabileleriydi.

96. Müslümanlar, 3000 kişinin karşısına 1000 kişiyle çıktıklarında aralarından 300 kişinin de ayrılması sonucu moralleri bozuldu, Hz. Peygamber (s.a) onları bu vaadle cesaretlendirdi.

97. Bu ayetler, Hz. Peygamber'in (s.a) savaş sırasında yaralandığında düşmanlarına karşı söylediği lânete bir cevap niteliğindedir. Hz. Peygamber (s.a) savaşta yaralanınca, ister-istemez düşmanlarının kötülüğü için dua etmiş ve "Peygamberi yaralayan bir toplum nasıl hâlâ kurtuluş içinde olabilir?" demişti.

98. Uhud'daki yenilginin en önemli nedeni, müslümanların servet gailesine düşmeleri olmuştu. Müslümanları ganimet toplama hırsı öyle bürümüştü ki, kazanmak üzere oldukları zaferi devam ettirmek yerine, ganimetleri toplamaya koyuldular. Hakim olan Allah'ın faize dikkat çekip yasaklamasının nedeni işte budur. Çünkü faizle borç para verenlerin, kendilerini, gece gündüz, kazanılmamış kârlarını arttırmaktan başka bir şey düşünmeyecek kadar kazanma hırsına kaptırdıkları, yaşanan bir gerçektir. Tabiî ki bu, onların paraya karşı açgözlülüklerini daha da arttırır.

99. Faizin ihdas edilmesi, faiz alanlarda açgözlülük, hırs, cimrilik ve bencillik; faiz ödemek zorunda olanlarda ise nefret, kızgınlık, düşmanlık ve kıskançlık duyguları yaratır. İşte bu kötü duygular, Uhud'daki yenilgide belli bir ölçüde rol oynamışlardı. Bu nedenle Allah faizi yasakladı ve haram kıldı, onun aksine infakı emretti. Cennet'in faizle borç para veren açgözlüler için değil, infak eden ve cömertçe harcayanlar için hazırlandığı aşikârdır. (Bkz. Bakara an: 320).

100. Allah, Bedir savaşındaki zaferi hatırlatarak müslümanlara cesaret veriyor ve: "Bedir'deki bozgun nedeniyle kâfirler cesaretlerini yitirmediklerine göre, siz iman edenler, Uhud'daki bozgun için neden cesaretinizi kaybediyorsunuz?" diyor.

101. Arapça orijinal metin aşağıdaki iki anlama da gelebilir: "Allah bazılarınıza şehitlik şerefini vermek istedi" veya "Allah müminleri münafıklardan ayırdetmek istedi: Böylece müslüman topluluğuna verilen görevi yerine getirmeye yaraşır kişileri, yani Hakk'ın gerçek şahitleri, diğerlerinden ayırdedilmiş oluyordu."

102. Bu şehit olma arzusuyla, Hz.Peygamber'i (s.a) kendi isteğine rağmen, Medine dışına çıkıp düşmanla çarpışmaya razı eden kişileri kastetmektedir.

103. Bu, Uhud Savaşı'nda müslümanlarla birlikte yer alan münafıkların zararlı konuşmalarına bir cevap niteliğindedir. Hz. Peygamber'in (s.a) öldürüldüğü söylentisi yayılınca, gerçek müminler tabiî olarak cesaretlerini kaybettiler; fakat münafıklar şöyle demeye başladılar: "Abdullah İbn Ubey'e gidelim ve bizim için Ebu Süfyan'dan aman dilemesini rica edelim." Daha küstah olanları ise; "Eğer Muhammed gerçek bir peygamber olsaydı öldürülmezdi. Atalarımızın dinine dönsek daha iyi olur" diyecek kadar ileri gittiler. Allah böyle düşünenleri azarlar ve şöyle der: "Muhammed bir peygamberdir ve O'ndan önce gelen diğer peygamberler gibi ölümlüdür. Bu nedenle eğer sizin İslâm'a bağlılığınız Muhammed'in şahsına bağlıysa ve eğer O'nun ölümüyle tekrar küfre dönecekseniz, Allah'ın dininin size ihtiyacı yoktur."

Bu ayet, Hz. Muhammed'in (s.a) diğer bütün peygamberler gibi ölümlü olduğunu vurgulamak için nazil olmuştur. Bir kaynağa göre Hz. Peygamber'in (s.a) öldüğü sabah, Hz. Ebu Bekir (r.a) Medine'de mescide girdiğinde bütün insanları şaşkın ve Hz. Ömer'i (r.a) de O'nun öldüğünden bahsetmenin günah olduğunu söyler bir halde buldu. Hz. Ebu Bekir (r.a) gitti ve olayın gerçek olup olmadığını araştırdı; tekrar mescide gelerek: "Bakın! kim Muhammed'e (s.a) tapıyor idiyse, Muhammed (s.a) öldü; kim de Allah'a tapıyor idiyse, Allah diridir ve ölmez" diye bağırdı. Daha sonra bu ayeti okudu. Sanki insanlar o zamana kadar hiç böyle bir ayetin nazil olduğunu bilmiyorlardı.

104. Burada müslümanlara ölüm korkusundan kaçmanın anlamsız olduğu öğütleniyor. Çünkü hiç kimse Allah'ın belirlediği zamandan bir dakika bile önce veya belirlenen zamandan bir dakika bile fazla yaşayamaz. Bu nedenle insanın dikkat etmesi gereken konu, ölümden nasıl kaçılacağı değil, bu dünyada kendisine verilen zamanı nasıl en iyi bir şekilde değerlendirebileceği olmalıdır. Önemli olan nokta şudur: İnsan kendisine verilen zamanı bu dünya hayatı için mi, yoksa ölümden sonraki hayat için mi harcayacaktır?

105. Sevap nedir? Sevap, bir amelin karşılığıdır. Dünyadaki sevap ile insanın amellerinin karşılığını dünyada elde etmesi; ahiret'teki sevap ile de, bu dünyadaki amellerinin karşılığını ahiret'te sürekli bulması kastedilmektedir. Yapılan her işin sonucu, yapan kişiyi kaçınılmaz bir şekilde takip ettiği için, İslâmî hayat görüşünde en önemli nokta, hayat için sarfedilen çabaların bu dünyanın geçici zevk ve çıkarları uğruna mı, yoksa ahiret'in son bulmayan zevkleri uğruna mı harcandığı konusudur. Bu soruya verilen cevap, kişinin iyi veya kötü olma konusundaki ahlâkî tutumunu belirler.

106. "Şükreden kullar", an: 105'de ortaya konulan soruya doğru cevabı verdikleri için Allah'ın mükâfatını kazanan kimselerdir. Allah, onlara bu dünyanın sınırlı hayatının ötesinde sonsuz ve sınırsız bir hayatın varolduğunu ve bu dünyada yapılanların karşılığının, sadece bu dünya ile sınırlı olmayıp, kişiyi ahiret'e kadar takip ettiğini bildirmişti. Bu nedenle, Allah'ın öbür dünyada iyi amellerin karşılığını vereceği sözüne güvenen ve sonuçlarının bu dünyada ortaya çıkıp çıkmamasına veya sonucunun olumsuz olmasına aldırmaksızın bu amelleri işlemeye devam eden kişi, gerçekten şükreden bir kuldur. Diğer taraftan zamanlarını, paralarını ve enerjilerini bu dünyada "olumlu" bir sonuç oluşturması tahmin edilmeyen hiçbir şeye harcamayan kimseler ise, şükretmeyen, nankör kullardır. Onlar şükretmezler; çünkü onlar, Allah'ın, bu dünyada yapılanların ahiret'te karşılığının verileceğini bildiren sözünü doğru değerlendirmemişlerdir.

107. Yani, "Onlar, sayıca düşmanlarından az ve teçhizat yönünden zayıf olmalarına rağmen, bâtıla tapanlara boyun eğmemişlerdir."

108. "Onlar sizi, henüz kurtulduğunuz küfür durumuna tekrar geri döndüreceklerdir". Bu uyarı tam zamanında yapılmıştı, çünkü Uhud yenilgisinden sonra münafıklar ve Yahudiler, müslümanları inançlarından döndürmeye çalıştılar. Yaptıkları yanlış mantıkî değerlendirme şu şekilde idi: "Eğer Muhammed (s.a) gerçekten peygamber olsaydı bir yenilgi yaşanmazdı. Buradan da anlaşıldığı üzere O, bir gün yenen, öbür gün de yenilen normal bir insandır. Allah'ın O'na yardım ve zafer vaadettiği sadece bir propagandadan ibarettir."

108/a. Bu, okçuların durumuna işaret ediyor. Ganimet toplamaları yasaklandığında, onlar liderleriyle tartışıp O'na karşı geldiler ve yerlerinden ayrılarak savaşın müslümanların aleyhine dönmesine neden oldular.

109. Yani, "Sizin bu kaçışınız, eğer Allah sizi affetmeseydi, toptan helâk olmanıza yol açabilirdi. Allah'ın merhameti ve yardımı sayesinde bu kötü sonuçtan kurtuldunuz; çünkü, Kureyşliler zaferi kazanmış olmalarına rağmen hiçbir neden yokken geri dönüp gittiler."

110. Hz. Peygamber'in (s.a) cesareti ve sabrı, düşmanın hem önden, hem de arkadan saldırmasıyla ortaya çıkan karışıklığın apaçık bir felâkete dönüşmesini önledi. Bazı müslümanlar Medine tarafına, bazıları da Uhud'a doğru kaçışırken Hz. Peygamber (s.a) olduğu yerde kaldı ve imtihanı başarıyla geçen birkaç arkadaşıyla birlikte mevkiini korudu. O sırada kaçanlara şöyle bağırıyordu: "Ey Allah'ın kulları, bana gelin."

111. Zaferin yenilgiye dönüşmesi, Hz. Peygamber'in (s.a) şehit olduğu söylentisinin yayılması, ashabdan bir çoğunun şehit olması, yaralıların acıklı durumu, vatanlarının tehlikede oluşu ve Medine'nin toplam nüfusundan bile fazla olan Kureyş ordusunun şehre girip yağma edeceği korkusu gibi kaygılar, üzüntünün artmasına neden olmuştu.

112. Bu, savaşta cesaretlerin kaybetmeyen müslümanlara bir yardım ve destekti. Bu kimseler öyle bir güven duygusu yaşamışlardı ki, acı içinde olmalarına rağmen kendilerini emin hissediyorlardı. Savaşta rol alan Hz. Ebu Talha (r.a) kendilerini, kılıçlarını ellerinden bırakacak kadar güven içinde ve emin hissetiklerini anlatmıştır.

113. Bunlar, onların hatalı düşüncelerinin sonucu olan üzüntü ve kuruntulardı. Allah'ın iradesinden kaçılamayacağı bir gerçektir. Bu tür kuruntular sadece, Allah'a değil, kendi plan ve programlarına güvenen kimselerin kalbinde keder ve acı yaratır. Bununla birlikte çabaları başarısızlıkla sonuçlandığında ellerini büküp yine de "Of! Şöyle şöyle yapılsaydı, şu şu sonuçlar elde edilebilirdi" derler.

114. Bu, Hz. Peygamber'in (s.a) ganimetleri dağıtırken adil davranıp davranmadığı konusunda okçuların zihninde uyanan şüphelere bir cevap niteliğindedir. Okçular diğer arkadaşlarının ganimetleri toplamaya başladığını görünce, kendileri toplama işinde rol almadıkları için dağıtımda, toplayanlardan daha az ganimet almaktan korktular. Yerlerinden aniden ayrılmaya kalkışmalarının nedeni işte buydu. Daha sonraları bazı özürler öne sürmeye çalıştılar, ama bu özürler kabul edilmedi. O zaman Hz. Peygamber (s.a) şöyle dedi: "Aslında siz bana güvenmediniz. Size adaletli davranmayacağımı ve gerçek hakkınız olan payı vermeyeceğimi düşündünüz." Bu ayette Allah, Allah'ın Peygamberi (s.a) hakkında bu tip yanlış düşüncelere kapılmayı sorguluyor ve şöyle diyor: "Siz kendi çıkarlarınızın, Allah'ın Peygamberi elinde güven içinde olduğundan nasıl şüphe ediyorsunuz? Allah'ın Rasûlü'nün kendine emanet edilen serveti adaletsizce dağıtacağını nasıl düşünebilirsiniz?"

115. Bu ayet, Uhud'daki yenilgi nedeniyle müslümanların çoğunun zihninde beliren karışıklıkları ortadan kaldırmayı amaçlıyordu. Hz. Peygamber'e (a.s) yakın olan samimi müslümanlar için, sadece peygamberin varlığı kendileri için bir başarı garantisi idi. Fakat müslümanların çoğu bu yanlış anlayış içine düşmüşlerdi. Hz. Peygamber (s.a) kendi aralarında bulunduğu ve Allah'ın yardım ve desteğine sahip oldukları için, kâfirlerin hiçbir şekilde kendilerini yenmemelerinin gerektiğini düşünüyorardı. Bu nedenle beklentilerinin aksine Uhud'da bir yenilgi ile karşılaştıklarında, kendi kendilerine şöyle demeye başladılar: Allah adına savaştığımız halde, İslâm'ı yıkmak için savaşan kâfirler karşısında bu yenilgiye uğramamızın sebebi ne? Bunu anlayamamalarının bir nedeni de, Allah'ın yardım edip destekleyeceğini vaadetmesi ve Hz. Peygamber'in (s.a) savaş alanında bulunmasıydı. Onlara bu felâkete kendilerinin neden olduğu söyleniyor.

116. Uhud savaşında 70 müslüman şehit olmuştu, oysa Bedir savaşında 70 kâfir öldürülmüş, 70 kâfir de esir alınmıştı.

117. Yani, "Bu sizin zayıflığınız ve yanlış davranışlarınızın bir sonucudur; siz sabretmediniz, takvaya aykırı şeyler yaptınız; komutanlarınızın tertibatına aykırı davrandınız, açgözlülüğün kurbanı oldunuz ve birbirinizle tartışmaya başladınız. Bir de kalkmış, 'Bu felâket nasıl başımıza geldi?' diye soruyorsunuz."

118. "Allah zafer vermeye de, yenilgiye uğratmaya da muktedirdir."

119. Abdullah İbn Ubey'in 300 adamıyla savaş alanından ayrılmasının bahanesi buydu. Müslümanlar onun ordudan ayrılmak üzere olduğunu görünce, onu kendileriyle birlikte kalmaya ikna etmeye çalıştılar; fakat o şu cevabı verdi: "Bugün hiç çarpışma olmayacağından eminiz. Geri dönmemizin nedeni bu; eğer bugün bir savaş olacağını ummuş olsaydık, muhakkak sizinle kalırdık."

120. Bkz. Bakara an: 155

121. Müsned-i Ahmed'de geçen bir hadise göre; Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "İyi amellerle ahiret'e göçen bir kimseye Allah tarafından orada o kadar güzel ve cazibeli bir hayat verilir ki, hiç bu dünyaya dönmeyi istemez. Fakat şehidin durumu farklıdır. O bu dünyaya tekrar gelip, kendisini Allah yolunda ölüme terkettiği zaman hissettiği zevk ve mutluluğu bir kez daha yaşamak ister."

122. Bu ayet, çok kritik bir dönemde bile Kureyşlilerin peşinden gitmekte olan Hz. Peygamber'e (s.a) eşlik eden samimi ve muttaki müslümanları kasteder.

Uhud savaşından sonra Kureyş ordusu geri dönüp Mekke'ye doğru yürümeye başladı. Medine'den belli bir miktar uzaklaştıktan sonra, müslümanları yok etmek imkanından ve fırsatından yararlanamadıklarının farkına vardılar ve pişman oldular. Bu mükemmel şansı kullanmamakla ne büyük aptallık ettik, dediler. Bu nedenle hemen konakladılar ve bir savaş konseyi topladılar. Medine'ye dönüp ani bir saldırı yapmaya taraftar olmalarına rağmen geri dönme cesaretini gösteremediler ve yolarına devam ettiler. O sırada Hz. Peygamber de (s.a) düşmandan bir saldırı gelebileceğini tahmin ediyordu. Bu nedenle Uhud'un ertesi günü müslümanları topladı ve: "Kureyş'in peşinden gidelim" dedi. Çok kritik bir durum olmasına rağmen müminler ve Allah'a bağlı kullar, çağrıya cevap verdiler ve gönüllü olarak Hz. Peygamber'le (s.a) birlikte Medine'den sekiz mil uzakta yer alan Hamra'ül-Esed'e kadar gittiler.

123. 173-175. ayetler Bedir savaşından bir yıl sonra nazil olmuştur. Fakat aynı olaylara ve konulara değindiği için bu bölümde yer almıştır.

124. Bu ayet Medine'de yayılan korkunç söylentilere değinir. Ebu Süfyan, Uhud'dan dönüşte müslümanları Bedir'in yıldönümünde tekrar savaşa davet etmişti. Fakat o zaman gelince, Mekke'de süren bir kıtlık nedeniyle savaşma cesareti bulamadı. Bu nedenle durumu kurtarmak için sorumluluğu müslümanların üzerine atmaya uğraştı. Bunu yapabilmek için Medine'ye, Kureyş'in savaş için büyük hazırlıklara giriştiği ve Arabistan'daki her orduyu yenebilecek güçte bir ordu topladığı haberini yayacak bir casus gönderdi. Ebu Süfyan istediği telaşı yaratmayı başardı. Hz. Peygamber (s.a) kararlaştırılan zamanda Bedir'de Kureyşlilerle savaşmayı teklif ettiğinde müslümanlardan cesaret verici bir cevap alamadı. O kadar ki, Allah'ın Rasûlü, (s.a) topluluğun önünde şöyle ilân etmek zorunda kaldı: "Benimle hiç kimse gelmese de, söz verilen savaşa tek başıma ben gideceğim." İşte o zaman 1500 gönülü O'nunla birlikte Bedir'e gittiler. Diğer taraftan Ebu Süfyan 2000 kişilik bir ordu ile Mekke'den ayrılmıştı. Fakat iki gün yol aldıktan sonra, adamlarına bu yıl savaş yapmalarının uygun olmadığını ve gelecek yıl savaş için geleceklerini açıkladı. Daha sonra adamlarıyla birlikte Mekke'ye döndü. Hz. Peygamber (s.a) yine de Bedir'de sekiz gün onu bekledi. Bugünlerde Rasûlullah'ın (s.a) ashabı bir ticarî grupla ticarî anlaşmalar ve kârlı işler yaptılar. Daha sonra kâfirlerin Mekke'ye geri döndüğü haberi gelince Medine'ye döndüler.

125. Yani, "Allah, aynı müslüman topluluk içinde müminlerle münafıkların karışık bir halde bulunmasından hoşlanmaz."

126. "Allah müminleri münafıklardan, onlara; münafıklar şöyle şöyle insanlardır diye bildirerek ayırmaz." O, müminleri, münafıklardan fiilî olaylar yaratarak ayırır ve iki grup birbirinden apayrı şekilde kendini belli eder.

127. Her şey kendi mirası olarak, sonuçta, Allah'a dönecektir. Çünkü o, gerçekte Allah'a aittir. O'nun kullarından birinin mülkiyetinde olan şey, sadece geçici bir emanettir. Herkes şu kısa dünya hayatında kendisinin olduğunu zannettiği servet ve zenginliği bir gün bırakmak zorunda kalacaktır; bu servet ve mal ise, onların gerçek sahibi olan Allah'a dönecektir. Bu nedenle akıllı olan kişi, Allah'ın serveti'ni Allah yolunda harcayandır, aptal kişi ise onu biriktirip yığmaya çalışandır.

128. Yahudiler bu sözü Bakara suresinin 245. ayetinin nazil olması üzerine söylemişlerdir: "Aranızda Allah'a güzel bir borç verecek olan kimse..." Onlar bu sözü alaya aldılar ve şöyle dediler: "Ah, evet! Allah servetini kaybetti, şimdi de kullarından borç istiyor."

129. Bu, Yahudiler tarafından Allah'a yöneltilen bir iftira ve yalandır; çünkü, Allah böyle bir şeyden beridir. Kitab-ı Mukaddes'te yakılmış kurbanlardan bahsedilmesine rağmen, bunlar, peygamberliğin asıl işaretlerinden kabul edilmezler. Bunlar sadece Allah'ın kurbanları kabul ettiğini gösteren sembollerdir. (Bkz. Hakimler, 6:20-21, 13-19-20; Leviler, 9;24 II, Tarihler, 7:1-2).

Bu isteğin Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliğini reddetmek anlamına geldiği ortadadır. Onların samimi olmadıklarının bir delili olarak, onlara yakılmış kurbanı bir işaret olarak gösteren kendi peygamberlerinden bazılarını da öldürdükleri hatırlanmalıdır. Hz. İlyas'ın (s.a) durumu bir örnek olarak gösterilebilir; "Ashab, kendinden önceki bütün krallardan daha çok Tanrı'yı (Eternal) önemsememeye başlayınca, İlyas ona gitti ve Tanrı'ya karşı gelerek İsrail'i bozduğunu söyledi. Tabii ki Baal'ın (eski Sami ırkının tanrılarından biri -çev-) "Peygamberleri" imtihanı kaybettiler. Allah'ın nuru kurbanı yaktı ve bütün İsrail bunu seyretti. Yine de İlyas'a karşı çıktılar ve O, hayatını kurtarmak için kaçmak zorunda kaldı." (Ayrıntılı bilgi için bkz. I Krallar, 18 ve 19).

130. Bu dünya hayatı fitneye sebep olan bir şeydir. Çünkü yapılan iyi ve kötü amellerin nihaî sonucu ile ilgili yanlış izlenimler uyandırır. Bu nedenle kişi, dünya hayatında sahip olunan varlık veya yokluğu hak ve bâtılın ölçüsü olarak kabul etmek gibi yanlış bir düşünceye yönelebilir. Bir kişinin bu dünyada refah ve servet sahibi olması, onun doğru yolda olduğu ve Allah'ın da onu desteklediği anlamına gelmez. Diğer taraftan, eğer bir kimsenin şanssızlıklara kurban gitmesi ve servet sahibi olmaması, onun yanlış yolda olduğu ve Allah'ın yardımından yoksun olduğu anlamına gelmez. Çünkü çoğunlukla bu dünyadaki sonuçlar, ahiret'te karşılaşılan sonuçların hemen hemen tam tersi niteliğindedir. Bu nedenle sonraki sonuçlar (yani ahiret'te elde edilenler) asıl değerlerdir ve insanın önemsemesi gereken sonuç da budur.

131. Yani "Yüksek karakterinizin sağlamlığını, tahrikler karşısında bile hiddetinizi kontrol ederek ispat etmelisiniz. Onların suçlamalarına, sataşmalarına, alaylarına, kötü laflarına ve propagandalarına sabırla karşılık verin. En zor durumlarda bile yanlış, adaletsiz, gayri medenî ve ahlâkdışı söz ve hareketlerde bulunacak şekilde hiddetlenmeyin."

132. "Allah'ın onlarla yaptığı ahdi ve onlara emanet edilen büyük görevi hatırlat. Çünkü onlar, bazı peygamberlere verilen ateşin yediği kurbanların işaretlerini hatırlamalarına rağmen, onu (verilen görevi) unuttular."

Bu ayette sözü edilen Ahid'e, Kitab-ı Mukaddes'te sık sık değinilir, özellikle Tesniye'de tekrar tekrar adı geçer. Musa Peygamber (a.s) onlara "kelimeye bir şey eklememeyi" ve "ondan hiçbir şey eksiltmemeyi" ve "Rabbin emirlerini muhafaza etmeyi" nasihat etti (4:2). Çocuklara bu emirleri hararetle öğretmelerini, onların evlerinde otururken, yolda yürürken, yatarken ve kalkarken bu emirleri çocuklara anlatmalarını, ayrıca evlerinin girişine ve kapılarına yazmalarını da tavsiye etti. (Tesniye, 6:4,9). Bu son istekle İsrail'in yaşlılarını, Filistin'in sınır çizgisini geçtikten sonra Ebel dağına büyük kayalar dizmeye teşvik etti. (27:2-4).

İşte onların Tevrat'ı bilmediklerini gösterir bir örnek daha: Hz. Musa (a.s) Tevrat'ın bir kopyasını Levi'lere emanet etti ve onlara kitabı her yedi yılda bir Fısıh bayramına denk gelen günde İsrailoğulları'nın erkek, kadın ve çocuklarının yer aldığı bir topluluk önünde açıktan okumalarını emretti. Fakat onlar görevlerinden o kadar gafildiler ki, Hz. Musa'nın (a.s) ölümünden yediyüz yıl sonra artık Tevrat adında bir kitabın varolduğunu bile unutmuşlardı. Hatta tapınağın başrahibi ve Kudüs'ün Yahudi kralı bile böyle bir kitabın varolduğunu bilmiyordu. (II. Krallar, 22:8-13).

133. Örneğin bu tür insanlar, gerçekte bu karakterlerin hiçbirine sahip olmadıkları halde, başkalarının kendilerini muttakî, dindar, Allah'tan korkan bir mümin ve İlâhî Kanun'un koruyucusu diye övmelerinden hoşlanırlar veya gerçekte tam tersi olduğu halde başkalarının kendilerini samimi, fedâkar, şerefli, başkaları için kendisini feda eden, diye propaganda etmelerini isterler.

134. Buradan itibaren surenin son bölümü başlar. Bu ayetlerin biraz önceki ayetlerle doğrudan bağlantısı yoktur; fakat surenin bütünlüğüne uygun niteliktedir. Bu nedenle bu bölümü anlayabilmek için surenin giriş bölümüne tekrar bakmak faydalı olacaktır.

135. Yani, "Bu ayetler (işaretler), Allah'tan gafil olmayan ve tabiat hadiselerini bir hayvan gibi değil, düşünen bir insan gibi gözleyen herkesin hakikat'ı anlamasını sağlayabilir."

136. Evrenin sistemini yakından gözlemeleri, onları, bu hayattan sonra cezaları ve mükâfatları ile bir ahiret hayatının varolduğu fikrine götürür. Sistemin kendisi, arka-planında varolan hikmeti açıkça ortaya koyar. Bundan da anlaşılacağı üzere Hakim (hikmet sahibi) olan Yaratıcı'nın insanı yaratmasının belli bir amacı vardır. Her şeyin insanın kullanımına verilmesi ve Allah'ın, insanı, iyiyi kötüden ayırdedebilecek bir idrak merkezi ile donatmış olması açıkça gösterir ki, Allah insanı bu yaratılış amacına uygun olmadığı konusunda hesaba çekecektir. Bunun sonucu, dünyada yaptığı iyilikler nedeniyle mükâfat alacak, kötülükler nedeniyle de cezalandırılacaktır. Bu düşünce insanı, kişinin amellerinin hesaba çekileceği, ölümden sonra bir hayatın varolması gerektiği sonucuna götürür. Bu düşünceye ulaşma insanı ahiret'te cezaya çarptırılma korkusuyla doldurur ve bu nedenle kendisini Cehennem azabından koruması için Allah'a dua etmeye yöneltir.

137. Aynı şekilde, evreni gözleme, doğru düşünebilen kimseleri, rasûllerin, evrenin başlangıcı, sonu ve yaratılış gayesi ile ilgili olarak ortaya koydukları dünya görüşünün asıl doğru görüş olduğu sonucuna götürür. Böylece onlar tarafından tavsiye edilip ortaya konan hayat tarzının tek doğru yol olduğu anlaşılır.

138. Bu onların Allah'ın verdiği söz konusunda şüpheye düştükleri anlamına gelmez. Fakat bu, sadece, onların söz verilen mükâfatlara kendilerinin lâyık olup olmadıklarını öğrenme konusundaki tedirginliklerine delâlet eder. Bu nedenle onlar Allah'a dua ederler: "Rabbimiz, bizi affet sen sözünden dönmezsin." Çünkü onlar kâfirlerin kendilerini bu dünyada: "Şunlara bakın, rasûllere inanmaları bile onları sefaletten kurtaramadı" diyerek alaya almaları gibi ahiret'te alaya alınmaktan korkmaktadırlar.

139. Yani, "Benim gözümde hepiniz insansınız ve ben herkesi aynı adalet ve yargılama standardına tâbi tutarım. Erkekler unutmasınlar ki, kadınlar da kendileri gibi insandır. Ben kadın-erkek, efendi-köle, siyah-beyaz, yüksek ve aşağı tabaka arasında hiçbir ayırım yapmam."

140. Bir hadise göre bir grup kâfir Hz. Peygamber'e (s.a) gelip: "Bütün peygamberler beraberlerinde bir veya birkaç ayet (mucize) getirdiler. Örneğin, Musa mucizevî asaya ve beyaz bir ele sahipti. İsa ise körün gözünü açar ve alacayı iyi derdi. Peki sen peygamberliğini ispatlayacak bir ayet olarak ne getirdin, söyler misin? deyince, Hz. Peygamber (s.a) 192-195. ayetleri okumuş ve "Ben bunu getirdim" demiştir.

141. Arapça orijinal metindeki "Sabirû" kelimesi iki anlama gelir:

1) Hakk'ı savunurken kâfirlerin yanlış bir şeyi savunurken harcadıkları çabadan daha fazla gayret gösterin.,

2) "Kâfirlerle savaşırken şecaat, yiğitlik göstermede birbirinizle yarışın."